İstiâne ve İstiğâse

February 11, 2015 in Muhtelif Mevzular

Hakikî yardım eden, talepleri yerine getiren, nidâları işiten Allah Teâlâ’dır. Bunda hiçbir şek ve şüphe yoktur.

Her şeyin asıl sahibi Allah olduğu halde, bir iş bir insana nispet edilerek ifade ediliyorsa, bu, o insanın o işe sebep olması ve o fiili kesp etmesi cihetindenir. Bu tür ifadeler hakîkî mânâlarında değil, mecâzî mânâda kullanılmıştır.

Kimi insanlar, mükemmel bir tevhid inancına sahip olmalarına ve Allah’ı noksanlıklardan tenzih etmelerine rağmen, bu tür mecâzî ifadeler kullanmada aşırıya kaçarlar. Bu tavırları, bir takım karışıklıklara sebep olarak, kastetmedikleri mânâların anlaşılmasına sebep olur.

Bunun aksine kimisi de, hakîkî mânâsı murâd edilen ifadeler kullanmakta aşırı gider. Kendisi gibi yapmayıp mecâzî ifadeler kullananlara karşı sert ve kötü muâmele eder. Onlara kastetmedikleri mânâlar izâfe eder.

Yapılması gereken, îtidal üzere olup bu iki aşırı uçtan da uzak durmaktır. Dini muhafaza ve tevhidi himaye açısından en ihtiyatlı yol budur.

Aşırıya kaçmadan mecâzî ifadeler kullananları da hoş görmek lâzımdır. Zira Rasûlullah (s.a.v), amansız bir hastalığı iyileştirmek, bulut olmayan gökyüzünden yağmur yağdırmak, eşyaları dönüştürmek, parmaklardan su akıtmak, azıcık yemeği çoğaltarak bin kişiyi doyurmak gibi harikulade ve insan gücünü aşan şeyler isteyen sahâbîlere:

“‒Siz müşrik oldunuz. İmanınızı tazeleyin! Çünkü benden, sadece Allah’ın yapabileceği şeyleri istediniz” gibi bir şey söylememiştir.

*

Allah Teâlâ, insanların birbirinden yardım istemesine izin vermiş ve yardım isteyene icabet edip yardım etmeyi emretmiştir.

Rasûlullah (s.a.v) “istiğâse” kelimesini kullanarak şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الشَّمْسَ تَدْنُو يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يَبْلُغَ الْعَرَقُ نِصْفَ الْأُذُنِ فَبَيْنَا هُمْ كَذلِكَ اسْتَغَاثُوا بِآدَمَ ثُمَّ بِمُوسَى ثُمَّ بِمُحَمَّدٍ صلى الله ليه وسلم

“Kıyamet günü güneş o kadar yaklaştırılır ki insanlardan akan ter birikerek kulakların yarısına kadar yükselir. Onlar bu vaziyetteyken Hazret-i Âdem’den, sonra Hazret-i Mûsâ’dan, sonra da Muhammed (s.a.v)’den yardım isterler.” (Buhârî, Zekât, 52)

*

حَدَّثَنِي أَبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَامَ فِينَا النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَذَكَرَ الغُلُولَ فَعَظَّمَهُ وَعَظَّمَ أَمْرَهُ، قَالَ: ” لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ القِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ شَاةٌ لَهَا ثُغَاءٌ، عَلَى رَقَبَتِهِ فَرَسٌ لَهُ حَمْحَمَةٌ، يَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ، وَعَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ، يَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ، وَعَلَى رَقَبَتِهِ صَامِتٌ، فَيَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِي، فَأَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ، أَوْ عَلَى رَقَبَتِهِ رِقَاعٌ تَخْفِقُ، فَيَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ “

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle nakleder:

Bir keresinde Nebî (s.a.v), aramızda ayağa kalktı, ganîmet (ve devlet) malına hiyânet hakkında konuşma yaptı. Hıyânetin çok büyük bir fenâlık olduğunu, günahının çok fazla olacağını bildirip, bunun şiddetle haram kılındığını îzâh etti ve şöyle buyurdu:

“Sakın sizden biri, kıyâmet gününde omuzunda (hıyânetle elde ettiği) bir koyun avaz avaz melerken, öbürü de omuzunda bir at kişnerken karşıma çıkarak:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» diye yalvarmasın. Aksi takdirde ben ona:

«–Sana hiçbir şekilde şefâat edemem, ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» diye cevap veririm.

Biri de omuzunda bir deve böğürdüğü hâlde bana gelip:

«–Yâ Rasûlallah, yardım eyle!» demesin! Ben ona da:

«–Senin için hiçbir sûretle şefâat edemem; çünkü ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» derim.

Bir başkası da omuzunda altın, gümüş yüklü olarak gelip:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» demesin. Ben ona:

«–Sana hiçbir türlü yardım edemem. Çünkü ben, dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim.

Bir diğeri de üzerinde (hıyânetle elde ettiği) elbiseler dalgalandığı hâlde gelip:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» demesin. Ben ona da:

«–Sana hiçbir şekilde yardım edemem. Çünkü ben dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim.” (Buhârî, Cihâd, 189; Müslim, İmâret, 24)

 

Ashâb-ı Kiram İstiânede Bulunurdu

Sahabe-i kiram, Rasûlullah (s.a.v)’den yardım ister, şefaat taleb eder, fakirlik, hastalık, belâ, borç gibi hallerinden şikâyet eder, sıkıntıya düştüklerinde ona koşarlardı. Böyle yaparken şunu gayet iyi biliyorlardı ki; Allah Rasûlü (s.a.v), fayda ve zarar verme husûsunda sadece bir vasıta ve sebeptir. Hakikî fâil Allah Teâlâ’dır.

*

Ebû Hü­rey­re (r.a) şöyle anlatır: Fahr-i Kâ­inât (s.a.v) Efen­di­miz’e:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Siz­den pek çok ha­dîs işi­ti­yo­rum fa­kat on­la­rın bir­ kısmını hâ­fı­zam­da tu­ta­mı­yo­rum.” dedim.

Bu­nun üze­ri­ne Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v):

“–Ridânı (elbiseni) ye­re ser!” bu­yur­du. Ben de ser­dim.

Ra­sû­lul­lâh (s.a.v) mü­bâ­rek el­le­riy­le bir şey avuç­la­yıp ri­dâ­nın içi­ne atı­yor gi­bi yap­tı. Ar­dın­dan:

“–Ri­dâ­nı top­la!” bu­yur­du.

Topladım ve ondan sonra hiç­bir şe­yi unut­ma­dım. (Buhârî, İlim, 42, İʻtisâm, 22; Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 46)

*

Katâde bin Nûmân (r.a) harp esnâsında Rasûlullâh (s.a.v)’i muhâfaza için önüne durarak yayının başı yamuluncaya kadar müşriklere ok attı. Nihâyetinde kendisi de bir okla gözünden vuruldu. Göz bebeği yanaklarının üzerine aktı. Yanındakiler gözünü çıkarıp almak istediler. O:

“‒Hayır, Allah Rasûlü’ne danışmadan olmaz!” dedi.

Katâde’yi böyle görünce Allâh Rasûlü’nün gözleri yaşardı.

“‒Hayır, öyle yapmayın!” buyurdu. Rasûlullah (s.a.v) dua etti, Katâde’nin gözünü alıp yerine koydu ve sıvazladı. Bundan sonra o göz diğerine göre daha güzel oldu ve daha keskin görmeye başladı. (Bkz. Hâkim, III, 334/5281; Heysemî, VI, 113; İbn-i Sa’d, III, 453; İbn-i Hacer, İsâbe, Beyrut 1412, V, 417)

*

Bir sahâbî şöyle anlatır:

“Allah Rasûlü (s.a.v)’in yanına geldim. Avucumun içinde bir yara, bir çıban vardı:

«‒Yâ Nebiyyallah! Bu yara bana sıkıntı veriyor. Kılıcımı ve bineğimin dizginini tutmama mânî oluyor.» dedim. Nebî (s.a.v):

«‒Yaklaş bana!» buyurdu. Yaklaştım.

«‒Elini aç!» buyurdu. Açtım.

«‒Kapat!» buyurdu. Kapattım.

«‒Biraz daha yaklaş!» buyurdu. Yaklaştığım.

«‒Aç!» buyurdu. Açtım. Okuyup avucuma üfledi, sonra elini yaranın üzerine koydu. Avucuyla yarayı biraz ovaladı, sonra elini kaldırdı. Baktım yaradan hiç iz kalmamış.” (Heysemî, VIII, 298)

*

Muâz bin Amr bin Cemûh (r.anhumâ) şöyle anlatır:

“Ebû Cehil’i kılıçtan geçirdiğimde onun oğlu İkrime de bana bir kılıç vurup kolumu kesti. Kolum derime asılı kaldı! Gün boyunca kolum arkamda sürünerek savaşmaya devâm ettim. Bu hâldeyken çarpışmakta zorlanıyordum. Beni iyice rahatsız edince de üzerine ayağımla bastım ve onu koparıp attım!” (İbn-i Hişâm, II, 275-276)

Muâz (r.a) kopan kolunu alıp Allah Rasûlü’nün yanına geldi. Rasûlullah (s.a.v) kopan yere tükürüğünden sürdü ve kolu yerine yapıştırdı. (Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 324; İbn-i Seyyid, Uyûnü’l-eser, I, 342)

*

Pek çok rivayette nakledildiğine göre yağmur kesilip kuraklık zuhûr edince insanlar Allah Rasûlü’ne şikâyetlenir, Cenâb-ı Hakk’a dua ederek yağmur taleb etmesini isterlerdi.

*

Hayatta olan birinden yardım istemek (istiâne ve istiğâse) ile vefat etmiş birinden istemek arasında fark yoktur. İnsan ihtiyaçlarının giderilmesi için nasıl bir melekten ya da bir başka insandan yardım isteyebiliyorsa, sâlih insanların ruhlarından da isteyebilir. Unutulmamalıdır ki insan ruhuyla insandır, cesediyle değil.

Ruhların tasarrufları meleklerin tasarrufları gibidir. Zâhiren dokunmaya veya herhangi bir âlet ve vâsıtaya ihtiyaç duymazlar. Onlar bizim bildiğimiz kanunlara tabi değildir. Onlar, artık başka bir âlemdendir.

“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh Rabb’imin emrindendir.” (İsrâ, 85)

Allah ruhlara, aynı hayatta olanlar gibi, kendilerine seslenenleri duyabilecek, yardım isteyene yardım edebilecek bir bağımsızlık ve hürriyet bahşetmiştir. Hatta ruhların tesiri hayattaki insanlardan daha kuvvetli ve daha büyüktür. Ruhlar, türâbî perdelerden sıyrıldıkları ve beşerî arzuların çekiştirmesinden kurtuldukları için, hayatta olan birisinden daha kuvvetli bir şuura ve daha fazla bilgiye sahip olurlar.

Ruhların yaşamaya devam ettiğini ve tesirini inkâr edenler, bunu, sadece beş duyu ile hissedilenleri kabul ettikleri için inkâr ediyorlarsa, bilsinler ki bu düşünce materyalistlerin inancıdır, mü’minlerin değil!

Ruhların, kendi kabirlerini ziyaret eden ve onlardan yardım isteyen kimselere yapabilecekleri yardım, sadece onlara dua etmektir. Bu dua da aynı hayattaki sâlih bir insanın bir başkasına, bir kardeşin diğer kardeşine yaptığı dua gibidir.

 

“İstediğin zaman sadece Allah’tan iste!”

Hadis-i şerif, zahirinden anlaşıldığı gibi Allah’tan başka hiç kimseden yardım istenemeyeceğine delalet etmez. Başı ve sonuyla bir bütün olarak değerlendirildiğinde görülür ki, bu hadis, bazı sebep ve vâsıtalarla bize kadar gelen hayır ve iyiliklerin aslında Allah’tan olduğunu unutmamayı emrediyor.

Efendimiz (s.a.v) bu sözüyle, mahlûkât eliyle bize gelen nimetlerin hakikatte Allah’tan geldiği husûsunda uyanık olmamızı istiyor. Sadece Allah’a güvenmemiz gerektiğini bildiriyor. Tabiî ki bunun yanında sebeplere tevessül etmek, gerekli kişilerden yardım istemek de gerekiyor. (Bakara, 45; Enfâl, 60; Kehf, 95…)

Miraç’ta Hz. Musa’nın yol göstermesi ile Rasûlullah (s.a.v) defalarca şefaatte bulunarak elli vakit olan namazın beş vakte inmesini sağlamıştır.

Bahsi geçen hadis-i şerif, ihtiyacı olmadığı halde tamah ederek insanlardan bir şeyler istemekten sakındırmakta, Allah’ın verdiği az bile olsa onunla yetinerek kanaatkâr olmaya teşvik etmektedir. Allah’ın fazlından ısrarla istememiz gerektiğini bildirmektedir. Zira Allah (c.c.), insanların ısrarla kendisinden istemesinden hoşlanır. İnsanlar ise bunun tam tersidir.

*

Hadis-i şeriflerdeki bazı ifadelerin birbiriyle teâruz ediyormuş gibi görünmesinin sebebi nedir?

Rasûlullah (s.a.v) vahiy ya da başka bir sebeple soru soran ve dinleyen kişilerin yeterli itikadî bilgiye sahip olmadığını farkedince ona göre konuşurdu. Yani muhâtabın durumuna, sözün siyak ve sibâkına ve o esnâda vurgulamak istediği mânâya göre konuşurdu. Bu sebeple, bir yerde “Ben Âdemoğlunun efendisiyim” derken, başka bir yerde “Efendi Allah’tır” derdi. Bir yerde kendisinden yardım istenmesine teşvik edip ashabına tevessülü öğretirken, başka bir yerde “Benden değil Allah’tan yardım istenir” buyurmuştur. Başka bir zaman da kendisinden yardım istenir, o da isteklere icabet ederdi. Hatta “İstersen bu imtihana sabret ve cenneti kazan istersen onun senden gitmesini sağlayayım” diyerek istekte bulunan kişileri iki tercih arasında muhayyer bırakırdı. Bir yerde “Her kim bir mü’minin sıkıntısını giderirse…” buyurur, başka bir yerde “Hayır ancak Allah’tan gelir” buyururdu.

Hâsılı

Eğer yardım istenilen kişinin sadece bir sebep olduğuna inanılıyorsa, hiçbir şekilde küfür söz konusu değildir. Yardım istenilen kişinin ölü ya da diri olması fark etmez.

Vefat etmiş bir kişiden yardım istemek en kötü ihtimalle kötürüm ve felç olmuş, yardım edemeyecek durumdaki bir insandan -onun kötürüm olduğunu bilmediği için- yardım istemek gibi değerlendirilmelidir. Böyle bir istekten dolayı birisini tekfir etmeye kimin gücü yetebilir. Üstelik vefat etmiş kimseler de yaşayanlar gibi dua ederek yardım olunmamıza sebep olabilirler. Bilindiği gibi vefat etmiş ruhlar, akrabalarına dua ederler.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sizin amelleriniz akrabalarınızdan ve kabilenizden vefat edenlere arz edilir. Eğer amelleriniz hayırlı ise onunla sevinirler. Hayırlı değilse; «Allah’ım bizi hidayete erdirdiğin gibi onları da hidayete erdirmeden canlarını alma!» diye dua ederler.” (Ahmed, III, 164; Taberânî, Kebîr, IV, 129/3887. Krş. Hâkim, Müstedrek, IV, 342/7849)

Diğer rivayette şöyle buyrulur:

“…«Allah’ım! Onlara sana itaat etmelerini ilhâm eyle!» diye dua ederler.” (Tayâlisî, Müsned, III, 340/1903)

Ebu’d-Derdâ (r.a) bu hadîs-i şerîfi hatırlayınca:

“Allâh’ım! Beni Abdullah bin Revâha’nın yanında rezil rüsvâ eyleme!” diye dua ederdi. (İbn-i Kesîr, Câmiu’l-mesânîd, Beyrut, 1419, V, 195)

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) İstanbul seferine çıktığında bir vâize rastladı. Vâiz şöyle diyordu:

“‒Kişi sabahleyin bir amel işlediğinde akşamleyin o ameli âhirete göçmüş olan tanıdıklarına gösterilir. Akşam bir amel işlediğinde o da sabahleyin âhiretteki tanıdıklarına arzedilir.”

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ona:

“‒Ne dediğine dikkat et!” dedi. Vâiz:

“‒Vallahi durum aynen benim dediğim gibidir!” deyince Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a):

“Allâh’ım! Vefatlarından sonra yaptığım amellerimle beni dostlarım Ubâde bin Sâmit ve Saʻd bin Ubâde’nin yanında rezil etmenden sana sığınırım!” diye niyâzda bulundu. Bunun üzerine vâiz ona şöyle dedi:

“‒Vallâhi Allah Teâlâ bir kuluna velâyet lûtfederse onun ayıplarını setreder ve onu en güzel amelleriyle senâ eder.” dedi. (İbn-i Ebî şeybe, Musannef, VII, 238/35658)

Ayyâd el-Havvâs, Filistin vâlisi İbrahim bin Sâlih’in ziyaretine gitmişti. Vâli:

“‒Efendim, bana biraz nasihat ediniz!” dedi. Şeyh Efendi:

“‒Allah seni sâlih kullarından eylesin, sana ne söyleyeyim ki? Bana ulaştığına göre dirilerin yaptığı ameller, ölen akrabalarına gösterilirmiş. O hâlde Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e senden hangi amellerin arzedildiğine bir bak!” dedi.

Bu sözü işiten vâliyi öyle bir ağlama tuttu ki gözyaşlarından sakalları ıslandı. (Ebû Nuaym, Hilye, X, 21)

*

Dua ve tevessüllerde, karışıklığa ve yanlış anlamaya kapı aralayan mecâzî ifadelerden uzak durmak, ihtilafa düşme imkânı olmayan net ve açık lafızlar kullanmak îcâb eder. Fakat her şeye rağmen bu sözleri söyleyen kimseler hakkında küfür ithamında bulunmak, çirkin, anlamsız ve aceleci bir karardır. Zira bu insanlar, “La ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” diyen, namaz kılan, dinin tüm hükümlerini yerine getiren, Allah’a ve Rasûlü’ne iman edip İslam’ı din olarak kabul eden birer muvahhiddirler. Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir, kestiğimizi yerse; o Allah ve Rasûlü’nün zimmetinde olan bir müslümandır. Allah’ın zimmetini ihlal etmeyin!” (Buhârî, Salât, 28)

*

Bir kimse, Rasûlullah (s.a.v)’den istiğâsede bulunduğu için Şeyh Yahya es-Sabbâğ’a itiraz etmiş ve:

“–Şeyh efendi! Ölüler fayda ve zarar veremez!” demişti.

Şeyh Yahya (k.s) ona İsrâ ve Mîrâc hadîsini sordu ve anlatmasını istedi. Muhâtabı bu hadîs-i şerîfi naklederken namazın 50 vakit farz kılındığını, Hz. Musa’nın tavsiyesi üzerine Rasûlullah (s.a.v)’in Cenâb-ı Hakk’a niyâz ederek 5 vakte kadar indirildiğini anlatınca durmasını söyledi ve:

“–Bu görüşme esnâsında Hz. Musa hayatta mıydı yoksa vefat etmiş miydi?” diye sordu.

İtirazcı, yüzlerce sene evvel vefat etmiş olduğunu söyledi.

Şeyh Yahya (r.a):

“–Öyleyse vefat etmiş olduğu hâlde namazın hafifletilmesi hususunda nasıl faydası oldu?” deyince itirazcı verecek bir cevap bulamadı. (Muhammed Ğıyâs es-Sabbâğ, eş-Şeyh Yahyâ es-Sabbâğ, Beyrut 14032, s. 203)

*

Yine bir gün Şeyh Yahyâ (k.s), Cenâb-ı Hakk’a dua ederken, arada “Yâ Rasûlallâh!” diye istiğâsede bulunuyordu. Bunu duyan birisi:

“–Şeyh efendi, bu şirktir! «Yâ Rasûlallâh!» diye nidâ etmen câiz değil!” dedi.

Şeyh Hazretleri ona:

“–Her namazda okuduğumuz Teşehhüd’ü biliyor musun?” diye sordu. O da:

“–Evet, Teşehhüd’ü ezbere bilmeyen kim vardır ki!” dedi.

Şeyh Hazretleri ona Teşehhüd’ü okumasını söyledi, o da okumaya başladı. “اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ” kısmına gelince onu durdurdu ve:

“–Teşehhüd’de niçin Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e nidâ ediyorsun, «Ey Nebî!» diyorsun, bu şirk değil mi?” dedi.

İtirazcı kendinden utandı ve sükût etti. (Muhammed Ğıyâs es-Sabbâğ, eş-Şeyh Yahyâ es-Sabbâğ, Beyrut 14032, s. 203)

*

Yine bir gün Şeyh Yahyâ (k.s), Allah -azze ve celle- Hazretleri’ne dua ediyor, istiğâsede bulunuyor ve:

“–Yâ Allah! Yâ Allah! Yâ Rasûlallâh! Yâ Rasûlallâh!” diyordu.

Meclistekilerden biri itiraz ederek:

“–Allah Teâlâ tek başına kâfî değil mi? Niçin «Yâ Allah! Yâ Rasûlallâh!» diyorsunuz?” dedi.

Şey Yahyâ Hazretleri şu cevâbı verdi:

“–Cenâb-ı Hak Kitâb’ında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in zevcelerine hitâben şöyle buyuruyor:

«Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Cünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilesiniz ki O’nun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve sâlih mü’minlerdir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır.» (et-Tahrîm, 4)

Cenâb-ı Hak tek başına kâfî değil miydi ki bütün bunları bir araya getirip zikretti? Cebrâil, sâlih mü’minler ve melekler! Allah Teâlâ tek başına kâfî değil miydi?” (Muhammed Ğıyâs es-Sabbâğ, eş-Şeyh Yahyâ es-Sabbâğ, Beyrut 14032, s. 203-204)