Bid’at-i Hasene – Bid’at-i Seyyie

January 22, 2015 in Muhtelif Mevzular

Şeriatin rûhu ve akl-ı selim, bizlere bidʻati, “hasene” ve “seyyie” diye ikiye ayırmamız gerektiğini gösterir.

İz bin Abdüsselam, İmam Nevevî, Süyûtî, Mahallî ve İbn-i Hacer gibi büyük usul âlimleri -rahimehumullah-, bidʻati bu şekilde ikiye ayırırlar.

İmâm Şâfiî şöyle demiştir:

“Şeriattan dayanağı olan hiçbir şey, selef onu yapmamış olsa bile bidʻat değildir. Zira selefin onunla amel etmeyi terk etmesi bazen o anda kendileri için mevcut olan bir mâzeret sebebiyle veya ondan daha üstün bir şey sebebiyle veya onun bilgisinin tamamlanmaması sebebiyle olmuş olabilir.” (Ğumârî, Hüsnü’t-tefehhüm, s. 25)

Rasûlullah (s.a.v) mübahların hepsini işlememiştir. Hatta kendisi işlediğinde ümmetine farz olur veya meşakkatli hâle gelir endişesiyle bazı mendupları terk etmiştir. Bu sebeple kim Peygamber Efendimiz bir şeyi yapmadı diye onun haramlığını iddia ederse yanılır.

عن عائشة رضي الله عنها قالت:

إن كان رسول الله صلى الله عليه و سلم ليدع العمل وهو يحب أن يعمل به خشية أن يعمل به الناس فيفرض عليهم وما سبح رسول الله صلى الله عليه و سلم سبحة الضحى قط وإني لأسبحها

Buhârî, Teheccüd, 5; Müslim, Müsâfirîn, 77

Hadis-i şerifler birbirlerini tefsir eder ve tamamlar. Dolayısıyla hadislerin hepsine bütüncül bir şekilde bakmalı ve ehl-i nazar arasında kabul gören metodlarla, şeriatin rûhuna uygun bir şekilde hepsini birden dikkate alarak onları anlamaya çalışmalıyız.

Hadis-i şeriflerin çoğunu açıklarken; şeriat-i mutahharadan beslenen, ümmetin ahvâlini ve ihtiyaçlarını gözeten ve onları şerʻî hudutlarda çözmeye çalışan selim bir akla, keskin bir fikre, doğru bir anlayışa ve mânevî zevk sahibi bir kalbe ihtiyaç vardır.

Bu şekilde îzâh edilmesi gereken hadis-i şeriflerden biri de şudur:

“Her bidʻat sapıklıktır.” (Müslim, Cuma, 43)

Dikkatli düşünüldüğünde görülecektir ki buradaki bidʻatten maksat, şerʻî bir kâide altına girmeyen “bidʻat-i seyyie”dir.

Burada bidʻatin mânâsını daralttık. Mânânın daraltılmasını gerektiren bu tarz gizli kayıtlar, başka hadislerde de bulunmaktadır. Mesela şu hadis bu kabildendir:

“Câmiye komşu olan kimsenin namazı ancak câmide kabul olur.” (Hâkim, Müstedrek, I, 373)

Bu hadis, zâhiren mescide komşu olan birinin evinde kıldığı namazı yasaklıyor gibi görünse de, hadis-i şeriflerin bütününe baktığımızda, bu mânâyı daraltan ve hadisteki “namazı olmaz” ifadesininin “namaz, kâmil bir namaz olmaz” şeklinde anlaşılması gerektiğini gösteren kayıtlarla karşılaşırız.

Bidʻatlerin sapıklık olduğunu ifade eden hadis-i şerif de diğer benzerleri gibi tevil edilmiştir. Zira hadislerin umûmu ve sahâbe-i kiramın tatbikatı, buradaki bidʻatten maksadın, şeriatte küllî bir kâideye istinat etmeyen “bidʻat-i seyyie” olduğunu açıkça göstermektedir.

Bu hadisin böyle anlaşılması gerektiğini, Rasûlullah (s.a.v), şu ifadeleriyle kendisi göstermiştir:

“İslâm’da iyi bir çığır (sünnet-i hasene) açan kimseye, bunun sevabı vardır. O yolda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır (sünnet-i seyyie) açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” (Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64)

“…Benden sonraya kalanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. O zaman yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-yı Râşidîn’in sünnetine sarılmaktır. Bu sünnetlere sımsıkı sarılınız!” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4607)

İmam Nevevî şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v)’in «Her bidʻat sapıklıktır» sözü, sınırlandırılmış bir umûmî hükümdür. Kastedilen bidʻatlerin ekseriyetidir… Âlimler bidʻatin beş kısmı olduğunu söylemişlerdir: Vâcip, mendup, haram, mekruh ve mübah. Vâcip olan bidʻatlerden biri, kelâm âlimlerinin mülhid ve bidʻatçilere karşı deliller serdetmesidir. Mendup olan bidʻatlerden biri de ilmî kitaplar yazmak, medreseler, tekkeler ve benzeri şeyleri binâ etmektir…”

*

Abdurrahmân bin Abdülkâri şöyle demiştir:

Bir Ramazân gecesi Ömer bin Hattâb (r.a) ile Mescid’e çıktım. Bir de baktık ki, insanlar dağı­nık vaziyette terâvîh namazı kılıyorlar. Kimisi kendi ba­şına kılıyor, kimisi namaz kılarken bir kısım insanlar ona uyup namaz kılıyordu. Ömer (r.a):

“‒Bu in­sanları bir tek imamın arkasında toplamamın daha doğru alacağını düşünüyorum” dedi. Sonra buna azmetti ve insanları Übey bin Kaʻb’ın arkasında topladı.

Sonra diğer bir gece yine Hazret-i Ömer’le birlikte Mescid’e çıktım. İnsanlar imama uymuş namaz kılıyorlardı. Ömer (r.a) bu manzarayı görünce:

“‒Bu, ne güzel bir bidʻat oldu. Fakat bu namazı gecenin sonuna bı­rakanlar, şimdi kılanlardan daha faziletlidir.” dedi.

Ömer (r.a) son sözüyle, terâvîhi gecenin sonunda kılmanın daha faziletli olduğunu ifade ediyor. İnsanlar ise terâvîhi gecenin evvelinde kılıyordu. (Buhârî, Terâvîh, 1)

Şerʻî Bidʻat İle Lügavî Bidʻati Ayırmak Gerekir

Bidʻat, benzeri olmayan her yeni şey için kullanılan bir kavram olduğuna göre, zemmedilen ve reddolunan yeniliğin, dine bir ek olarak sonradan eklenmek istenilen şey olduğu anlaşılır. Şeraitten sayılarak ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e nispet edilerek, dine yapılan her türlü ziyade, bizzat Rasûlullah (s.a.v)’in:

“Her kim ki şu işimizde (dini meselelerde) ondan olmayan yeni bir şey ihdas ederse, o şey reddolunur” (Buhârî, Sulh, 5) fermanıyla yasakladığı bir şeydir.

Bu mevzûda hadd-i fâsıl, “Şu işimizde” ifadesidir.

Bu sebeple, “bidʻat-i hasene” ve “bidʻat-i seyyie” ayrımı, bidʻatin “yeni bir şey ortaya koymak” anlamına gelen lügavî mânâsına binaen yapılan bir taksimdir. Elbette ki şeriatte bir bidʻat ortaya koymak sapkınlık ve fitnedir ve reddolunmuştur.

Bu şekilde bir sınıflandırmayı kabul etmeyenlerin, mecbur kalarak bidʻati, dinî ve dünyevî diye ikiye ayırmalarından da anlaşıldığına göre, onlar da dinde ortaya konulacak olan bidʻati inkâr etmektedirler.

“Hasene”, “Seyyie” taksimi, yeni olan her şeyin, şeriate ve dinî kaidelere uygunluk arz edip etmediğini, müslümanların yeni yaptıkları her dünyevî işte, şeriate uygunluğun aranması gerektiğini ifade ettiği için, gayet ihtiyatlı ve dikkatli yapılmış bir ayrımdır.

عَنْ سَعْدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ، قَالَ: سَأَلْتُ الْقَاسِمَ بْنَ مُحَمَّدٍ، عَنْ رَجُلٍ لَهُ ثَلَاثَةُ مَسَاكِنَ، فَأَوْصَى بِثُلُثِ كُلِّ مَسْكَنٍ مِنْهَا، قَالَ: يُجْمَعُ ذَلِكَ كُلُّهُ فِي مَسْكَنٍ وَاحِدٍ، ثُمَّ قَالَ: أَخْبَرَتْنِي عَائِشَةُ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «مَنْ عَمِلَ عَمَلًا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ»

Müslim, Akdıye, 18; Ahmed, VI, 146

 

Tasavvuf İmamları Şeriat İle Amel Etmeye Çağırır

Cüneyd Bağdâdî şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v)’in yoluna ve sünnetine uymak ve onun izini takip etmekten başka bütün yollar insanlara kapalıdır. Çünkü bütün hayır yolları, sadece Rasûlullah (s.a.v)’e, onun izini takip edip ona tabi olanlara açıktır, başkasına değil!”

*

Bâyezid Bistâmî (r.aleyh) de bütün Hak dostları gibi Sünnet-i Seniyye’yi büyük bir lezzetle îfâya gayret ederdi. Ondan zerre kadar tâviz vermezdi. Bir gün, insanlar arasında velî diye meşhur olmuş bir kişiyi görmek için müritleriyle yola çıkmıştı. O zât evinden çıkıp mescide giderken kıbleye doğru tükürdü. Bâyezîd (r.aleyh), o zâtın bu ham ve lâkayd hâlinden çok müteessir oldu ve selâm bile vermeden hemen geri döndü. Talebelerine de şöyle dedi:

“‒Bu zât Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in öğrettiği edeblerden birine riâyet husûsunda bile güvenilir değil! Hakk’ın esrârı husûsunda kendisine nasıl güvenilecek!” (Kuşeyrî, Risâle, s. 57, 416-417)

*

Zünnûn Mısrî şöyle der:

“Sadece dört şey, hakkında konuşulmaya değerdir. Bunlar; Celil olan Allah’ı sevmek, faydası az olan dünyadan nefret etmek, Kur’ân’a tabi olmak ve bu hâlin değişmesinin tehlikelerinden korkmaktır. Allah’ı seven bir kimsenin alâmeti, Allah’ın habîbi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in ahlakına, yaptıklarına, emrettiklerine ve sünnetlerine tâbî olmaktır.”

 

Kelâmî Tartışmaların Sakıncaları

Ulema arasında, bazı akâid meselelerine dair yapılan bazı tartışmalar, Allah Teâlâ’nın bizi bilmekle mükellef kılmadığı bir takım ayrıntıların gündeme gelmesine sebep olmuştur. Böylece bazı hakikatlerin mühim yanlarını gölgede bırakarak anlaşılmasına mânî olmuştur. Bununla alakalı bir misal verelim:

Rasûlullah (s.a.v)’in Miraç gecesinde Allah Teâlâ’yı görmesinin keyfiyeti hakkında uzun uzadıya tartışmalar yapılmıştır. Kimisi Peygamber Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’ı kalbiyle, kimisi de gözüyle gördüğünü iddia ederek dâvâlarını destekleyici deliller serdetmişlerdir.

Biz bunları, faydası olmayan, zararı faydasından daha çok olan gereksiz tartışmalar olarak görüyoruz. Bilhassa avâmdan olan insanlar bu meseleleri duyduğunda, kalplerinde şüphe ve tereddüt zuhûr eder. Mevzû üzerinde tartışacağımıza, bu hakikati bize geldiği gibi kabul eder ve sadece “Rasûlullah (s.a.v) Rabbini görmüştür” diyerek tafsilatını bir kenara bırakırsak, meselenin insanlar nazarındaki değeri, azameti ve heybeti zarar görmemiş olur.