Ecri Allah’a Âit Olanlar

November 14, 2017 in Mes'eleler

İnsanlar, âhirette, dünyada kazandıkları derecelerine göre ecre nâil olacaklar. Hakîkî imanı elde edebilen, ihsân sâhibi bir kul olarak yüzünü sadece Allah’a dönüp O’na teslim eden, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen, Allah’ın âyetleri okunduğu zaman imanları artan, Rablerine tevekkül eden, peygamberlerine inanıp itaat eden, sâlih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılıp zekât veren, Allah’ın rızık olarak verdiği nimetlerden infaklarda bulunan, aralarını ıslah eden sâlih kulların Rableri katında ecirleri, mükâfatları ve nûrları vardır, kendilerine yüksek dereceler, engin bir mağfiret ve bitip tükenmeyen çok değerli rızıklar ihsân edilir, bunlara herhangi bir korku yoktur ve mahzun da olmayacaklardır.[1]

Onlar Allah’ın indirdiği kitaplara îmân ederler ve Allah’ın âyetlerini bir kaç paraya satmazlar.[2] Rablerinden haşyet duyar, korkarlar. Onların, Rableri katındaki mükâfatı, altından ırmaklar akan Cennetlerdir. O Cennetler içinde ebediyyen kalırlar. Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzıdırlar.[3] Cennetlerin birbirinden hoş bahçelerinde onlara ne dilerlerse vardır.[4] Rableri katında onlar için yüksek bir sıdk makâmı olduğu müjdelenir.[5]

Bunların yanında daha husûsî bazı insanlar vardır ki onların ecrinin Allah’a âit olduğu bildirilir ama bu mükâfatın ne olduğundan bahsedilmez. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Bir kötülüğün cezâsı, onun misli bir kötülüktür, fakat her kim affedip aralarını ıslâh ederse onun ecri Allah’a âittir. Şüphesiz O, zâlimleri aslâ sevmez.” (eş-Şûrâ, 40)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bu zümrenin o andaki güzel hâlini şöyle haber verirler:

“Kullar hesap için durduğunda, kılıçlarını boyunlarına koymuş ve yaralarından kan damlayan bir grup gelir ve Cennet’in kapısının önünde toplanırlar.

«‒Bunlar kimlerdir?» diye sorulur.

«‒Bunlar şehidlerdir. Aslında onlar ölmemişlerdi, hayatta idiler ve Allah tarafından rızıklandırılıyorlardı!»[6] denilir.

Sonra bir münâdî:

«‒Ecri Allah’a âit olanlar kalksın ve Cennet’e girsin!» diye nidâ eder. İkinci defâ:

«‒Ecri Allah’a âit olanlar kalksın ve Cennet’e girsin!» der.

İnsanlar:

«‒Ecri Allah Teâlâ’ya âit olanlar kimlerdir?» diye sorarlar.

«‒İnsanları affedenler!» diye cevap verilir.

Sonra münâdî üçüncü defâ nidâ ederek:

«‒Ecri Allah’a âit olanlar kalksın ve Cennet’e girsin!» der.

Bunun üzerine şu kadar bin kişi kalkar ve hesâba çekilmeden Cennet’e girer.” (Taberânî, Evsat, II, 285; Heysemî, X, 411)

Af husûsunda, şanlı târihimizin muazzam kahramanlarından biri de Ahmed bin Hanbel’dir. (r.a) (164-241). O, Mu’tezilî düşünceyi herkese zorla kabul ettirmek isteyen Halife Me’mûn, Mu’tasım ve Vâsık’tan çok zulümler görmüştür. Ağır zincirlere vurularak Bağdat’tan Tarsus’a getirilmiş, 18 ay zindanlarda ağır işkencelere mâruz kalmıştır. O günlerde Halife Mu’tasım’ın emriyle yapılan fizîkî işkence ve mahkûmiyete sabırla tahammül ediyordu. Mu’tasım, Mu’tezilenin inanç esaslarını kabul ettiği takdirde kendisini bütün zincirlerden kurtaracağını ve onun izinden gideceğini söyleyerek bu hususta ısrar etti. Ahmed bin Hanbel (r.a), bunu kesin bir şekilde reddedince, Mu’tasım’ın uşaklarının ayakları altında çiğnendi ve bazı mafsalları ve kemikleri çıktı. Daha sonra 150 kişilik büyük bir cellat grubu getirildi ve bunların her biri Ahmed bin Hanbel’e var gücüyle iki kamçı vurdu. Ahmed (r.a) bir müddet sonra şuurunu kaybetti. Kendine geldiğinde bir şeyler içmesi teklif edildi fakat o orucunu bozmak istemediğini söyleyerek bu teklifi reddetti.

Mütevekkil’in hilâfete geçişiyle devletin politikası, muhaddislerin akidesi lehine değişti ve Ahmed bin Hanbel Hazretlerine, kendisine işkence eden kimselerden intikam alması teklif edildi. O, bunu tamamen reddetti. Bir gün Şûrâ Sûresi’nin yukarıda mealini verdiğimiz 40. âyet-i kerîmesini mütâlaa ediyordu. Hasan Basrî Hazretleri’nin bu âyetin tefsirinde şöyle dediğini gördü:

“Âhirette bütün dünya milletleri Allah Teâlâ’nın huzûrunda diz çökmüş halde olacaklar. Bu esnâda:

«‒Ecri Allah’a âit olanlar ayağa kalksın!» diye nidâ edilecek. Bunun üzerine dünyada kendisine zulüm ve haksızlık yapanları affedenlerden başka hiç kimse ayağa kalkamayacak!”

Bu satırları okuyan Ahmed bin Hanbel (r.a):

“‒Allah Teâlâ, bir kişi sebebiyle hiç kimseyi cezâlandırmasa, o kişi ne kaybeder?” diyerek kendisine haksızlık ve zulüm yapanları affettiğini söyledi.[7]

– İnsanları affetme faziletinin yanında, doğruluk üzere olan ve onu tasdik eden takvâ ve ihsân sahibi kullar için de Rableri katında altlarından ırmaklar akan naîm Cennetleri olduğu, oralarda ebedî kalacakları, kendilerine gayet pâkize zevceler verileceği, ne dilerlerse Rableri katında bulacakları ve hepsinden öte Allah’ın rızasına nâil olacakları haber verilir.[8]

Bir de hicret edenler vardır. Cenâb-ı Hak -azze ve celle- Hazretleri şöyle buyurur:

“Her kim Allah Teâlâ’nın yolunda hicret ederse yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur. Her kim Allah’a ve Rasûlü’ne hicret kasdiyle evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse muhakkak ki onun ecri Allah’a âittir. Allah çok mağfiret ve çok merhamet edicidir.” (en-Nisâ, 100)

– Allah yolunda mallarını gece-gündüz, gizli-açık infak eden, sonra da verdikleriyle minnet (başa kakma) ve eziyette bulunmayanların da Allah katında ecirleri vardır. (el-Bakara, 262, 274)

– Allah’ın dosdoğru yolu, Sırât-ı Müstakîmi üzere yaşayan, O’nun tafsilatlı bir şekilde açıkladığı âyetlerini tatbik eden, cidden aklını başına toplayarak öğüt alan insanlar için ise Rableri katında selâm yurdu «Dârü’s-Selâm» vardır. (el-Enʻâm,127)

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v), etrâfında ashâbından bir cemâat olduğu halde şöyle buyurdular:

“Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, evlâdınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiçbir yalanla kimseye bühtân etmemek, mârûf olan hususlarda idâreciye isyân etmemek üzere bana beyʻat ediniz! İçinizden kim sözünde durursa, ecri Allâh’a âittir. Kim de bu dediklerimden birini yapıp ondan dolayı dünyâda cezâya çarptırılırsa bu cezâ ona keffârettir. Kim de bunlardan birini yapar, ancak Allâh Teâlâ dünyada günâhını örterse onun işi Allâh’a kalır: Âhirette dilerse onu affeder, dilerse cezâlandırır.”

Ashâb-ı kirâm da bu şartlar üzere O’na beyʻat ettiler. (Buhârî, Îmân, 11)

Burada en fazla medhedilen ve teşvik edilen vasıf, affedebilmektir. Affeden insan, kıyâmet günü Allah’ın kullarını meşakkate sokmuş olmaz. Ebedî hayatta, insanları sıkıntıya sokan biri olarak tanınmaz. Sonsuza kadar affın ebedî saadetiyle yaşar.

İnsan, kendisiyle ebediyyen kalacak olan vasıfları seçerken çok titiz davranmalıdır. Sonsuz hayata, en güzel sıfatlarla başlamaya gayret etmelidir. Zira onlar artık kendisinden hiç ayrılmayacaktır.

[1] el-Bakara, 62, 112, 277; el-Enfâl, 1-4; el-Hadîd, 19.

[2] Âl-i İmrân, 199.

[3] el-Beyyine,7-8.

[4] eş-Şûrâ, 22.

[5] Yûnus, 2.

[6] Krş. Âl-i İmrân, 169.

[7] İbnü’l-Cevzî, Menâkıbu’l-İmâm Ahmed, Dâru’l-Hecr, 1409, s. 465.

[8] Âl-i İmrân, 15; ez-Zümer, 33-34; el-Kalem, 34.