Kur’ân-ı Kerîm’in Tesiri

November 5, 2015 in Muhtelif Mevzular

“Kendilerine kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler onu, tilavetinin hakkını vererek okurlar. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte o inkârcılar hüsran içindedirler.” (el-Bakara, 121) 

“… Onlar gece vakitleri secde ederek Allâh’ın âyetlerini okurlar.” Âl-i İmrân 3/113

“Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” (el-Enfâl, 2)

“Bir sûre indirildiği zaman, içlerinden biri çıkar, «Bu sûre hanginizin imanını arttırdı?» der. Fakat müminlere gelince, aslında her inen sûre onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar.” (et-Tevbe, 124)

“Bir Kur’ân ki, onunla dağlar yürütülse veya onunla yer parçalansa veya onunla ölüler konuşturulsa (o yine bu Kur’an olurdu). Fakat emir bütünüyle Allah’ındır. İman edenler, kâfirlerden ümit kesip daha anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, elbette insanların hepsine toptan hidayet buyururdu. O küfürde direnenlerin kendi sanatlarıyla başlarına musibet inip duracak, ya da yurtlarının yakınına konacak. Nihayet Allah’ın vaadi gelecek. Muhakkak ki, Allah vaad ettiği zamanı şaşırmaz.” (er-Ra’d, 31)

“Sen Kur’ân’ı okuduğun zaman biz, seninle ahirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz.” (el-İsrâ, 45)

“Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur’ân’a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar.Ve derler ki: Rabbimizi tenzih ederiz. Şüphesiz ki Rabbimizin vaadi gerçekleşir.Ve ağlayarak yüzleri üstü secdeye kapanırlar. Hem de bu Kur’ân’ı işitmek onların Allah’a teslimiyetlerini daha da artırır.” (el-İsrâ, 107-109)

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan ve gemide Nuh ile beraber taşıdıklarımızın neslinden, İbrahim ve İsrail’in soyundan, hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdir. Kendilerine Rahmân (olan Allah)ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (Meryem, 58)

“Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük taslamazlar. Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümid içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayıra sarfederler.” (es-Secde, 15-16)

“Kur’an’ı tilâvet edenler hakkı için. Şüphe yok ki, sizin ilahınız birdir.” (es-Sâffât, 3-4)

“Allah, kelamın en güzelini ikizli, ahenkli bir kitap olarak indirdi. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah’ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.” (ez-Zümer, 23)

“Allâh’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah, onların mükâfatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir.” (Fâtır, 29-30) 

“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan onu baş eğmiş, parça, parça olmuş görürdün. Bu misalleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.” (el-Haşr, 21)

Hadîs-i Şerîfler

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Kur’an-ı Kerim’i okurken ve dinlerken derin bir hissiyât içinde duygulanıp gözyaşı dökerdi. Zîrâ Allah Teâlâ’ya gerçekten muhabbeti olan kimse, gönlünü ve kulağını sevdiğinin sözüne yönlendirir ve ona, sevdiğinin sözünden daha tatlı gelen hiçbir şey bulunmaz.

Habîb-i Ekrem Efendimiz, Kur’ân-ı Kerîm’i okumayı sevdiği gibi, aynı şekilde onu başkalarından dinlemekten de ayrı bir haz alırdı. Bu sebeple zaman zaman ashâbından güzel Kur’ân okuyanları husûsî olarak dinlerdi. Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle anlatır: Gözümüzün Nûru Efendimiz:

“– Bana Kur’an oku!” buyurdu. Ben:

– Ey Allâh’ın Resûlü, Kur’an sana indirilmişken ben mi sana Kur’an okuyayım? dedim.

“– Kur’an’ı başkasından dinlemekten pek hoşlanırım.” buyurdu. Bunun üzerine kendisine Nisâ sûresini okumaya başladım. 41. âyete geldiğimde:

“– Şimdilik yeter!” buyurdu. Bir de baktım ki mübârek gözlerinden yaşlar akıyordu. (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)

Resul-i Ekrem Efendimizin, Kur’an-ı Kerim’i hem okurken hem de dinlerken, ta’zîm ve hürmet hisleri içerisinde ağlayıp gözyaşı dökmesi pek çoktur. Efendimiz’i kendilerine bir üsve-i hasene olarak kabul edip, her husûsta onun hâliyle hallenmeye çalışan ashâb-ı güzîn de Allâh’ın kelâmına nihâî derecede bir ta’zîm göstermişlerdir.

Üseyd bin Hu­dayr -ra­dı­yal­lâ­hu anh- an­la­tı­yor:

Bir ge­ce Ba­ka­ra Sû­re­si’ni oku­yor­dum. Atım da yanı başımda bağ­lı idi. Bir ara at şah­lan­ma­ya baş­la­dı. Oku­ma­yı kes­tim; at sâ­kin­leş­ti. Tek­rar oku­ma­ya baş­la­dım, at yi­ne şah­lan­dı. Hat­tâ oğ­lum Yah­yâ’yı atın çiğ­ne­me­sin­den en­di­şe ede­rek ya­nı­ma al­dım.

O es­nâ­da se­mâ­ya bak­tı­ğım­da üze­rim­de kan­dil­le­re ben­zer bir şey­ler ol­du­ğu­nu gör­düm. Son­ra on­lar gö­ğe doğ­ru yük­se­lip göz­den kay­bol­du.

Sa­bah­le­yin, olup bi­te­ni Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e an­lat­tı­ğım­da ba­na:

“– Oku ey Üseyd, oku!” bu­yur­du… Ve son­ra:

“– Ey Üseyd! O gör­dük­le­ri­nin ne ol­du­ğu­nu bi­li­yor mu­sun?” di­ye sor­du.

“– Ha­yır.” de­dim.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“– On­lar, se­nin Kur’ân ti­lâ­ve­ti­ni din­le­me­ye ge­len me­lek­ler­di. Eğer sen oku­ma­ya de­vâm et­sey­din, sa­ba­ha ka­dar se­ni din­le­ye­cek­ler­di. O me­lek­ler, in­san­la­ra giz­li kal­ma­ya­cak, in­san­lar da on­la­rı gö­re­bi­le­cek­ler­di.” bu­yur­du­lar. (Bu­hâ­rî, Fe­zâ­ilu’l-Kur’ân, 15)

Hz. Ebû Bekir Mekke’de gönülleri, Kur’ân tilavetiyle yumuşatarak İslâm’a bağlıyordu. O, yufka yürekli, yumuşak huylu, halim selim bir insandı. Müşriklerin baskılarından dolayı avlusunun bir köşesini mescid edinerek ibadet ve taatle meşgul oluyordu. Hassas bir gönle sâhip olan Ebû Bekir’in, Kur’ân okurken haşyetle sesi titrer, gözlerinden yaşlar boşanırdı. Evinin önünden geçerken onun bu içli Kur’ân okuyuşunu duyanlar durup dinler ve büyük bir tesir altında kalırlardı. Komşularından ve yoldan gelip geçenlerden bazen kapısında kalabalıklar oluştuğu görülürdü. Kureyşliler bu manzara karşısında dehşete kapıldılar. Ebû Bekir’in okuduğu Kur’ân’ın çocuklarını ve kölelerini yoldan çıkaracağından korktular. Önceden Ebû Bekir’i himâyesine alan İbnü’d-Değıne’ye şikâyet ettiler.

İbnü’d-Değıne:

– Ey Ebû Bekir, ya evinde oturup sesini çıkarma ya da benim himâyemden çıktığını îlan et, dedi.

Bunun üzerine Hz. Sıddîk şu teslimiyet dolu cevabı verdi:

– Himâyeni sana iâde ediyorum. Bana Allâh’ın himâyesi yeter. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 45; İbn-i Hişâm, I, 395-396)

Hz. Ömer ve Hz. Osman her sabah kalktıklarında Mushaf-ı Şerîf’i öpmeyi âdet hâline getirmişlerdi. Rivâyet edildiğine göre İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- her sabah Mushaf’ı eline alır, öper ve “Rabbimin ahdi, Rabbimin açık fermânı!” derdi. (Kettânî, II, 196-7) İkrime -radıyallâhu anh- de Mushaf-ı Şerîf’i alır, yüzüne sürerek ağlar ve “Rabbimin kelâmı! Rabbimin kitâbı!” diyerek Cenâb-ı Hakk’a olan ta’zîm ve muhabbetini ızhâr ederdi. (Hâkim, III, 272)

Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem Übey İbni Kâ’b radıyallahu anh’e hitaben şöyle buyurmuştur:

“−Allah Teâlâ, «lem yekünillezine keferû» suresini sana okumamı bana emretti.”

Übey bin Kâ’b:

−Allah benim ismimi zikretti mi? dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-;

“−Evet,” buyurdu.

 Übey İbni Kâ’b duygulanarak ağladı. (Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr, 16, Tefsîr, 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn, 246)

*

Kur’ân-ı Kerîm, ne şiirdir ne de nesirdir. Bilâkis, hem şiirin hem de nesrin husûsiyetlerini cemeden bir üslûbu ve bu üslûba hâkim müthiş bir âhengi ve iç mûsikîsi vardır. İnsan ne zaman Kur’ân okusa, bu iç mûsikînin tesirini rûhunun tâ derinliklerinde hisseder.

Kur’ân’ın metninde en ufak bir takdîm-te’hîr veya herhangi bir değişiklik yapmak, âhengi ve mânâyı derhâl bozar.

Kur’ân-ı Kerîm, bu husûsiyeti ile insanların gönüllerinde fevkalâde güçlü bir tesir uyandırmış, Araplar, onu Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fem-i saâdetlerinden dinleyerek fevc fevc îmâna gelmişlerdir. Bütün müşrikler, bir benzerini ortaya koyamamaları sebebiyle Kur’ân’ın fesâhat ve belâgatini vicdânen kabûl etmişlerdir. Onlar Kur’ân’ı, sâdece dünyâlık menfaatlerine uymadığı ve bir yetîme tâbî olmak nefsâniyetlerine ağır geldiği için reddetmişlerdir.

İbn-i Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, müşriklerin dâhîlerinden Velîd bin Muğîre, birgün Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gidip kendisine Kur’ân okumasını taleb etmişti. Allâh Rasûlü ona:

اِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلاِحْسَانِ وَاِيتَائِ ذِى الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Muhakkak ki Allâh size adâleti, ihsânı, akrabâya yardımı emreder; fuhşiyattan, fenâlıklardan ve zulüm yapmaktan sizi nehyeder. Dinleyip tutasınız diye size öğüt verir.” (en-Nahl, 90) âyetini tilâvet etti.

Velîd:

“–Bunu bana bir daha oku!” dedi.

Peygamberimiz âyeti tekrar okuyunca, Velîd:

“–Vallâhi, bu sözde öyle bir tatlılık, öylesine bir güzellik ve parlaklık var ki, dalları bol yemişli, kökü sulak, yemyeşil bir ağaca benziyor. Bunu bir insanın söylemesi mümkün değildir. Hiç şüphesiz bu söz her şeye üstün gelir. Ona ise hiçbir şey gâlip gelemez, muhâliflerini mutlakâ mağlûb eder.” demekten kendini alamadı.

Hayretler içinde kalan Velîd, kalkıp Hazret-i Ebû Bekr’in evine gitti ve ona Kur’ân-ı Kerîm hakkında birtakım sorular sordu. Sonra Kureyşlilerin yanına giderek:

“–Ebû Kebşe’nin oğlunun söylediği şeyler, doğrusu hayrete şâyandır! Vallâhi o ne şiir ne sihir ne de bir deli saçmasıdır! O’nun söylediği, hiç şüphesiz Allâh kelâmıdır.” dedi.

Onun bu sözleri Ebû Cehil’e ulaşınca:

“−Vallâhi Velîd dîninden dönecek olursa bütün Kureyş de dîninden döner.” dedi ve hemen yanına giderek:

“−Ey amca! Kavmin sana vermek üzere mal topluyorlar. Muhammed’e gitmiş ve ondan bir şeyler istemişsin.” dedi.

Velîd:

“−Kureyş beni iyi bilir, onların en zengini benim.” dedi.

Ebû Cehil:

“−O hâlde Muhammed hakkında öyle bir şey söyle ki, senin O’nu inkâr ettiğini ve O’ndan hoşlanmadığını kavmin bilsinler.” dedi.

Velîd:

“–Ne söyleyeyim? Vallâhi, içinizde şiiri, recezi[1] ve kasîdeyi benden daha iyi bilen kimse yoktur. O’nun söyledikleri bunlardan hiçbirine benzemiyor. Vallâhi, Muhammed’den az önce öyle bir söz dinledim ki, ne insan sözü ne de cin sözüne benziyordu. Onun muhteşem bir tatlılığı ve hoşluğu var.” dedi.

Ebû Cehil ısrâr ederek:

“−Kavmin, O’nun aleyhinde bir şey söylemediğin müddetçe senden râzı olmayacaktır.” dedi.

O da:

“−Bırak beni, biraz düşüneyim.” dedi.

Sonra da:

“−Bu nakledilen bir sihirdir.” hezeyânında bulundu. (Hâkim, II, 550/3872; Taberî, Tefsîr, XXIX, 195-196; Vâhidî, s. 468)

Onun bu hâli, Kur’ân-ı Kerîm’de bütün canlılığı ile şöyle tasvîr edilir:

اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ نَظَرَ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ فَقَالَ اِنْ هذَا اِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ اِنْ هذَا اِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ

“Muhakkak ki o, bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!.. Sonra baktı, sonra surat astı ve kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp: «Bu (Kur’ân), başka değil, nakledilegelen bir sihirdir. Bu, beşer sözünden başka bir şey değildir!» dedi.” (el-Müddessir, 18-25)

Halkı Kur’ân’ı dinlemekten alıkoyan azılı müşriklerden Ebû Süfyân, Ebû Cehil ve Ahnes bin Şerîk, geceleyin Kâbe’de Kur’ân okuyan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i üç gece birbirlerinden habersiz, gizlice, zevk-i bediî îcâbı olarak dinlemişler, tesâdüfen karşılaştıklarında da kendilerini ayıplamış ve birbirlerine:

“–Aman kimse fark etmesin!.. Halk bizim bu hâlimizden haberdâr olursa, son derece rezil oluruz. Bundan sonra da hiç kimseye Kur’ân’ı dinlememeleri husûsunda söz geçiremeyiz!..” diyerek yaptıklarını kınadıktan sonra, bir daha böyle bir davranışta bulunmayacaklarına dâir aralarında ahitleştiler. (İbn-i Hişâm, I, 337-338)

Birçok insan, Kur’ân’ın özünde mevcut olan bu tesir sâyesinde müslüman olmuştur. Bunlar arasında, Hazret-i Ömer’in, eniştesinin kapısına vardığında bütün öfkeli hâline rağmen Kur’ân kıraatini işitmekle kalbinin nasıl yumuşayıp düşüncelerinin altüst olduğu, çok bilinen bir gerçektir. Üstelik Hazret-i Ömer, mizâcının sertliği ile bilinen bir kimse idi.

Kur’ân-ı Kerîm’in tesirinde kalarak İslâm’la şereflenenlerden bir diğeri de Cübeyr bin Mut’im -radıyallâhu anh-’tır. O da Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den Tûr Sûresi’ni dinleyince kalbi ürpermiş ve hissiyâtını:

“−Sanki kalbim çatlayacak sandım.” şeklinde ifâde etmiştir. (Ahmed, IV, 83, 85)

Kendisi hâdiseyi şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, akşam namazında Tûr Sûresi’ni tilâvet ederken dinlemiştim.

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ. اَمْ خَلَقُوا السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَ يُوقِنُونَ. اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَانُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ اْلمُصَيْطِرُونَ

«Onlar, bir yaratan olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, onlar Allâh’a kesin olarak inanmıyorlar. Yâhut Rabbinin hazîneleri onların yanında mıdır? Yoksa her şeye hâkim olan kendileri midir?» (et-Tûr, 35-37) âyetine geldiğinde kalbim heyecandan neredeyse uçacak gibi oldu.” (Buhârî, Tefsîr, 52)

Risâlet-i Muhammediyye’nin ilk zamanlarında, şiiri yarışmalarda birinci seçilerek Kâbe’nin duvarına asılmış olan İmriü’l-Kays’ın, kız kardeşi hayattaydı. Kendisine Kur’ân-ı Kerîm’den birkaç âyet okudular. Fesâhat ve belâgatin ne demek olduğunu gâyet iyi bilen bu kadın Kur’ân âyetlerini işitince:

“–Bu bir insanın sözü olamaz. Eğer yeryüzünde böyle bir söz var ise, kardeşimin şiirinin Kâbe’nin duvarında asılı durması münâsip değildir. Onu indirip yerine bu sözü asmak lâzımdır.” demek mecbûriyetinde kaldı ve kardeşinin kasîdesini kendi elleriyle Kâbe duvarından indirdi. Seviye olarak onun altında bulunan diğer Muallakât’a hiçbir diyecek kalmadığından onlar da birer birer indirildi.[2]

Akl-ı selîm sâhibi bir insanın Kur’ân’ı sâdece dinlemesi bile onun Hak kelâmı olduğunu anlamasına kâfîdir. Bu sebeple Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i bizzat insanlara işittirmekle vazîfelendirilmişti.

Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ

“Eğer müşriklerden biri Sen’den eman dilerse, onu himâye et. Tâ ki Allâh’ın kelâmını işitebilsin (düşünüp taşınsın, hakîkatlere muttalî olsun). Sonra onu emîn olduğu yere ulaştır…” (et-Tevbe, 6)

Demek ki Kelâmullâh sadâsının kulaklara ulaşması, îman nûrunun kalbe yerleşmesine vesîle olmaktadır.

Kur’ân sadâsındaki rûhları cezbeden âhenk ve mûsikî de, ondaki ses nizâmından, yâni kelimelerin, harflerin, sükûn ve harekelerin, uzun ve kısa hecelerin en uygun bir tarzda dizilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ekseriyâ bir sesten diğerine geçişte oluşan müstesnâ âhengiyle kalbleri tahrîk eder. Mânâsını anlamayanlar bile, usûl ve kâidelerine uygun olarak okunduğunda, onun eşsiz sadâsı karşısında mütelezziz olurlar.[3]

GÖNÜLLERE TESİR EDİŞİ

Kur’an, insanı tesiri altına alıp kendisine çeken bir hususiyete sâhiptir. Kur’an’ın nağmesi kulağa eriştiğinde kalb bütün sâfiyetiyle ona yönelir, ondan büyük bir lezzet ve halâvet duyar. Biraz ilerleyince ise mehâbet ve haşyete gark olur. Bazı âyetler kulaklara ulaştığı anda insana sevinç ve haz verir, kalbini yumuşatır, onu ferahlatır ve imanını artırır; bazı âyetler de korku ve dehşetle ürpertir, kalpleri titretir[4]. Bunu müslümanların yanında inkârcı ve inançsız pek çok insan da itirafa mecbur kalmıştır[5]. Şu âyetler Kur’ân’ın gönüllere tesir ettiğini açıkça ortaya koymaktadır: “Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağın tepesine indirseydik onun, Allah’a tâzimi sebebiyle başını eğip parçalandığını görürdün[6], “…Rab’lerini tazim edenlerin derileri onu okuyup dinlerken ürperti duyar. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ı anmakla ısınıp yumuşar, sükûnet bulur…”[7], “Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, onu himâye et. Tâ ki Allah’ın kelâmını işitebilsin, (düşünüp taşınsın, hakîkatlere muttalî olsun). Sonra onu emîn olduğu yere ulaştır…”[8].

Birçok insan Kur’an’ın bu tesiri sâyesinde müslüman olmuştur. Cübeyr b. Mut’im, Tûr sûresini Rasûl-i Ekrem’den dinleyince hissettiği tesiri, “Sanki kalbim çatlayacak (صدع قلبي) sandım”[9], “kalbim heyecandan neredeyse kanatlanıp uçacaktı”[10] şeklinde ifâde etmiştir. Ebû Süfyan, Ebû Cehil ve Ahnes bin Şerik’in birbirlerinden habersiz olarak Rasûlullah (s.a.v)’in Kur’an okumasını dinlemeye gelmeleri, birbirleriyle karşılaşınca da kendilerini ayıplamaları ve bunun üç gece böylece devam etmesi[11], Habeş Necâşîsi Ashama’nın Kur’an’ı dinleyince büyük bir tesir altında kalması[12], Hz. Ömer’in dinlediği âyetlerin tesiriyle gönlünün yumuşayıp İslam’a ısınması ve müslüman olması[13], şâir Tufeyl bin Amr ed-Devsî’nin Hz. Peygamber’e İslâm’ı anlattırıp ondan Kur’an dinledikten sonra, “Vallahi ben hiçbir zaman Kur’ân’dan daha güzel bir söz, İslâm’dan daha güzel bir din işitmemiştim!” diyerek iman etmesi ve İslâm’ı tebliğ gayesiyle kabilesinin yanına dönmesi[14], Mekkeliler’in, Hz. Ebû Bekir’in okuduğu Kur’ân’ın çocuklarına ve kölelerine tesir edeceğinden korkarak yasak koymaları[15], Kur’an dinleyen bir grup cinnin, “Şüphesiz biz, hayret verici bir Kur’ân dinledik. O Kur’ân rüşde erdiriyor, biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız”[16] demeleri[17] ve buna benzer pek çok hâdise bu hükmü teyid etmektedir.

Régis Blachére, bu hususta şunları söylemekten kendisini alamamıştır: “Hatta Arapça bilmeyen bir Avrupalı, bazı sûrelerin tilâvetinden mütehassis oluyor. Ya Muhammed’in muâsırları -hiç olmazsa kin ile körleşmemiş olanlar- hakkında neler düşünülmez?”[18].

Edouard Montet ise şöyle demektedir: “Arapça olarak Kur’an’ı bilenlerin hepsi bu dînî kitabın güzeliğini, üslûbunun son derecedeki mükemmeliyetini tebcil etmekte müttefik olacaklardır ki Avrupa dillerindeki bütün tercümeler bunu hissettirip ifâde etmek imkânından mahrumdurlar”[19].

Kur’ân-ı Kerîm’in lafzıyla mûcize oluşuna yakın târihimizden bir örnek de şöyledir:

Yeraltı Camii İmamı Hâfız Ali Üsküdarlı Hocaefendi (1885-1976) bir hâtırasını şöyle nakleder:

“Romanya’da bir cami inşa edilmiş, açılışına da hem Kral ve Kraliçe hem de Osmanlı devletinden bir heyet davet edilmişti. Heyet başkanı nâzır Mahmud Es‘ad Efendi idi. Heyetle birlikte dört hâfız isteniyordu. Hâfızların seçimini benden istediler, ben de o zamanın en iyi üç hafızını seçtim.

Açılış bir Cuma günü yapıldı. Kral ve Kraliçe için cami içine kadar bir yolluk serilmiş, oturmaları için de taht’a benzer bir kürsü hazırlanmıştı. Halk ve devlet erkânı geldi. Merasim Cuma namazından önce Kur’ân tilâvetiyle başlayacak, konuşmalar olacaktı. Ezan okununca Kral ayrılacak, yolluk ve kürsü kaldırılıp Cuma namazı kılınacaktı. Cuma’dan sonra da mevlid okuyacaktık.

Merasim bu şekilde icra edildi, ezanı dört hâfız birden karşılıklı okuduk, unutulmaz bir ezan oldu.

Kraliçe, hristiyan olduğu halde benim Kur’ân tilâvetime hayran kalmış. Namazdan sonra saraya getirilmemi istemiş. Gönderdikleri husûsî bir saray arabasıyla oraya gittik. Beni Kraliçe karşıladı, kendilerine mahsus bir salona götürdü, taht gibi bir kürsüye oturmamı işaret etti, oturdum. Başka kimse yoktu. Romence bilmediğim için işaretle anlaşıyorduk. Karşıma oturdu ve camide okuduğum gibi okumamı istedi.

Okumaya başladım. Her sayfayı bitirdikçe duruyor, devam etmemi isteyip istemediğini anlamaya çalışıyordum. O ise gözyaşları içinde devam etmemi istiyordu.

Tam beş sayfa Kur’ân-ı Kerîm okudum. Teşekkür etti, değerli hediyeler verip uğurladı.

Ertesi gün bizi akşam yemeğine saraya davet etti. Bütün devlet erkanı gelmişti. Bizim heyet de resmî giyinmişti. Hâfızların üzerinde ise sırmalı cübbeler vardı…”[20]

Böylesine teshîr ve tesir sâhibi, aklî ve ulvî bir mûcize olan Kur’ân-ı Kerîm dolayısıyla Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmet-i Muhammed’in diğerlerinden daha çok olacağını şöyle beyân buyurmaktadır:

“Gönderilen her peygambere, insanların îmâna gelmesine vesîle olacak bir mûcize muhakkak verilmiştir. Bana verilen de Allâh’ın gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebeple kıyâmet günü ümmetimin diğerlerinden sayıca çok olmasını ümîd ediyorum.” (Buhârî, İ’tisâm, 1)[21]

(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhafaza etsinler. Görünen kısımları müstesnâ, zînetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler… Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkat çekecek şekilde yürümesin, dışarı çıkarken câzip kokular sürünmesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nûr, 30-31)

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca mesciddeki hanım sahâbîler, evlerine gitmeyi beklemeden hemen orada elbiselerinin fazla kısımlarını keserek başlarını ve yakalarını emre uygun şekilde örttüler. (Buhârî, Tefsîr, 24/12; Ebû Dâvûd, Libâs, 31-33/4102)

Erkekler de evlerine dönüp hanımlarına, kızlarına, kızkardeşlerine ve bütün arkabalarına bu âyetleri okudular. Bunun üzerine bütün kadınlar, baştan aşağıya güzelce örtündüler. Böylece Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu hükümleri derhal tasdik ettiklerini ve onlara gönülden inandıklarını gösterdiler. Sabah namazda Allah Rasûlü’nün arkasında güzelce örtünmüş olarak safa durdular. Takındıkları siyah örtüleri sebebiyle sanki başlarının üzerinde kargalar varmış gibi görünüyordu. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, [Nûr, 31])

“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın! Sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Mâruf üzere, uygun, ciddî ve ağır başlı bir şekilde konuşun! Evlerinizde oturun, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın! Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin! Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb, 32-33)

Sa‘lebî ve başkalarının naklettiklerine göre Âişe (r.anha) bu âyet-i ke­rîmeyi okuduğu zaman, başörtüsünü ıslatıncaya kadar ağlarmış.

Evinden pek fazla dışarı çıkmayan Hz. Sevde c vâlidemize:

“–Niçin diğer kardeşlerinin yaptığı gi­bi haccetmiyor, umreye gitmiyorsun?” diye sorulmuştu. O da:

“–Daha önce haccımı ve umremi yaptım. Allah da bana evimde oturmamı emrediyor. O hâlde neden çıkayım ki?!” karşılığını verdi.

Hâdiseyi nakleden râvî der ki:

“Allah’a yemin ederim ki, odasının kapısından ce­nazesi çıkarılıncaya kadar dışarı çıkmadı.” (Kurtubî, el-Câmi, [Ahzâb, 33])

İbnü’l-Arabî dedi ki:

“Ben yaklaşık bin kasabaya girip çıktım. İbrahim el-Halil (a.s)’ın ateşe atıldığı yer olan Nablus hanımlarından daha iffetli, namus­larını daha çok koruyan kadınlar görmedim. Orada ikamet ettiğim süre içe­risinde cuma günü müstesnâ, gündüzün yolda tek bir kadın görmedim. Cu­ma günü namaza çıkarlar ve mescidi doldururlardı. Namaz bitti mi hemen ev­lerine geri dönerlerdi, bir dahaki cumaya kadar onlardan birisine gözüm ilişmezdi. Ben Mescid-i Aksa’da öyle iffetli kadınlar gördüm ki, Mescid’in için­de şehit düştükleri vakte kadar itikâf ettikleri yerlerden dışarı çıkmamışlardır.” (İmam Kurtubî, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân, Buruç Yayınları, XIV, 99)

KUR’ÂN-I KERÎM’İN TESİRİ

Seyyid Kutup (r.a) anlatıyor:

Yaklaşık on beş sene önceydi (1948 yılları). Biz altı müslümandık. Bir Mısır gemisiyle Atlas Okyanusunun engin suları üzerinden New York’a gidiyorduk. Kadınlı-erkekli yüzyirmi yabancı yolcunun içinde bizden başka müslüman yoktu. Birden Okyanusun üzerinde gemide, Cuma namazı kılmak aklımıza geldi! Allah biliyor ya, bizi burada Cuma namazını kılmaya iten sebep de; gemide misyonerlik çalışmasına devam eden ve bunun bir uzantısı olarak bize karşı da, bu vazifesini yerine getirmeye kalkışan bir misyonere karşı dini duygularımızın harekete geçmesiydi! Bir İngiliz olan gemi kaptanı, namazımızı kılmamıza izin verdi. Namaz esnasında, “vazife” başında bulunmayan geminin tayfalarına, aşçılarına ve hizmetçilerine bizimle namaz kılmaları için izin verdi. Bunların hepsi Sudan’ın Nevbe bölgesinden olan müslümanlardı. Müslüman personel buna çok sevinmişti. Çünkü gemide ilk olarak Cuma namazı kılınıyordu.

Cuma hutbesini ben okudum ve namazı da ben kıldırdım. Yabancı yolcuların çoğu etrafımızda halkalanmış, namaz kılışımızı seyrediyorlardı!.. Namazdan sonra yabancı yolcuların çoğu, “duanız kabul olsun” diyerek bizi tebrik etmeye geldiler. Zira onların namazımızdan anladıkları en ileri şey duaydı! Yalnız bu kalabalığın içinden, daha sonra Tito’nun cehenneminden -komünizminden kaçan, Yugoslavyalı bir hristiyan olduğunu öğrendiğimiz bir bayan, hâdiseden ciddi biçimde etkilenmiş ve ibadetimizin tesirinde kalmıştı. Duygularına hâkim olamıyor, gözyaşlarını tutamıyordu. Yanımıza gelerek, gönülden bir sıcaklıkla bizi tebrik etti ve düzgün olmayan bir İngilizce ile bizim namazımızın derin tesiriyle, namazdaki huşu, düzen ve manevi hava ile kendinden geçtiğini ifade ediyordu!..

Fakat bu hâdisenin bizim için mühim olan yanı burası değildi. Asıl mühim olan bu bayanın şu sözleriydi:

“‒Papazınız hangi dille konuşuyordu?” Kadıncağız, namazı `din adamının’ dışında bir kimsenin kıldırabileceğini düşünemiyordu! Zira inandığı kilise hristiyanlığında, uygulama böyleydi! Biz onun yanlış düşüncesini düzelttik!.. Ve gereken cevabı verdik. Bunun üzerine kadın dedi ki:

“‒İbadeti idare eden vazifelinin konuştuğu dilin hayret verici bir musiki tonu vardı. Hiçbir şey anlamasam da, sesi bana çok hoş geliyordu.” Sonra beklenmedik bir hâdise daha oldu. Kadın şöyle diyordu:

“‒Fakat benim asıl sormak istediğim mesele bu değildi. Aslında beni duygulandıran şey, imamın sözleri arasında kullandığı, cazip bir musiki tonu ile ifade ettiği sözlerdi. Bu sözler, bu kişinin diğer konuştuğu sözlerden çok farklı geliyordu bana! Arada kullanılan bu sözlerin musiki yönü daha ağırlıklıydı ve daha derin etkileri vardı. Bu husûsî kısımlar içinde, bir titreme ve tüylerimi diken diken eden bir ürperti meydana getiriyordu. Bunlar bambaşka bir şeydi! Sanki imam bunları söylerken Kutsal Ruh ile doluyordu!”

Bununla neden söz ettiğini bir süre düşündük. Sonra anladık ki, bayan Cuma hutbesinde ve namazda geçen Kur’an ayetlerini kastediyor! Bununla beraber bayanın bu halı, bizde gerçekten dehşete varan bir şok meydana getirdi. Çünkü bu bayan, aslında ne dediğimizi anlamıyordu!

Bu hâdise gösteriyor ki Kur’an’ın bir sırrı daha vardır. Bazı kalpler onun bu sırrını, sırf okunması ile yakalayabilmektedir. Bu bayanın, kendi dinine inanması, ülkesindeki komünizm cehenneminden kaçışı, onu Allah’ın sözlerine karşı bu derece hassas hale getirmiş olabilir. Fakat her şeyi bununla açıklayamayız. Mesela memleketimizde halktan Kur’an’a kulak veren on binlerce insan, ondan hiçbir şey anlamaz. Yalnız onların kalpleri bundan hayli müteessir olur. Bu sırrının tesirinde kalırlar. Bunlar Kur’an’ın dilini anlamada Yugoslavyalı bayandan çok fazla ilerde de sayılmazlar! (Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’ân, [Yûnus, 38])

KUR’ÂN-I KERÎM’İ NASIL OKUMALIYIZ?

Kur’an okumanın ehemmiyetine dair Hafız Münâvi’den nakledilen bir vak’a vardır:

“Bir genç hafızlığını ikmal ederken hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp Kur’an-ı Kerim’i hatmediyor. Ertesi gün de tabii olarak hocasının karşısına rengi solmuş, benzi sararmış olarak çıkıyor.

Hem maddî hem de mânevî açıdan kendisine mürşid olabilecek kapasitede olan hocası bu durumun sebebini onun ders arkadaşlarına soruyor. Onlar cevaben, ‘Üstadımız, bu talebeniz hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp, Kur’an-ı Kerim’i hatmedip duruyor.’ diyorlar. Üstad, talebesinin Kur’an-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alıyor ve, ‘Evlâdım! Kur’an indiği gibi okunmalıdır. Bugünden itibaren sen Kur’an’ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil de beni karşında farz ederek, dersini bana takrir ediyormuşsun gibi oku.’ tavsiyesinde bulunur. Genç gider, hocasının tavsiyeleri çerçevesinde o gece Kur’an-ı Kerim’i okur ve sabah hocasının huzuruna geldiğinde, ‘Efendim bu gece ancak Kur’an-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim.’ der.

Üstad, ‘Pekâlâ, bu gece de Kur’an-ı Kerim’i doğrudan doğruya Resûl-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda okuyor gibi oku!’ emrini verir. Talebe “Kendisine Kur’ân nazil olan Zât’ın huzurundayım, doğru okumalıyım” düşüncesiyle o gece Kur’an’ı daha dikkatli tilavet eder. Ertesi gün üstadına Kur’an-ı Kerim’in ancak dörtte birini okuyabildiğini belirtir. Üstadı talebesindeki terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersini arttırması gibi, ‘Bugün o emin melek, Cibril’in Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!’ der. Talebe ertesi gün, ‘Vallâhi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.’ der. Üstad son adımı atar: ‘Evlâdım! Şimdi de onu, Mevlâ-yı Müteal’in huzurunda okuyor gibi oku! Düşün ki, okuduğunu Allah (cc) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.’ Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: ‘Üstadım, “Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Errahmanirrahim. Mâliki yevmi’d-dîn” dedim. Ama “İyyake na’büdü” demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü “Sadece Sana kulluk yaparım” diyeceğim; diyeceğim ama ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında eğiliyorum ki, O’nun karşımda hazır ve nazır olduğunu mülahazaya alınca ‘iyyake na’büdü’yü aşamadım.’ der.”

Hâfız Münâvi, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra vefat ettiğini kaydeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında onun ahvalini müşahede ederken, delikanlı hocasının duyabileceği bir sesle, “Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyûm olan Sultanlar Sultanı’nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim.” diye konuşur. Bu hâdiseden müteessir olan üstadı oradan hasta olarak kalkar ve kısa bir müddet sonra talebesine kavuşur.

(Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, Mısır 1356, I, 190, no: 252)

Kur’ân-ı Kerîm ile Duygulanmak

Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:

“–Yâ Rasûlallâh! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.

Ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Ne zaman ki;

فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰۤؤُۨلَاۤءِ شَه۪يدًا

“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kâfî!” buyurdular.

O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)

Peygamber Efendimiz r bir seferden Medîne’ye dönerken bir yerde konaklamıştı. Ashâbına dönerek:

“–Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu. Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ve Ensâr’dan Abbâd bin Bişr hemen:

“–Biz bekleriz yâ Rasûlâllah!” dediler.

Abbâd t, Hazret-i Ammâr’a:

“–Sen gecenin hangi kısmında; başında mı yoksa sonunda mı nöbet tutmak istersin?” diye sordu. Ammâr t:

“–Son kısmında beklemek isterim!” dedi ve yanı üzerine uzanıp uyuyuverdi. Abbâd da namaz kılmaya başladı. Kehf Sûresi’ni okuyordu. O sırada bir müşrik geldi. Ayakta duran bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Ok, Abbâd’a isâbet etti. Abbâd oku çıkardı ve namazına devam etti. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defasında da Abbâd t ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyor ve namazına devam ediyordu. Derken rükû ve secdeye vardı. Selâm verdikten sonra arkadaşını uyandırarak:

“–Kalk! Ben yaralandım!” dedi.

Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik, onları görünce kendisini fark ettiklerini anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd’ın kanlar içinde olduğunu görünce:

“–Sübhânallah! İlk ok atıldığında beni neden uyandırmadın?!” dedi. Abbâd t şu muhteşem cevabı verdi:

“–Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazımı bozmak istemedim. Ama oklar peş peşe gelince, okumayı kesip rükûya vardım. Allâh’a yemin ederim ki, Allah Rasûlü’nün korunmasını emrettiği bu mevkiyi kaybetme endişem olmasaydı, sûreyi yarıda bırakıp namazı kesmektense ölmeyi tercih ederdim.” (Bkz. Ebû Dâvûd, Tahâret, 78/198; Ahmed, III, 344; Beyhâkî, Delâil, III, 459; İbn-i Hişâm, III, 219; Vâkıdî, I, 397. Krş. Buhârî, Vudû’, 34)

Sesi son derece güzel ve yanık olan Üseyd bin Hudayr (r.a), gece vakti hurma harmanında Kur’ân okuyordu. Yanında iki uzun iple bağlanmış atı vardı. Derken at birden bire şahlandı. Üseyd okumayı kesince at da sâkinleşti. Üseyd okumaya devam edince at yine şahlandı. Üseyd susunca at da sâkinleşti. Bu durum iki kez daha tekerrür etti. Küçük oğlu Yahya ata yakın bir yerde uyuyordu. Atın çocuğa bir zarar vermesinden korkan Üseyd (r.a), onu bulunduğu yerden yanına çekti. Bu sırada başını kaldırıp gökyüzüne baktığında buluta benzer bir şey içinde kandiller misali ışıklar gördü. Bunlar yavaş yavaş yükselerek nihayet gözden kayboldu. Sabah olunca durumu Rasûlullah (s.a.v)’e anlattı.

Efendimiz (s.a.v):

“O sekînedir; Kur’ân okuduğun için inmiştir” buyurdular. (Buhârî, Menâkıb, 25; Fedâilü’l-Kur’ân 11; Müslim, Müsâfirîn 240-241)

Diğer rivâyette de:

“Onlar seni dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabaha kadar seni dinlerler, sabah olunca da herkes onları görürdü. İnsanlardan gizlenmezlerdi” buyurmuşlardır. (Bkz. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15; Müslim, Müsâfirîn, 242)

Sahabeden Üseyd b. Hudayr bir gece Ba­kara sûresini okuyordu. Atı da yanında bağlı bulunuyordu. Derken at ürküp hırçınlaşmaya başladı. Üseyd okumayı kesince at da sâkinleşti. Tekrar okumaya başlayınca at yine tedirgin bir şekilde ileri geri gitmeye başladı. Üseyd susunca at da sâkinleşti. Bu durum iki kez daha tekerrür etti. Oğlu Yahya ata yakın bir yerde bulunuyordu. Atın çocuğa bir zarar vermesinden korktu ve onu bulunduğu yerden yanına çekti. Bu sırada başını kaldırıp gökyüzüne baktığında buluta benzer bir şey içinde kandiller misali ışıklar gördü. Bunlar yavaş yavaş yükselerek nihayet gözden kayboldu. Sabah olunca durumu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattı… Efendimiz şöyle buyurdu:

“Onlar seni dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi.” (Buhari, Fedailü’l-Kur’an, 15; Müslim, Müsafirin, 242)


[1] Recez: Arap arûzunda bir “bahir”in adıdır. Kendisinde sür’atle yavaşlık hâlinin vurgulu ve ritmik bir şekilde buluşması sebebiyle, pek çok enstrüman ile de istîmâl edilmeye müsâit olan; bu sebeple, mânânın zihinde teksîf olmasına imkân veren; hem hüzün hem de sürûr hâllerinin dile getirilmesine imkân tanıyan bahr-i recezin 15 kadar fürûu olduğu ifâde edilir. (Tâhirü’l-Mevlevî, Edebiyat Lügati, s. 120, “recez” maddesi.)

[2] Bkz. Ahmed Cevdet Paşa, I, 83.

[3] Bundan dolayıdır ki, Kur’ân-ı Kerîm’in okunması bile ayrı bir ilim olarak teşekkül etmiş ve o, on ayrı usûl üzere kırâat olunagelmiştir ki, bunlara “Kıraat-i Aşere” denilir. Her kıraat usûlünün, aynen mezhep imamları gibi “kıraat imamı” vasfıyla anılan müessisleri mevcuttur. Ülkemizde mâruf ve yaygın olan, “Âsım Kıraati”dir.

[4] Bkz. el-Mâide, 83; el-Enfâl, 2; el-İsrâ, 107-109; ez-Zümer, 23.

[5] Atâ, Azametü’l-Kur’an, s. 87.

[6] el-Haşr, 21.

[7] ez-Zümer, 23.

[8] et-Tevbe, 6.

[9] Ahmed, IV, 83, 85.

[10] Buhârî, Tefsîr, 52.

[11] İbn-i Hişam, I, 337-338.

[12] Taberî, Tefsir, VII, 4, (el-Mâide, 83 tefsirinde).

[13] Ahmed, II, 17; İbn-i Hişam, I, 369-371; Heysemî, IX, 62.

[14] İbn-i Hişam, I, 407-408; İbn-i Sa‘d, IV, 237-238.

[15] İbn-i Hişâm, I, 395-396.

[16] el-Cin, 1-2.

[17] Hattâbî, Beyân, s. 64-65.

[18] Blachére, Régis, Introduction au Coran, 2e édition, Paris 1959, s. 172 (Okiç, M. Tayyib, Kur’an-ı Kerim’in Üslûb ve Kırâati, Ankara 1963, s. 1’den naklen).

[19] Montet, Edouard, Le Coran, Paris, 1949, (Introduction), s. 53 (Okiç, Kur’an-ı Kerim’in Üslûb ve Kırâati, s. 2’den naklen).

[20] Karaman, Hayreddin, Bir Varmış Bir Yokmuş -Hayatım ve Hatıralar-, İst. 2008, I, 331-332.

[21] Nitekim Almanak Dergisi’nin istatistiklerine bakıldığında hristiyan ve yahudî nüfusuna nisbetle Müslümanların sayısının sürekli yükselmekte olduğu görülmektedir.