Sünnet-i Seniyye

November 23, 2017 in Mes'eleler

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye

İrbâz bin Sâriye anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v) ile Hayber Kalesi’ne inmiştik. Beraberinde ashâbından başka kimseler de vardı. Hayber’in lideri, inatçı ve kurnaz birisi idi. Allah Rasûlü’ne gelerek:

“–Ey Muhammed! Sizin merkeplerimizi kesmeye, meyvelerimizi yemeye, kadınlarımızı dövmeye ne hakkınız var!?” dedi.

Rasûlullah Efendimiz gazaplanarak:

“–Ey İbn-i Avf, atına bin ve şöyle nidâ et; «Haberiniz olsun, cennet sâdece mü’minlere helâldir, namaz kılmak üzere toplanın!»“ dedi.

Cemaat toplandı. Rasûlullah (s.a.v) onlara namaz kıldırdı. Sonra da ayağa kalkıp şunları söyledi:

“–Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’dakilerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, (Kur’ân’da olmayan bâzı şeyler) emrettim, birçok şeyleri de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır. Allah Teâlâ Hazretleri, Ehl-i Kitâb’ın evlerine izinsiz girmenizi helâl kılmamıştır. Kadınlarını dövmenizi, borçları (olan cizyeyi) verdikten sonra meyvelerini yemenizi de helâl kılmamıştır.” (Ebû Dâvûd, Harâc 31-33/3050)

“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’an-ı Ke­rim ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun koltu­ğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’an’a sarılın! Onda bulduğunuz helali helal, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diye­ceği (günler) yakındır. Şunu iyi biliniz ki ehlî eşek eti, yırtıcı (hayvan­lar)dan köpek dişli olanlar, (bir süre kalmak üzere İslam topraklarına pasaportlu olarak giren) anlaşmalı (kafir)lerin kaybettiği mallar size helal değildir. Ancak sahibinin kendisine ihtiyaç duymadığı (için al­madığı) yitik mallar bu hükmün dışındadır. Kim bir kavme misafir olursa o kavmin onu ağırlaması gerekir. Eğer ağırlamazlarsa, o mi­safir ağırlama hakkını alarak onları cezalandırabilir.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)

{

Büyük sahâbî Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- asr-ı saâdetteki cemâat heyecânını ne güzel ifâde eder:

“Yarın Allâh’a müslüman olarak kavuşmak isteyen kişi, şu namazları ezân okunan yerde kılmaya devam etsin. Şüphesiz ki Allâh, sizin Peygamberiniz’e hidâyet yollarını açıklamış ve emretmiştir. Bu namazları cemaatle kılmak da hidâyet yollarındandır. Şâyet siz de cemâati terkedip namazı evinde kılan şu adam gibi yapacak olursanız, Peygamberiniz’in sünnetini terketmiş olursunuz. Peygamberiniz’in sünnetini terk ederseniz, sapıklığa düşmüş olursunuz. Bir kişi güzelce ve tam olarak abdest alır, sonra şu câmilerden birine yönelirse, Allah Teâlâ attığı her adım karşılığında ona bir hasene yazar, mânevî mertebesini bir derece yükseltir ve bir günahını siler. Vallâhi ben, nifâkı bilinen bir münafıktan başka namazdan geri kalanımız olduğunu görmemişimdir. Allâh’a yemin ederim ki biri hastalanırsa, iki kişi tarafından tutularak onların arasında namaza getirilir ve bunların iki taraflı desteğiyle safta durdurulurdu.” (Müslim, Mesâcid, 257)

{

Sünnet-i seniyye “Amelî İslâm”dır. O zayıfladığında İslâm’a bağlılık zayıflar.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e iman, sadece varlığını tasdik ve nübüvvetine itikaddan ibaret değildir. O’na iman etmekten kasıt; bu itikad ve tasdikin gerektirdiği taat, ittiba, muhabbet, tâzim, tevkîr gibi muhtelif mazharlardır.

Mücerred iman kâfî değildir. Hiç cehenneme girmemek için taat zarûrîdir.

Allah Teâlâ’ya iman ile Rasûl-i Kerîm’ine iman birbirinin lâzım-ı ğayr-i mufârıkıdır. Bu sebeple tek bir şey gibi olmuşlardır. Zira biri söylenir ancak ikisi de kastedilir.

Peygamber Efendimiz’e iman vefatından sonra da devam ettiği gibi, O’na itaatı emreden ve O’na karşı gelmeyi yasaklayan âyet-i kerîmeler de mutlaktır.

 

Kur’ân-Sünnet Bütünlüğü

Vefât eden kişinin malından evvelâ techiz işlemleri yapılır, sonra borcu ödenir, sonra da vasiyyeti yerine getirilir. (Buhârî, Cenâiz, 25)

Âyet-i kerimede ise önce vasiyet, sonra borç zikredilmektedir. (en-Nisâ, 11-12)

Âyet-i kerîmede vasiyetin önce zikredilmesi, insanların vasiyeti ihmal etmeleri sebebiyledir. İnsanların vasiyete ihtimam göstermeleri için dikkatler ona çekilmiştir. Yoksa burada tertîb ifade edilmemektedir. Borcun ise tâlipleri vardır ve onlar haklarını sıkı tâkip ederler. Burada sünnet, Kur’ân’ı tefsir etmiş, âyetle nasıl amel edileceğini göstermiştir.

{

عَنْ مُسْلِمٍ، قَالَ: سَمِعْتُ مَسْرُوقًا، يَقُولُ: “ مَا نَسْأَلُ أَصْحَابَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ شَيْءٍ إِلَّا وَجَدْنَاهُ فِي كِتَابِ اللهِ إِلَّا أَنَّ رَأْيَنَا يَقْصُرُ عَنْهُ “

Beyhakî, Şuab, III, 542/2087

 

Sünnet Karşısında İhtiyat

Abdullah bin Ömer v:

“‒Ben iyi biliyorum ki, Rasûlullah (s.a.v) zama­nında tarla kirâya verilirdi.” dedi.

Sonra Abdullah, Pey­gamber Efendimiz’in bu hususta kendisinin bilmediği bir başka hüküm daha koymuş olmasından korktu ve (her ihtimâle karşı) arazîyi kiraya vermeyi terketti. (Zira bu hususta kendi bilgisine muhâlif bazı rivayetler işitmişti.) (Buhârî, Hars ve Müzâraa, 18)

{

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Cemaate, içlerinden Allah’ın kitabını en iyi bilen kişi imam olsun. Kıraatte aynı seviyede iseler, Sünnet-i Seniyye ile en çok amel eden kişi imam olsun! Sünnet husûsunda da aynı seviyede olurlarsa önce hicret eden, hicrette de aynı iseler İslâm’a daha önce giren imâm olsun…” (Müslim, Mesâcid, 290; Said bin Mansûr, Musannef, Salât, 4)

 

Sünnet-i Seniyye Vahiy Kaynaklıdır

Ramazan bayramında tekbir getirmek: Bakara, 185

Salli-bârik: Hûd, 73, Ahzâb, 33

{

Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:

Sevde (r.a), perde gerisinde durma (hicap) âyeti indikten sonra bir hâceti için dışarı çıkmıştı. Kendisi diğer kadınlardan daha uzun ve iri yapılıydı, kendisi tanıyanlardan gizli olamıyordu. Derken Ömer onu gördü:

«−Ey Sevde bil ki, vallahi bizden gizli olamıyorsan, nasıl dışarı çıktığına bak!» dedi. Hemen geri dönüp eve geldi. Rasûlullah (s.a.v) benim evimde akşam yemeği yiyordu, elinde etli kemik vardı. İçeri girdi:

«−Ey Allah’ın Rasûlü, (hacetim için) dışarı çıkmıştım, bunun üzerine Ömer bana şöyle şöyle söyledi» dedi.

Bunun üzerine Allah, Efendimiz’e vahiy indirdi, sonra kendisinden vahiy etkisi kaldırıldı, bu sırada kemik elinde idi, koymamıştı. Şöyle buyurdu:

«−Şu biline ki, kendi ihtiyaçlarınız için dışarı çıkmanıza izin verildi».” (Müslim, Selâm, 17)

{

Yaʻlâ bin Ümeyye, Hz. Ömer bin Hattâb’a:

“–Peygamber Efendimiz’e vahy gelirken O’nu bana gösteriver!” demişti.

Yaʻlâ bin Ümeyye dedi ki: Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Cîrâne’de bulunduğu sırada, yanında sahâbîlerinden bir topluluk da varken bir kişi çıkageldi ve:

“–Yâ Rasûlallah! Güzel koku sürünmüş olarak umre için ihra­ma giren bir kimse hakkında ne buyurursunuz?” diye sordu.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir müddet sustular. Akabinde kendisine vahiy gel­di. Ömer (r.a) hemen Yaʻlâ’ya işaret etti. Yaʻlâ da geldi. O esnâda Rasûlullah (s.a.v)’in üzerinde bir elbise vardı, mübârek başlarının üzerine örtülmüştü. Yaʻlâ başını bu örtünün içine soktu ve Rasûlullah (s.a.v)’i (vahyin şiddetli ağırlığından) yüzü kızarmış bir hâlde gördü. Rasûlullah (s.a.v), uyuyan kim­senin gidip gelen nefesi gibi hırıltıyla nefes alıp veriyordu. Sonra Rasûlullah’tan bu hâl (yavaş yavaş) sıyrıldı. Akabinde:

“–Umreden sormuş olan kimse nerede?” buyurdular. Bunun üzerine yanına birisi getirildi. Rasûlullah (s.a.v) ona:

“–Bedenine ve elbisene bulaşan kokuyu üç kere yıka, üzerin­deki cübbeyi de çıkar, haccında yapacağın işler gibi, umrende de yap!” buyurdular. (Buhârî, Hac, 17. Krş. Müslim, Hac, 8)

{

Bir gün Ömer b. Abdülaziz (r.a) namazı geciktirmişti. Bunun üzerine Urve bin Zübeyr (r.a) yanına girmiş ve şunu haber vermişti:

Irak’ta (vali olan) Mugîre bin Şu’be de bir defâsında, aynen bunun gibi namazı geciktirmişti. Hemen Ebû Mesûd el-Ensârî (r.a) yanına girmiş ve:

“–Ey Mugîre, bu da neyin nesi?!” demiş ve şöyle devam etmişti:

“–Bilmez misin ki Cibrîl (a.s) indi ve namaz kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de namaz kıldı. Belli bir müddet sonra Cibril (a.s) bir daha namaz kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra bir daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra o daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra bir daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra Cibrîl (a.s):

«–İşte bununla emrolundun!» buyurdu.”

Bu sözlerin sonunda Ömer bin Abdülaziz, Urve’ye:

“–Ne söylediğine dikkat et! Namaz vakitlerini Rasûlullah (s.a.v)’e Cibrîl mi öğretti?” dedi.

Bunun üzerine Urve de:

“–Beşîr bin Ebû Mes’ûd, babasından böyle naklederdi” dedi… (Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 1)

{

Allâh Rasûlü r, Hudeybiye’de iken gece yağan yağmurun akabinde sabah namazını kıldırdı. Namazı bitirince cemâate dönüp:

“‒Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb-ı kiramın:

“‒Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir!” mukâbelesi üzerine:

“‒Buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı mü’min, diğer bir kısmı ise kâfir olarak sabahladı. «Allâh’ın rahmet ve berekâtıyla bize yağmur yağdı.» diyen, Bana inanmış; yıldızı inkâr etmiş olur. «Falan ve falan yıldız falan burca girdiği veya oradan çıktığı için yağmur yağdı.» diyen de Ben’i inkâr etmiş, yıldıza inanmış olur.” buyurarak, gönüllerde oluşması muhtemel şirk düşüncelerini izâle etmek istemiştir. (Buhârî, Ezân, 156)

{

Ebû Osman şöyle anlatır:

“Bana şöyle haber verildi: Bir gün Cibrîl (a.s) Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Bu esnâda Efendimiz’in yanında hanımı Ümmü Seleme (r.a) vardı. Cebrâîl (a.s) Allah Rasûlü (s.a.v) ile biraz konuştuktan sonra kalkıp gitti. Nebiyyullâh (s.a.v) Ümmü Seleme’ye:

«−Bu kimdir?» diye sordu veya buna benzer bir şey söyledi. Ümmü Seleme (r.a):

«−Bu, Dıhye’dir» dedi.

Daha sonra Ümmü Seleme (r.a):

«−Allah’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in hutbede Cibrîl (a.s) ile aralarındaki konuşmadan bahsettiğini işitinceye kadar hâlâ o gelen kişinin Dıhye olduğunu zannediyordum.» dedi. Böyle veya buna benzer bir söz söyle­di.”

Süleyman bin Tarhân der ki: “Ebû Osman’a:

«−Sen bu hadîsi kimden işittin?» diye sordum.

«−Üsâme bin Zeyd’den işittim» dedi.” (Buhârî, Menâkıb, 25, IV, 185)

{

Muhammed bin Cahş (r.a) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v)’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup şöyle buyurdu:

“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!”

Sükût ettik ve korktuk. Ertesi gün:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! O indirilen ağır hüküm ne idi?” diye sordum.

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar cennete giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)

{

Rasûlullah (s.a.v), Mekke fethinin hazırlıklarını müşriklere haber veren Hâtıb bin Ebî Beltaa hakkında şöyle buyurdu:

“–O, Bedir’de bulunmuştur. Nereden bileceksin ki, Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâllerine muttalî oldu ki onlar hakkında: «Dilediğinizi yapın[1], muhakkak ki sizi affettim» buyurdu” dedi.[2]

{

Hz. Âişe ve Abdullah bin Abbâs (r.a) şöyle buyurmuşlardır:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) son hastalıklarında, (çektikleri zahmetten dolayı) hamîsa denilen yün elbiselerini mübârek yüzlerine örterlerdi. (Hamîsa) kendilerine sıkıntı verdikçe onu atıp yüzlerini açarlardı. İşte o halde iken:

«‒Allâh’ın lâneti yahûdi ve hristiyanların üzerine olsun! Peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler.» buyurdular. Maksatları, onların yaptığı hatâlardan ümmetini sakındırmaktı.” (Buhârî, Salât, 55, Enbiyâ, 50)

{

Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir takım insanlar, Rasûlullah (s.a.v) zamanında vahiy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şim­di ise vahiy kesilmiştir. Şimdi biz sizi ancak zâhirde gördüğümüz amellerinize göre değerlendiririz. Kim hayır hâli ızhâr ederse, biz ona güvenir ve ikrâm ederiz. Onun gizli işlerinden hiçbir şey(i araştırmak) bize âid de­ğildir. Gizli işleri hususunda onu Allah hesaba çeker. Kim de şer hâli ızhâr ederse, o kalbinin temiz oldu­ğunu söylese de, biz ona güvenmez ve sözünü tasdik etmeyiz.” (Buhârî, Şehâdât, 5)

{

Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle der:

“Biz Rasûlullah (s.a.v) zamanında hakkımızda bir vahiy gelir korkusuyla hanımlarımıza istediğimiz gibi davranmaktan sakınırdık. Allah Rasûlü (s.a.v) vefat edince istediğimiz gibi konuşup davranmaya başladık.” (Buhârî, Nikâh, 80)

{

İmam Şâfiî (v. 204/819) şöyle der:

“Peygamber (s.a.v.)’in verdiği her hüküm, onun Kur’ân’dan anladığıdır.” (Bkz. İbn-i Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, XIII, 363)

{

(Ey Ra­sû­lüm!) Af­fe­di­ci ol! (Ak­len ve şer’an) iyi ve gü­zel olan şey­le­ri em­ret! (De­lil ka­bul et­me­yen ıs­rar­cı) câ­hil­ler­den yüz çe­vir.” (el-A’raf, 199)

Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda Rasûlullâh (s.a.v):

“‒Ey Cibrîl, bu âyet-i kerîmeden kastedilen nedir?” diye sordu.

Cebrâîl u:

“‒Ben de bilmiyorum. Hakîkî Âlim’e yani Rabbime sorayım.” dedi. Bir müddet sonra şöyle buyurdu:

“‒Ey Muhammed! Allâh Teâlâ sana şunları emrediyor:

– Seninle akrabalık bağını kesene sen sıla-i rahimde bulun, onunla bağlantı kur, ona elinden gelen iyiliği yap!

– Sana vermeyene sen ver!

– Sana zulmedeni sen affet!” (Taberî, Câmiu’l-Beyân, [el-A’raf, 199])

صل من قطعك وأعط من حرمك واعف عمن ظلمك

Ahmed, IV, 158, 148

{

Bazen ashâb-ı kiram:

“−Yâ Rasûlallâh! Bu düşünce size mi ait, yoksa ilâhî bir vahiy mi?” diye soruyorlardı. (Bkz. M. Hamidullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, s. 15-18)

{

عن أبي سعيد الخدري رضي الله عنه: أن رسول الله صلى الله عليه و سلم قام على المنبر فقال ( إنما أخشى عليكم من بعدي ما يفتح عليكم من بركات الأرض ) . ثم ذكر زهرة الدنيا فبدأ بإحداهما وثنى بالأخرى فقام رجل فقال يا رسول الله أو يأتي الخير بالشر ؟ فسكت عنه النبي صلى الله عليه و سلم قلنا يوحى إليه وسكت الناس كأن على رؤوسهم الطير ثم إنه مسح عن وجهه الرحضاء فقال:

(أين السائل آنفا أو خير هو – ثلاثا – إن الخير لا يأتي إلا بالخير وإنه كل ما ينبت الربيع ما يقتل حبطا أو يلم إلا آكلة الخضر كلما أكلت حتى امتلئت خاصرتاها استقبلت الشمس فثلطت وبالت ثم رتعت وإن هذا المال خضرة حلوة ونعم صاحب المسلم لمن أخذه بحقه فجعله في سبيل الله واليتامى والمساكين ومن لم يأخذه بحقه فهو كالآكل الذي لا يشبع ويكون عليه شهيدا يوم القيامة) (البخاري، الجهاد، 37؛ الرقاق، 7)

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle buyurur: Rasûlullah (s.a.v) minber üzerinde aya­ğa kalktı da:

“‒Ben ancak benden sonra sizin üzerinize açılacak olan dün­yâ bereketlerinden dolayı sizin için korku duyuyorum” buyurdular.

Sonra dünyanın süsüne dalmaktan bahsettiler. Önce dünyanın bereketlerinden bahsetti, daha sonra dünyanın zînetleriyle meşgul olmayı zikrettiler. Bunun üze­rine sahâbîlerden bir zât ayağa kalktı ve:

«‒Yâ Rasûlallîah! Hiç hayır, şer getirir mi?» diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu soruya cevâb vermeyip bir müddet sükût ettiler.

Biz, «Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e vahiy indiriliyor» dedik. İnsanlar sanki başları üze­rinde kuşlar varmışçasına sükût ettiler. Sonra Rasûlullah (s.a.v) dökmekte olduğu teri yüzünden sildi ve:

«‒Biraz önce suâl soran nerede? Mal (hakîkaten) hayır mıdır?» (deyip, bunu üç defa tekrarladı ve devamla) “Hakîkî hayır ve nimet, hayırdan başka bir şey getirmez (fakat dünyâ malı hakîkî hayır değildir; şöyle ki):

Muhakkak bahar, yeşilliklerini bitirince çok yiyeni öldüren veya ölüme yaklaştıran şeyler de bitirir. Lâkin yeşil otları şu şekilde yavaş yavaş yiyen hay­van böyle değildir. O ölüm tehlikesinden korunmuştur. Bu hayvan o yeşil otu yiyip iki böğrünü doldurunca bahar güneşinin karşısına geçip biraz istirahat eder, kolayca tersler ve bevleder. Sonra yine yayılır. İşte bu dünyâ malı da yeşil ot gibi çekicidir, tatlıdır. Bu dünyâ malını hakkıyla alan ve onu Allah yoluna, yetimlere, fakirlere tahsis eden zengin müslü-mân ne hayırlı kişidir! Dünyâ malını haklılıkla almayan (haram mal toplayan hırslı) kişi de dâima yiyen, bir türlü doymayan obur gibi­dir. Kıyamet gününde bu mal kendi sahibinin cimriliğine bir şâhid olacaktır».” (Buhârî, Cihâd, 37, Rikâk,7)

{

عَنْ كَعْبِ بْنِ عُجْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَآهُ وَأَنَّهُ يَسْقُطُ عَلَى وَجْهِهِ فَقَالَ أَيُؤْذِيكَ هَوَامُّكَ قَالَ نَعَمْ فَأَمَرَهُ أَنْ يَحْلِقَ وَهُوَ بِالْحُدَيْبِيَةِ وَلَمْ يَتَبَيَّنْ لَهُمْ أَنَّهُمْ يَحِلُّونَ بِهَا وَهُمْ عَلَى طَمَعٍ أَنْ يَدْخُلُوا مَكَّةَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ الْفِدْيَةَ فَأَمَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يُطْعِمَ فَرَقًا بَيْنَ سِتَّةٍ أَوْ يُهْدِيَ شَاةً أَوْ يَصُومَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ (البخاري، المغازي، 35)

{

عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، قَالَ: كَانَ نَبِيُّ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كُرِبَ لِذَلِكَ، وَتَرَبَّدَ لَهُ وَجْهُهُ قَالَ: فَأُنْزِلَ عَلَيْهِ ذَاتَ يَوْمٍ، فَلُقِيَ كَذَلِكَ، فَلَمَّا سُرِّيَ عَنْهُ، قَالَ: «خُذُوا عَنِّي، فَقَدْ جَعَلَ اللهُ لَهُنَّ سَبِيلًا، الثَّيِّبُ بِالثَّيِّبِ، وَالْبِكْرُ بِالْبِكْرِ، الثَّيِّبُ جَلْدُ مِائَةٍ، ثُمَّ رَجْمٌ بِالْحِجَارَةِ، وَالْبِكْرُ جَلْدُ مِائَةٍ، ثُمَّ نَفْيُ سَنَةٍ»، (مسلم، الحدود، 13)

Ubâde bin Sâmid (r.a) şöyle buyurur:

“Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e vahy indirildiği zaman onun ağırlığını hissederler ve mübarek yüzlerinin rengi atardı. Bir gün kendilerine vahy indirildi de yine aynı şeyler oldu. Bu hal kendilerinden açıldığı vakit:

«Benden öğrenin! Allah o kadınlara (çıkar) bir yol halketti. Evli ile evli, bekârla bekâr!.. Evliye yüz sopa, sonra taşlarla recim! Bekâra yüz sopa, sonra bir sene sürgün!..» buyurdular. (Müslim, Hudûd, 13)

{

فَقَالَتِ الْأَنْصَارُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: أَمَّا الرَّجُلُ فَأَدْرَكَتْهُ رَغْبَةٌ فِي قَرْيَتِهِ، وَرَأْفَةٌ بِعَشِيرَتِهِ، قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: وَجَاءَ الْوَحْيُ وَكَانَ إِذَا جَاءَ الْوَحْيُ لَا يَخْفَى عَلَيْنَا، فَإِذَا جَاءَ فَلَيْسَ أَحَدٌ يَرْفَعُ طَرْفَهُ إِلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى يَنْقَضِيَ الْوَحْيُ، فَلَمَّا انْقَضَى الْوَحْيُ، قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ» قَالُوا: لَبَّيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ، قَالَ: “ قُلْتُمْ: أَمَّا الرَّجُلُ فَأَدْرَكَتْهُ رَغْبَةٌ فِي قَرْيَتِهِ؟ “ قَالُوا: قَدْ كَانَ ذَاكَ، (مسلم، الجهاد، 84)

…Ensâr birbirlerine bakıp:

“Bu kimseye, memleketi hakkında bir rağbet ve kabilesi için büyük bir şefkat erişti!” dediler. Ebû Hüreyre der ki:

“Bu arada vahiy geldi. Vahiy geldiği zaman bize gizli kalmazdı. Vahiy geldiğinde, vahiy hali Rasulullah (s.a.v.)’den geçinceye kadar bizden birimiz gözünün ucunu Rasulullah (s.a.v.)’den kaldırmazdı… Vahiy geçtikten sonra Rasulullah (s.a.v.):

“Ey Ensâr topluluğu!” diye seslendi. Ensar:

“Buyur, ey Allah’ın resulü!” dediler. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Siz: “Bu kimseye, memleketi için rağbet erişti!” dediniz. Ensâr:

“Böyle bir şey oldu!” dedi… (Müslim, Cihâd, 84)

{

أَنَّ ثَوْبَانَ مَوْلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَدَّثَهُ قَالَ: كُنْتُ قَائِمًا عِنْدَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَجَاءَ حِبْرٌ مِنْ أَحْبَارِ الْيَهُودِ فَقَالَ: السَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مُحَمَّدُ فَدَفَعْتُهُ دَفْعَةً كَادَ يُصْرَعُ مِنْهَا فَقَالَ: لِمَ تَدْفَعُنِي؟ فَقُلْتُ: أَلَا تَقُولُ يَا رَسُولَ اللهِ، فَقَالَ الْيَهُودِيُّ: إِنَّمَا نَدْعُوهُ بِاسْمِهِ الَّذِي سَمَّاهُ بِهِ أَهْلُهُ. فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّ اسْمِي مُحَمَّدٌ الَّذِي سَمَّانِي بِهِ أَهْلِي» ، فَقَالَ الْيَهُودِيُّ: جِئْتُ أَسْأَلُكَ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَيَنْفَعُكَ شَيْءٌ إِنْ حَدَّثْتُكَ؟» قَالَ: أَسْمَعُ بِأُذُنَيَّ، فَنَكَتَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِعُودٍ مَعَهُ، فَقَالَ: «سَلْ» فَقَالَ الْيَهُودِيُّ: أَيْنَ يَكُونُ النَّاسُ يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «هُمْ فِي الظُّلْمَةِ دُونَ الْجِسْرِ» قَالَ: فَمَنْ أَوَّلُ النَّاسِ إِجَازَةً؟ قَالَ: «فُقَرَاءُ الْمُهَاجِرِينَ» قَالَ الْيَهُودِيُّ: فَمَا تُحْفَتُهُمْ حِينَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: «زِيَادَةُ كَبِدِ النُّونِ» ، قَالَ: فَمَا غِذَاؤُهُمْ عَلَى إِثْرِهَا؟ قَالَ: «يُنْحَرُ لَهُمْ ثَوْرُ الْجَنَّةِ الَّذِي كَانَ يَأْكُلُ مِنْ أَطْرَافِهَا» قَالَ: فَمَا شَرَابُهُمْ عَلَيْهِ؟ قَالَ: «مِنْ عَيْنٍ فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا» قَالَ: صَدَقْتَ. قَالَ: وَجِئْتُ أَسْأَلُكَ عَنْ شَيْءٍ لَا يَعْلَمُهُ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْأَرْضِ إِلَّا نَبِيٌّ أَوْ رَجُلٌ أَوْ رَجُلَانِ. قَالَ: «يَنْفَعُكَ إِنْ حَدَّثْتُكَ؟» قَالَ: أَسْمَعُ بِأُذُنَيَّ. قَالَ: جِئْتُ أَسْأَلُكَ عَنِ الْوَلَدِ؟ قَالَ: «مَاءُ الرَّجُلِ أَبْيَضُ، وَمَاءُ الْمَرْأَةِ أَصْفَرُ، فَإِذَا اجْتَمَعَا، فَعَلَا مَنِيُّ الرَّجُلِ مَنِيَّ الْمَرْأَةِ، أَذْكَرَا بِإِذْنِ اللهِ، وَإِذَا عَلَا مَنِيُّ الْمَرْأَةِ مَنِيَّ الرَّجُلِ، آنَثَا بِإِذْنِ اللهِ» . قَالَ الْيَهُودِيُّ: لَقَدْ صَدَقْتَ، وَإِنَّكَ لَنَبِيٌّ، ثُمَّ انْصَرَفَ فَذَهَبَ. فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لَقَدْ سَأَلَنِي هَذَا عَنِ الَّذِي سَأَلَنِي عَنْهُ، وَمَا لِي عِلْمٌ بِشَيْءٍ مِنْهُ، حَتَّى أَتَانِيَ اللهُ بِهِ» (مسلم، الحيض، 34)

Rasûlullah (s.a.v.)’in azadlısı Sevbân (r.a)’tan rivayet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a.v.)’in yanında ayakta duruyordum. Derken yahudi âlimlerin­den birisi gelip:

“es-Selâmu aleyke yâ Muhammed!” dedi. Bunun üzerine ben, onu öyle bir ittim ki az daha yere düşüyordu. Bana:

“Beni niçin itiyorsun?” dedi. Ben de:

“Ey Allah’ın Rasûlü! desene!” dedim. Yahudi:

“Biz, onu ancak ailesinin verdiği ismiyle çağırırız” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.):

“Gerçekten benim adım, ailemin bana isim olarak verdiği Muhammed’dir” buyurdu. Yahudi:

“Sana bazı şeyler sormaya geldim” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Sorduklarına cevap verirsem sana bir faydası olur mu?” buyurdu. Yahudi:

“Kulaklarımla dinlerim” diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.v.) yanındaki bir so­payla yere bir takım çizgiler çizerek:

“Sor bakalım” buyurdu. Yahudi:

“Yer ile göklerin başka bir kılığa değiştirileceği gün insanlar nerede olacak?” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Köprünün yanında karanlık içinde olacaklar” buyurdu. Yahudi:

“O halde insanlardan köprüyü ilk geçen kim olacak?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.):

“Muhacirlerin fakirleri” buyurdu. Yahudi:

“Öyleyse cennete girerken onların hediyesi ne olacak?” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Balık ciğerinin ziyâdesi!” buyurdu. Yahudi:

“Bunun arkasından onların yiyecekleri ne olacak?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.):

“Onlara, cennetin etrafında otlayan cennet öküzü kesilecek” buyurdu. Yahudi:

“Bunun üstüne ne içecekler?” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Orada “Selsebîl” adı verilen bir kaynaktan (içecekler)” buyurdu. Yahudi:

“Doğru söyledin” deyip sonra da:

“Hem ben sana yeryüzünde yaşayan bir peygamberden ya da bir veya iki kişi­den başka hiçbirinin bilmeyeceği bir şeyi sormaya geldim” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Sorduklarına cevap verirsem sana bir faydası olur mu?” buyurdu. Yahudi:

“iki kulağımla seni dinlerim” deyip sonra da:

“Sana çocuğun nasıl meydana geldiğini sormaya geldim” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Erkeğin menisi beyaz, kadının menisi ise sarıdır. Bunlar bir yere gelir­de, erkeğin menisi kadınınkine galebe çalarsa Allah’ın izniyle kadın, erkek çocuk doğurur. Kadının menisi erkeği menine galebe çaldığı zaman da Allah’ın izniyle kadın, kız doğurur” buyurdu. Yahudi:

“Doğru söyledin! Sen gerçekten bir Peygambersin” dedi. Sonra da çekip gitti. Daha sonra Rasûlullah (s.a.v.):

“Gerçekten bu adam bana soracağını sordu. Ama ben onun sorduklarından bir şey bilmiyordum. Tâ ki Allah onları bana bildirdi” buyurdu. (Müslim, Hayz, 34)

{

عن عائشة قالت لما كان يوم أم حبيبة من النبي صلى الله عليه وسلم دق الباب داق فقال النبي صلى الله عليه وسلم انظروا من هذا قالوا معاوية قال ائذنوا ودخل وعلى أذنه قلم يخط به فقال ما هذا القلم على اذنك يا معاوية قال قلم أعددته لله ولرسوله فقال جزاك الله عن نسا خيرا والله ما استكتبتك الا بوحى من الله عزوجل كيف بك لو قد قمصك الله قميصا يعنى الخلافة فقامت أم حبيبة فجلست بين يديه فقالت يا رسول الله وان الله مقص أخى قميصا قال نعم ولكن فيه هنات وهنات وهنات قلت يا رسول الله فادع الله له فقال اللهم اهده بالهدى وجنبه الردى واغفر له في الآخرة والاولى.

رواه الطبراني في الاوسط وفيه السرى ابن عاصم وهو ضعيف.

Heysemî, IX, 356

 

Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye İttibâ

Abdullah bin Kays bin Mahreme şöyle anlatır:

Kuba’daki Benî Amr bin Avf Mescidi’nde namazımı kıldıktan sonra katırıma binmiş geliyordum. Yolda yürüyen Abdullah bin Ömer (r.a) ile karşılaştım. Onu görünce hemen katırdan indim ve:

«‒Amcacığım, buyurun binin!» dedim. Bana:

«‒Ey kardeşimin oğlu! Vâsıtalara binmek isteseydim istediğim bineği bulabilirdim, ancak ben Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yürüyerek bu mescide kadar gelip namaz kıldığını gördüm. Onun için ben de Efendimiz’in yaptığı gibi o mescide yürüyerek gitmeyi seviyorum!» dedi ve bineğe binmedi. Yürüyerek yoluna devam etti.” (Ahmed, II, 119)

{

Bir gün Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman (r.a) ile birlikte Uhud Dağı’na çıkmıştı. O sırada dağ sarsılmaya başladı. Âlemlerin Efendisi ayağıyla yere vurup şöyle buyurdu:

“–Sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd vardır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18/3703; Nesâî, Ahbâs, 4)

Uhud Dağı, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz kendisine çıktığı için sarsıldı. Zira bu, onun için çok büyük bir şerefti. Nasıl olmasın ki?! Ona İmâmü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn salevâtullâhi ve selâmühû aleyhi ve aleyhim ecmaîn çıkmıştı. Sonra Efendimiz (s.a.v) mübarek ayağıyla vurup sâkin olmasını emredince hemen durdu. Uhud’un sarsılması, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e olan muhabbet ve şevkini ızhar etmek içindi, sâkinleşmesi de O’nun emrine itaat içindi.

Gayet açıktır ki bunda insanlar için büyük bir ders vardır. Cansız ve akılsız dediğimiz varlıklar, nebâtat ve hayvanlar böyleyse, onlardan muhabbet ve itaat zuhur ediyorsa -ki bu ikisi birbirinden hiç ayrılmaz-, biz insanların nasıl olması lâzımdır! Üstelik Kur’ân-ı Kerîm’de ve Sünnet-i Seniyye’de muhabbet ve itaati emreden ve bunlara teşvik eden pekçok nas mevcuttur.

Hasan-ı Basrî (v 110/728), hurma kütüğünün inlemesi hâdisesinden söz ederken ağlar ve şöyle derdi:

“Ey Müslümanlar! Bir odun parçası bile, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e kavuşma şevkiyle inliyor. Peki, O’na kavuşmayı arzu eden insanların, O’na daha fazla iştiyak duymaları îcâb etmez mi?” (İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd ve’r-Rakâik, s. 361-362/1021; Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, IV, 570)

{

İbn-i Ömer (r.a) şöyle demiştir:

“Biz ya­nında iken Rasûlullah (s.a.v) secde âyetini okur ve secde ederdi. Biz de O’nunla birlikte secde ederdik. Öyle izdiham olurdu ki bâzımız alnını koyup secde edecek bir yer bulamazdı.” (Buhârî, Sücûdu’l-Kur’ân, 9)

{

Bir gün Rasûlullah (s.a.v):

 “Kim temiz (tayyip) rızık yer, sünnete uygun amelde bulunur ve insanlar onun şerrinden emin olurlarsa, o kişi cennete girer” buyurmuştu.

Bir kişi:

“–Yâ Rasûlallah! Bu tür insanlar günümüzde ümmetin arasında çok sayıda mevcut” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Benden sonraki asırlarda da bulunacak” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 60/2520; Hâkim, IV, 117/7073)

{

Ümeyye bin Abdullah, Abdullah bin Ömer Hazretlerine:

“–Hazarda ve korku esnâsında namazın nasıl kılınacağını Kur’ân’da bulabiliyoruz, ancak sefer namazını bulamıyoruz?” diye sormuştu.

Abdullah bin Ömer d ona:

“–Biz hiçbir şey bilmezken Allah Teâlâ Muhammed j’i bize gönderdi. Biz Muhammed j’i ne yaparken gördüysek aynen onun gibi yaparız” dedi. (İbn-i Mâce, İkâme, 73; Ahmed, II, 65, 94; IV, 78)

{

Cündeb (r.a) şöyle anlatır:

“Cera’a günü[3] şehir dışına ben de geldim, baktım bir kişi orada oturuyordu:

“–Bugün burada çok kan dökülecek” dedim. Orada oturan kişi:

“–Hayır vallâhi, asla dökülmeyecek” dedi. Ben:

“–Bilâkis, kesinlikle dökülecek” dedim.

O “hayır” dedi ben yine “evet” dedim. Bunun üzerine o:

“–Hayır, Allah’a yemin olsun ki asla kan dökülmeyecek. Bu, Peygamber Efendimiz’in bana söylediği bir sözdür” dedi. Bunun üzerine çok kızdım ve:

“–Sabahtan beri sen bana ne kötü bir arkadaş oldun. Peygamber Efendimiz’in sana söylediği söze muhâlefet ettiğimi ve bu konuda yemin ettiğimi işitiyorsun da beni bundan nehyetmiyorsun?” dedim.

Bir müddet durduktan sonra kendi kendime, “Bu öfke de niye?” dedim ve o hadisi sormak için oturan zâta döndüm. Bir de ne göreyim o zât Huzeyfe (r.a) imiş. (Müslim, Fiten, 28)

{

İbn-i Ömer (r.a) şöyle rivâyet eder:

“Rasûlullah (s.a.v) altından bir mühür yüzük edinmişti. Onu takındığı zaman kaşını avucunun içine getirirdi. Rasûlullah (s.a.v) bu yüzüğün kaşına «محمد رسول الله: Muhammed Allah’ın elçisidir» cümlesini nakşettirmişti. İnsanlar da O’nun gibi yüzük edindiler. Rasûlullah (s.a.v) insanların da altın yüzük edindiğini görünce parmağındaki yüzüğü çıkarıp attı ve:

«‒Ben bu altın yüzüğü bir daha ebediyyen takınmam!» buyurdu.

Sonra gümüşten bir yüzük edindi. İnsanlar da gümüşten yüzük edindiler.

Bu yüzüğü Efendimiz (s.a.v)’den sonra Ebû Bekir t, sonra Ömer t, sonra da Osman (r.a) taktı. Nihayet Hazret-i Osman’ın elin­den Erîs Kuyusu’na düştü.” (Buhârî, Libâs, 46)

{

Ebû Ümâme (r.a) şöyle anlatır:

Bir kişi Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in yanına gelip:

“‒Yâ Rasûlallah! Filan kabilenin hissesine düşen malları satın alıp ticaret yaptım ve onlarla şu kadar kâr elde ettim.” dedi.

Allâh Rasûlü (s.a.v):

“‒Sana bundan daha kârlı bir şey söyleyeyim mi?” buyurdular. O zât:

“‒Bundan daha kârlı bir şey var mıdır?” diye hayretle sordu.

Efendimiz (s.a.v):

“‒Kur’ân-ı Kerîm’den on âyet-i kerîme öğrenen kişi bundan daha fazla kâr elde etmiş olur!” buyurdular.

Mübârek sahâbî hemen gidip on âyet-i kerîme öğrendi ve gelip Peygamber Efendimiz’e bunu haber verdi. (Heysemî, VII, 165; Beyhakî, Şuab, II, 328)

En büyük kâr, Kur’ân-ı Kerîm’e yoğunlaşmak…

{

Dıhye bin Halife (r.a) birgün (bazı kimselerin sünnete muhalif davrandıklarını gördüğünde) şöyle dedi:

“Vallahi bugün, vukûa geleceği hiç aklımdan geçmeyen bir hâdise ile karşılaştım: Bir kısım insanlar Rasûlullâh (s.a.v)’in ve ashâbının sünnetinden yüz çevirdiler. Allâh’ım! Artık beni yanına al!” (Ebu Dâvud, Savm 47/2413)

{

Abdullah bin Ebû Evfâ (r.anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre o, kızının cenâze namazında dört defa tekbir aldı. Dördüncü tekbirden sonra, iki tekbir arasında durduğu kadar durup kızının bağışlanmasını diledi ve ona dua etti. Sonra da:

“‒Rasûlullâh (s.a.v) böyle yapardı.” dedi.

Bir başka rivayette şu ifadeler yer almaktadır: “Dört tekbir aldıktan sonra o kadar bekledi ki, biz onun beşinci defa tekbir alacağını sandık. Sonra sağına ve soluna selâm verdi. Namazdan sonra; “Bu yaptığın nedir?” dedik. O da bize, “Rasûlullâh (s.a.v)’in yaptığını gördüğüm şeye bir ilave yapmış değilim.” ya da “Rasûlullâh (s.a.v) böyle yapardı” diye cevap verdi. (Hâkim, I, 360 (Hâkim, “hadis sahihtir” der). Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 24)

Bu rivayette Abdullah bin Ebû Evfâ’nın, “Rasûlullâh da böyle yapardı” veya “Rasûlullâh’ın yaptığını görmediğim bir şeyi ilâve edeceğimi mi sandınız?” şeklindeki sözleri, sahâbîlerin, her işlerinde Hz. Peygamber’i örnek aldıklarını göstermesi bakımından çok önemlidir. Onların ölçüleri, Hz. Peygamber’in sünnetiydi. Savunmaları ve açıklamaları hep sünnetten delil göstermek şeklinde gerçekleşirdi. Hayatlarını sünnete göre ayarlarlardı. Günümüzde de sünnetin her işimizde ölçü alınmasına, delillerin ve tartışmaların sünnete sarılmak amacına yönelik olmasına geçekten çok büyük ihtiyaç vardır. Zira kimlik ve kişiliğimiz ve müslümanlıktaki kalitemiz sünnete uyma oranımıza bağlıdır.

{

Umeyr bin İshak anlatıyor:

Ebu Hüreyre’yi (r.a) görmüştüm, bir defasında Hz. Hasan ile karşılaşınca ona:

«–Karnını aç, Rasûlallah’ı, senin karnını öperken görmüştüm.» dedi.

O da açtı. Ebu Hüreyre de eğilerek Hasan’ın karnını öptü.” (Ahmed, II, 427, 488; Heysemî, IX, 177)

{

İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) , Fetih günü, Mekke’nin yukarı kısmından, devesinin üzerinde olduğu hâlde ilerledi. Terkisinde de Üsame bin Zeyd (r.a) vardı. Beraberinde Hz. Bilâl ve (Kâbe’nin) hâciblerinden olan Osman bin Talha da vardı. Mescid-i Haram’da devesini ıhtırdı. Osman’a Kâbe’nin anahtarını getirmesini emretti. Osman annesine gitti. Ancak kadın anahtarı vermekten imtina etti. Osman:

“–Vallahi, ya anahtarı verirsin ya da şu kılıç belimden çıkacaktır!” dedi.

Kadın anahtarı verdi. Osman Rasûlullâh’a getirdi. Aleyhissalâtu vesselam (kapıyı açıp) Beytullah’a girdi. Onunla birlikte Hz. Üsame, Bilâl ve Osman da girdiler. Gündüz vakti içinde uzun müddet kaldı, sonra çıktı. Halk (içeri girmede) yarış etti.

Abdullah bin Ömer ilk giren kimseydi. Girince, Bilâl (r.a)’ı kapının arkasında ayakta duruyor buldu.

“–Rasûlullâh (s.a.v) nerede namaz kıldı?” diye sordu. Bilâl, Aleyhissalâtu vesselam’ın namaz kıldığı yeri işaret ederek gösterdi. Abdullah der ki:

“–Kaç rekât kıldığını sormayı unuttum.” (Buhârî, Cihâd 127, Salât 30, 81, 96, Teheccüd 25, Hacc 51, 52, Megazi 77, 48; Müslim, Hacc 389)

{

Allâh Teâlâ’nın: “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin!..” (el-Hucurât 2) âyeti nâzil olduğunda Sabit (r.a) evinde oturup ağlamaya başladı.

Rasûlullâh (s.a.v), Sâbit bin Kays’ı bir müddet göremeyince sordu. Bir kimse:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben onun yerini biliyorum!” dedi ve gidip evinde oturmuş, başı önde ağlıyor vaziyette buldu.

“–Neyin var, (niye ağlıyorsun)?” dedi.

“–(Sorma), Şer var! Sesim, Rasûlullâh (s.a.v)’in sesinin üstüne çıkıyordu, bütün amelim boşa gitti, cehennemliğim.” dedi.

Adam, Sâbit’in bu sözlerini işitince doğru (s.a.v)’e geldi ve durumu haber verdi.

“–Ona git ve söyle, sen cehennemlik değilsin, bilakis sen cennetliksin!” buyurdular. (Buhârî, Menakıb 25, Tefsir, Hucurat 1; Müslim, İman 187)

{

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli bir şey olmayacaktır: Helâl para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172) zayıf

 

Hz. Ömer’in Sünnet’e Bağlılığı

Hz. Hafsa (r.a), babası Hz. Ömer’e:

“Ey Mü’minlerin Emîri! Bu elbiselerinden daha yumuşak elbiseler giysen, şu yemeğinden daha hoş yemekler yesen ne olur! Allah sana pekçok yerleri fethetmeyi nasib etmiş ve rızkı sana bollaştırmıştır!” dedi.

Hz. Ömer (r.a):

“‒Şimdi sana karşı kendi yaşadığın halleri delil olarak getireceğim. Sen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hayatta nasıl sıkıntılarla karşılaştığını bilmiyor musun?” diye söze başlayıp Rasûlullah (s.a.v)’in çektiği yokluk ve zorlukların bir kısmını hatırlattı. Hz. Hafsa (r.a) bunları duyunca ağlamaya başladı.

Hz. Ömer (r.a) sözlerine şöyle devam etti:

“‒Sana şunu söyleyeyim ki; benim iki arkadaşım, bir yoldan gittiler. Şimdi ben onların gittiği yoldan başkasına girerse onların vardığı menzilden farklı bir yere ulaşırım. Vallâhi şimdi ben onların yaşadığı sıkıntılı hayata ortak olacağım ki inşaallah sonunda onların vâsıl olduğu rahat hayâta da onlarla birlikte kavuşabilirim!” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 79/34334; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 389/11806)

 

Hz. Ali’nin Sünnet’e Bağlılığı

Hz. Ali (r.a) Peygamber Efendimiz’in Sünnet’ine bağlılıkta bir şâhika idi. Birgün kendisine:

“–Kişi hacda kurban etmek üzere götürdüğü devesine binebilir mi?” diye sorulmuştu. Şöyle cevap verdi:

“‒Bunda bir beis yoktur. Rasûlullah (s.a.v) yolda yürüyen kişilere rastladığında onlara emrediyor onlar da Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in kurbanlık develerine biniyorlardı. Siz Peygamberiniz’in (s.a.v) Sünnet’inden daha üstün bir şeye ittibâ edemezsiniz!” (Ahmed, I, 121)

Onun şu sözleri ne kadar ibretlidir:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük biz de kalktık, oturduğunu gördük biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)

Abdü Hayr der ki:

Hz. Ali’yi gördüm, abdest aldı ve mestlerinin üzerine meshetti. Sonra şöyle dedi:

«–Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in böyle yaptığını görmeseydim mestlerin altını meshetmenin daha doğru olduğunu düşünürdüm.” (Ahmed, I, 148, 95, 124)

 

Berâ İbni Âzib (r.a)’ın Sünnet’e İttibâsı

Sahâbî oğlu sahâbî olan Berâ (r.a), Medine’li ve Evs kabilesindendir. Hicretten evvel Medine’de müslüman olmuştur. Hz. Peygamber’e derin muhabbeti ve bağlılığı ile tanınmaktadır. Onun tavır ve davranışlarını nakletmeye husûsî bir ehemmiyet atfeder, hep Hz. Peygamber’i örnek gösterirdi. Meselâ namazda safların düzgün tutulmasına pek dikkat eder, bunun gereğinden ve faziletinden sık sık bahseder ve derdi ki:

“Cemaatla namaz kılmaya kalktığımız zaman, Hz. Peygamber elleriyle göğüslerimize bazen de sırtlarımıza değer, böylece safları düzeltir:

«Saflarınız bozuk olmasın, sonra o bozukluk kalblerinize sirayet eder!» buyururdu.” (Ahmed, IV 304)

{

Bir defâsında kendisine:

“–Peygamber Efendimiz’in mübarek yüzü kılıç gibi mi parlardı?” diye sorulmuştu. Bu benzetmeyi yerinde ve zarif bulmayan Berâ hazretleri, derhal müdâhale etti ve:

“–Hayır, onun mübârek yüzü ay gibi parlardı” diye hakîkati, en güzel şekilde ifade etti. (Buhârî, Menâkıb, 23)

 

Rasûlullah’a İttibâ, Muhabbet ve Hizmet

Câfer-i Sâdık g, babası Muhammed Bâkır Hazretleri’nden şöyle nakleder:

“Büyük sahâbîlerden Câbir bin Abdullah (r.a)’in yanına girdik. Gelenlere kim olduklarını sordu. Sıra bana gelince:

«–Ben, Muhammed bin Ali bin Hüseyin’im» dedim… Heyecanlandı… Bana iltifat ederek şöyle dedi:

“–Merhaba sana ey kardeşimin oğlu! İstediğini sor!”

Ona sualler sordum, gözleri görmüyordu (âmâ idi). Namaz vakti gelmişti. Dokunmuş bir elbiseye bürünmüş bir hâlde kalktı. Ne zaman onu omzuna alsa bir tarafı kendisine doğru sarkıyordu; çünkü küçüktü. Cübbesi de yanı başında askıda asılı duruyordu. Onunla namaz kıldırdı.

“–Bana Allah Rasûlü (s.a.v)’in haccını anlatın!” dedim. Parmakları ile dokuz saydı ve şöyle dedi:

“–Allah Rasûlü (s.a.v) dokuz sene bekledi. Bu müddet zarfında haccetmedi. Onuncu yılında hacca gideceğini halka ilan etti. Bunun üzerine Medine’ye ülkenin her yanından dalga dalga insanlar akın etti. Hepsi Allah Rasûlü (s.a.v)’e uymak, onun hac ibadetini nasıl yaptığını takip etmek ve tıpkı onun gibi yapmak istiyorlardı.

Onunla beraber yola çıktık, Zülhuleyfe’ye gelince, Esmâ bint-i Ümeys, Muhammed bin Ebî Bekir’i doğurdu. Allah Rasûlü (s.a.v)’e haber gönderip ne yapacağı hakkında bilgi istedi. «Yıkan, pamuk bağla ve sıkı sar, sonra da ihram giy!» diye haber gönderdi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.v) oradaki mescidde namaz kıldırdı. Sonra devesi Kasvâ’ya bindi, onunla Beydâ’ya çıkınca, bir baktım ki önü, arkası, sağı, solu insanlarla doluydu. Kimisi süvari idi, kimisi de yaya yürüyordu.

Allah Rasûlü (s.a.v) aramızdaydı. Ona Kur’ân inerdi, mânâsını çok iyi bilirdi. O Kur’ân’la nasıl amel ederse biz de ona tâbi olarak öylece amel ederdik.

Hacca niyet edip tevhîdle şöyle telbiye getirdi: «Lebbeyk Allahumme lebbeyk! Lebbeyk! Lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk. Lâ şerîke lek» Onun ardından bütün insanlar da aynı şeyi söylediler. Telbiyede bulundular. Onların bu durumuna hiç bir itirazda bulunmadı. Bu sırada o kendi telbiyesine devam etti. Hacdan başka hiç bir gaye ve niyetimiz yoktu. Umre nedir bilmiyorduk. Onunla birlikte Beyt-i Şerif’e geldiğimizde Rükn’ü (Hacer-i Esved’i) istilâm etti. Üç kere hızlı yürüyüşle, dört kere de normal yürüyüşle tavaf yaptı. Sonra Makâm-ı İbrahim’e gidip «Vettehizû min makâmı İbrâhîme musallâ» âyetini okudu. (Bakara, 125) Makam’ı, Ka’be ile kendi arasına aldı. (Babam şöyle derdi: Makamda kıldığı her iki rek’atta da Kul hüvellahu ehad ile Kul yâ eyyühe’l-Kâfirûn sûrelerini okurdu.) Sonra tekrar Rükn’e gidip istilâm etti. Sonra Safâ kapısından çıkıp doğru Safâ’ya gitti. Safâ’da «İnne’s-safâ ve’l-mervete min şeâirillah» âyetini (Bakara, 158) okuduktan sonra, «Allah’ın başladığı yerden başlıyorum» diyerek Safâ’dan başladı. Yukarıya çıkıp Beyti Şerif’i gördü. Kıbleye yönelip Allah’ı tevhid etti ve O’nu yüceltti, tekbir getirdi ve şöyle dedi: «Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh. Lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve huve alâ külli şey’in kadîr. Lâ ilâhe illallahu vahdeh. Enceze va’deh ve nasara abdeh ve hezeme’l-ehzâbe vahdeh” Sonra bunun arasında dua etti. Bunu tam üç kere söyledi. Sonra Merve’ye indi, iki ayağı vâdinin içine varınca, hızlandı. (Vâdiden) yukarıya çıkınca mutad olarak yürüdü. Merve’ye gelince, Safâ’da yaptığı gibi yaptı. Sa’yin sonunu Merve’de bitirdi. Şöyle dedi:

“Daha önce bu düşüncede olsaydım, Kurban getirmezdim de bunu (haccı) umre yapardım. Kimin yanında kurban yoksa hemen ihramdan çıksın ve bunu umre yapsın” dedi. Surâka bin Mâlik bin Cü’şum kalkıp şöyle dedi:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Bu sadece bu yıla mı mahsustur, yoksa her zaman için mi?”

Allah Rasûlü (s.a.v), parmaklarını birbirine geçirdi ve iki kere:

“–İşte umre, hacca böyle girmiştir! Bu yıla mahsus değil, her zaman bu böyledir” buyurdu.

Hz. Ali, Yemen’den Peygamber (s.a.v) için develer getirdi. Fâtıma’nın ihramdan çıktığını ve renkli elbiseler giyip sürme çektiğini gördü. Bu halini hoş karşılamayınca Fâtıma şu cevab verdi: «Bunu bana babam emretti.»

Hz. Ali, Irak’tayken şöyle derdi: “Bunun üzerine hemen Allah Rasûlü (s.a.v)’e gittim ve dedim ki: «Fâtıma’yı ihrâmdan çıkmış olarak gördüm, renkli elbise giymiş üstelik gözlerine de sürme sürmüş. Neden böyle yaptığını kendisine sorunca, “Bunu bana babam emretti” dedi. Gerçekten ey Allah’ın Rasûlü bunu ona sen mi emrettin?»

“–O doğru söylemiş. Peki sen hacca niyetlenirken ne dedin?” buyurdu.

“–«Allah’ım! Ben Allah Rasûlünün niyeti gibi niyet ediyorum. O’nun gibi ihrama girip telbiye getiriyorum» dedim.”

“–Beraberimde kurban vardır, sen ihramdan çıkma!” buyurdu.

Gerek Peygamber (s.a.v)’in getirdiği gerekse Ali’nin Yemen’den getirdiği kurbanların yekünü yüz tane idi.

İnsanların hepsi, ihramdan çıktılar ve traş oldular. Ancak Peygamber (s.a.v) ile beraberinde kurbanlar olanlar ihramdan çıkmadılar ve traş da olmadılar. Terviye günü olunca, doğru Minâ’ya gittiler, hacca niyet ettiler. Allah Rasûlü (s.a.v) devesine binip gitti. Mina’da öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabahı kıldı. Güneş doğuncaya kadar biraz bekledi. Emretti; kıldan olan çadırı Nemire denilen yere kuruldu.

Sonra yoluna devam etti. Kureyş kendilerinin Câhiliye devrinde yaptıkları gibi onun da Meş’ar-i Haram’da duracağında şüphe etmiyorlardı. Hâlbuki Efendimiz, oradan geçip gitti, Arafat’a vardı. Çadırın Nemire’de kurulduğunu gördü. Oraya inip konakladı. Güneş tepeden meyledince emretti, Kasvâ’sı hazırlandı. Ona binip doğru vâdinin içine geldi ve orada insanlara şöyle hitab etti:

“Kanlarınız, mallarınız birbirlerinize, bu gününüzdeki hürmet gibi, bu ayınızdaki hürmet gibi, bu beldenizdeki hürmet gibi haramdır.

Câhiliyetten kalma her türlü âdet ve gelenekler ayağımın altındadır, kaldırılmıştır. Cahiliyetten kalma kan davası da kaldırılmıştır.

Kanlarınızdan ilk kaldırdığım kan, İbn Rabîa bin el-Hâris’in kanıdır. O Sa’d oğullarında süt anadaydı. Hüzeyl kabilesi onu öldürmüştü.

Cahiliyetten kalma ribâ (faiz) da kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım ribâ, Abbâs bin Abdi’l-Muttalib’in ribâsıdır. Onun hepsi kaldırılmıştır.

Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’ın emânı ile aldınız, onları Allah’ın kelimesiyle helâl edindiniz.

Sizin onlar üzerindeki haklarınız; onların yataklarınızı hoşlanmadığınız kimselerden hiç birine çiğnetmemeleridir. Bunu yaparlarsa onları, zarar vermeyecek şekilde dövün!

Onların sizin üzerinizde olan hakları; usûlü dairesince yemek, içmek ve giyimleridir.

Size bir şey bırakıyorum, ona sarılırsanız asla sapıtmazsınız; o, Allah’ın kitâbıdır. Size benden soracaklar, ya siz ne diyeceksiniz?”

Şöyle dediler: “Biz şehâdet ediyoruz ki, sen tebliğ ettin, görevini yerine getirdin, öğüt verdin.” Bunun üzerine şehâdet parmağını göğe kaldırıp insanlara karşı çevirerek üç kere: “Allah’ım! Şahit ol, Allah’ım şahit ol, Allah’ım şahit ol!” dedi.

Ondan sonra Bilâl ezân okudu, kâmet getirdi. Peygamber (s.a.v) öğle namazını kıldırdı. Sonra yine kâmet getirdi, ikindi namazını kıldırdı. Bu iki namaz arasında hiç bir şey kılmadı. Sonra Kasvâ’ya binip vakfe yerine geldi. Devesinin karnını kayalara doğru, yayalıların toplandığı yerin önüne alıp kıbleye karşı durarak (dua etti). Bu vakfesi Güneş batıncaya kadar devam etti. Ondan sora Üsâme’yi terkine alarak devesini mahmuzladı. Dizginini sıkı tutup hızlandırdı. Hatta yularını o kadar kasmıştı ki neredeyse başı semerinin altındaki deriye çarpıyordu. Bir yandan da insanlara eliyle “Sükûneti muhâfaza edin, sükûneti muhafaza edin” diye işaret ediyordu. Kum tepeciklerinden herhangi birine geldiğinde düze çıkıncaya kadar dizgini biraz gevşetiyordu. Nihayet Müzdelife’ye geldi. Orada bir ezan, iki kâmetle cemi tehîr olarak akşamla yatsıyı bir arada kıldırdı. Aralarında hiç bir şey (nâfile) kılmadı. Tan yeri ağarıncaya kadar uzanıp yattı.

Sabah olunca bir ezan, bir kâmetle sabah namazını kıldırdı. Sonra Kasvâ’ya binip Meş’ar-i Haram’a vardı. Üstüne çıktı, kıbleye karşı durup Allah’a hamd etti, tekbir ve tehlîl getirdi. O’nun birliğini haykırdı. Güneş doğmadan hava iyice aydınlanıncaya dek vakfeye durdu.

Güneş doğmadan Fadl bin Abbâs’ı da terkine alarak devesine bindi. Fadl saçı güzel, beyaz tenli ve yakışıklı idi. Güzel bir kadın yoldan geçerken, Fadl ona bakmaya başladı. Allah Rasûlü (s.a.v) yüzüne elini koyunca, bu defa Fadl öbür yandan bakmaya başladı. Yine elini yüzüne koyunca öbür tarafa çevirip yine bakmaya başladı. Nihayet Batn-ı Muhassir’e vardılar. Devesini biraz hareketlendirip Cemretü’l-Kübrâ’ya çıkan orta yola girdi. Nihayet ağacın yanında bulunan Cemre’ye geldi, ona yedi taş attı ve her atışında tekbir getirdi. Onları vadinin içinden attı.

Sonra kurban kesilen yere gitti, eliyle altmışüç deve kesti. Sonra (bıçağı) Hz. Ali’ye verdi; onları da o kesti. Ali’yi kurbana ortak etmişti. Sonra her deveden bir parça et alınıp tencereye kondu ve pişirildi; sonra beraberce yediler. Çorbasından da içtiler.

Allah Rasûlü (s.a.v) sonra devesine binip Beyt-i şerif’e gitti. Mekke’de öğle namazını kıldırdı. Abdu’l-Muttalip oğulları zemzemden su çekip ikrâm ediyorlardı. Onların yanına varıp şöyle dedi:

«–Ey Abdulmuttalip oğulları! Su çekin! Eğer insanların yanınızda kalabalık yapmalarından korkmasaydım ben de sizinle beraber su çekerdim» dedi. Ona kovayı uzatıp verdiler, doya doya zemzemden içti.”

Diğer rivayette Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Ben kurbanı burada kestim. Ama Minâ’nın her yerinde kurban kesilebilir. Evlerinizde, çadırlarınızda kesebilirsiniz. Ben burada vakfeye durdum, amma Arafat’ın her yeri vakfe yeri olur. Burada durdum lâkin (Arafat’ın) hepsi mevkiftir. Her yerinde vakfeye durulabilir.” (Müslim, Hacc, 147-148; Ebû Dâvud, no: 1905; Tirmizî, no: 862, 856, 2967; Nesâî, I, 195, 122; V, 164, 232, 240, 155; İbn-i Mâce, no: 3074; Ebû Ya’lâ, no: 2126)

 

Allah ve Rasûlü’ne İtaat / İtaatta Hassâsiyet

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz Tâif kuşatmasından dönüp Cîrâne’ye geldiğinde Ömer bin Hattâb (r.a):

“‒Yâ Rasûlallah! Ben câhiliyye devrinde Mescid-i Haram’da bir­gün iʻtikâfa girmeyi nezretmiştim, ne buyurursunuz?” diye sordu.

Efendimiz (s.a.v):

“‒Git, bir gün iʻtikâf yap! buyurdular.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ona ganimetle­rin beşte birinden bir câriye vermişti. Bir müddet sonra Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz halkın esirlerini âzâd edince Ömer bin Hattâb (r.a) onların seslerini işitti: “Rasûlullah (s.a.v) bizi âzâd etti!” diyorlardı.

Hz. Ömer (r.a):

“‒Dışardan gelen bu sesler nedir?” diye sordu. Yanındakiler:

“‒Rasûlullah (s.a.v) halkın esirlerini âzâd etti” de­diler.

Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) oğluna:

“‒Abdullah! Git, Efendimiz’in bana verdiği o câriyeyi serbest bırak!” dedi. (Müslim, Eymân, 28)

{

Safiyye bint-i Şeybe’den rivayet edildiğine göre:

“Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler” (Nûr, 31) âyet-i kerimesi nâzil olduğunda, erkekler evlerine dönüp hanımlarına, kızlarına, kız kardeşlerine ve bütün akrabâlarına bu âyeti okudular. Bunun üzerine bütün kadınlar, nakışlı, resimli elbiselerine yö­neldiler ve bunlarla baştan aşağıya güzelce örtündüler. Böylece Allah Teâlâ’nın ki­tabından indirmiş olduğu hükümleri derhal tasdik ettiklerini ve onlara gönülden inandıklarını gösterdiler. Sa­bah namazda Allah Rasûlü’nün arkasında baştan aşağı örtünmüş olarak safa durdular. Başlarına bağladıkları siyah örtüler sebebiyle sanki başlarının üstünde kargalar varmış gibi görünüyorlardı. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, [Nûr, 31])

{

Abdullah bin Amr bin Âs (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte Mekke ile Medine arasındaki Ezâhir dağ yolundan iniyorduk. Bir ara Rasûlullah (s.a.v) dönüp bana baktı. Üzerimde aspurla boyanmış, tek desenli sade bir giysi vardı. (Aspur, elbiseye kızıl renk veren bir boyadır.) Efendimiz:

“–Üzerindeki bu giysi de nedir?” diye sordu. Ben onun bundan hoş­lanmadığını hemen anlamıştım. Sonra ev halkımın yanına vardım. O sırada onlar tandırlarını ateşleyerek kızdırıyorlardı. Ben o elbiseyi tandıra attım. Ertesi gün Hz. Pey­gamber’in yanına vardım.

“–Ey Abdullah, o elbiseyi ne yaptın?” dedi. Ben de yaptıklarımı te­ker teker ona anlattım.

“–Keşke onu aile halkından bazılarına giydirseydin. Çünkü kadın­ların böyle elbiseyi giymelerinde bir günah yoktur” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Libâs, 17/4066; İbn-i Mâce, Libâs, 21)

{

Ebû Râfî şöyle anlatır:

“Ebû Hüreyre ile yatsı namazı kıldım. «İze’s-semâü’nşakkat» sûresini okudu ve secde etti. Ben ona:

“–Ey Ebû Hüreyre, bu ne secdesi?” deyince şöyle cevap verdi:

“–Ben Ebü’l-Kâsım (Hz. Muhammed) (s.a.v)’in arkasında bu sûrede secde ettim. Ben bu secdeye ölünceye kadar devam edeceğim.” (Müslim, Mesâcid, 110; Ahmed, II, 229)

 

Rasûlullah (s.a.v)’e İtaatin Faydaları

Ebû Râfî’ şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) için bir koyun kızartıldı ve kendisine ikrâm edildi. Bana:

“–Ebû Râfî’, kürek kısmını ver?” buyurdu. Ben de verdim. Tekrar:

“–Ebû Râfî’, kürek kısmını ver?” buyurdu. Bu sefer koyunun diğer küreğini verdim.

(Heysemî’deki bir rivâyete göre Efendimiz r, bu etleri Hendek harbi esnâsında ashâbına ikram ediyordu.)

Allah Rasûlü (s.a.v) üçüncü defa:

“–Ebû Râfî’, kürek kısmını ver?” buyurunca ben:

“–Yâ Rasûlallâh! Bir koyunun ancak iki küreği olmaz mı?” dedim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

“–Sesini çıkarmasaydın, ben kürek kemiği istedikçe tencereden çıkarıp vermeye devam ederdin!” buyurdu.

Rasûlullah (s.a.v) koyunun kürek kısmını severdi. (Ahmed, VI, 8; Dârimî, Mukaddime, 7/45; Heysemî, VIII, 311)

{

Taşköprülüzâde, talebelere şu nasihatte bulunur:

“Sen, büyük hadis âlimi Ebû Zür’a gibi ol! Vefatı esnâsında kendisine «Kimin son sözü “Lâ ilâhe illallâh” olursa cennete girer» hadîs-i şerîfi sorulmuştu. O da hadîs-i şerîfi isnâdıyla birlikte zikretti, «Lâ ilâhe illallâh» dedi, ancak «cennete girer» diyemeden vefât etti.

Bak, Cenâb-ı Hak onu, hadîs ilminden nasıl istifade ettirdi. Sana düşen, âhirette fayda sağlayacak şeyi etinle kanınla mezcetmendir. Diğer ilimleri ise bir âlet addederek öğrenmeli, ölüm anında diline dolanacak şekilde kalbini ve aklını onlarla doldurmamalısın.”[4]

 

Sünneti İhyâ Eden Allah Rasûlü’nü Seviyor Demektir

Enes bin Mâlik (r.a) diyor ki:

Rasûlullah (s.a.v) bana:

“–Yavrucuğum, hiç kimse için gönlünde bir hile taşımadan sabahlayabilir ve akşamlayabilirsen, öyle yap!” buyurdu.

Sonar da şöyle devâm etti:

“–Yavrucuğum, bu benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi ihyâ ederse kesinlikle beni sevmiştir. Kim de beni severse, benimle birlikte cennette olacaktır.” (Tirmizî, İlim, 16/2678)

{

Halîfe Ömer bin Abdülazîz (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir sünneti ihyâ ediyor olmasam veya bir hakkı ikâme etmek için gayret sarfediyor olmasam, bu dünyada bir an bile yaşamak istemem.” (Said bin Mansûr, Musannef, Cenâiz, 13; İbn-i Sa’d, V, 344, 383)

 

Sünnet’e İtiraz Eden Zarar Görür

Ahmed bin Hanbel Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Mushaf-ı Şerîf’e baktım ve otuz üç yerde Rasûlullâh (s.a.v)’e itaatin emredildiğini gördüm.”

Sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu:

فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

“…Onun (Rasûlün) emrine muhâlif davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (en-Nûr, 63)

Sonra bu âyet-i kerimeyi tekrar tekrar okuyor ve şöyle buyuruyordu:

“Âyette isabet edeceği bildirilen fitne nedir? Şirktir, küfürdür. Herhalde o fitne kişinin başına şöyle gelir: Bir kişi, Efendimiz (s.a.v)’in bir sözünü reddettiğinde kalbine bir eğrilik gelir, kalbi kaymaya başlar. Nihayet o kişinin kalbi hidâyetten tamamen uzaklaşır ve sahibini helâk eder.”

Bunları söyleyen Ahmed bin Hanbel, şu âyet-i kerîmeyi okumaya başladı:

 “Hayır, Rabbine yemîn olsun ki aralarında çıkan herhangi bir anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (en-Nisâ, 65) (İbn-i Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-kübrâ, no: 99; İbn-i Teymiyye, es-Sârimü’l-meslûl, Beyrut 1417, I, 59)

{

Yine Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir:

“Kim Nebî (s.a.v)’in hadîsini reddederse, o helâk uçurumunun kenârındadır.” (İbn-i Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-kübrâ, no: 99)

{

Bir kişi, Mâlik bin Enes Hazretleri’ne:

“‒Mescid-i Nebî’de mi ihrâma gireyim yoksa Zülhuleyfe’de mi?” diye sordu. İmâm Mâlik Hazretleri:

“‒Zülhuleyfe’de!” dedi. O zât:

“‒Ben Rasûlullâh (s.a.v)’in Mescid’inde ihrama girdim” dedi.

Bunun üzerine İmâm Mâlik Hazretleri şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“…Onun (Rasûlün) emrine muhâlif davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (en-Nûr, 63) (İbn-i Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-kübrâ, no: 100)

{

Câbir (r.a)’dan:

“Kurban bayramı günü Allâh Rasûlü (s.a.v) bize Medine’de namaz kıldırdı ve birtakım insanlar, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kurban kestiğini zannederek kendi kurbanlarını kestiler. Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v) kendisinden önce kesenlere başka bir kurban kesmelerini ve bir daha Allâh’ın Rasûlü kurbanını kesinceye kadar kurban kesmemelerini emretti.” (Müslim, Edâhî, 14)

{

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle anlatır:

“Allah Rasûlü (s.a.v) bir keresinde hasta olan bir bedevîye geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuştu. Nebiyyi Ekrem Efendimiz bir hastayı ziyaret ettiğinde:

«−لَا بَأْسَ طَهُورٌ إِنْ شَاءَ اللّٰهُ: Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!» derdi. Bu bedevîye de:

«−Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!» duasında bulundu.

Ancak bedevî:

«−Günahlarına keffâret olur mu dedin? Hayır aksine bu hastalık, yaşlı bir insanı yakıp kavuran ve kabre götüren hummâ hastalığıdır!» dedi.

Onun bu uygunsuz cevabı üzerine Allah Rasûlü (s.a.v) de:

«−Peki, öyle olsun!» buyurdu. (Buhârî, Menâkıb, 25, IV, 181)

Hadisin bazı rivayetlerinden öğrenildiğine göre, bedevî o gece ölmüştür. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, X, 124)

{

Saîd b. Müseyyeb’in anlattığına göre, dedesi Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e gelmişti. Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–İsminiz nedir?” diye sordu. O da:

“–Hazn (Kabalık, şiddet ve meşakkat)” cevabını verdi. Rasûlullâh (s.a.v):

“–Sizin isminiz Sehl (kolaylık) olsun!” buyurdu. Dedesi ise:

“–Babamın bana verdiği ismi değiştiremem” dedi.

Saîd b. Müseyyeb der ki:

“O günden beri bizde kabalık, kasvet ve meşakkat eksik olmadı.” (Buhârî, Edeb, 107; el-Edebü’l-müfred, no: 841)

{

Tâbiînin büyük âlimlerinden Saîd bin Müseyyeb Hazretleri, ikindiden sonra, fazla olarak iki rekât namaz kılan bir kişi gördü. (Kerahat vakti nâfile namaz kılan bu zâtın yaptığından hoşlanmadı.) Namaz kılan kişi ona:

“–Ebû Muhammed! Allah Teâlâ, namaz kıldığım için bana azâb eder mi?!” diye yaptığını savunmak istedi. Said bin Müseyyeb Hazretleri de:

“–Hayır! Cenâb-ı Hak sana namaz kıldığın için değil, lâkin Sünnet-i Seniyye’ye muhâlefet ettiğin için azâb eder!” buyurdu. (Dârimî, Mukaddime, 39/442)

{

Güneş doğduktan sonra namaz kılmaya kalkışan bir kişi uyarılmıştı. O da:

“–Allah’ın beni namaz kıldığım için cezâlandıracağını mı söylemek istiyorsun?!” diye yanlışını savunmaya kalktı.

Süfyan bin Uyeyne ona:

“–Allah, seni namaz kıldığın için değil, sünnete uymadığın için cezâlandırır!” cevabını verdi. (İsmail L. Çakan, “Peygamberlerin Bazı Nitelikleri ve Hz. Peygamber’in Ümmeti Üzerindeki Hakları”, Cahiliye Toplumundan Günümüze Hz. Muhammed, 13-15 Nisan 2007, Konya, s. 28)

{

Fudayl bin Iyâz (r.a) şöyle der:

“Şâyet bir amel ihlâsla yapılır da doğru olmazsa kabul edilmez. Doğru olur ancak ihlâslı olmazsa yine kabul edilmez. Tâ ki hem ihlâslı ve hem de doğru olana kadar. İhlâs, onun Allâh için yapılması, doğru olması da sünnet üzere olmasıdır.

“Her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse sâlih amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin. “ (el-Kehf, 110)[5]

 

Sünnet / Mealciler / Kur’âniyyûn

Eyyûb es-Sahtiyânî (r.a) şöyle buyurur:

“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o: «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» (Diğer bir rivâyette) «Sen bize Kur’ân’la cevap ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.” (Hâkim, Maʻrifetü ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb Bağdâdî, el-Kifâye fî ılmi’r-rivâye, s. 16)

İmâm Evzâî şöyle buyurur:

“Bunu sebebi sünnetin Kur’ân üzerinde hüküm koyucu (yani onu açıklayıcı ve tefsir edici) olarak gelmesindendir.”

Yine Eyyûb es-Sahtiyânî (r.a) şöyle buyurur:

“Bir şahıs, tâbiînin büyüklerinden Mutarrif bin Abdullah’a; «Bize sadece Kur’ân’da olanlardan bahsedin!» deyince ona şöyle seslenir:

«‒Vallâhi biz Kur’ân’ın yerine başka birşey koymak arzusunda değiliz. Bilâkis, Kur’ân’ı bizden daha iyi bilen zâtın (îzâhlarını öğrenmek) istiyoruz».” (İbn-i Abdi’l-Berr, Câmiu beyâni’l-ilmi ve fadlih, II, 1193/2349; Süyûtî, Miftâhu’l-cenne fi’l-ihticâci bi’s-sünne, s. 9, 34, 35, 43)

 

Cennet’in Kapısı İlk Defâ Peygamberimize Açılacaktır

Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“‒Ben kıyâmet günü cennetin kapısına gelip açılmasını isterim. Hâzin (kapıcı melek): «Sen kimsin?» diye seslenir. Ben:

“‒Muhammed’im!” derim. Bunun üzerine:

“‒Sana açıyorum. Senden önce kimseye açmamakla emrolundum!” diyecek!” (Müslim, İman 333)

 

Medîne-i Münevvere’ye Dâir

İmam Mâlik (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Ülkeler kılıçla fethedildi. Lâkin Medîne Kur’ân’la fethedilmiştir.” (Muvatta’, (A’zamî), I, 10; Rudânî, 3774)

{

Zübeyr b. Avvam’ın azadlı kölesi Yuhannes şunları anlattı:

“Fitne (karışıklık) zamanında Abdullah b. Ömer (r.a)’ın yanında oturuyordum. Azat ettiği bir cariye gelerek ona selam verdi ve:

“–Ya Eba Abdurrahman, ben Medine’den çıkmak istiyorum. Açlık sıkıntısı çekiyoruz.” deyince:

“–Otur ey akılsız! Şüphesiz ki ben Rasûlullâh (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu işittim:

«Medine’nin minnet ve sıkıntısına sabreden kimseye şüphesiz kıyâmet gününde şefaatçi veya şahid olurum.»“ (Muvatta’, Câmi’, 3)

{

Cabir b. Abdullah anlatıyor: “Bir bedevi Rasûlullâh (s.a.v)’e Müslüman olmak üzere biat etti. Daha sonra Medine’de sıtma hastalığına yakalanınca Rasûlullâh (s.a.v)’e gelip:

“–Ya Rasûlallâh! Biatımı boz. (Medine’den ayrılmama müsaade buyur).” dedi. Rasûlullâh (s.a.v) kabul etmedi. Daha sonra tekrar gelip:

“–Biatımı boz.” dedi. Rasûlullâh (s.a.v) yine kabul etmeyince bedevi tekrar gelip:

“–Benim biatımı boz.” dedi. Bu defa da Rasûlullâh (s.a.v) istediğini kabul etmeyince bedevi çıkıp gitti. Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v):

“–Şüphesiz ki Medine şehri demirci körüğü gibidir. (Nasıl ki körük demir üzerindeki kir ve pası giderirse) Medine şehri de kötüleri atar. İyiler orada kalır.” buyurdu. (Muvatta’, Câmi’, 4)

{

Ebû Hüreyre (r.a) Rasûlullâh (s.a.v)’i şöyle buyururken işittim dedi:

“Bir gün gelecek, insanlar Medine’yi bütün hayır ve güzellikleriyle terkedip gidecekler; orada sadece vahşi hayvanlar ve kuşlar kalacaktır. Medine’ye son olarak koyunlarına seslenip duran Müzeyne kabilesinden iki çoban girecek ve orayı ıpıssız, vahşi hayvanlarla dolu bulacaklar. Onlar da Vedâ Tepesi’ne gelince yüzüstü düşüp öleceklerdir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 5; Müslim, Hac, 498, 499)

Medîne-i Münevvere’nin Fazîleti

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Şam fethedilir ve bir kısım insanlar âilelerini alıp hayvanlarını sürerek Medîne’den çıkıp dünya rahatı için oraya giderler, diğer insanları da buna teşvik ederler. Hâlbuki bilseler Medîne onlar için daha hayırlıdır. Sonra Yemen fethedilir ve bir kısım insanlar bu minval üzere âilelerini alarak Medîne’den çıkıp oraya giderler. Hâlbuki bilseler Medîne onlar için daha hayırlıdır. Sonra Irak fethedilir ve bir kısım insanlar yine aynı şekilde âilelerini alarak Medîne’den çıkıp oraya giderler. Hâlbuki bilseler Medîne onlar için daha hayırlıdır.” (Müslim, Hac, 496-497; Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 5)

{

Abdullah bin Ömer’in nakline göre Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, Medîne’deki kalelerin yıkılmasını yasaklamış ve şöyle buyurmuştur:

“‒Kaleleri yıkmayınız, zira onlar Medîne’nin zînetidir.” (Tahâvî, Meâni’l-âsâr, IV, 194)

Efendimiz (s.a.v) bu sözleriyle târîhî ve mânevî değeri olan eserlerin muhâfaza edilmesi îcâb ettiğine işâret buyurmuşlardır.

Kâdî Iyâz’ın Medîne-i Münevvere Hasreti

Kâdî Iyâz şöyle der:

“Mekke ve Medine toprakları ilâhî vahyin ve Kur’an-ı Kerim’in indiği, Cebrail ve Mikail’in durmadan gelip gittiği, meleklerin ve peygamber ruhlarının inip çıktığı bir mübarek yerdir. O mekânlar, Allah’ı takdis ve tesbih ile inleyip durur. Oranın burcu burcu kokan toprağı, insanoğlunun efendisini sinesinde barındırır. Allah’ın dini ve Rasûlullah (s.a.v)’in sünneti dünyaya oradan yayılmıştır. Oralar Kur’ân âyetlerinin okunup okutulduğu, ibadetlerin ve duaların yapıldığı, faziletlerin ve hayırların gözle görüldüğü, Rasûlullah (s.a.v)’in peygamber olduğunu isbat eden delillerin ve onun mucizelerinin ortaya çıktığı, hac ile alâkalı vazifelerin yapıldığı ve bazı ibadetlerin simgeleri olan yerlerin ve Peygamberler Sultanı’nın doğup büyüdüğü mevkilerin bulunduğu, peygamberlik nurunun ilk defa fışkırdığı, risalet pınarının kaynayıp coştuğu, toprağı, Mustafa (s.a.v)’in bedenini ilk defa kucaklayıp öptüğü emsalsiz mekânlardır. O yerler; sayılıp sevilmeye, burcu burcu kokusu ciğerlere çekilmeye, taşı toprağı doyasıya öpülmeye layık yerlerdir.

Ey peygamberlerin en hayırlısının mübarek diyarı! Ve bütün âlemin kendisi ve mucizeleri sayesinde doğru yolu bulduğu yüce insanın yurdu!

Gönlümde muhabbetin alev alev, yüreğim ise aşkınla kavruldu.

Ahdim olsun, eğer gözlerimin senin yurdunun taşına, toprağına doya doya bakması nasip olursa; ben de senin ayak bastığın toprakları doya doya öpeceğim ve şu bembeyaz sakalımla o yerleri süpüreceğim. (M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 406-407)

 

Enes (r.a) der ki:

“Yemen halkı, Rasûlullah (s.a.v)’e geldi ve:

«–Bizimle birlikte birini gönder de bizlere Sünnet-i Seniyye’yi ve İslâm’ı öğretsin!» dediler.

Rasûlullah (s.a.v) de Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın elini tutup:

«–Bu, şu ümmetin güvenilir (emin) kişisidir» buyurdu ve Yemenlilerle birlikte onu gönderdi.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 54; Ahmed, III, 146. Krş. Buhârî, Meğâzî, 72)

 

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“İslâm garip başladı ve yine önceki garip hâline dönecektir. Gariplere müjdeler olsun! Ki onlar benden sonra insanların sünnetimden bozup fesâda uğrattığı hususları ıslâh ederler.” (Tirmizî, Îmân, 13/2630. Ayrıca bkz. Müslim, Îmân, 232-233; Ahmed, I, 184; IV, 73)

Beyhakî’nin rivâyetinde:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, garipler kimlerdir?” diye sorulunca, Rasûlullah (s.a.v):

“–Sünnetimi yaşayarak ihyâ edenler ve onu Allah’ın kullarına öğretenlerdir” cevabını vermişlerdir. (Beyhakî, ez-Zühdü’l-kebîr, s. 150/207)

 

Hz. Ali (r.a) şu şehâdette bulunmuştur:

“Rasûlullah (s.a.v) vefat edince Hz. Ebû Bekir (r.a) halife oldu. Yüce Allah tarafından ruhu kabzolununcaya kadar Peygamber Efendimiz’in ameline ve Sünnet’ine göre hareket etti. Sonra Hz. Ömer (r.a) halife oldu. O da Cenâb-ı Hak rûhunu kabzedinceye kadar Rasûlullah (s.a.v) ve Hz. Ebû Bekir’in amellerine ve Sünnet’lerine göre hareket etti.” (Ahmed, I, 128)

 

Bekir bin Abdullah el-Müzenî şöyle anlatır:

İbn-i Abbâs (r.a) ile birlikte Kâʻbe’nin yanında oturuyordum. Bir bedevî gelerek ona:

“‒Bana ne oluyor ki amcanızın oğullarını hacılara bal ve süt ikrâm ederken, sizi ise nebîz (üzüm şerbeti) ikrâm ederken görüyorum? İmkânsızlığınız sebebiyle mi böyle yapıyorsunuz yoksa cimriliğinizden mi?” dedi.

İbn-i Abbâs şöyle cevap verdi:

“‒Elhamdü lillâh, ne imkânsızlığımız var ne de cimrilik yapıyoruz! Nebî (s.a.v) bineğinin üzerinde yanımıza gelmişti. Terikisinde de Üsâme vardı. Bizden içecek istedi, biz de kendisine bir kap nebîz ikrâm ettik. Efendimiz (s.a.v) onu içti ve artanını da Üsâme’ye verdi. Sonra da:

«‒Çok iyi ve güzel yapmışsınız, böyle yapmaya devam edin!» buyurdu.

Bu sebeple biz Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in emrettiği şeyi değiştirmek istemiyoruz.” (Müslim, Hac, 347)

 

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Kur’an- Kerim; kendisini ezberlemek, anlamak, düşünmek, öğüt almak istemeyenlere zordur. O, içindeki hükümlerle insanlar arasında hüküm veren âdil bir hâkimdir. Benim hadisime sıkıca tutunarak Kur’an’ın manasını anlayan, onun âyetlerini ve hükümlerini ezberleyenler, kıyamet gününde Kur’an ile beraber haşrolunur. Kur’an’ı ve benim hadisimi önemsemeyip onların gereğini yapmayanlar ise hem dünyada hem de âhirette kaybeder. Allah Teâlâ benim ümmetime sözümü tutmalarını, buyruklarımı yapmalarını, sünnetime uymalarını emretmiştir. Hadislerde söylediklerimden râzı olanlar, Kur’an’dan râzı olmuş olurlar. Allah Teâla:

«Peygamber size neyi emrettiyse ona uyun; neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Çünkü allah’ın cezası pek çetindir.» buyurmuştur.” (Haşir 59/7) (Süyûtî, Menâhilü’s-safâ (Semîr), s. 177, nr. 910; Taberî, Câmiu’l-beyân, XVIII, 17; M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 294)

 

Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Bazı insanlar gelip Kur’ân’daki müteşâbih âyetleri öne sürerek sizinle tartışacaklar. Onlara karşı hadis-i şerîf ve sünnet-i seniyye ile mücâdele edin! Zîrâ ashâb-ı sünen yani hadîs-i şerifleri bilen kişiler, Allah’ın kitâbını en iyi bilen kimselerdir.” (Dârimî, Mukaddime, 17/121)

 

Sünnet’i Terk Etmek

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الدَّيْلَمِيِّ، قَالَ: بَلَغَنِي أَنَّ «أَوَّلَ ذَهَابِ الدِّينِ تَرْكُ السُّنَّةِ، يَذْهَبُ الدِّينُ سُنَّةً سُنَّةً، كَمَا يَذْهَبُ الْحَبْلُ قُوَّةً قُوَّةً»

Tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Deylemî (r.a) şöyle der:

“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. İpin tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi din de sünnetlerin bir bir terkedilmesiyle nihâyet elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)

 

Unutulan Sünnetleri İhyâ Etmek

İmâm Mâlik (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Sünnet-i Seniyye, Nûh (a.s)’ın gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtulur, kim de onu terkederse helâk olur.”

{

Kişi, Sünnet-i Seniyye’ye tâzim gösterip onunla amel etmedikçe kalbi müstakîm olmaz.

 

Sünnet’i Terketmek Dalâlete Düşürür

Sünnet iki çeşittir: Sünen-i Hüdâ, Sünen-i Zevâid

Namazı câmide cemaatle kılmak, ezan okumak, ikâmet getirmek gibi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in devamlı yaptığı sünnet-i müekkedeler birinci kısma dâhildir. Bu kısım vâcibe yakındır. Bunları terkeden çok kötü ve çirkin bir iş yapmış, mekruh işlemiş olur. Bu sünnetleri özürsüz olarak devamlı terkeden kimseler dalâlete (sapıklığa) düşmüş olur ve ayıplanırlar. Zîrâ bu sünnetlerin terkedilmesi, dîni hafife almak mânâsına gelir. (Bkz. İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, I, 104; II, 12)

 

Sünnet Düşmanları

Bir adam, İmrân b. Husayn’a:

“–Ey Ebû Nüceyd! Siz bize bir takım hadisler rivayet edi­yorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” dedi.

Bunun üzerine İmrân (r.a) kızdı ve:

“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” dedi. Adam:

“–Hayır” dedi. İmrân (r.a):

“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz, biz de Nebiyyullah (s.a.v) Efendimiz’den öğrendik” dedi ve buna benzer başka misaller de zikretti. (Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbn Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-kebîr, XVIII, 219)

 

Sünnet ve Hadis’te Bütünlük / Nâsih – Mensûh

Allah Rasûlü’nün (s.a.v) tek bir hadisini alarak ona hüküm bina etmek çoğu zaman (belki de her zaman) yanlış ve eksik sonuçlara yol açar. Bunun için sünnetin doğru anlaşılmasında Allah Rasûlü’nün bir konuda söylediği bütün sözlerin bir araya getirilmesi ve küllî bir değerlendirme yapılması son derece mühimdir.

Bunun, sahabe nesli içinde bile örnekleri görülmektedir. Ebû Zer el-Ğıfârî (r.a) bunun en bariz örneklerindendir. Allah Rasûlü’nün önde gelen sahabîlerinden olan Ebû Zer, bilhassa mâlî konularda ashabın umumuna aykırı tavırlarıyla tanınmıştır. Onun, kişinin temel ihtiyaçları dışında elde mal bulundurmasını “kenz” olarak değerlendirdiği, zekâtı vermeyi malî yükümlülükten kurtulmak için yeterli saymadığı mâlumdur. Ancak onun bu tavrıyla ilgili olarak yine bir sahabî olan Şeddâd bin Evs (r.a)’in şu değerlendirmesi son derece manidardır:

“Ebu Zer, içinde şiddet (ağır hükümler) bulunan hadisi Allah Rasûlü’nden işitir, sonra kavmine gelerek onlara (söz konusu hadis gereğince) şiddetli hükümler zikrederdi. Hâlbuki aynı konuda Allah Rasûlü (s.a.v) daha sonradan ruhsat hükmü koyar, hâlbuki Ebû Zer bunu işitmediğinden ağır hükmün olduğu hadise yapışmaya devam ederdi.”
(Ahmed, IV, 125; Taberânî, Kebîr, VII, 290; Heysemî, I, 154) (Alıntıdır)

 

Tefsir ve Sünnet

Vahyin inişine şâhitlik eden ashab, Kur’ân âyetlerini büyük ölçüde anlıyordu ve tefsire fazla ihtiyaç hissetmiyorlardı. Bu sebeple de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Kur’ân’ın küçük bir bölümünü tefsir etmişti. Yirmi üç sene boyunca devam eden nüzul sürecinin en mühim gündem maddesi olan Kur’ân, onları ilgilendiren her konuda hayatla iç içeydi ve anlaşılmaması için sebep yoktu. Bu sebeple hiçbir âyeti tefsir edilmeyen sûreler olduğu gibi, birçok sûrenin de sadece birkaç âyeti hadislerle açıklanmıştı.

Allah Rasûlü’nün Kur’ân tefsiri daha çok tatbîkâtında ve ahlakî davranışlarında ortaya çıkmaktaydı. Diğer bir ifadeyle Allah Rasûlü, Kur’ân’ı anlatarak değil de yaşayarak öğretmeyi tercih etmişti. İnançtan ibadete, eğitimden ahlaka varıncaya kadar hayatın her alanını ilgilendiren sünnet, aslında Kur’ân’ın hayata geçirilmesi demekti. Dolayısıyla Rasûlullah (s.a.v)’in tefsiri, sadece hadis kaynaklarının tefsir bölümlerindeki sayılı rivayetlerde değil onun bütün sünnet ve sîretinde aranmalıydı. Tâbiri câiz ise Kur’ân, ilahi iradenin yazılı bir senaryosu, Rasûlullah (s.a.v)’in onu hayata geçirmesi de bu senaryoyu canlandırmasıydı. (Bkz. Hadislerle İslâm, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 2013, VI, 496-497)

Bu durumda ashâb-ı kirâmın söz ve fiillerinin tefsir açısından ne kadar mühim olduğu da ortaya çıkmaktadır. Zira onlar Kur’ân’ı çok iyi anlamış ve öğrenmişlerdi.

[1] Fussılet, 40. Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 331.

[2] Bkz. Buhârî, Tefsîr, 60/1; Meğâzî, 46; Cihâd, 141; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161; Tirmizî, Tefsîr, 60/3305; Ebû Dâvûd, Cihâd, 98/2650; Ahmed, I, 79-80, 105.

[3] Cera’a: Hîre’ye giderken Kûfe yakınlarında bir yerin ismidir. Cera’a günü: Kûfe ehli Cera’a’ya çıkarak Hz. Osman’ın tâyin ettiği vâliyi karşılayıp geri gönderdiler ve Hz. Osman’dan Ebû Musâ el-Eş’arî’yi tâyin etmesini istediler, o da arzularını yerine getirdi.

[4] Taşköprülüzâde, Miftâhu’s-saâde ve misbâhu’s-siyâde, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2002, s. 28-34.

[5] İbn-i Kayyım el-Cevziyye, A’lâmu’l-muvakkıîn, Beyrût, 1996, II, 159.