Efendimiz (s.a.v)’in Haber Verdiği Gibi Tahakkuk Eden Hâdiseler

March 26, 2015 in Muhtelif Mevzular

Efendimiz (s.a.v)’in Haber Verdiği Gibi Tahakkuk Eden Bazı Hâdiseler

Bir gün Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman (r.a) ile birlikte Uhud Dağı’na çıkmıştı. O sırada dağ sarsılmaya başladı. Âlemlerin Efendisi ayağıyla yere vurup şöyle buyurdular:

“–Sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd vardır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18/3703; Nesâî, Ahbâs, 4)

Gerçekten de Hz. Ebû Bekir (r.a) yatağında vefât etmiş, diğer iki halîfe de şehîd edilmişlerdir.

*

Ebû Bekre (r.a) şöyle der:

“Rasûlullâh (s.a.v)’i minberde gördüm, yanında Hazret-i Hasan vardı. Bazen halka yöneliyor, bazen Hasan’a yöneliyor ve:

«Allâh, şu torunumla iki muazzam müslüman orduyu sulha kavuşturacaktır.» buyuruyordu.” (Buhârî, Menâkıb, 25; Fedâilu’l-Ashâb, 22)

Hicrî 40 senesi Ramazan ayında 5. Râşid Halîfe olarak Hz. Hasan’a bey’at edildi. Bu esnâda Muâviye de halîfelik için mücâdele ediyordu. Hz. Hasan 6 ay 3 gün halifelik yaptıktan sonra H. 41 senesinde Allah’ın rızâsını kazanmak ve Ümmet-i Muhammed’in kanını muhafaza etmek maksadıyla halifeliği Muaviye’ye bıraktı ve büyük bir fitneye mânî oldu. Böylece insanlar barış ve huzûra kavuştular. Bu fedâkârlık senesine “Âmu’l-Cemâa: Birlik yılı” adı verildi. Bu hareketiyle Hz. Hasan müslümanlar arasında kan dökülmesine mânî olmuş, insanların barış ve huzur içinde yaşamalarına vesile olmuştur.

Hz. Hasan’ın kumandasındaki kırk-elli bin asker ile Muâviye’ye tâbi çok sayıdaki asker arasında muhârebe vukûuna ramak kalmış iken İmam Hasan (r.a) Efendimiz, uhdesindeki hilâfeti Muâviye’ye terkederek âteş-i fitneyi ıtfâya inâyet buyurmuşlardır. (Muhammed Esʻad Erbilî, Kenzü’l-İrfân, İtanbul: Erkam Yayınları, 1434, s. 43)

*

Adiy bin Hâtim (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

«–Senin İslâm’a girmene mânî olan sebebi biliyorum. Sen: “O’na zayıflar, Arapların değer vermediği güçsüz kimseler tâbî oluyor.” diyorsun. Sen Hîre’yi bilir misin?» buyurdu.

«–Görmedim ama duydum.» dedim.

«–Rûhumu kudret elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh bu dâvâyı tamamlayacak. Öyle ki tek başına bir kadın Hîre’den çıkarak gelip Allâh’ın evini tavâf edecek. Sonra Kisrâ bin Hürmüz’ün hazîneleri fethedilecek!» buyurdu.

«–Kisrâ bin Hürmüz’ün mü?» diye sordum.

«–Evet Kisrâ bin Hürmüz’ün!» buyurdu. Sonra da:

«–Çok sürmez, mal o kadar bollaşacak ki, kimse tenezzül etmeyecek, malın zekâtını alacak kimse bulunamayacak!» buyurdu…

Vallâhi bir kadının Hîre’den devesinin üzerinde korkmadan yola çıkıp şu Beytullâh’ı haccettiğini görmüşümdür! Ayrıca, vallâhî Kisrâ’nın hazînelerini fethedenler arasında ben de bulundum. Rûhumu elinde bulunduran Allâh’a yemin ederim ki, üçüncüsü de elbette olacaktır. Çünkü onu Rasûlullâh söyledi.” (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25; Ahmed, IV, 257, 377-379; İbn-i Hişâm, IV, 246; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 62)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in verdiği diğer haber de Hz. Osman ve Ömer bin Abdülazîz zamanlarında tahakkuk etti.[1] Ömer bin Abdülazîz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[2]

*

Hazret-i Ömer (r.a) der ki:

“Rasûlullâh (s.a.v) Bedir’de akşamleyin:

«–Şurası inşâallâh yarın filanın vurulup düşeceği yerdir!» diye müşriklerden ileri gelenlerin öldürülecekleri mekânları tek tek gösterdi. O’nu hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, onlardan hiçbiri Allâh Rasûlü’nün gösterdiği sınırları aşamadı. Sonra da bir kuyuya üst üste atıldılar.” (Müslim, Cennet 76, Cihâd 83)

*

Peygamber Efendimiz (s.a.v), ordusunu Mu’te’ye gönderirken Zeyd (r.a)’ı kumandan tâyîn etti. Sonra şu tâlimâtı verdi:

“Şâyet muhârebede Zeyd şehîd olursa, kumandayı Câfer alsın! Câfer de şehîd dü­şerse, Abdullâh bin Revâha orduya kumandanlık etsin! O da şehîd olursa, artık müslümanlar aralarından birini kumandan olarak belirlesinler!..” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 238)

Daha sonra savaş ânını ashâbına nakleden Allah Rasûlü (s.a.v):

“Şimdi sancağı Allâh’ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı. Netîcede Allâh mücâhidlere fetih müyesser kıldı.” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 44; Ahmed, V, 299; III, 113; İbn-i Hişâm, III, 433-436; Vâkıdî, II, 762; İbn-i Sa’d, III, 46, 530; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 237)

Sonra yaşlı gözlerle dergâh-ı ilâhîye el açıp:

“Allâh’ım! Hâlid, Sen’in kılıçlarından bir kılıçtır. Sen ona nusret ihsân eyle!” diye duâ etti. (Ahmed, V, 299)

*

Esmâ bint-i Ebî Bekir (r.a) Haccâc-ı Zâlim’e şöyle hitâb etmiştir:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bize Sakîf kabîlesinden iki kişinin çıkacağını, birinin çok yalancı, diğerinin de çok helâk edici bir zâlim olacağını haber verdiler. Çok yalan söyleyen (Muhtar es-Sakafî’yi) gördük. Zâlim de öyle zannediyorum ki senden başkası değil!” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 229)

*

Huzeyfe (r.a) anlatıyor:

Hz. Ömer’in yanında oturuyorduk. Bize:

«–Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in fitne hakkındaki hadîs-i şerîfini kim hafızasında tutuyor?» dedi. Ben atılıp:

«–Ben biliyorum! Hem de nasıl söylediyse öylece!» dedim.

«–Sen O’na yani Efendimiz (s.a.v)’den hadis nakletmeye (veya) buna yani bu hususta söz söylemeye karşı çok cür’etkârsın! Söyle bakalım!» dedi.

Ben:

«–Hz. Peygamber’i işittim, demişti ki: “Kişinin fitnesi ehlinde, malında, evlâdında ve komşusunda olur. Namaz, oruç, sadaka, emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker bu fitneye (bu sebeplerle girdiği günahlara) keffaret olur!”.»

Ömer (r.a):

«–Ben bu fitneyi kastetmemiştim. Ben denizin dalgaları gibi dalgalanacak (bütün cemiyeti sarsacak) fitneyi kastetmiştim!» dedi. Bunun üzerine ben:

«–Ey Mü’minlerin Emîri! O fitneden size bir zarar dokunmayacak. Çünkü sizinle onun arasında kapalı bir kapı mevcut!» dedim.

«–Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?» dedi.

«–Kırılacak!» dedim. Hz. Ömer (hayıflanarak):

«–(Eyvah!) Öyleyse bir daha ebediyyen kilitlenmeyecek!» buyurdu.”

Râvî diyor ki:

Huzeyfe (r.a)’e:

“–Ömer (r.a) bu kapının kim olduğunu biliyor muydu?” diye sorduk.

Hz. Huzeyfe (r.a):

“–Evet, yarından evvel bu gecenin geleceğini bildiği gibi onu biliyordu. Ben ona hadis-i şerîf naklettim; kendimden boş ve yanıltıcı sözler söylemedim!” cevabını verdi.

Huzeyfe (r.a)’e kendimiz sormaya cesâret edemedik de Mesrûk’a o kapının kim olduğunu sordurduk. Huzeyfe (r.a):

“–Kapı, Hz. Ömer’in kendisidir!” cevâbını verdi. (Buhârî, Mevâkitu’s-Salât 4, Zekât 23, Savm 3, Menâkıb 25, Fiten 17; Müslim, Fiten 17)

*

Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Cehennemliklerden henüz görmediğim (ve daha sonra ortaya çıkacak) iki grup vardır: Bunlardan biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluktur. Diğeri, giyinmiş oldukları hâlde çıplak görünen, başkalarını da kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremezler. Hatta onun çok uzak mesâfeden hissedilen kokusunu dahî alamazlar.” (Müslim, Cennet, 52)

*

Kisrâ, Yemen vâlisi Bâzan’a bir yazı göndererek Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ı kendisine getirtmesini istedi. Bâzan’ın elçileri Allâh Rasûlü’ne geldiler. Durumu bildirip bir mektup verdiler. Âlemlerin Efendisi mektubu okuyunca gülümsedi. Elçileri İslâm’a dâvet etti. Bâzan’ın elçileri Peygamber Efendimiz’e:

“–Eğer bizimle gelmeyeceksen, vâli Bâzan’ın mektubuna cevap yaz!” dediler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın vahyi üzerine onlara şöyle dedi:

“–Allâh Teâlâ, Kisrâ’ya oğlu Şîreveyh’i musallat etti. Şîreveyh onu filân ayda, filân gecede ve gecenin de filân filân saatleri geçince öldürdü!”

…Şîreveyh’in babasını öldürdüğüne dâir mektubu gelince baktılar ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bildirdiği vakit, dakîkası dakîkasına tutuyordu. Vâli Bâzan, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında:

“–Bu zât muhakkak Allâh tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir!” diyerek müslüman oldu. Aslen Farslı olup Yemen’de oturan Ebnâlar da müslüman oldular. (İbn-i Sa’d, I, 260; Ebû Nuaym, Delâil, II, 349-350; Diyârbekrî, II, 35-37)

*

…Ebû Mûsâ (r.a) sözlerine şöyle devâm eder:

“Bu esnâda biri gelip kapıyı itti.

«–Kim o?» diye sordum.

«–Osman b. Affân» dedi.

«–Biraz bekle» diyerek Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yanına gittim ve onun geldiğini haber verdim.

«–İzin ver ve başına gelecek belâ ile birlikte onu cennetle müjdele!» buyurdu.

Geri döndüm ve:

«–İçeri gir, Rasûlullah (s.a.v) başına gelecek belâ ile birlikte seni cennetle müjdeliyor» dedim.

Osman (r.a) müjdeyi duyunca Allah’a hamd etti, sonra da: «Allah yardımcım olsun» dedi. İçeri girdi. Kuyu bileziğinde oturacak yer kalmadığını görünce, onların karşılarında bir başka yere oturdu.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5, 6, Edeb 119, Fiten 17, Ahbâru’l-Âhâd 3; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 29; Tirmizî, Menâkıb 18)

*

Receb ayı içinde iken, Habeş Necâşîsi vefât etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, arada deniz bulunduğu ve karadan da günlerce gidilecek mesâfe olduğu hâlde Necâşî’nin vefâtını hemen o gün ashâbına haber verdi ve:

“–Uzak bir beldede ölen kardeşinizin cenâze namazını kılınız!” buyurdu.

Sahâbîler:

“−Yâ Rasûlallâh! Kimdir o?” diye sorduklarında, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Necâşî Ashama’dır! Bugün Allâh’ın sâlih kulu Ashama öldü! Kardeşiniz için Allâh’tan mağfiret dileyiniz!” buyurdu ve gıyâbî cenâze namazı kıldırdı. (Müslim, Cenâiz, 62-68; Ahmed, III, 319; IV, 7)

Sonradan Necâşî’nin gerçekten tam da Allâh Rasûlü’nün haber verdiği gün vefât ettiği öğrenildi.

*

Mekke fethine hazırlık yapılırken bütün ashâb-ı kirâm hazarâtı gizliliğe riâyet ederken, Bedir gâzîlerinden Hâtıb bin Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bir kadınla da gönder­mişti. Bundan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vahiyle haberi oldu ve kadının yerini söyleyerek Hazret-i Ali, Zübeyr ve Mikdâd -radıyallâhu anhüm ecmaîn-’i, o kadını yakalayıp getirmekle vazîfelendirdi. Kadın, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in işâret buyurduğu yerde yaka­landı. Üzerindeki mektup alınıp Rasûlullâh’a getirildi. (Buhârî, Meğâzî, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161)

*

Tebük seferinde Hicr mevkiinde bulundukları bir gece Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bu gece pek şiddetli bir fırtına çıkacak. Herkes devesini sıkı bağlasın ve bulunduğu yerde otursun, ayağa kalkmasın!” buyurdu.

Hakîkaten o gece çok şiddetli bir kasırga çıktı; abdest almak için ayağa kalkan birini kasırga yere çarptı, devesini aramaya giden bir başkasını da Tay Dağı’na fırlatıp attı. (Buhârî, Zekât, 54; Müslim, Fedâil, 11)

 

Aynen Allah Rasûlü’nün Târif Ettiği Gibiydi

Rasûlullah (s.a.v) Huneyn ganimetini dağıttığı sırada Beni Temimlerden Zülhuvaysıra isimli biri gelip Peygamber Efendimiz’in başucuna dikilmiş ve:

“–Yâ Muhammed! Ben bugün yaptığın şeyi gördüm!” demişti. Rasûlullah (s.a.v):

“–Ne gördün?” diye sorduklarında Zülhuvaysıra:

“–Senin adâlet yapmadığını gördüm! Âdil davran ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) gazaplandılar. Ona:

“–Yazıklar olsun sana! Ben âdil olmazsa kim adâlete riâyet eder?! Ben adâletle davranmış olmasaydım, umduğuma eremezdim; sen de, bana tâbi olduğun için ziyan etmiş, eli boşa çıkmış olurdun!” buyurdular.

Hz. Ömer (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! İzin ver! Onun boynunu vurayım!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Hayır, bırak onu! Onun birtakım taraftarları olacaktır ki, kendilerini iyice dine vermiş görünecekler. Herhangi biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların oruçları yanında kendi orucunu küçümseyecek!

Onlar Kur’ân da okuyacaklar! Fakat okudukları Kur’ân köprücük kemiklerinden ileri geçmeyecek! Onlar, okun yaydan çıktığı gibi, dinden, İslâm’dan fırlayıp çıkacaklar! Öyle ki, çıkan okun demirine bakılır, onda hiçbir şey, hiçbir iz bulunmaz! Sonra okun yaya giriş yerine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz! Sonra okun ağaç kısmına bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz! Sonra okun yelesine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz! Hâlbuki ok atılanın bağrını delip geçmiş, fakat oka bir şey bulaşmamıştır! Onlar, müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklardır!

Bir adam görürsün ki onun pazularından birinde kadın memesine yahut sallanan bir et parçasına benzeyen bir fazlalık vardır!” buyurdular.

Hadîsin râvîsi Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a) şöyle der:

“Ben bunu Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den işittiğime şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki Ali bin Ebû Tâlib (r.a) onlarla çarpışmıştır. O esnâda ben de yanındaydım. Bu adamın aranmasını emretti. Adam bulunup getirildi. Baktım, aynen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in tarif ettiği gibiydi!”[3]

 

Gayb Tercümânı

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz “Gayb Tercümânı” idi. Ashâb-ı kirâmın fazîletiyle alâkalı olarak ne buyurmuşsa sonunda o aynen tahakkuk etmiştir.

Meselâ Efendimiz (s.a.v), Übey bin Kaʻb’ın Kur’ân’ı en iyi okuyan kişi olduğunu haber vermiştir. Bugün Muhammed ümmetinin kurrâlarının silsilesi bu sahâbî vâsıtasıyla Peygamber Efendimiz’e ulaşır.

Abdullah bin Mesʻûd (r.a) hakkında “Abdullah size ne okutursa onu okuyun!” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Menâkıb, 38/3812)

Nihâyetinde bu ümmetin büyük bir kısmının fıkıh ve kıraat silsileleri o sahâbî vâsıtasıyla Efendimiz (s.a.v)’e ulaşmıştır.

Hâlid bin Velîd (r.a) hakkında “Allah’ın kılıçlarından bir kılıç!” buyurmuştur. (Buhârî, Meğâzî, 44; Ahmed, V, 299)

Allah Teâlâ, fütuhâtın pek çoğunu onun eliyle lûtfeylemiştir.

Saʻd bin Ebî Vakkâs (r.a) Vedâ Haccı’nda Mekke’de şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Efendimiz (s.a.v)’e:

“‒Yâ Rasûlallah! Arkadaşlarım gidipte ben kalacak mıyım? (Burada ölecek miyim?)” diye sordu.

Allah Rasûlü (s.a.v):

“Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için güzel işler yaparak yükseleceksin. Allah’tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar yaşayarak kimi insanlar (mü’minler) senden fayda, kimileri de (kâfirler) zarar görecektir.” buyurdular. (Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz 6; Müslim, Vasıyyet 5)

Hakîkaten Saʻd (r.a) uzun seneler hayatta kaldı, pek çok hayırlı işler yaptı Irak’ın fethi onun eliyle gerçekleşti ve oraya vâli oldu.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bu ümmetin emîni (güvenilir kişisi) Ebû Ubeyde bin Cerrâh’tır” buyurmuşlardı. (Buhârî, Meğâzî, 72; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 54)

Gerçekten de daha sonra Şam ehli hakkındaki hal ve akd muâmelesi onun eliyle gerçekleşti, yani Şam diyârına emîr oldu.

Amr bin Âs’a; “Sâlih bir kişinin elinde (iyiye kullanılan) sâlih bir mal ne güzeldir” buyurmuştu. (Ahmed, IV, 197, 202)

Nihâyetinde Mısır’ın idâresi ona verildi… (Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 401-403)

Fitne Başları

Huzeyfe bin Yemân (r.a) şöyle demiştir:

“Vallahi, arkadaşla­rım unuttular mı, yoksa unutmuş mu göründüler bilmiyorum. Vallahi Rasûlullah (s.a.v) Dünyâ’nın sonu gelinceye kadar çıkacak olan ve tâbîlerinin sayısı üç yüz ve daha fazlası olan fitne liderlerinin hiçbirini bırakma­dan hepsini, bize ismiyle, babasının ve kabilesinin ismiyle haber verdi.” (Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4243)

Huzeyfe (r.a), Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in, kıyamete kadar çıkacak olan ve peşinden gelecekler üçyüz ve daha fazla kişi olacak olan tüm fitne çıkarıcıları şüp­heye mahal bırakmayacak şekilde açıkça haber verdiğini bildirmektedir.

“Fitne lideri”nden maksad, insanları sapıklığa çağıran, bidʻate sevk eden İslâm düşmanları ve müslümanlarla savaşanlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), tâbîleri üç yüz ve daha fazla olacak olan fitne liderlerini haber vermiş, ama tâbîleri daha az olanlardan bahsetmemiştir.


[1] Halil İbrâhim Mollahâtır, Muhtasaru’s-Sünnetü’n-Nebeviyyetü vahyün, Cidde 1426, s. 153.

[2] Bkz. Bûtî, Fıkhu’s-sîre, Beyrut 1980, s. 434.

[3] Buhârî, İstitâbe, 7, Menâkıb, 25; Ahmed, II, 219; III, 56; İbn-i Hişâm, IV, 144; Vâkıdî, III, 948.