Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v)

April 27, 2015 in Mes'eleler

Kur’ân-ı Kerîm’deki her âyet, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in bir tavrına, bir hâline ve bir hareketine işâret etmektedir. Rabbinden tebliğ ettiği bir müjdeye, bir îkâza, bir emre, bir yasağa, bir esâsa, bir misâle, bir kıssaya, bir dâvete, bir cihâda, bir mücâdeleye, bir istidlâle işâret etmektedir…

Muallim Nâci ne güzel söylemiştir:

Hüsn-i Kur’ân’ı görür insan olur hayrân Sana

Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân Sana

 

Allah Teâlâ O’nun Şânını Yüceltmiştir

“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah Teâlâ noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (el-İsrâ 17/1)

“Geceden de sana mahsus fazla bir namaz olarak uykudan kalk, Kur’ân ile teheccüd kıl, yakındır ki Rabbın seni bir Makâm-ı Mahmûd’a ulaştıra!” (el-İsrâ 17/79)

 

İbnü’l-Emîn Mahmûd Kemâl, huzûr-u âl-i Nebevî’de okunmak şerefine nâil olan bir na’tinde şöyle der:

Dünyada yere düşmedi sâyen fakat ey Nûr!

Ukbâda ruûs-i beşere sâye-resânsın!

 

“Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na çokça salavât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

“(Rasûlüm) Muhakkak ki sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmektedirler…” (el-Fetih, 10)

“Rabbin sana mutlaka verecek sen de râzı olacaksın!” (ed-Duhâ, 5)

“(Ey Rasûl!) Senin sadrını genişletmedik mi?” (el-İnşirah 92/1)

“Senin zikrini senin için yükselttik” (el-İnşirâh 92/4)

Nazar kıl yâ Rasûlallah fakîrin hâline bir kez,

Senin aşkın beni yaktı cihânı gözlerim görmez!

Sen’i medh eylemek ister bu gönlüm yâ Rasûlallâh!

Sen’in meddâhın Allah’tır benim medha gücüm yetmez!

Kerîmsin yâ Rasûlallah kerem ancak Sana lâyık,

Günâhım perde olmuştur visâline elim ermez!

 

Efendimiz (s.a.v), Bulunduğu Yere Şeref Bahşeder

Efendimiz (s.a.v) bulunduğu yere şeref bahşeder. Nitekim Beled Sûresi’nin başında şöyle buyrulur:

“Yemîn ederim bu beldeye ki sen bu beldenin sâkinisin!” (el-Beled, 1-2) (Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 108)

*

Enes bin Mâlik (radıyallâhu anh) şöyle buyurur:

“Ben Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i şu hâlde gördüm: İkindi namazı yaklaşmıştı. İnsanlar abdest almak için su aradılar, fakat bulamadılar. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e (bir kap içinde tek kişiye yetecek kadar) abdest suyu getirildi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), su kabının içine mübarek elini koydular ve insanlara ondan abdest almalarını söylediler. Oradaki sahâbîlerin en sonuncusuna kadar hepsi abdest alıncaya kadar Efendimiz (s.a.v)’in parmaklarının altından su kaynadığını gördüm.” (Buhârî, Vudû’, 32, Menâkıb, 25)

Bu hâdise, Medîne’nin pazar yeri olan Zevrâ’da vâki’ olmuştur. Orada bulunan ashâb-ı kirâm 300 kişi kadardı. (Buhârî, Menâkıb, 25; Müslim, Fedâil, 6)

Hayret ilen parmağın dişler kim itse istimâ!

Parmağından virdüği şiddet güni Ensâr’e su! (Fuzûlî)

*

Hz. Enes (r.a) anlatıyor:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Kul kabrine konulup, yakınları da arkalarını dönüp gidince (ki bu esnâda kabirdeki cenâze, dönüp giden insanların ayak seslerini işitir) yanına iki melek gelir. Onu oturtup:

«–Muhammed diye bilinen o zât hakkında ne diyordun?» diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya:

«–Şehadet ederim ki, O, Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür!» diye cevap verir. Ona:

«–Cehennem’deki yerine bak! Allah orayı senin için Cennet’teki bir mekân ile değiştirdi» denilir. (Adam bakar ve) her ikisini de görür.

(Katâde der ki: “Bize nakledildiğine göre; ona kabri yetmiş zirâ genişletilir ve ter ü tâze nimetlerle doldurulur. Yeniden dirilinceye kadar böyle lûtuf ve ihsanlar içinde bulunur.”[1])

Eğer ölen kâfir ve münafık ise (meleklerin sorusuna):

«–Bilmiyorum. İnsanlar ne diyorsa ben de onlar gibi söylüyordum!» diye cevap verir. Kendisine:

«–Öğrenmedin, anlamadın, bir bilenin peşinden de gitmedin!» denilir.

Sonra kulaklarının arasına demirden bir çekiç ile vurulur. Bu darbenin acısıyla öyle bir çığlık atar ki, sesini (insan ve cinlerden ibaret olan) iki âlem hâricinde, etrafındaki her şey işitir.” (Buhârî, Cenâiz, 68, 87; Müslim, Cennet, 70; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 78/3231; Nesâi, Cenâiz, 110; Tirmizî, Cenâiz, 70/1071)

Bir rivâyette bu iki meleğin renklerinin simsiyah, gözlerinin de gömgök olduğu, birine Münker, diğerine de Nekîr denildiği ifâde edilir.

  

Bütün İnsanlık Onun Ümmeti

Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir:

“Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem (a.s)’dan itibaren gönderdiği bütün peygamberlerden, şayet yaşadıkları süre içinde Muhammed (s.a.v) Allah’ın elçisi olarak vazifelendirilecek olursa, ona mutlaka iman ve yardım edeceklerine, kavimlerinden de bu yönde söz alacaklarına dair taahhüt almıştır. (Âl-i İmrân, 81)” (Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 132)

*

Yokluğumla âşikârım, Ehl-i Beyt’e âidim,

Secdemin şeklindeki ism-i Muhammed şâhidim!

 

Bizim İçin En Büyük Nimettir

“…Allah’ın âyetlerini eğlenceye almayın! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab’ı ve hikmeti unutmayın, düşünün! Hem Allah’tan korkun! Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.” (el-Bakara, 231)

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân 3/164)

“Sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfâr ederken de Allah onlara azap edici değildir.” (el-Enfâl, 33)

 “Şânım hakkı için size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, son derece izzetlidir, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

*

 “Ey Nebî! Biz seni hakikaten bir şâhit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah Teâlâ’nın izniyle, bir dâvetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik). (Habîbim) Allah Teâlâ’dan kendilerine cidden büyük bir fazl(-u kerem inâyet buyurulmuş) olduğunu mü’minlere müjdele!” (el-Ahzâb, 45-47)

*

Ebü’z-Zinâd (r.a) şöyle anlatır:

Rabîa bin Ibâd ed-Dîlî (r.a), câhiliye ehlinden iken Müslüman olmuştu. O, şöyle anlattı:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Zü’l-Mecâz panayırında şu gözlerimle gördüm:

«‒Ey insanlar! “Lâ ilâhe illallah” deyiniz, kurtulunuz!» buyuruyorlardı. Bu şekilde panayırın bütün sokaklarına giriyorlardı. İnsanlar da O’nun mübârek sözlerine taaccub ettikleri için etrafına toplanmışlardı. Hiç kimse bir şey söylemiyor, O ise hiç susmuyordu:

«‒Ey insanlar! “Lâ ilâhe illallah” deyiniz, kurtulunuz!» buyuruyorlardı.

Ancak, ardında, şaşı gözlü, parlak yüzlü ve iki tane saç örgüsü olan bir adam:

«‒O, dinden çıkmıştır, yalancıdır!» diye bağırıyordu.

«‒Bu zât kimdir?» diye sordum:

«‒Muhammed ibn-i Abdullah! O Nebî olduğunu söylüyor.» dediler.

«‒O’nu yalanlayan şu adam kim?» dedim:

«‒Amcası Ebû Leheb» dediler.”

Hâdiseyi rivâyet eden Ebü’z-Zinâd der ki: Ben Rabîa’ya:

“‒Sen o gün küçük müydün?” diye sordum:

“‒Hayır, vallâhi, ben o gün aklı başında bir delikanlı idim!” dedi. (Ahmed, III, 492)

Zü’l-Mecâz:  Câhiliye devrinde Mekke’de Arafat’a bir fersah mesâfede kurulan bir panayırdır. Zi’l-Hicce ayı girince başlar, Zi’l-Hicce’nin 8’inci günü olan Terviye gününe kadar devam ederdi.

*

Eş’as (r.a) şöyle anlatır:

Benî Mâlik bin Kinâne’den yaşlı bir zât şunları anlattı:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Zü’l-Mecâz panayırında gördüm. Çarşıyı sokak sokak geziyor, âdetâ altını üstüne getirerek:

«‒Ey insanlar! “Lâ ilâhe illallah” deyiniz kurtulunuz!» buyuruyorlardı.

Ebû Cehil de Efendimiz (s.a.v)’in üzerine toprak saçarak:

«‒Ey insanlar, bu adam sizi aldatarak dîninizden ayırmasın! O sizden bu sözü, ilâhlarınızı terketmeniz, Lât ve Uzza’yı bırakmanız için istiyor» diye bağırıyordu.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ise ona hiç dönüp bakmıyor, mukaddes vazifelerine devam ediyorlardı.”

Biz bunları anlatan zâta heyecanla:

“‒Bize Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i târif edebilir misin!” diye ricâda bulunduk. Şöyle târif etti:

  “‒Kırmızı çizgili iki elbise giymişlerdi, uzuna yakın orta boylu idiler. Mübârek vücutları etine dolgun ve son derece güzel yüzlü idiler. Mübârek saçları simsiyah, mübarek tenleri bembeyaz ve mübârek saçları da gür idi.” (Ahmed, IV, 63; V, 376)

*

Hâris bin Hâris (r.a) anlatıyor:

“Babama:

«–Bu cemaat da nedir?» diye sordum. Babam:

«–İçlerinden biri başka bir dîne girmiş de onun başında toplanmışlar.» dedi.

Biraz aşağı indiğimizde gördük ki Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) insanları tevhide, Allah -azze ve celle- Hazretleri’ni bir tanımaya ve O’na îmân etmeye dâvet ediyorlar. İnsanlar ise Efendimiz (s.a.v)’i reddediyor ve O’na eziyet ediyorlar. Bu hâl öğleye kadar devam etti. Günün ortasında insanlar O’nun başından dağıldılar. O esnâda, boynu açılmış bir kız, içinde su bulunan bir kap ve bir mendille çıkageldi. Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v) kabı alıp sudan içtiler ve abdest aldılar. Sonra mübarek başlarını kaldırıp:

«–Yavrucuğum, boynunu ört! Baban için korkma!» buyurdular.

«‒Bu kim?» diye sorduk;

«‒Kızı Zeyneb (r.a)!» dediler.” (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VI, 21)

*

Şeddâd ibn-i Hâd (r.a)’ten rivâyete göre, bedevîlerden biri Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e geldi ve ona iman edip tâbî oldu. Sonra da:

«‒Yurdumdan hicret edip Siz’inle birlikte kalacağım!» dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), onu ashâbından birine teslim ederek kendisiyle meşgul olmasını istediler. Daha sonra bir savaş oldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v), düşmandan esirler aldılar ve bunları askerlerine taksim ettiler. O sahâbîye de hissesini ayırıp arkadaşlarına verdiler. Zîrâ o sahâbî o esnâda arkadaşlarının binek hayvanlarını otlatıyordu. Geldiğinde arkadaşları ona hissesini verirler. O da:

«‒Bu nedir?» dedi. Ashâb-ı kirâm:

«‒Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in sana ayırdıkları hissedir» dediler. O da hissesine düşen şeyi alıp Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine geldi ve: «Bu nedir?» diye sordu. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Onu da sana ayırdım» buyurdular. O adam:

«‒Ben bunun için Sana tâbî olmadım!» dedi. Boğazını göstererek, «Lâkin ben şuramdan ok ile vurularak şehid olup Cennet’e girmek için Sana tâbî oldum!» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Eğer gerçekten bu sözünde Allah’a karşı sâdık isen Allah Teâlâ da seni tasdik eder, arzunu gerçekleştirir!» buyurdular.

Az bir müddet beklediler, sonra düşmanla savaşa kalktılar. O adamı işaret ettiği yerden okla vurulmuş vaziyette Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e getirdiler. Efendimiz (s.a.v):

«‒Bu, o mu?» buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“‒Evet” dediler. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Allah’a verdiği sözü tutmuş, Allah Teâlâ da onun sözünü doğru çıkarmış, muradına nâil eylemiş!» buyurdular.

Sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) onu kendi cübbeleriyle kefenlediler ve ön tarafa koyarak namazını kıldılar. Namazları esnâsında yaptıkları duâlarından işitilebilenler şunlar idi:

«Allah’ım, bu Sen’in kulun! Sen’in yolunda hicret ederek yurdundan çıktı ve şehîd edildi. Ben de buna şâhidim!».” (Nesâî, Cenâiz, 61/1951)

Bu rivâyet, îmânın bedevîlerin gönüllerinde bile hangi seviyeye ulaştığına kuvvetli bir şâhiddir. Hâlbuki onların hayatı câhiliye devrinde savaş, ganimet, gasb, soygunla geçmiş, onlar buna iyice alışmışlardı. Ama şimdi, cihâdı için Cennet’ten başka bir karşılık istemiyor, helâl olan ganimeti bile almaktan çekiniyordu. O böyle ise seçkin ashâbın îmânı ne dereceye ulaşmıştır. Onlar fetihten fethe koşarken ganimet saikıyla mı hareket ediyorlardı yoksa Allah’ın dînini diğer kullarına da ulaştırmak için mi?

O’na Hürmet Etmemiz İsteniyor

İbn-i Abbâs (r.a): “(Ey mü’minler!) Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!..” (en-Nûr, 63) âyet-i kerîmesi hakkında şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar, Allah Rasûlü’ne, «Yâ Muhammed, Ey Ebü’l-Kâsım» diye hitap ediyorlardı. Allah Teâlâ, Nebîsi’nin şerefini yüceltmek için onları böyle hitap etmekten nehyetti. Bundan sonra insanlar, «Yâ Nebiyyallâh, ya Rasûlallah!» diye hitap ettiler.” (Ebû Nuaym, Delâil, I, 46)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

“Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (el-Hucurât, 1)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ

Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَغُضُّونَ اَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ امْتَحَنَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوٰىۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ

“Allah Rasûlü’nün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (el-Hucurât, 3)

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَٓاءِ الْحُجُرَاتِ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ

“(Rasûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir.” (el-Hucurât, 4)

وَلَوْ اَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتّٰى تَخْرُجَ اِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

“Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (el-Hucurât, 5)

Engin ve Derin Bir Muhabbet Beslememiz Gerekiyor

Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlü’nden ve Allah yolunda cihâd etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin! Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)

“Peygamber, mü’minlere nefislerinden daha evlâdır, zevceleri de analarınızdır…” (el-Ahzâb, 6)

Enes bin Mâlik (r.a) anlatıyor: Bir adam Resûlullah (s.a.v)’e:

“–Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu.

Efendimiz:

“–Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu. Adam

“–“Ahiret için öyle çokça (fazladan) oruç, namaz ve sadaka hazırlayabilmiş değilim. Ancak ben Allah’ı ve Peygamberini (çok) seviyorum.” dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“–O halde sen, sevdiğin ile berabersin” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 164)

Bu hadîs-i şerîfi duydukları zaman ashâb-ı kirâm çok sevinmişlerdi. Enes (r.a) söylediğine göre, İslâm’la şereflendikten sonra hiçbir şeye böylesine sevinmemişlerdi. Enes sevincini şöyle dile getirmişti:

“Ben Allah’ı, Resûlü’nü, Ebû Bekir’i ve Ömer’i seviyorum. Onların yaptığı ibadetleri ve hayırlı işleri yapamasam bile onlarla beraber olmayı umuyorum.” (Müslim, Birr, 163)

*

Bir gün Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman (r.a) ile birlikte Uhud Dağı’na çıkmıştı. O sırada dağ sarsılmaya başladı. Âlemlerin Efendisi ayağıyla yere vurup şöyle buyurdu:

“–Sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd vardır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18/3703; Nesâî, Ahbâs, 4)

Uhud Dağı, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) kendisine çıktığı için sarsıldı. Zira bu, onun için çok büyük bir şerefti. Nasıl olmasın ki?! Ona İmâmü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn salevâtullâhi ve selâmühû aleyhi ve aleyhim ecmaîn çıkmıştı. Sonra Efendimiz (s.a.v) mübarek ayağıyla vurup sâkin olmasını emredince hemen durdu. Uhud’un sarsılması, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e olan muhabbet ve şevkini ızhar etmek içindi, sâkinleşmesi de O’nun emrine itaat içindi.

Gayet açıktır ki bunda insanlar için büyük bir ders vardır. Cansız ve akılsız dediğimiz varlıklar, nebâtat ve hayvanlar böyleyse, onlardan muhabbet ve itaat zuhur ediyorsa -ki bu ikisi birbirinden hiç ayrılmaz-, biz insanların nasıl olması lâzımdır! Üstelik Kur’ân-ı Kerîm’de ve Sünnet-i Seniyye’de muhabbet ve itaati emreden ve bunlara teşvik eden pekçok nas mevcuttur.

Hasan-ı Basrî (v 110/728), hurma kütüğünün inlemesi hâdisesinden söz ederken ağlar ve şöyle derdi:

“Ey Allah’ın kulları! Bakınız, bir odun parçası bile, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yüce mertebesinin farkında olduğu için ona muhabbet besliyor, hasretini çekiyor ve O’na kavuşma şevkiyle inliyor. Hâlbuki sizin O’na karşı daha büyük bir iştiyak içinde olmanız, O’nun cemâlini özlemeniz îcâb eder!” (Abdurrahman el-Bernî, Mie fadîle min fedâili’l-Medîneti’l-Münevvere, Medine 1432, s. 54-55; M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 58)

*

Enes (r.a) şöyle buyurur:

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Hiç biriniz ben ona babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkca îmân etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 8)

*

Câbir (r.a) şöyle anlatır:

“Babam (Abdullah ibn-i Amr) bir gün Hazîre yemeği hazırlattı ve benimle Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gönderdi. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) hâne-i saâdetlerindeyken huzûr-i âlîlerine vardım. Bana:

«‒Yanında ne var ey Câbir? Bu getirdiğin et mi yoksa?» buyurdular. Ben de:

«‒Hayır yâ Rasûlallâh!» dedim.

Babamın yanına geldiğimde bana:

«‒Rasûlullah (s.a.v)’i gördün mü?» diye sordu.

«‒Evet» dedim.

«‒Herhangi bir şey söylediğini işittin mi?» dedi.

«‒Evet, bana “Yanında ne var ey Câbir? Bu getirdiğin et mi yoksa?” buyurdular» dedim. Babam:

«‒Herhâlde Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in et canı istemiş» diyerek hemen evimizdeki bir koyunu kestirip kızarttırdı ve benimle gönderdi. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine varınca:

«‒Yanında ne var ey Câbir?» buyurdular.

Ben de getirdiğim şeyin ne olduğunu kendilerine haber verdim. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v):

«‒Allah Teâlâ, bize yaptıkları iyilikler sebebiyle Ensâr’ı, bilhassa da Abdullah ibn-i Amr ibn-i Harâm’ı ve Sa’d ibn-i Ubâde’yi hayırla mükâfatlandırsın!» diye dua ettiler.” (Heysemî, X, 33)

Hazîre, yağlı çorbaya denir. Ufak ufak kıyılmış et ile olan bulamaç aşına da denir.

*

Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Biz Peygamber Efendimiz’in gazvelerini tıpkı Kur’ân’dan bir sûre öğrenir gibi öğrenirdik.” (İbn-i Kesîr, Sîret, II, 352)

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e İtaat Emrediliyor

“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” (en-Nisâ, 80)

(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbî olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Teâlâ son derece affedici ve merhamet sahibidir.” (Âl-i İmrân, 31)

“De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 32)

 

Sünnet-i Seniyye’sine İttibâ

Kendisine ulaşmak için devamlı dua ettiğimiz Sırât-ı Müstakîm, Peygamber (s.a.v) Efendimiz ve vârislerinin yoludur. Cenâb-ı Hak -azze ve celle- Hazretleri şöyle buyurur:

 “Hidayet eyle bizi Sırât-ı Müstakîm’e! O kendilerine inʻâm ettiğin mes’udların yoluna! Ne o gadap olunanların ne de sapkınların yoluna değil!” (el-Fâtiha, 6-7)

“Yâ-Sîn! Hikmetli Kur’ân’ın hakkı için! Emîn ol ki sen o risaletle gönderilen peygamberlerdensin! Bir sırât-ı müstakîm üzerindesin.” (Yâ-Sîn, 1-4)

“Öyle ya: Her kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine inʻâm eylediği: Enbiya, sıddıkîn, şüheda ve salihîn ile birliktedirler, bunlarsa ne güzel arkadaş!” (en-Nisâ, 69)

*

Sünnet iki çeşittir: Sünen-i Hüdâ, Sünen-i Zevâid

Namazı câmide cemaatle kılmak, ezan okumak, ikâmet getirmek gibi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in devamlı yaptığı sünnet-i müekkedeler birinci kısma dâhildir. Bu kısım vâcibe yakındır. Bunları terkeden çok kötü ve çirkin bir iş yapmış, mekruh işlemiş olur. Bu sünnetleri özürsüz olarak devamlı terkeden kimseler dalâlete (sapıklığa) düşmüş olur ve ayıplanırlar. Zîrâ bu sünnetlerin terkedilmesi, dîni hafife almak mânâsına gelir. (Bkz. İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, I, 104; II, 12)

*

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“Uyuduğum esnâda gördüm ki insanlar bana arzolunuyordu. Üstlerinde gömlekler vardı. Bu gömleklerin kimi sadırlara kadar iniyor, kimi daha kısa idi. Ömer bin Hattâb (r.a) da bana arzolundu. Üstünde (eteklerini yerde) sürüdüğü bir gömlek vardı.” Buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“‒Yâ Rasûlâllâh, bunu ne ile te’vîl (tâbîr) ettiniz?” diye sordular.

Efendimiz (s.a.v):

“‒Dîn ile tâbir ettim” cevâbını verdiler. (Buhârî, Îmân, 15)

İslâm’ı, hayatın tamamına yaygınlaştırmak gerekir. İslâm, uzun bir elbise gibi her tarafımızı örtmelidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” (el-A’râf, 26)

Âlimlerin bu âyet-i kerime ve hadîs-i şeriften anladıklarına göre rüyâda elbisenin noksan olması veya kişinin kendisini elbisesiz görmesi, dîninde bir kusûrunun olduğuna işârettir.

Hz. Ömer (r.a)’in üzerindeki gömleğin uzun olup fazla kısmının yerde sürünmesi, onun verâ ve takvâsına işarettir. Yani üzerine farz olanlardan başka nâfile ibadetleri de çokça yaptığını ve harama yaklaşma endişesiyle bir kısım mübahları da terkettiğini gösterir.

 *

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Şu abdest bozulan yerler, (cin ve şeytanların) bulunacağı yerlerdir. Onun için sizden biriniz helâya girmek istediği zaman:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الخُبُثِ وَالْخَبَائِثِ

«Erkek ve dişi şeytanlardan Allah’a sığınırım!» desin!” (Ebû Dâvud, Tahâret, 3/6)

*

Hz. Âişe (r.a)’nın rivayet ettiğine göre, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) helâdan çıktığında:

غُفْرَانَكَ

Allah’ım, affını isterim, beni mağfiret eyle!” derlerdi. Ebû Dâvud, Tahâret, 17/30)

Hattâbî, bu hadîsin şerhinde şöyle der:

“Allah Rasûlü (s.a.v), helâda kaldığı müddetçe Allah Teâlâ’nın zikrini terkettiği için istiğfar etmektedir. Sanki O, bu hâldeyken zikirden ayrı kalmayı bir kusur olarak görmekte ve onu istiğfâr ile telâfî etmektedir.” (Hattâbî, Meâlimü’s-sünen, Haleb: el-Matbaatü’l-Ilmiyye, 1351, I, 22)

Gündüz Kılınan Nâfile Namazlar

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Kim sabah namazını cemaatle kılar sonra oturup güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikreder, (kerahat vakti çıkınca) iki rekât namaz kılarsa, kendisine hac ve umre sevâbı ihsân edilir.”

Sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) sözünü şöyle tekid buyurdular:

“Tam bir hac ve umre sevâbı, Tam bir hac ve umre sevâbı, Tam bir hac ve umre sevâbı!” (Tirmizî, Cümʻa, 59/586)

*

Câbir ibn-i Semüre (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- sabah namazını kılınca güneş doğuncaya kadar namaz kıldığı yerde otururdu.” (Tirmizî, Cümʻa, 59/585)

*

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh’ı zikreden bir cemâatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâiloğulları’ndan dört tânesini kölelikten kurtarmamdan daha sevimli gelir. Yine Allâh’ı zikreden bir cemâatle, ikindi namazı vaktinden güneş batıncaya kadar berâber olmam, dört köle âzad etmemden daha sevimlidir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3667)

*

Âsım bin Damre (r.a) anlatıyor:

Hz. Ali’ye Peygamber Efendimiz’in gündüz kıldığı nâfile namazları sorduk.

«–Siz ona güç yetiremezsiniz» dedi.

«–Olsun, sen bize anlat, gücümüz yettiği kadarını yaparız» dedik. Şöyle anlattı:

«–Nebî (s.a.v) sabah namazını kılınca biraz bekler, Güneş biraz yükselince iki rekât namaz kılardı. Biraz daha yükselince dört rekât daha kılardı. Güneş tam tepeden batıya doğru meyledince öğle namazından önce dört rekât, öğleden sonra da iki rekât kılardı. İkindi’den önce de dört rekât kılar, iki rekâtta bir mukarreb meleklere, nebîlere ve onlara tâbî olan mü’min ve müslümanlara selâm verirdi. İşte bu 16 rekât Peygamber Efendimiz’in gündüz kıldığı nâfile namazlardı. Bunlara hakkıyla devâm eden ne kadar azdır!”

Habîb bin Ebî Sâbit, bu hadisi rivâyet eden Ebû İshâk’a:

“–Ey Ebû İshâk, rivayet ettiğin bu hadis senin mescidin dolusu altından daha kıymetlidir” demiştir. (Ahmed, I, 85)

Tâbiînden Âmir eş-Şa’bî, sual soran bir Horasanlı’ya bir hadîs-i şerîf rivâyet ettikten sonra şöyle buyurmuştur:

“İşte bunu biz sana hiçbir bedel taleb etmeden veriyoruz. Hâlbuki vaktiyle (Peygamber Efendimiz [s.a.v] ve ashâb-ı kirâm zamanında) bundan daha basit bir mesele için tâ Medîne’ye kadar yolculuk yapılırdı.” (Buhârî, İlim, 31)

  

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz

II. Abdülhamîd devri meşâyihinden Hacı Kâmil Efendi’nin son hastalığı sırasında yanında bulunan Hüseyin Vassaf Efendi şöyle anlatır:

“Hummâdan ağır ve dalgın hasta idi. Etrafında bulunuyorduk. Kuşluk namazı vakti olunca gözlerini açtı. Oturduğu yerde abdest aldı. Kuşluk namazını on iki rekât olarak kıldı. Hizmetçisi olan Kadri Efendi dedi ki:

«‒Hazret böyle dalgın yatıyor. Çalar saat gibi beş vakit namazına uyandığı gibi nafilelerden her birini, hatta geceleri teheccüdü asla terk etmiyor. Namazdan sonra yine dalgın yatıyor. Doktorlar bu hâle şaşırdılar, “Tıp ilmi bunda iflas eder.” dediler».” (Tarık Velioğlu, Osmanlı’nın Manevi Sultanları, İstanbul, 2008, s. 333)

  

Allah’tan Hakkıyla Âlimler Korkar

Hz. Ali veya Zübeyr bin Avvâm (r.a) şöyle demiştir:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bize hutbe îrâd edip de Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki nimetlerini hatırlatıp eski milletlere olan azâbını dile getirirlerken, mübârek yüzlerinin korkudan nasıl değiştiğini görürdük. Sanki sabah erkenden baskına uğrayacak olan kavmine bu durumu ulaştıran haberci gibi heyecanlı olurlardı. Şayet Cebrâil (a.s) kendilerine yakında gelmişse, vahyin şiddeti üzerlerinden büsbütün gidene kadar tebessüm etmezlerdi.” (Ahmed, I, 167; Heysemî, II, 188)

İnsanların En Cömerdi

Bir kişi Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e gelerek bir şeyler istedi. Efendimiz de birinden yarım vesk borç alarak isteyen zâta verdi. Efendimiz (s.a.v), bir müddet sonra alacağını istemeye gelen zâta bir vesk verdi ve:

“‒Bunun yarısı borcumun karşılığı, diğer yarısı da sana hediyedir.” buyurdu. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 575/10940, Şuab, XIII, 525/10724)

Îkâzlar

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle buyurur: Rasûlullah (s.a.v) minber üzerinde aya­ğa kalktılar ve:

“‒Ben ancak benden sonra sizin üzerinize açılacak olan dün­yâ bereketlerinden dolayı sizin için korkuyorum” buyurdular.

Sonra dünyanın süsüne dalmaktan bahsettiler. Önce dünyanın bereketlerinden bahsettiler, daha sonra dünyanın zînetleriyle aşırı meşgul olmayı zikrettiler. Bunun üze­rine sahâbîlerden bir zât ayağa kalktı ve:

«‒Yâ Rasûlallîah! Hiç hayır, şer getirir mi?» diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu soruya cevâb vermeyip bir müddet sükût ettiler.

Biz, «Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e vahiy indiriliyor» dedik. İnsanlar sanki başları üze­rinde kuşlar varmışçasına sükût ettiler. Sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) dökmekte oldukları teri mübârek yüzlerinden sildiler ve:

«‒Biraz önce suâl soran nerede? Mal (hakîkaten) hayır mıdır?» buyurup bunu üç defa tekrarladılar ve devamla şöyle buyurdular:

«‒Hakîkî hayır ve nimet, hayırdan başka bir şey getirmez (fakat dünyâ malı hakîkî hayır değildir. Şöyle ki):

Muhakkak bahar, yeşilliklerini bitirince çok yiyeni öldüren veya ölüme yaklaştıran şeyler de bitirir. Lâkin yeşil otları şu şekilde yavaş yavaş yiyen hay­van böyle değildir. O ölüm tehlikesinden korunmuştur. Bu hayvan o yeşil otu yiyip iki böğrünü doldurunca bahar güneşinin karşısına geçip biraz istirahat eder, kolayca tersler ve bevleder. Sonra yine yayılır. İşte bu dünyâ malı da yeşil ot gibi çekicidir, tatlıdır. Bu dünyâ malını hakkıyla alan ve onu Allah yoluna, yetimlere, fakirlere tahsis eden zengin müslümân ne hayırlı kişidir! Dünyâ malını hakkıyla almayan (haram mal toplayan hırslı) kişi de dâima yiyen, bir türlü doymayan obur gibi­dir. Kıyamet gününde bu mal kendi sahibinin cimriliğine bir şâhid olacaktır».” (Buhârî, Cihâd, 37, Rikâk,7)

*

Allâh Rasûlü (s.a.v), Hudeybiye’de iken gece yağan yağmurun akabinde sabah namazını kıldırdı. Namazı bitirince cemâate dönüp:

“‒Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâbın:

“‒Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir!” mukâbelesi üzerine:

“‒Buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı mü’min, diğer bir kısmı ise kâfir olarak sabahladı. «Allâh’ın rahmet ve berekâtıyla bize yağmur yağdı.» diyen, Bana inanmış; yıldızı inkâr etmiş olur. «Falan ve falan yıldız falan burca girdiği veya oradan çıktığı için yağmur yağdı.» diyen de Ben’i inkâr etmiş, yıldıza inanmış olur.” buyurarak, gönüllerde oluşması muhtemel şirk düşüncelerini izâle etmek istemiştir. (Buhârî, Ezân, 156)


[1] Müslim, Cennet, 70.