İnsana En Çok Lâzım Olan Duygu: Allah Korkusu

September 30, 2014 in Makaleler

Yüce Rabbimiz, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’i Müslümanlara en güzel örnek olarak göndermiştir. Ama herkesin bu muhteşem nimetten istifâde edemeyeceğine de işaret buyurmuştur. Efendimiz (s.a.v)’in insanı çok büyük sıkıntılardan kurtaran ve hayâl edemediği nimetlere garkeden bu muazzez örnekliğinden istifâde edebilmek için Allah korkusunun kalbe yerleşmesi, bir gün mutlaka O’nun huzûruna çıkıp hesap verme şuurunun gönülde yer etmesi şarttır. Yine buna bağlı olarak âhiret gününün mutlakâ geleceğine yakînen îmân etmek, o günün endişesini duymak ve sıkıntıları için hazırlık yapmak lâzımdır. Ve bu inanç devamlı olmalıdır. Yani Allah Teâlâ ve O’nun bize en büyük vaadi olan âhiret günü hiçbir zaman unutulmamalı, devamlı gündemde ve şuur hâlinde bulunmalıdır. (el-Ahzâb, 21)

Her şeyden evvel Allah korkusu ve takvâ lâzımdır. “Hikmetin başı Allah korkusudur!” denilmiştir. Allah korkusunu idrâk etmemiş bir insana hiçbir şey kâr etmez. Bu sebeple ecdâdımız “Kork Allah’tan korkmayandan!” demişlerdir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ve ashâbının Allah korkusu nasıldı? Şimdi bunun birkaç misâlini verelim:

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurur: Rasûlullah (s.a.v) bir kişinin:

“Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için demirden hazırlanmış) ağır bağlar, prangalar ve yakıcı bir ateş vardır; boğaza duran bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır!”[1] âyetlerini okuduğunu işitince, düşüp bayıldı. (Beyhakî, Şuab, I, 522/917; Ali el-Müttakî, VII, 206/18644)

Çünkü Allah Rasûlü (s.a.v) Kur’ân’ı tefekkür ederek okurdu. Allah’ın vaʻd ve vaîdinin mutlaka tahakkuk edeceğine îmânı da tam idi. Bu ikisi bir araya geldiğinde, insanlar için hazırlandığı ifade edilen azap âyetlerini okuyup da korku ve endişeye kapılmamak mümkün değildir. Çünkü biz de bir insanız ve Allah’ın bizden istediği şeyleri yerine getirmediğimizde -Allah korusun- o âyetlerde bahsedilen azâba biz de düşebiliriz. Ama şeytan ve nefis devamlı insanı tozpembe hayaller içinde yüzdürür. İnsan Kur’ân’da geçen tehditleri hiç üzerine alınmaz. Sanki bu âyetler hep başkalarına hitâb ediyormuş, kendisiyle hiç alâkası yokmuş gibi düşünür. Kendisini hep Cennet’le alâkalı müjdeler içinde görür. Hâlbuki kimsenin garantisi yok, son nefese kadar imtihan hâlindeyiz. Kimin ne olacağı ve hangi seviyede bir kazançla âhirete gideceği de belli değil.

Hakikati bilenler Allah’tan daha çok korkarlar. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Ben sizin görmediğinizi görürüm ve sizin işitmediğinizi işitirim. Semâ çatırdamaktadır. Onun çatırdaması da hakkıdır. Zira dört parmaklık bir boşluk yoktur ki, orada muhakkak Allah’a secde etmek için alnını yere koymuş bir melek olmasın! Vallâhi siz benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, zevcelerinizle meşgul olamaz, yollara dökülür, yüksek sesle Allah’tan yardım dilerdiniz.”

Bu hadîsi rivâyet eden Ebû Zer (r.a) kalbine yerleşen Allah korkusu sebebiyle şu temennîde bulunmuştur:

“Kesilen bir ağaç olmayı ne kadar isterdim!” (Tirmizî, Zühd, 9/2312)

Bir gün Hz. Ömer (r.a), bir evin önünden geçerken, hâne sâhibinin, evin dışına taşacak kadar yüksek bir sesle Tûr Sûresi’ni okuduğunu işitmişti. Adam:

“Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vukû bulacaktır, onu defedecek hiçbir şey de yoktur.”[2] âyet-i kerîmesine gelince, Hz. Ömer (r.a) bineğinden indi, bir müddet duvara yaslanarak dinledi. Sonra bu âyetin îkâzındaki şiddetin tesiriyle evinde bir müddet hasta yattı. (İbn-i Receb el-Hanbelî, et-Tahvîf mine’n-Nâr, Dımaşk 1979, s. 30)

Yine Hz. Ömer (r.a) günlük virdini okurken rastladığı bir âyet sebebiyle boğazı düğümlendi, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve yere düştü. Bir iki gün evinden çıkamadı. Öyle ki insanlar onun hastalandığını zannederek ziyaretine gelmeye başladılar. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, XIII, 269; Ebû Nuaym, I, 51; Ahmed, Zühd, s. 119; Beyhakî, Şuab, V, 20)

Hz. Ömer (r.a) bir gün de Tekvîr sûresini okuyordu:

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, Dağlar yürütüldüğünde…”

Onuncu âyet-i kerimeye geldi: “Amel defterleri açıldığında…” dedi ve daha fazla dayanamayıp baygın yere düştü. (Gazâlî, İhyâ, IV, 184; Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-nadra, II, 375)

Abdullah bin Ebî Müleyke anlatıyor:

İbn-i Abbas (r.a) ile Mekke’den Medine’ye ve Medine’den de Mekke’ye kadar yol arkadaşlığı yaptım. O, namazlarını iki rekât kılıyordu. Konakladığımızda gece yarısı kalkıyor ve Kur’ân’ı harf harf, tertil üzere okuyordu. Bu esnâda hıçkıra hıçkıra ve feryâd ile ağlayarak:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.”[3] âyet-i kerîmesini okuyordu. (Ebu Nuaym, Hilye, I, 327; İbn Ebî Şeybe, XIV, 61; Beyhakî, Şuab, V, 23)

Ebû Vâil anlatıyor:

Abdullah bin Mesʻûd (r.a) ile beraber yola çıktık, yanımızda tâbiînden Rebîʻ bin Haysem (r.a) de vardı. Bir demircinin yanından geçiyorduk. Abdullah durup ateşin içindeki demire bakmaya başladı. Rebîʻ de ateşe baktı ve yere düşecek gibi oldu. Sonra Abdullah oradan ayrıldı, Fırat sahilinde bir fırının önüne geldik. Abdullah fırının içindeki ateşin alev alev yandığını görünce:

“Cehennem ateşi uzak bir mesafeden onları görünce, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak Cehennem’in daracık bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yok oluvermeyi isterler.”[4] âyet-i kerîmelerini okudu.

Bunun üzerine Rebîʻ bayıldı. Onu kollarımızda taşıyarak âilesine götürdük. Abdullah (r.a) öğlene kadar başında bekledi ama Rebîʻ ayılmadı. Akşama kadar bekledi de nihayet Rebîʻ ayıldı. Abdullah (r.a) da evine döndü.” (Ebû Ubeyd, Fedâilü’l-Kur’ân, s. 23)

Nâfiʻ (r.a) anlatıyor: İbn-i Ömer (r.a) gece namaz kılardı. Cennet’ten bahseden bir âyet okuduğunda durur, Allah’tan Cennet’i ister, dua eder, bazen de ağlardı. Cehennem’den bahseden bir âyet okuyunca yine durur, Cehennem’den Allah’a sığınır, dua eder ve bazen de ağlardı. Bir gün:

“İman edenlerin, Allah’ın zikri ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?”[5] âyetine gelince ağladı ve:

“Evet, geldi ya Rabbî; evet, geldi ya Rabbî” dedi.

Bir gün de Mutaffifîn suresini okuyordu:

“Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzûrunda (hesap için) divan duracaklardır.”[6] âyetine gelince o kadar ağladı ki kendinden geçti. (Mervezî, Muhtasaru kıyâmi’l-leyl, s. 61)

Müminlerin annesi Hz. Âişe (r.a) namazda:

(Cennet’e girenler:) «Allah lütfetti de bizi vücûdun içine işleyen yakıcı azaptan korudu» derler.”[7] âyetini okuyunca ağladı ve:

“Allah’ım, bana lütfet de vücuda işleyen o yakıcı azaptan koru! Sen, iyiliklerin sâhibisin ve merhamet edensin!” diye niyâzda bulundu. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, II, 211)

Behz bin Hakîm (r.a) anlatıyor:

“Tâbiînden Basra’nın kadısı ve imamı olan Zurâre bin Evfâ, Ulu Câmi’de sabah namazı kıldırıyordu. “O Sûr’a üfürüldüğü zaman var ya, işte o gün zorlu bir gündür. Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.”[8] âyet-i kerîmelerini okuyunca yere düşüp vefât etti. Onun cenâzesini taşıyanlar arasında ben de vardım. (İbn-i Saʻd, Tabakât, VII, 150; Ebu Nuaym, Hilye, II, 258; Zehebî, Siyer, IV, 516)

Peki, Allah korkusunun hayata ve insanın günlük hareketlerine yansıması nasıl olur? İşte buna dâir bir örneği, nefsin zorlu bir imtihanını İmâm Taberî şöyle nakleder:

“Müslümanlar Medâin şehrini zaptettikleri zaman bütün ganimetleri topladılar. Bu arada bir adam yaklaştı. Elinde bir küp altın vardı. Küpü ganimetleri toplayan memura verdi. Memurun yanında bulunanlar:

«–Şimdiye kadar böylesini hiç görmedik! Elimizdeki tüm eşyalar bunun değerine ulaşamaz, hatta ona yaklaşamaz bile!..» dediler. O zâta:

«–Bundan bir şey aldın mı?» diye sordular.

«–Allah’a yemin ederim ki Allah korkusu olmasaydı bu küpü size getirmezdim» dedi.

O şahsın sâlih bir kişi olduğunu anladılar ve:

«–Sen kimsin?» diye sordular.

«–Allah’a yemin ederim ki siz ve başkaları beni övmesiniz diye kim olduğumu söylemeyeceğim! Ancak şu kadarını söyleyeyim ki ben Allah’a hamdeden ve O’nun mükâfâtından başka bir şey istemeyen bir kulum!» dedi.

Dönüp giderken peşine bir kişi taktılar ve arkadaşlarının yanına varıncaya kadar onu tâkip ettirdiler. Tâkip eden kişi, arkadaşlarına onun kim olduğunu sordu, onlar da Âmir bin Abdikays (r.a) olduğunu söylediler.[9]

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur: İki damla; haşyetullâh (Allah korkusu) sebebiyle akan gözyaşları ile Allâh yolunda akıtılan kan damlasıdır, iki iz de Allâh yolunda (cihâd ederken) bırakılan iz ile Allâh’ın farzlarından birini edâ esnâsında bırakılan izdir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 26/1669)

Cenâb-ı Hak kalplerimize kendi korkusunu yerleştirsin! Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in bir meclisten kalkıp da şu sözlerle ashâbı için duâ etmediği pek az olurdu:

اَللّٰهُمَّ اقْسِمْ لَنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعْصِيَتِكَ ومِنْ طَاعَتِكَ مَا تُبَلِّغُنَا بِهِ جَنَّتَكَ ومِنَ الْيَقِينِ مَا تُهَوِّنُ بِهِ عَلَيْنَا مُصِيبَاتِ الدُّنْيَا وَمَتِّعْنَا بِأَسْمَاعِنَا وَأَبْصَارِنَا وَقُوَّتِنَا مَا أَحْيَيْتَنَا وَاجْعَلْهُ الْوَارِثَ مِنَّا وَاجْعَلْ ثَأْرَنَا عَلَى مَنْ ظَلَمَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى مَنْ عَادَانَا وَلاَ تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا وَلاَ تَجْعَلِ الدُّنْيَا أَكْبَرَ هَمِّنَا وَلاَ مَبْلَغَ عِلْمِنَا وَلاَ تُسَلِّطْ عَلَيْنَا مَنْ لاَ يَرْحَمُنَا

 “Allâh’ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse nasîb eyle! Bizi, Cennet’ine ulaştıracak kadar tâatini nasib eyle! Dünya musîbetlerini kolaylaştıracak kadar yakîn ihsân eyle! Allâh’ım! Hayat verdiğin müddetçe bizi kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetlerimizden faydalandır (tâatte kullandır); ölümümüze kadar da onları devamlı kıl! Bize zulmedenlerden öcümüzü Sen al! Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et! Bizi dinimizde musîbete uğratma (îtikâd ve ibadetimize bir noksân gelmesin)! Dünyâyı en büyük düşüncemiz ve gâyemiz, ilmimizin ulaşabileceği son nokta kılma! Bize acımayanları üzerimize musallat etme!” (Tirmizî, Deavât, 79/3502)


[1] el-Müzzemmil, 12-13.

[2] et-Tûr, 7-8.

[3] Kâf, 19.

[4] el-Furkan, 12-13.

[5] el-Hadid, 16.

[6] el-Mutaffifîn, 6.

[7] et-Tûr, 27.

[8] el-Müddessir, 8-10.

[9] Taberî, Târih, Beyrut, 1407, II, 465.