Mescid-i Haram’dan 111 Hâtıra

December 1, 2017 in Mescid-i Haram'dan 111 Hâtıra

 

 

Mescid-i Haram’dan 111 Hâtıra

 

Dr. Murat KAYA

İçindekiler

Mescid-i Haram’la İlgili Bazı Âyet-i Kerîmeler 9

Kâbe’nin Temelleri / 1. 14

Abdülmuttalib’in Tavâfı / 2. 20

Kâbe’ye Asılan Şiirler / 3. 21

Hanifler / 4. 22

Kâbe’deki Putlar / 5. 23

Kâbe’nin Yeniden İnşâsı / 6. 24

Hacer-i Esved’i Yerine Kim Koyacak? / 7. 25

Kâbe Âlemin Merkezi / 8. 26

Konuşan Taş / 9. 27

İlk Vahiy / 10. 28

Mehbitı’l-Vahy: Vahyin İndiği Yer / 11. 30

Mekke’de Bir Zât Çıkmış! / 12. 31

Camiye Girerken Okunacak Dua / 13. 33

Kâbe’de Üç Kişi / 14. 34

Üç Mescid / 15. 35

Yüz Bin Kat / 16. 36

Allah Teâlâ’nın Müslümanlar Üzerindeki Hakkı / 17. 37

İslâm’a Açık Dâvetin Başlaması / 18. 38

Herkes Kendini Kurtarsın! / 19. 39

Görünmez Perde / 20. 40

Kur’ân’ın Câzibesi / 21. 41

Mekke Vâdisi Altın Olsa / 22. 43

Mescid-i Harâm’daki Bekleyiş / 23. 44

Umûmî Merhamet / 24. 46

Kâbe’ye Dönmek / 25. 47

Kâbe’de Dua / 26. 48

Ateşten Bir Hendek / 27. 49

Zebânîler Gelirdi / 28. 50

“Rabbim Allah” Dediği İçin mi? / 29. 51

Yüzünüz Kara Olsun! / 30. 52

Allah Rasûlü (s.a.v) ile Kol Kola Tavâf / 31. 53

Şu Güneş’i Görüyor musunuz? / 32. 55

Kâbe’nin Gölgesinde / 33. 56

Hüsrandan Kurtulmak / 34. 57

Herkes Secdede / 35. 58

Bizi Duyar mı? / 36. 59

Müslüman Oldum! / 37. 60

Safâ Tepesi’ni Altına Çevir! / 38. 62

Mirac’ın Başlangıcı / 39. 63

İsrâ ve Mîrâc / 40. 64

Beytü’l-Makdis Gözümün Önüne Geldi / 41. 68

Anlattıklarının Hepsi de Doğru / 42. 69

Buna da İnanacak mısın? / 43. 71

Namaz Vakitlerinin Öğretilmesi / 44. 72

Kâbe’ye Sırt Dönmek İstemiyorum / 45. 73

Allah’a En Sevimli Yer / 46. 79

Helâk Olacaklar! / 47. 80

Güneş Altında Tavâf / 48. 81

Mekke Hasreti / 49. 82

Beni Kâbe’ye Doğru Çevirin / 50. 84

Aslâ Yalan Söylemez / 51. 85

Mekke’ye Sefer Var / 52. 87

Ancak Rasûlullah’ın Ardında / 53. 88

Nebîler Tavafta / 54. 90

Tavafı Güçlü Yapın! / 55. 91

Allah Rasûlü’ne Siper Olduk / 56. 92

Amca! Beni Bırakma! / 57. 93

Mescid-i Harâm’a Giren Emniyette / 58. 94

Kâbe’yi Tertemiz Tutun! / 59. 95

Mekke’yi Fethederken / 60. 96

Mekke’ye Giriş / 61. 97

Putların Devrilişi / 62. 98

Kâbe’de Zikir ve Şükür / 63. 99

Anahtarı getir! / 64. 100

Kâbe’nin İçinde Namaz / 65. 101

Makâm-ı İbrâhim’de Namaz / 66. 103

Makâm-ı İbrâhîm’i Namazgâh Edinsek! / 67. 104

Kerîm Kardeş! / 68. 106

Mekke’nin Ağacı Bile Kesilemez / 69. 108

Yazılan Hutbe / 70. 109

Emâneti Ehline Veriniz! / 71. 110

Sihirli Söz! / 72. 111

Mültezem / 73. 112

Sakin Ol! / 74. 114

Câhiliye Devrine Yakın Olmasalardı / 75. 115

Bereket Duası / 76. 116

Kızım Fâtıma Olsa! / 77. 117

Mescid-i Haram’da Îtikâf / 78. 118

Gayr-i Müslimler Mekke’ye Giremez / 79. 119

Efendimiz’in Niyeti Neyse… / 80. 120

Allah Rasûlü’nün Haccı / 81. 121

Hepsi Allah’ın Zikri İçin / 82. 127

Bencillik / 83. 128

Kâbe’nin Şerefi / 84. 129

Allah Rasûlü’ne İhtiram / 85. 131

Zemzem Kuyusu’nun Başında / 86. 132

Hasta Olunca / 87. 133

Tenʻim’den Umre / 88. 134

Tavaf’ta Dikkat Edilecek Bir Husus / 89. 135

Kadınların Tavâfı / 90. 136

Kâbe’nin Yakınında Kurban / 91. 138

İlâhî Adâlet / 92. 139

Kur’ân İnsanı Yükseltir / 93. 140

Tavaf’ta Kimseye Eziyet Etme! / 94. 141

Hangi Rükünler İstilâm Edilir / 95. 142

İki Köşe / 96. 143

Hacer-i Esved / 97. 144

Efendimiz’in Devesi Nereye Bastı? / 98. 145

Hac Yolunun Emniyeti / 99. 146

Yâ Rabbî, Küçük Kulun Geldi! / 100. 147

Kâbe’nin Taşları / 101. 148

Yüzerek Tavaf / 102. 149

Allah (c.c) Sadece Rasûlü’ne izin vermiştir / 103. 150

Beyt’in Sâhibini Talep Et! / 104. 151

Tevâzu / 105. 153

Kâbe’ye Saldıran Ordu / 106. 154

Mekke’nin Tünelleri ve Dağları Aşan Binalar / 107. 156

Hatîm’de Hatim / 108. 157

Kâbe’yi Altın ve Gümüşle İnşâ Edelim / 109. 158

İmkân Buldukça Hac ve Umre Yapmak / 110. 159

Deccal Giremez / 111. 160

 

ÖNSÖZ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Bizi, Rasûlü Muhammed Mustafâ (s.a.v) Efendimiz’e ümmet olma şerefine eriştiren ve O’nun dünyayı şereflendireceği yeri Emîn Belde kılan Yüce Rabbimize nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun!

Âlemin merkezi olan Kaʻbe’den hareketle İslâm’ı dünyanın her yerine ulaştıran Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e, âl ve ashâbına da nihâyetsiz salât ü selâm olsun!

Allah Rasûlü (s.a.v) bulunduğu yere şeref bahşeder. Nitekim Beled Sûresi’nin başında şöyle buyrulur:

“Yemîn ederim bu beldeye ki sen bu beldenin sâkinisin!” (el-Beled, 1-2) (Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 108)

Cenâb-ı Hak, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in;

– Ömrüne (el-Hıcr, 72),

– Asrına (el-Asr, 1),

– Beldesine (el-Beled, 1-2) ve

– Nübüvvetine (Yâ-sîn, 1-4) kasem (yemin) etmiştir. Yemin bir şeyin önemini vurgulamak ve ona dikkat çekmek için edilir. O hâlde Allah Rasûlü’nün hayatına, yaşadığı asra, yetiştiği çevreye ve getirdiği esaslara çok dikkat etmemiz gerekmektedir.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hayatında Mescid-i Haram ile Kâbe’nin çok ayrı bir yeri vardır. O zamanlar Mekke, Kâbe’nin etrafında toplanmış bir şehir idi. Merkezde Kâbe vardı. İnsanlar bir yere giderken ve dönerken, herhangi bir iş yapacaklarında, bir sıkıntıya düştüklerinde, bir dilekleri olduğunda, hâsılı her fırsatta Kâbe’yi tavaf ederlerdi. Toplantılarını onun yanında yapar, boş vakitlerinde onun gölgesine otururlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) ve âilesinin hayatı da hep Kâbe’nin etrafında geçmiştir.

Mescid-i Haram kat kat faziletlere sahip ulvî bir mekândır. Yeryüzünde yapılan ilk mesciddir, Cenâb-ı Hakk’ın baştan beri haram kıldığı mukaddes bir beldedir. Bütün nebî ve rasullarin gelip ziyaret ettiği, pekçok nebî ve rasûlün medfun olduğu mubarek bir yerdir. İbrahim (a.s)’ın oğluyla dualar ederek bina ettiği bir mesciddir. Nebîlerin Hâtemi (sonuncusu ve mührü) Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in doğup büyüdüğü, risalet vazifesine başladığı, Mîrâc’a çıktığı ve çok sevdiği bir mekândır.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah Teâlâ’nın en ziyade nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.” (Müslim, Mesâcid, 288)

Mescidlerin ilki ve merkezi ise Mescid-i Haram’dır. Orası Allah’ın en çok sevdiği mekândır. Mescid-i Haram’da çok hatıralar yaşanmıştır. Bunların hepsi de çok anlamlı ve değerlidir. Bu hatıraları okurken insan Allah Rasûlü (s.a.v) ve ilk muhacirlerle beraber olur. Onların ruh iklimini teneffüs etmeye başlar. Onların imanı, ibadeti, ahlâkı ve cihâdı gözünün önünde canlanır, okuyucu da bunlardan hisseler almaya ve hayatına yansıtmaya başlar. İşte bu güzelliklere vesile olabilmek maksadıyla o Mübarek Belde’de yaşanan gül kokulu hatıralardan bir demet derlemeye çalıştık. Cenâb-ı Hak istifade etmeyi nasip eylesin!

Bu eserin ortaya çıkmasına yardımcı olan Pek Muhterem Ağabeyim Yusuf Selman Tan Beyefendi’ye sonsuz teşekkürlerimi arzediyor, kendilerine duâlar ediyorum.

Dr. Murat Kaya

29.08.2016

Küçük Çamlıca

İstanbul

 

Kısaltmalar:

(c.c): Celle celâlüh: Allah Teâlâ’nın kadri çok yüce ve ulvîdir.

(s.a.v): SallAllahu aleyhi ve sellem: Allah ona rahmet ve selâm eylesin!

(r.a): (Erkekler için) RadıyAllahu anh: Allah ondan râzı olsun! (Kadınlar için) Radıyallahu anhâ: Allah ondan râzı olsun! (İki kişi için) Radıyallahu anhümâ: Allah o ikisinden râzı olsun! (Çok kimse için) Radıyallahu anhüm: Allah onlardan râzı olsun!

(a.s): Aleyhisselâm: Ona selâm olsun!

bkz.: Bakınız.

DİA: Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.

haz.: Hazırlayan.

Hz.: Hazreti.

mad.: Maddesi.

thk.: Tahkik eden.

trc.: Tercüme eden.

 

Mescid-i Haram’la İlgili Bazı Âyet-i Kerîmeler

Kur’ân-ı Kerîm’de Kâbe, Mescid-i Haram ve Mekke-i Mükerreme ile ilgili pekçok âyet-i kerime vardır. Bu âyetler bize Kâbe’yi çok muazzam vasıflarla anlatırlar. İlk bakışta insanın hiç tahmin edemeyeceği özelliklerinden bahsederler. Bunların bir kısmı şöyledir:

وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰهٖيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا اِلٰى اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِىَ لِلطَّائِفٖينَ وَالْعَاكِفٖينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

“Biz, Beyt-i Şerîf’i (Kâbe’yi) insanlar için tekrar tekrar dönüp varacakları bir mercî, sevapgâh ve emniyetli bir yer kıldık. Siz de Makâm-ı İbrâhîm’den kendinize bir namazgâh edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e: «Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim’i temiz tutun!» diye emretmiştik.” (el-Bakara, 125)

Bu âyet, Kâbe ile ilgili herşeyi öz olarak anlatmaktadır. Orası aşk ve muhabbetle tekrar tekrar gidilecek, dönüp dönüp tekrar ziyaret edilecek bir sevap kazanma yeridir. Sığınılacak emin bir belde ve anavatandır. Sevabın bol verildiği bir ibadet mekânıdır. Mü’minlerin kıblesidir. Onlara, orada bol bol namaz kılmaları tavsiye edilmektedir. Allah katında muazzam bir değere sahip olması ve her an binlerce kişinin orada ibadet etmesi sebebiyle müslümanların Mescid-i Haram’ı tertemiz tutmaları icab eder.

Allah, insanların fıtratına Kâbe sevgisi yerleştirmiştir. Gönüller ona yönelirken ve tavaf ederken, muhabbetin zirvesine ulaşır, sevgisi uğruna canını fada eden pervanelerin neşvesiyle etrafında dönerler.

Müslümanlar tek bir beden ise Kâbe de onların muhabbetle çarpan yüreğidir.

İbrahim (a.s) Mekke için dua etmiş, Kâbe’yi de İsmail (a.s) ile birlikte yine dualarla yükseltmişlerdir. Cenâb-ı Hak onların dualarını şöyle haber verir:

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ. وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْماعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“İbrahim de demişti ki: «Ey Rabbim! Burayı emîn bir belde kıl! Halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır!..» Bir zamanlar İbrâhîm, İsmâîl ile beraber Beytullâh’ın temellerini yükseltiyor (ve şöyle diyorlardı:) «Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabûl buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin!».” (el-Bakara, 126-127)

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰـذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا وَاجْنُبْنٖى وَبَنِىَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَ. رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَثٖيرًا مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنٖى فَاِنَّهُ مِنّٖى وَمَنْ عَصَانٖى فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ. رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلوةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

“Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: «Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü o (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek merhamet edensin.

Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler».” (İbrâhîm, 35-37)

Allah Rasûlü’ne ilk emredilen kıble Mescid-i Aksâ idi. Rasûlullah (s.a.v) Mekke’de iken Kâbe’yi Kudüs ile arasına alarak iki mescide birden yönelirdi. Ancak hicret ettikten sonra böyle bir imkân kalmadı. Gönlü Kâbe’ye dönmeyi çok istiyordu. Birbuçuk sene sonra şu âyet nâzil oldu:

قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِى السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ وَاِنَّ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (el-Bakara, 144)

Kâbe yeryüzündeki ilk mâbeddir ve onun etrafı mucizelerle doludur. Makâm-ı İbrahim, Hacer-i Esved, Zemzem Kuyusu bunlardan birkaçıdır. Âyet-i kerimede buna şöyle işaret edilir:

اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِى بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ. فٖيهِ اٰيَاتٌ بَيِّـنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰهٖيمَ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِنًا وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَبٖيلًا وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمٖينَ

“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed), Mekke’deki (Kâbe)dir. Onda açık âyetler var, İbrahim’in makâmı var ve oraya giren eman bulur. Yoluna gücü yeten her kimsenin o beyti haccetmesi de insanlar üzerine Allah’ın bir hakkıdır ve kim bu hakkı tanımazsa bilmelidir ki Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O bütün âlemlerden müstağnîdir.” (Âl-i İmrân, 96-97)

Kâbe bereketlidir, mübarektir. Yani orada yapılan ibadetlerin ecri fazladır ve artmaktadır.

Kirmânî şöyle der:

“Kâbe bir noktadır, namazlarında ona yönelmiş olan kimselerin tuttuğu saflar da onu ihata eden daireler gibidir. Şüphe yok ki Kâbe’ye müteveccih namaz kılanlar arasında öyle kimseler vardır ki onların ruhları ulvî, kalpleri kudsî, sırları nûrânî ve gönülleri rabbânîdir. İşte her kim Mescid-i Haram’da bulunursa bu mukaddes ve saf ruhlar o kimsenin ruhuyla birleşir, böylece onun kalbindeki ilâhî nurlar da artar. Bu hâl ise bereketin zirvesidir. Öte yandan yeryüzü küre şeklindedir. Her an mutlaka bir yerde namaz kılınmaktadır. Bu durumda her an Kâbe’ye yönelip namaz kılan insanlar bulunmaktadır. (Bu da ayrı bir berekettir.)” (Râzî, Tefsîr, VIII, 148; Âlûsî, IV, 5)

Cenâb-ı Hak Kâbe’yi zatının vahdaniyet ve rubûbiyet âyetlerinden bir işaret, tedbîr-i ilâhiyeye bir delil kılmıştır. Kâbe, Mutlak Hakikat’e ve O’nun birliğine müşahhas bir alâmettir.

Mekke, Allah Teâlâ’nın en sevdiği beldedir ve Kâbe mü’minler için çok büyük bir öneme sahiptir:

جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْیَ وَالْقَلَائِدَ ذٰلِكَ لِتَعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ

“Allah Teâlâ, Kâbe’yi, o saygıya lâyık evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları (maddî ve mânevî yönlerden) insanların belini doğrultmaya sebep (kıyâm)  kıldı. Bu da Allah’ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz içindir.” (el-Mâide, 97)

Kâbe’nin “kıyâm” kılınması, onun ibadetlerin ifası için bir makam olması ve insan hayatının kendisiyle ayakta durduğu, sâyesinde varoluşun istikrar ve nizama kavuştuğu bir dayanak kılınmasıdır. İnsanların fiilleri ve âlemin nizamı, onun sessiz ve kelimesiz yol göstermesiyle düzelebilir; din ve dünyaları ancak onun sayesinde ıslah olabilir. Çünkü Kâbe, kendisiyle insanların emniyete kavuştuğu bir kaynak ve mânevî bir sığınaktır.[1]

Mescid-i Haram mübarek bir yerdir. Oraya pislikler yaklaşamaz. Yüce Rabbimiz bize şu emri vermektedir:

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰـذَا وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنٖيكُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ اِنْ شَاءَ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 28)

Kâbe bütün mü’minlerin mabedidir. Oraya gitmek isteyen mü’minleri engelleyenler zâlim olurlar ve acı bir azâba uğrarlar:

اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذٖى جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فٖيهِ وَالْبَادِ وَمَنْ يُرِدْ فٖيهِ بِاِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَلٖيمٍ

“İnkâr edenler, Allah’ın yolundan ve -yerli, taşralı- bütün insanlara eşit (kıble veya mâbed) kıldığımız Mescid-i Harâm’dan (insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilmeliler ki) kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan tattırırız.” (el-Hac, 25)

Bu âyetin zâhirine göre Mekke’de fiile dönüşmeyen, yalnızca kötü bir niyet bile Allah katında sorumluluk gerektirir. (Taberî, Tefsîr, XVIII, 601; İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, VIII, 2484-85; İbn Kesîr, V, 411; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili)

Hatta bazı rivayetlere göre uzak bir beldede bulunan bir insan, Mekke’de bir zulüm, kötülük ve cinayet işlemeyi istese, bu esnada oradan çok uzakta bile olsa yine de Allah ona elim bir azap tattırır. (Ahmed, I, 428, 451; Taberî, Tefsîr, XVIII, 601; İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, VIII, 2483-5; İbn Kesîr, V, 411)

Bu, Harem-i Şerîf’in hürmetine ve saygınlığına tâzim içindir. Yani onun değerini daha da artırmak ve yüceltmek içindir. Nitekim Ebrehe, fillerle güçlendirilmiş ordusuyla Kâbe’yi yıkmaya niyet etmişti, Allah Teâlâ üzerlerine Ebâbîl kuşlarını gönderdi.

Mücâhid, “Mekke’de iyiliklere kat kat fazla ecir verildiği gibi kötülüklerin günahı da katlanır” demiştir. (Beğâvî, Meâlimü’t-Tenzîl, V, 377)

Orada doğru yoldan, doğru düşünce ve fiillerden sapmamak, insanları saptırmaya çalışmamak, zulümden, günahtan ve kötülükten uzak durmak gerekir. O mübarek beldede, çoluğu-çocuğu ve hizmetçiyi azarlamak bile hoş görülmemiştir.

Abdullah ibn-i Amr’ın iki çadırı vardı, biri harem bölgesinde, diğeri ise haremin dışında (hıll bölgesinde) idi. Namaz kılacağı zaman (sevabı çok olsun diye) harem bölgesindeki çadırda kılardı. Âilesinden birini azarlayacağı zaman harem bölgesinin dışındaki çadırda azarlardı. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda:

“–Biz (sahabiler), aramızda, bir kişinin «Hayır vallahi», «Evet vallahi» gibi lüzumsuz yeminlerinin bile (âyette bahsedilen) haktan sapma olduğunu konuşurduk” dedi. (İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, VIII, 2484)

 

Kâbe’nin Temelleri / 1

Kâbe’nin temelinde ne büyük sabırlar, fedâkarlıklar ve cefâlar vardır. Allah’a teslimiyet, tevekkül ve muhabbetin zirvesine çıkan nebiler ocağı atmıştır o temelleri. O aile bir faziletler ailesidir. İşte o örnek insanların ibretli hâtıraları:

İbn-i Abbas (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den naklederek şöyle anlatır:

İbrâhim (a.s), İsmâil’in annesi (Hâcer) ile henüz memedeki oğlu İsmâil’i alıp Mekke’ye getirdi. Onları Kâbe’nin üst tarafında ve zemzemin yukarısındaki büyük bir ağacın altına bıraktı. O vakitler Mekke’de kimse bulunmadığı gibi içecek su da yoktu. İşte İbrâhim, karısı ile oğlunu oraya bıraktı. Yanlarına da bir dağarcık hurma ve bir kırba su koydu. Sonra İbrahim (a.s) arkasını dönüp gitmeye başladı. Hâcer onun peşini bırakmadı:

“–İbrâhim! Bizi konuşup görüşecek bir kimsenin, yiyip içecek bir şeyin bulunmadığı bu vadide tek başına bırakıp da nereye gidiyorsun?” diye sordu. Bu soruyu birkaç defa tekrarladı. İbrâhim dönüp bakmadı bile. Sonunda Hâcer:

“–Bunu böyle yapmanı sana Allah mı emretti?” deyince İbrâhim (a.s):

“–Evet, Allah emretti” diye cevap verdi. Hâcer:

“–Öyleyse Allah bizi korur” dedi.

Diğer rivayete göre Hâcer onun arkasından:

“–İbrâhim! Bizi kime bırakıp gidiyorsun?” diye seslendi. O da:

“–Allah’a bırakıyorum” dedi. Hâcer:

“–Allah’ın himâyesine razıyım” dedi.

Sonra geri döndü. İbrâhim (a.s) da yürüyüp gitti. Kimsenin kendisini göremediği Seniyye mevkiine varınca, yüzünü Kâbe tarafına çevirdi; sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

“Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını, senin saygı duyulması gereken Mukaddes Mâbed’inin yanında, ekin bitmez bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerine onlara karşı muhabbet koy ve kendilerine bazı meyvelerden rızık ver. Umarım ki nimetlerine şükrederler.” (İbrâhim, 37)

Hâcer, İsmâil’i emziriyor ve kırbadaki sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su tükendi. Hem kendi hem de oğlu susadı. Çocuk susuzluktan yerde sızlanıp yuvarlanmaya başlayınca, Hâcer onun bu halini görmemek için oraya en yakın tepe olan Safâ’ya gitti ve tepenin üstüne çıktı. Sonra acaba birini görebilir miyim diye vâdiye bakındı; fakat kimseyi göremedi. Safâ tepesinden inip vâdiye gelince, koşmasına engel olmasın diye elbisesinin eteğini topladı. Sonra da çok zor durumda kalmış bir insanın son gayretiyle koşmaya başladı; vâdiyi geçip Merve’ye geldi. Tepenin üstüne çıkıp acaba birini görebilir miyim diye bakındı; fakat kimseyi göremedi. İki tepe arasında böyle yedi defa gidip geldi.

İbn-i Abbas (r.a) sözünün burasında şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.v):

“İşte bundan dolayı insanlar Safâ ile Merve arasında sa‘yeder” buyurdular. Sonra da sözüne şöyle devam etti:

Hâcer, Merve tepesine çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus! Dinle!” dedi. Sonra iyice kulak verdi, aynı sesi bir daha duydu ve:

“–Tamam, sesini duyurdun. Yapabiliyorsan bize yardım et!” diye seslendi. Bir de baktı ki, zemzemin olduğu yerde bir melek, Cebrail (a.s) topuğuyla -veya kanadıyla- yeri kazmakta! Nihayet su göründü. Hâcer, akıp gitmesin diye suyun etrafını eliyle şöyle çevirmeye, suyu avuçlayıp kırbasını doldurmaya başladı. Hâcer suyu avuçladıkça, bir rivayete göre avuçladığı kadar, yerden kaynıyordu.

İbn-i Abbas (r.a) şöyle dedi: Allah Rasûlü (s.a.v):

“Allah İsmâil’in annesine rahmet etsin. Zemzemi kendi haline bıraksaydı -veya suyu avuçlamasaydı- zemzem akarsu olurdu” buyurdu. İbn-i Abbas sözüne şöyle devam etti:

Hâcer sudan içti ve yavrusunu emzirdi. Melek ona:

“–Bize bir zarar gelir diye korkma! İşte şurası Beytullah’ın yeridir. Onu şu çocukla babası yapacaktır. Allah, o işi yapacak kimsenin yok olup gitmesine izin vermez” dedi. Beytullah’ın yeri zeminden yüksekçe idi. Seller oranın sağını solunu yalayıp aşındırmıştı. Onlar bu şekilde yaşayıp giderken nihayet bir gün Cürhümlüler’den bir grup insan veya onlardan bir aile Kedâ yolundan gelerek Mekke’nin alt tarafına indiler. O sırada bir kuşun gelip gittiğini gördüler. Bu kuş mutlaka suyun etrafında dönüp duruyor. Hâlbuki biz bu vadide su olmadığını biliyorduk, diyerek ayağına çevik bir veya iki kişiyi oraya gönderdiler. Gidenler orada su bulunduğunu görünce geri dönüp durumu haber verdiler. Suyun yanına geldiklerinde Hâcer’i gördüler:

“–Bizim buraya yerleşmemize izin verir misin?” diye sordular. O da:

“–Evet, ama su üzerinde bir hak iddia edemezsiniz” dedi. Onlar da:

“–Peki, kabul” dediler.

İnsanlarla bir arada olmaya ihtiyaç duyduğu sırada onların çıka gelmesi Hâcer’i sevindirmişti. Cürhümlüler oraya yerleştikleri gibi akrabalarına haber saldılar, onlar da gelip yerleştiler. Böylece Mekke civarı yerleşik bir alan hâline geldi.

O zaman çocuk olan İsmâil nihayet büyüyüp gelişti. Cürhümlüler’den Arapça’yı öğrendi. Delikanlılık çağına geldiği zaman, Cürhümlüler’in en fazla beğenip takdir ettikleri bir kimse oldu. Erginlik çağına gelince, onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Günün birinde Hâcer vefat etti. İsmâil’in evlenmesinden sonraki bir tarihte, Hz. İbrâhim, Hâcer ile oğlunun durumunu öğrenmek üzere Mekke’ye geldi. Fakat İsmâil’i evde bulamadı. Karısına:

“–İsmâil nerede?” diye sordu. Kadın:

“–Rızkımızı temin etmeye gitti” dedi. İbrâhim (a.s) ona geçimlerinin ve durumlarının nasıl olduğunu sordu. O da:

“–Çok kötü durumdayız. Büyük bir sıkıntı ve darlık içindeyiz” diye hallerinden şikâyet etti. İbrâhim de:

“–Kocan gelince ona selâmımı söyle; kendisine hatırlat da kapısının eşiğini değiştirsin” dedi.

İsmâil (a.s) eve gelince, orada bir şeyler olduğunu sezdi ve karısına:

“–Ben yokken eve biri geldi mi?” diye sordu. O da:

“–Evet, yaşlı bir adam geldi” diyerek onu tarif etmeye çalıştı. “Seni sordu, ben de söyledim. Nasıl geçindiğimizi öğrenmek istedi. Ben de büyük bir geçim sıkıntısı çektiğimizi anlattım” dedi. İsmâil:

“–Peki, sana bir şey tavsiye etti mi?” diye sordu. O da şunları söyledi:

“–Evet, sana selâm söyledi ve «kapısının eşiğini değiştirsin» dedi.” İsmâil (a.s):

“–O gelen benim babamdır. Bana senden boşanmamı emretmiş. Haydi, ailenin yanına dönebilirsin” dedi. O kadını boşayıp Cürhümlüler’den bir başka kadınla evlendi.

Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra İbrâhim (a.s) tekrar oğlunun evine geldi. Fakat İsmâil’i bulamadı. İçeri girip İsmâil’i sordu. Karısı:

“–Rızkımızı temin etmeye gitti” dedi. İbrâhim:

“–Geçiminiz, haliniz nasıl?” diye sordu. Kadın:

“–Çok iyi durumdayız. Rahat ve bolluk içindeyiz” diyerek Allah’a hamdü senâ etti. Konuşma şöyle devam etti:

“–Ne yiyorsunuz?”

“–Et yiyoruz.”

“–Ne içiyorsunuz?”

“–Su.”

O zaman İbrâhim, “Allah’ım, etlerine sularına bereket ver” diye dua etti.

Sözün burasında Rasûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdular:

“O zamanlar Mekke’de ekin yoktu. Eğer olsaydı tahılın bereketlenmesi için de dua ederdi.”

İbni Abbas dedi ki: İbrahim’in duası sayesinde et ile su, başka yerde yaşayanlarla kıyaslanmayacak şekilde, Mekkeliler’in sağlığına elverişli olmuştur.

Bir başka rivayete göre İbrâhim (a.s) oraya gelince:

“–İsmâil nerede?” diye sordu. Karısı:

“–Avlanmaya gitti” dedi. Sonra da: “Bir şeyler yemek ve içmek üzere buyurmaz mısınız?” dedi. İbrâhim:

“–Ne yiyor ne içiyorsunuz?” diye sordu. Kadın:

“–Yediğimiz et, içtiğimiz su” dedi. İşte o zaman İbrâhim (a.s):

“–Allah’ım! Onların yiyeceklerine, içeceklerine bereket ver!” diye dua etti.

İbni Abbas sözüne şöyle devam etti: Ebü’l-Kâsım (s.a.v): “İşte bu, İbrâhim’in duasının bereketidir” buyurdular.

İbrâhim (a.s) gelinine şöyle dedi:

“–Kocan eve gelince ona benim selâmımı söyle ve kendisine hatırlat da, kapısının eşiğine sahip olsun” dedi.

İsmâil eve gelince:

“–Eve gelen oldu mu?” diye sordu, Karısı:

“–Evet, güzel görünümlü bir ihtiyar geldi” diyerek onun hakkında güzel şeyler söyledi. Sözüne devamla, “Bana seni sordu, ben de anlattım; geçimimizi öğrenmek istedi, ben de çok iyi olduğunu belirttim” dedi. İsmâil:

“–Sana bir tavsiyede bulundu mu?” diye sordu. O da:

“–Evet, sana selâm söyledi ve kapının eşiğine sahip olmanı emretti” dedi. O zaman İsmâil (a.s):

“–O benim babamdır. Evin eşiği de sensin. Babam seni hoş tutmamı, seninle iyi geçinmemi emretmiş” dedi.

Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra İbrâhim (a.s) bir daha geldi. O sırada İsmâil zemzemin yakınındaki büyük bir ağacın altına oturmuş ok yontuyordu. Babasını görünce ayağa kalktı. Uzun süre birbirini görmeyen bir baba çocuğuna, bir çocuk da babasına sevgi ve saygısını nasıl gösterirse, onlar da birbirlerine öyle yaptılar.

İbrahim (a.s) oğluyla konuşmaya başladı:

“–İsmâil! Allah bana mühim bir vazife verdi.”

“–Öyleyse Rabbinin emrini yap, babacığım.”

“–Ama bana yardım edeceksin.”

“–Sana elbette yardım ederim.”

İbrâhim (a.s) oradaki yüksekçe bir tepeyi gösterdi:

“–Allah, işte şuraya bir ev yapmamı emretti” dedi.

İbrâhim (a.s) oraya Kâbe’nin temelini atıp yükseltti. İsmâil (a.s) taş getiriyor, Hz. İbrâhim de duvar örüyordu. Binanın duvarları yükselince, İsmâil (a.s) şu (Makâm-ı İbrâhim diye bilinen) taşı getirip babasına verdi. O da bu taşın üstüne çıkıp İsmâil’in getirdiği taşlarla inşaata devam etti. Onlar beraberce binayı yaparken:

رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur. Şüphesiz sen duamızı duyan, niyetimizi bilensin” (el-Bakara, 127) diye dua ediyorlardı.

İşte bugün hac ve umre için Mekke’ye giden kardeşlerimiz de bu âyeti devamlı okumalı, ibadet ve hayırlarının kabul edilmesi için çokça niyazda bulunmalıdırlar. (Buhârî, Enbiyâ, 9)

Bugün bizlerin Hz. İbrahim, İsmail ve Hacer’in sergilediği Allah’a iman, tevekkül, teslimiyet, muhabbet ve gayretlerden hisseler almamız gerekmektedir.

 

Abdülmuttalib’in Tavâfı / 2

Allah Rasûlü’nün çocukluk günlerine ait bir hâtıra okuyalım:

Kindir bin Saîd babasından nakleder:

“Câhiliye devrinde hacca gitmiştim. Bir adam gördüm, recez söyleyerek Beytullâh’ı tavâf ediyordu:

Rabbim, süvârim Muhammed’i bana geri döndür!

O’nu geri döndür de bana inʻâm u ihsanda bulun!

«‒Bu kim?» diye sordum.

«‒O Abdülmuttalib bin Hâşim’dir. Torunu Muhammed’i, kaybolan devesini aramaya gönderdi. Bugüne kadar O’nu hangi işe gönderdiyse mutlaka başarmıştır. Ancak bugün biraz gecikti!” dediler.

Fazla zaman geçmedi Muhammed (s.a.v) deveyi bulup getirdi. Abdülmuttalib hemen O’nun boynuna sarıldı ve:

«‒Yavrucuğum, Sen’in için çok korktum. Daha evvel hiçbir şey için duymadığım çok büyük bir endişeye kapıldım! Vallahi bundan sonra Sen’i hiçbir işe göndermeyeceğim! Bundan sonra benden hiç ayrılmayacaksın!» dedi.” (Hâkim, Müstedrek, II, 659/4184)

Kâbe, sıkıntıya düşen ve bir ihtiyacı olan kimselerin tavâf edip tazarrû ve niyazlarla Allah’a yakardıkları bir yerdir. Bu, tarih boyunca hep böyle olmuş, kıyamete kadar da böyle olmaya devam edecektir.

 

Kâbe’ye Asılan Şiirler / 3

Asr-ı Saâdet’e yakın zamanlarda belâgat, Araplar arasın­da yüksek dalgalarla çalkalanan bir derya gibi coşmuştu. Kabileler arasında be­lagat yarışları meydan almış, arkadaşlarına üstün gelen şâirlerin manzumeleri altın suyu ile yazılarak Kâbe-i Muazzama’nın duvarlarına asılmış, beşerî kemâlâtın en güzîdelerinden olan fesâhat ve belâğat, kabileler arasın­da övünç kaynağı hâline gelmişti. Ukâz panayırında büyük bir edebî mahfilde okunarak alkışlanan bir kısım kasideler zamanımıza kadar gelmiştir. Bunlara Muallakât-ı Seb‘a denir. Yani Kâbe’ye asılan yedi şiir. Bunların ne büyük bi­rer belâgat âbidesi olduğu malûmdur. Araplar arasında fesâhat ve belâgatin bu derece terakkî etmesi, benzeri asla görülmemiş olan edebî bir mucizenin zuhûruna bir mukaddime yani Kur’ân’ın inmesine hazırlık demekti.[2]

Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlayınca bu meşhur şairler onun edebî yönüne hayran kaldılar ve kendi şiirlerinden utandılar. Bunlardan İmriü’l-Kays’ın Kâbe duvarında ilk sırada duran şiiri, yine şâir olan kızkardeşi tarafından indirildi.[3]

Yine bu meşhur şâirlerden Lebîd bin Rebîa:

Allah’a hamdolsun ki gelip çatmadan ecelim,

İslâm’ın o nurlu elbisesini ben de giydim!

diyerek şehadet getirdi ve bu beyt onun son şiiri oldu. (İbn-i Abdi’l-Berr, el-İstîâb, III, 1335)

Hz. Ömer birgün Lebîd’e:

“–Ey Ebû Akîl! Şiirlerinden bana bir şeyler okusana!” dediğinde, o:

“–Allah Teâlâ bana Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini öğrettikten sonra ben asla şiir söylemem! Allah beni bu Kur’ân’la değiştirdi!” cevabını verdi. (İbn-i Sa’d, VI, 33; İbn-i Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 516)

 

Hanifler / 4

Câhiliye devrinde her türlü sapıklıktan ve putperestlikten yüz çevirip Hakk’a yönelen, Hz. İbrâhîm’in dînine bağlı kalarak, yalnız bir olan Allah’a inanan kimselere hanîf denirdi. Varaka bin Nevfel, Abdullâh bin Cahş, Osman bin Huveyris, Zeyd bin Amr, Kuss bin Sâide gibi zâtlar, hanîflerden bazılarıdır.

Esmâ bint-i Ebî Bekir (r.a) şöyle anlatır:

“Câhiliye devrinde, hanîflerden Zeyd bin Amr’ın ayakta dikilip sırtını Kâbe’ye dayayarak şöyle dediğini işittim:

«–Ey Kureyş cemaati! Vallahi ben hâriç hiçbiriniz İbrâhim (a.s)’ın dîni üzere değilsiniz!»

Zeyd, diri diri toprağa gömülecek kızları kurtarıp hayatlarını bağışlardı. Kızını öldürmek isteyen adama:

«–Onu öldürme! Onun külfetini ben üzerime alıyorum» der ve kızı alırdı. Kız büyüyüp serpilince babasına:

«–Dilersen onu sana teslîm edeyim, dilersen ihtiyaçlarını görmeye devam edeyim» derdi.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 24)

Zeyd’deki bu merhamet duygusu, onu şirk ve küfürden muhâfaza etmiş, “hanîf” olarak âhirete intikâl etmesini sağlamıştır. Rasûlullah (s.a.v) onun hakkında:

“O, kıyâmet gününde, benimle Îsâ (a.s) arasında ayrı bir ümmet olarak diriltilecektir” buyurmuşlardır. (Heysemî, IX, 416)

 

Kâbe’deki Putlar / 5

Allah Rasûlü (s.a.v) bi’setten evvel yani risalet vazifesi ile gönderilmeden önce Beyt-i Atîk’i (Kâbe’yi) tavâf ederdi. Bir gün âzâdlı kölesi Zeyd ibn-i Hârise de O’nunla birlikte tavâf ediyordu. Bir ara Zeyd putlardan birine el sürdü. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) hemen onu bundan nehyetti, bir daha yapmamasını söyledi. Sonra Zeyd (r.a) meseleyi tam olarak anlamak, Allah Rasûlü’nün tepkisini ölçmek için bir daha elini sürdü, Efendimiz (s.a.v) yine onu nehyetti. Meseleyi iyice tekid eden Zeyd (r.a), peygamberlik gelinceye kadar artık bir daha hiç putlara dokunmadı. (Hâkim, III, 236/4956; Heysemî, VIII, 226)

Zeyd (r.a), Allah Teâlâ kendisine vahiy ikrâm edinceye kadar Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in de hiç putlara dokunmadığına dâir yemin etmiştir. (İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, XVI, 357)

 

Kâbe’nin Yeniden İnşâsı / 6

Allah Rasûlü’nün gençlik yıllarına ait bir hatıraya göz atalım:

Yangınlar, seller ve üzerinden uzun zaman geçmesi sebebiyle yıkılacak hâle gelen Kâbe’yi Kureyş, bi’sete yakın senelerde yeni­den inşa etmek istemişti. Bu şerefli hizmete erkek, kadın, yaşlı, çocuk bütün Kureyş iştirak etti.

Câbir bin Abdullah (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Kureyş ile birlikte Kâbe’nin binâsı için taş taşıyordu. İzârı (peştamal gibi olan elbisesi) de üzerinde idi. Muhterem amcası Abbâs (r.a):

«‒Kardeşimin oğlu, (insanlardan uzaktayken[4]) şu izârını çözüp omuzlarının üstüne koysan da taşıyacağın taşa siper etsen (omzun acımasa)!» dedi.

Efendimiz (s.a.v) izârını çözüp omuzlarının üzerine koymak isteyince hemen kendinden geçerek yere düşüverdi. İşte o günden sonra Efendimiz (s.a.v) hiçbir vakit elbisesiz görülmedi. SallAllahu aleyhi ve sellem…” (Buhârî, Salât, 8)

Bu konudaki diğer rivayet şöyledir:

Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v), Kâbe yeniden inşâ edilirken amcası Abbâs ile birlikte taş taşıyordu. Abbâs (r.a), taşların çıplak omzunu incitmemesi için Efendimiz’e:

“–Elbiseni omzuna koy!” dedi.

Efendimiz (s.a.v), (insanlardan uzak oldukları bir yerde[5]) elbisesini omzuna koymak istediği sırada yere yığıldı ve gözlerini semâya dikerek amcasına:

“–Bana elbisemi ver!” dedi. Hemen onu alıp üzerine örttü. (Buhârî, Hac, 42)

İmâm Zührî (r.a), bu esnâda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in henüz bülûğa ermediğini rivâyet eder. Buna göre Kâbe’nin yeniden inşâsı daha erken bir vakitte olmuş demektir.

 

Hacer-i Esved’i Yerine Kim Koyacak? / 7

Kureyşliler Kâbe’nin duvarlarını bir sıra taş, bir sıra da ahşap bağlama kirişleriyle örerek yükselttiler. Sıra Hacer-i Esved’i yerine koymaya gelince, her kabîle bu şerefli vazîfeyi kendilerinin yapmasını istedi. Büyük bir kargaşa çıktı. Aralarında sert tartışma ve çekişmeler başladı. Mesele haset ve ihtirâsa dönüştü. Neredeyse kan dökülecekti. Abduddâroğulları, içi kanla dolu bir çanak getirdiler, ölünceye kadar çarpışmak üzere Adiy bin Kâ’b Oğulları’yla antlaşma yaptılar ve savaşmaya hazırlandılar. Yeminlerini sağlamlaştırmak için de ellerini kanla dolu çanağa batırdılar. Kureyşliler, bu hâl üzere dört veya beş gün kaldılar.

Nihâyet Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye yüksek sesle:

“−Ey kavmim! Biz ancak hayır istiyoruz, kötülük istemiyoruz. Siz bu hususta kıskançlık yarışına girmeyin. Bırakın mücâdeleyi! Mâdem şu meseleyi aramızda halledemedik, Harem kapı­sından ilk gelecek zâtı aramızda hakem tâyin edelim. Hükmüne de râzı olalım!” diyerek eliyle Mescid-i Harâm’ın Benî Şeybe kapısını gösterdi.

Tam o esnâda Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), Harem kapısında göründüler. Herkesin yüzünü tatlı bir te­bessüm kapladı. Zîrâ gelen Muhammedü’l-Emîn idi. Kureyş’in, Allah Rasûlü’ne karşı sevgi, hürmet ve îtimâdı çocukluğundan beri her geçen gün daha da ziyâdeleşmişti.

Bu sebeple O’nu görür görmez:

“−İşte el-Emîn! Aramızda O’nun hakem olmasına hepimiz râzıyız!” dediler.

Meseleyi kendisine anlattılar. Efendimiz (s.a.v) de, her kabîleden bir kişi seçtiler ve kendi ridâlarını çıkarıp yere serdiler. Sonra Hacer-i Esved’i ridâlarının üzerine koydurup seçtiği kişilerin her birine bir ucundan tutturdular. Mübârek taşı birlikte taşıdılar. Konulacağı yere vardıklarında Allah Rasûlü (s.a.v) Hacer-i Esved’i alıp kendi elleriyle yerine yerleştirdi. Böylece kabîleler arası çıkabilecek muhtemel bir savaşa mânî oldu.[6]

 

Kâbe Âlemin Merkezi / 8

Kaynaklarımızda verilen bilgiye göre Yemen, Kâbe’nin yemîninde (sağında) olduğu için Yemen diye isimlendirilmiştir.

Şam da şe’minde yani solunda olduğu için bu ismi almıştır.[7]

Yani Kâbe, âlemin merkezidir. Bölgeler ona olan konumlarına göre isimlendirilmişlerdir.

Riyad Üniversitesi Mühendislik Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Hüseyn Kemâleddin, Mısır’da neşredilen ilmî bir gazetede Mekke-i Mükerreme’nin yeryüzünün merkezinde bulunduğunu muhtelif yönlerden incelemiştir.[8]

Daha sonra bu konunun çeşitli hesaplamalar ve çizimlerle ortaya konduğu bir kitap kaleme alınmıştır: Sa‘d el-Marsafî, el-Kaʻbe merkezü’l-âlem, Kuveyt: el-Menâru’l-İslâmiye, Beyrut: Müessesetü’r-Reyyân, 1421/2000.

 

Konuşan Taş / 9

Rasûlullah (s.a.v):

“Ben Mekke’de bir taş bilirim ki rasul olarak gönderilmeden evvel bana selâm verirdi. Onun yerini şimdi de biliyorum” buyurmuşlardır. (Müslim, Fedâil, 2)

Zira Efendimiz’in Allah’ın Rasûlü olduğunu, insanların ve cinlerin âsîleri hâriç, yer ve göklerde bulunan bütün mahlûkât bilir. (Ahmed, III, 310)

Bu taş yakın zamana kadar biliniyor ve muhafaza ediliyordu. Osmanlının son dönem âlimlerinden Tâhiru’l-Mevlevî (1877-1951) şöyle der:

“Hz. Ebû Bekir’in evi hicrî 623 tarihinde, Yemen Meliki Nureddin bin Ömer bin Ali el-Mesʻûdî tarafından mescide çevrilmiştir ve hâlen Mekke’de kuyumcular çarşısında (bugün Hilton otelinin bulunduğu yerde) mâmur olup ziyâret edilmektedir. Bu evin sırasında Hacer-i Mütekellim, karşısında da Hacer-i Mütteke’ nâmıyla iki taş vardır ki birincisinin Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e selâm verdiği, ikincisine de Efendimiz (s.a.v)’in dayandığı rivâyet edilir.”[9]

 

İlk Vahiy / 10

Ümmü’l-Mü’minîn Âişe (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in ilk vahiy başlangıcı uykuda sâlih (sâdık) rüyâ görmekle olmuştur. Hiçbir rüyâ görmezdi ki sabah aydınlığı gibi vâzıh ve âşikâr zuhûr etmesin! Ondan sonra kalbine yalnızlık muhabbeti ilkâ olundu. Artık Hırâ dağındaki mağara içinde halvete çekilip orada ehlinin yanına gelinceye kadar adedi muayyen günlerde ibadet ederdi. O günler için yanına azık da alırdı. Sonra Hz. Hatîce’nin yanına dönüp bir o kadar zaman için yine azık tedârik ederdi. Nihâyet Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e bir gün Hırâ Mağarası’nda bulunduğu sırada emr-i Hak (yâni vahiy) geldi. Şöyle ki Ona Melek gelip «Oku!» dedi. O da «Ben okuma bilmem!» cevabını verdi.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz hâdisenin devamını şöyle anlattılar:

«O zaman Melek beni alıp tâkatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine “Oku!” dedi. Ben de ona “Okuma bilmem!” dedim. Yine beni alıp ikinci defa tâkatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine “Oku!” dedi. Ben de “Okuma bilmem!” dedim. Nihâyet beni yine alıp üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp:

“Mahlûkâtı yaratan Rabb-i Celîl’inin ism-i şerifiyle oku! O Rabb-i Azîm ki insanı bir alâktan yarattı. Her hâlde oku ki kalemle yazı yazmayı tâlim eden, (böylece) insana bilmediğini öğreten Rabbinin keremine nihâyet yoktur”[10] dedi.»

Bunun üzerine Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) kendisine vahyolunan bu âyet-i kerîmeleri alıp korkudan yüreği titreyerek döndüler ve Hatîce bint-i Huveylid’in yanına geldiler. Ona:

«‒Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!» buyurdular.

Korkusu geçinceye kadar vücûd-i mübârekini sarıp örttüler. Ondan sonra Allah Rasûlü (s.a.v) yaşadığı hâdiseyi Hz. Hatîce’ye naklederek:

«‒Kendimden korktum!» buyurdular. Hatîce (r.a):

«‒Öyle deme, Allâh’a yemin ederim ki Allâhu Zü’l-Celâl hiç bir vakit seni utandırmaz (mahzûn etmez). Çünkü sen akrabâna bakarsın, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakîre verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın, misâfiri ağırlarsın, Hak yolunda zuhûr eden hâdiselerde ve mühim meselelerde insanlara yardım edersin!» dedi.

Bundan sonra Hatîce (r.a) Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’i amcazâdesi Varaka bin Nevfel’e götürdü. Bu zât, Câhiliyye’de hristiyanlığa girmiş bir kimse olup İbrânîce yazı bilir ve İncil’den Allah’ın dilediği kadar öteberi yazardı. Varaka gözleri âmâ olmuş bir pîr-i fânî idi. Hatîce (r.a) Varaka’ya:

«‒Amcam-oğlu, dinle bak, kardeşinin oğlu ne söylüyor!» dedi. Varaka:

«‒Ne var kardeşimin oğlu?» diye sorunca Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) gördüğü şeyleri kendisine haber verdiler. Bunun üzerine Varaka dedi ki:

«‒Bu gördüğün, Allâh Teâlâ’nın Mûsâ (a.s)’a indirdiği Nâmûs-i Ekber’dir. (Yâni vahiy getirmekle vazifeli melek Cebrâil (a.s)’dır.) Âh keşke senin dâvet günlerinde genç olaydım. Kavmin seni çıkaracakları zaman keşke hayâtta olsam!»

Bunun üzerine Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):

«‒Onlar beni çıkaracaklar mı?» diye hayretle sordular. O da:

«‒Evet! Zira senin gibi bir şey getirmiş (yâni vahiy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şâyed senin dâvet günlerine yetişirsem sana bütün gücümle yardım ederim.» cevabını verdi.

Ondan sonra çok geçmedi, Varaka vefât etti. O günlerde Fetret-i vahiy vukû buldu (yâni bir müddet için vahiy kesildi.)” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 3, Tefsîr, 93; Müslim, İman, 252)

 

Mehbitı’l-Vahy: Vahyin İndiği Yer / 11

Cibrîl (a.s) Kur’ân’ı indirdi, meleklerin en faziletlisi oldu.

Kur’ân, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübarek kalbine indi, O, öncekilerin, sonrakilerin ve bütün rasullerin seyyidi oldu.

Kur’ân, Ümmet-i Muhammed’e geldi, o ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu.

Kur’ân, Ramazan ayında indi, o ay, ayların en hayırlısı oldu.

Kur’ân, Kadir Gecesi’nde indi, o gece, bütün gecelerin en hayırlısı ve en faziletlisi oldu.

Kur’ân, Mekke ve Medîne’ye indi, Mekke mükerrem oldu, keremlendi, değerlendi; Ümmü’l-Kurâ oldu, bütün şehirlerin aslı, merkezi hâline geldi, başşehir oldu; Medîne nurlandı, Peygamber Şehri oldu ve ikisi birden Harameyn oldular, Mehbitı’l-Vahy oldular.

Eğer Kur’ân senin de kalbine ve hayatına inerse işte o zaman sen de insanların en hayırlısı olursun!

Zira Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21; Ebû Dâvud, Vitr, 14/1452; Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15/2907)

 

Mekke’de Bir Zât Çıkmış! / 12

Safâ tepesinden Merve’ye doğru hareket edince hemen sağda yer alan Dâru’l-Erkam’dan bir hatıra… Erkam’ın evi bugün Mescid-i Haram’a dâhil olmuştur.

Amr ibn-i Abese es-Sülemî (r.a) şöyle anlatıyor:

Ben câhiliye devrindeyken, halkın sapıklık üzere bulunduğunu ve doğru bir yolda olmadığını biliyordum. Çünkü onlar putlara tapıyorlardı. Derken Mekke’de bir kişinin mühim haberler getirğini duydum. Bineğime atlayıp derhal o zâta geldim. Bir de baktım ki, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) gizlenmiş, Mekkeliler onun aleyhinde cür’etkar bir vaziyette… (Gizli tebliğ yılları…) Son derece dikkatli davranarak kimseye sezdirmeden O’nunla görüşmenin yolunu aradım, Mekke’de kendisine ulaştım ve:

“–Sen kimsin?” dedim.

“–Ben nebîyim” cevabını verdiler.

“–Nebî ne demek?” dedim.

“–Beni Allah elçilik vazifesiyle gönderdi” buyurdular.

“–Ne ile gönderdi?” dedim.

“–Hısım ve akrabayı gözetmek, putları kırmak, Allah’ı bir tanımak, O’na hiçbir şeyi şirk koşmamak üzere gönderdi” buyurdular.

“–Sana bu hususta yardımcı olacak kimse var mı?” dedim.

“–Bir hür ve bir de köle” cevabını verdiler.

O gün yanında mü’minlerden sadece Hz. Ebû Bekir ile Bilâl (r.a) vardı. Ben:

“–Sana ben de tâbî olup yardım etmek için yanında kalmak istiyorum” dedim.

“–Sen bugün, o dediğin şeyi yapamazsın! Benim hâlimi ve ortalığın durumunu görmüyor musun? Şimdi sen âilene dön! Ne zaman benim meydana çıktığımı duyarsan, yanıma gel!” buyurdular.

Ben âilemin yanına döndüm. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medine’ye hicret ettiler. Ben hâlâ âilemin yanındaydım. O’ndan haber sorup duruyordum. Derken Medinelilerden bir kaç kişi yanıma geldi.

“–Medine’ye gelen o zât ne yaptı?” diye sordum.

“–Halk O’na koşuyor; kavmi O’nu öldürmek istemiş, başaramamış” cevabını verdiler. Bunun üzerine Medine’ye gelip Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in huzuruna çıktım ve:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, beni tanıdınız mı?” dedim.

“–Evet, Mekke’de sen benimle görüşmüştün” buyurdular.

Ben de:

“–Evet!” dedim… (Müslim, Müsâfirîn, 294)

 

Camiye Girerken Okunacak Dua / 13

İlâhî vahiy gelmiş ve Allah’a kulluk başlamıştır. Artık ibadet için camilerin ilki ve merkezi olan Mescid-i Haram’a gidilmeye başlanacaktır. Peki, her anı zikir ve dua olan Allah Rasûlü (s.a.v) camiye girip çıkarken nasıl dua etmiştir. İşte cevabı:

Hz. Hüseyin’in kızı Fâtıma, muhtereme ninesi Fâtımatü’l-Kübrâ’dan naklediyor:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Mescid’e girerken salât u selâmda bulunduktan sonra şöyle buyururlardı:

رَبِّ اغْفِرْ لِي ذُنُوبِي، وَافْتَحْ لِي أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ

«Rabbim, günahlarımı mağfiret eyle ve bana rahmetinin kapılarını aç!»

Çıkarlarken de yine salât u selâmda bulunur ve şöyle buyururlardı:

رَبِّ اغْفِرْ لِي ذُنُوبِي، وَافْتَحْ لِي أَبْوَابَ فَضْلِكَ

«Rabbim, günahlarımı mağfiret eyle ve bana fazl u ihsânının kapılarını aç!».” (Tirmizî, Salât, 117/314; Ahmed, VI, 282. Bkz. İbn-i Mâce, Mesâcid, 13)

Bu dua, mescide girmeden evvel de okunabilir, girdikten sonra da. Ama önce okumak daha evlâdır.

 

Kâbe’de Üç Kişi / 14

Allah Rasûlü (s.a.v) ilk günden itabaren ibadetlerini ısrarla Kâbe’de yapmaya gayret etmiştir. Bunun bir hikmeti olmalıdır.

Abdullah ibn-i Mes’ûd (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i ilk defa Hz. Hatîce ve Hz. Ali ile birlikte Kâbe’yi tavâf ederken gördüğünü ve bu esnâda Hz. Hatîce’nin tesettüre çok dikkat ettiğini söylemektedir. (Zehebî, Siyer, I, 463)

Ufeyf el-Kindî, ticâret için Mekke’ye gelmiş ve Hz. Abbâs’ın evine misâfir olmuştu. O esnâda Rasûlullah (s.a.v) ile Hz. Hatîce ve Hz. Ali’nin Kâbe’de namaz kıldıklarını görmüş, onlar hakkında mâlumât istemişti. Hz. Abbâs da onlardan bahsettikten sonra:

“−Vallahi ben yeryüzünde bu dîne inanan şu üç kişiden başka kimse bilmiyorum!” demişti.

Ufeyf (r.a) daha sonraları hidâyetle şerefyâb oldu. Ondan sonra artık hep şöyle hayıflanırdı:

“−Âh ne olurdu, o zaman îmân edeydim de ikinci erkek mü’min ben olaydım! Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” (İbn-i Sa‘d, VIII, 18; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 487)

 

Üç Mescid / 15

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Ancak üç mescidi ziyaret için yola çıkılır; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve benim şu Mescid’im!” (Buharî, Fadlus-Salâti fî Mescidi Mekke ve’l-Medîne, 6; Hac, 26; Savm, 67; Müslim, Hac, 288; Tirmizî, Salât, 243/326)

“Bir kimsenin Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve benim şu Mescid’imin dışında herhangi bir mescidde namaz kılmak için husûsî bir yolculuk yapması gerekmez.” (Ahmed, III, 64; Heysemî, IV, 3)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in bu sözleri, diğer tüm mescidlerin faziletinin birbirine eşit olduğunu beyan etmektedir. O hâlde tarihî ve kültürel seyahatler dışında daha fazla sevap kazanmak niyetiyle oralara gitmenin bir fayda yoktur. Fakat üç mescid diğerlerinden faziletlidir.

Hadis şârihlerinden Hattâbî der ki:

“Bu «yolculuk yapılmaz» cümlesi haber veren (ihbari) bir cümle olup, emir değildir. Bu lafızdan, üç mescidde namaz kılmak için yapılan nezrin (adağın) yerine getirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Yani peygamberlerin mescidi olan bu üç mescid dışında herhangi bir yer için yapılan nezre riayet etmek üzere yola çıkmak zorunlu değildir. Eğer bu üç mescidin dışında bir yerde namaz kılmak için adakta bulunulmuşsa, kişi, oraya gitmek ya da bulunduğu yerde namaz kılmak arasında muhayyer olup yolculuğa çıkmak zorunda değildir.

Şeyhimiz Zeyneddin der ki: «Bu hadisin sadece mescidler ile alakalı olması en doğru vecihtir. Yani hadis, “Şu üç mescid dışında hiçbir mescid için yola çıkılmaz” anlamındadır. Mescidlerin dışında ilim tahsili, ticaret, gezinti, salih insanları, târihî mekânları, din kardeşleri ziyaret ve benzeri sebeplerle yapılan seyahatler, bu yasağa dâhil değildir».” (Aynî, Umdetü’l-Kârî, VII, 254)

 

Yüz Bin Kat / 16

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Şu Mescid’imde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâriç diğer camilerde kılınan 1000 namazdan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Fadlu’s-Salâti fî Mescidi Mekke ve’l-Medîne, 1)

“Benim Mescid’imde kılınan bir namaz, onun dışındaki camilerde kılınan 1000 namazdan daha faziletlidir. Ancak Mescid-i Haram hâriç. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz ise onun dışındaki 100.000 namazdan daha faziletlidir.” (İbn-i Mâce, İkâme, 195; Ahmed, III, 343, 397)

 “…Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz, burada (benim Mescid’imde) kılınan 100 namazdan daha faziletlidir.” (Ahmed, IV, 5)

Hacca ve umreye giden kardeşlerimiz bütün vakit namazlarını Mescid-i Haram’da kılmaya gayret etmeli, bu fazileti kazanmalı, alışveriş, gezi gibi sebeplerle bu güzel fırsatı kaçırmamalıdır.

 

Allah Teâlâ’nın Müslümanlar Üzerindeki Hakkı / 17

Yüce Rabbimiz Kitâb-ı Kerîm’inde şöyle buyurur:

Yoluna güç yetirenlerin Kâbe’yi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.” (Âl-i İmrân, 97)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân 1, 2, Tefsîr, 2/30; Müslim, Îmân, 19-22. Ayrıca bkz. Tirmizî, Îmân 3; Nesâî, Îmân 13)

Bir mü’min için haccın ne kadar önemli olduğunu bu âyet ve hadisten anlayabiliyoruz. Cenâb-ı Hak onu kendisi için bir hak olarak belirlemiş ve bizlerden bu hakkı yerine getirmemizi istemektedir. Biz de seve seve bu hakkı îfâ etmenin gayreti içinde olmalıyız.

 

İslâm’a Açık Dâvetin Başlaması / 18

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle anlatır:

«Yakın akrabalarını uyar!»[11] âyet-i kerimesi nâzil olduğu zaman Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Safa Tepesi’ne çıkıp:

«–Ey Fihr Oğulları! Ey Adiyy oğulları!» diye Kureyş’in bütün kollarına nidâ etmeye başladı.

Nihayet hepsi de toplandılar. Onlardan biri eğer oraya çıkamayacak durumda ise ne olduğunu öğrenmesi için yerine bir elçi gönderiyordu. Kureyş’le birlikte Ebû Leheb de geldi. Allah Rasûlü (s.a.v) onlara:

«–Ne dersiniz, size şu vâdîde birtakım düşman süvarilerinin olduğunu ve üzerinize baskın yapmak istediklerini haber versem, beni tasdik eder misiniz?» buyurdular.

Onlar da:

«–Evet, inanırız, zira senin doğrudan başka bir şey söylediğini hiç görmedik!» dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

«–Öyleyse ben, şiddetli bir azabın öncesinde size gönderilen bir uyarıcıyım!» buyurdular.

Ebû Leheb hemen:

«–Yazıklar olsun sana gün boyunca! Bizi bunun için mi topladın?» dedi.

Bunun üzerine Leheb Sûresi nâzil oldu: «Ebû Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da zâten! Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek)».” (Buhârî, Tefsîr, 26/2, 34/2, 111/1-2; Müslim, İman, 355)

 

Herkes Kendini Kurtarsın! / 19

Safâ Tepesi’nden bütün insanlığa bir nidâ… Herkes kendini kurtarsın! Vaktinde tedbirini alsın!

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle nakleder:

“Allah Teâlâ: «Yakın akrabalarını uyar!»[12] âyet-i kerimesini inzâl buyurduğunda Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ayağa kalktılar ve şöyle buyurdular:

«–Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi Cehennem’den kurtarınız! Ben Allah’tan gelen hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam!

Ey Abdi Menâf Oğulları! Sizi de Allah’ın azabından kurtaramam!

Ey Abbâs ibn-i Abdilmuttalib! Seni de Allah’ın azabından kurtaramam!

Ey Allah Rasûlü’nün halası Safiyye! Sen­i de Allah’ın azabından kurtaramam!

Ey Muhammed (s.a.v)’in kızı Fâtıma! Malımdan dilediğini iste! Ama Allah’ın azabından hiçbir şeyi senden uzaklaştıramam!».” (Buhârî, Tefsîr, 26/2; Müslim, İman, 348-351. Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 27/2; Nesâî, Vesâyâ 6)

Yani bana yakınlığınıza güvenerek tembel davranmayınız! Siz iman etmez ve sâlih ameller işlemezseniz bu yakınlığın size bir faydası olmaz!

Safâ tepesi bugün Mescid-i Haram’ın içinde kalmıştır. Oraya çıktığımızda bu ilk açık dâveti hatırlayıp taşıdığı derin anlama vâkıf olmaya çalışmalıyız.

 

 

 

 

Görünmez Perde / 20

Tebbet Sûresi’nin nâzil olduğunu işiten Ümmü Cemîl, eline büyükçe bir taş alarak velveleyle Allah Rasûlü’nü aramaya çıktı. “Müzemmem (yerilmiş insan), biz ona direndik, dininden uzaklaştık ve emrine isyân ettik!” diyerek gidiyordu. Allah Rasûlü (s.a.v), o esnâda Hz. Ebû Bekir ile birlikte Mescid’de oturuyorlardı. Sonra Kur’ân okumaya başladılar.

Ebû Bekir (r.a), onun geldiğini görünce Efendimiz’e:

“−Yâ Rasûlallah! Geliyor, Siz’i görmesinden korkuyorum!” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v):

“−O beni göremez!” buyurdular ve Kur’ân okumaya devam ettiler.

Tıpkı, “Kur’ân okuduğun zaman Biz, Sen’inle âhirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz.”[13] âyet-i kerimesinde buyrulduğu gibi oldu. Kadın gelip Ebû Bekir’in karşısında durdu, Allah Rasûlü’nü göremedi.

“–Ey Ebû Bekir, duydum ki arkadaşın beni hicvetmiş!” dedi. O da:

“–Hayır, şu Beyt’in Rabbi’ne yemin olsun ki O seni hicvetmedi!” dedi.

Ümmü Cemil de: “Kureyş bilir ki ben onların efendilerinin kızıyım” diyerek dönüp gitti.[14]

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Cenâb-ı Hakk’ın, Kureyş’in hakaret ve lânetlerini benden nasıl uzaklaştırdığına şaşmıyor musunuz?! Onlar bana müzemmem (yerilmiş) diye hakaret ve lânet ediyorlar, hâlbuki ben Muhammed’im, yerde ve gökte medhedilmişim! (Cenâb-ı Hak beni böyle isimlendiriyor.)” (Buhârî, Menâkıb, 17)

Kur’ân’ın Câzibesi / 21

Kur’an’ın hârikulâde üslûbu, her seviyedeki insanı tesiri altına almış ve onları kendisine hayran bırakmıştır. İnanan da inanmayan da onun câzibesine kapılmıştır. Bu sebeple Mekke’deki müşrikler, insanların Kur’ân dinlemesine mâni olmak için her türlü tedbiri almaya başladılar. Bunlardan birini Cenâb-ı Hak şöyle haber verir:

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْاَنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ

“İnkâr edenler: «Bu Kur’ân’ı dinlemeyin; okunurken gürültü çıkarın; belki üstün gelirsiniz!» dediler.” (Fussilet, 26)

Buna rağmen kendisini Kur’ân’ı dinlemekten alıkoyamayan müşriklerin garip hâlleri siyer kitaplarımızda şöyle yer alır:

Bir gece Ebû Süfyan, Ebû Cehil ve Ahnes bin Şerik, birbirlerinden habersiz olarak, Allah Rasûlü’nün geceleyin evinde okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemek için gidip her biri bir yere gizlenir. Bunlar, geceyi Efendimiz’in Kur’ân okuyuşunu dinleyerek geçirirler. Tan yeri ağarırken, yerlerinden ayrılıp dağılırlar. Kimseye görünmeden gitmek isterken tesâdüfen birbirleriyle karşılaşırlar. Yaptıkları işin tuhaflığını farkedip birbirlerini ayıplayarak:

“–Bir daha böyle bir şey yapmayalım! Eğer bizi ayak takımından biri görürse, muhakkak kalbine şüphe düşer” der ve oradan ayrılırlar. Fakat ikinci ve üçüncü gece de aynı durum tekerrür eder. En son ayrılırken birbirlerine:

“–Bir daha dönmeyeceğimize yemîn etmedikçe buradan ayrılmayalım” derler ve anlaştıktan sonra dağılırlar.[15]

Muallim Cûdî’nin şu beyti onların hâlini ne güzel ifâde etmektedir:

Hidâyet senden olmazsa, dirâyet neylesin yâ Rab!

Arapça bilse de Bû Cehl’e âyet neylesin yâ Rab!

Allah Rasûlü’nün Hz. Hatice ile kaldıkları ev Merve tepesine yakın bir yerde idi. Bugün Mescid-i Haram’ın bahçesine dâhil olmuştur.

 

 

 

Mekke Vâdisi Altın Olsa / 22

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Rabbim Mekke ovasını benim için altın yapmayı teklif etti. Ben de şöyle dedim:

«–Hayır yâ Rabbî! Ancak bir gün doyayım, bir (veya üç) gün aç kalayım! Acıktığımda Sana tazarrû ve niyazda bulunur, Sen’i zikrederim. Doyduğumda ise Sana şükür ve hamd ederim!” (Tirmizî, Zühd, 35/2362)

Mekke vâdisi, Allah Rasûlu’nün tazarru ve niyazlarla Rabbini çokça zikrettiği, Allah için türlü fedakârlıklara katlandığı mubarek bir mekândır.

 

 

 

Mescid-i Harâm’daki Bekleyiş / 23

Ebû Zerr el-Ğıfârî (r.a) Kâbe’nin yanında Allah Rasûlü’nü arayışını şöyle anlatır:

“Ben Ğıfâr kabîlesinden bir kimseydim. «Mekke’de bir zât zuhûr etmiş, kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş» diye bir haber alınca, Allah Teâlâ daha o zaman gönlüme İslâm’ın muhabbetini düşürdü. Kardeşim Üneys’i bilgi almak üzere Mekke’ye gönderdim. Üneys Efendimiz’in sözlerini dinleyip geldi ve:

«–Onu, güzel ahlâkı emrederken gördüm ve şiir olmayan bir sözü söylerken işittim» dedi. Bu sözlerden tatmin olmadım. Hemen azığımı ve su tulumumu yüklenerek yola çıktım. Mekke’ye geldim. Peygamber Efendimiz’i tanımıyor, başkasına sormaktan da çekiniyordum. Mescid-i Harâm’da bekliyor, zemzem içerek açlık ve susuzluğumu gideriyordum.

O esnâda yanıma Hz. Ali (r.a) geldi ve:

«−Herhâlde siz buraların yabancısısınız?» dedi. Ona:

«−Evet!» dedim.

«−Öyleyse bize misâfir olun!» dedi.

Ali (r.a) ile birlikte gittim. Müşriklerin zorbalıkları ve estirdiği terör havası sebebiyle geliş sebebimi dahî soramadı. Sabah olunca Peygamber Efendimiz’i bulmak için tekrar Mescid-i Harâm’a gittim. Akşama kadar beklememe rağmen bir haber alamadım. Hz. Ali bana tekrar uğradı ve:

«−Siz hâlâ gideceğiniz yeri öğrenemediniz mi?» dedi. Ben:

«−Hayır» dedim. Ali (r.a):

«−Öyleyse gelin yine bize misâfir olun!» dedi.

Evlerine vardığımızda:

«−Senin hâlin nedir? Buraya niçin geldin?» diye sordu. Gizli tutacağına ve bana yol göstereceğine dâir söz aldıktan sonra:

«−Bize ulaşan habere göre burada bir zât çıkmış, kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş. O’nunla buluşup konuşmak üzere geldim» dedim.

«−Gelmekle çok iyi etmişsin! Bu zât Allah’ın Rasûlü’dür, hak peygamberdir. Sabahleyin beni takip et, girdiğim eve sen de gir! Ben senin için tehlikeli bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi duvara dönerim, sen de geçer gidersin» dedi.

Nihâyet Peygamber Efendimiz’in huzûruna vardık… Bana İslâm’ı anlatınca hemen müslüman oldum. Rasûlullah (s.a.v) müslüman olmama çok sevindi ve mesrûr bir çehreyle tebessüm etti… Bir müddet Peygamber Efendimiz’in yanında kaldım. Daha sonra:

«−Ey Allah’ın Rasûlü! Bana ne yapmamı emredersin?» dedim. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

«−Sana emrim gelince İslâm’ı kavmine teblîğ et! Ortaya çıktığımızı haber alınca yanıma gel!» buyurdular.

Ben:

«–Canımı elinde tutan zâta yemin olsun ki bu hakikati müşriklerin ortasında haykıracağım!» dedim.”

Ebû Zer (r.a) oradan çıkıp Mescid’e geldi. En yüksek sesiyle “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enne Muhammeden Rasûlullah!” dedi. Müşrikler hemen başına çullanıp onu dövmeye başladılar. Yere düştü. O esnâda Abbâs (r.a) geldi, ticaret yollarının Gıfâr kabilesinden geçtiğini hatırlatarak onları durdurdu ve Ebû Zer’i ellerinden kurtardı.

Ebû Zer (r.a) kabilesine döndü. Gıfâr’ın yarısı hemen, diğer yarısı da hicretten sonra Müslüman oldu.[16]


 

Umûmî Merhamet / 24

Devs kabilesinin ileri gelenlerinden olan meşhur şâir Tufeyl bin Amr (r.a) şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v) bana İslâm’ı anlattı, Kur’ân okudu. Vallahi ben hiçbir zaman Kur’ân’dan daha güzel bir söz, İslâm’dan daha güzel bir dîn işitmemiştim! Hemen müslüman olup Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şehâdet ettim.” (İbn-i Hişâm, I, 407-408; İbn-i Sa’d, IV, 237-238)

Tufeyl bin Amr kabilesini İslâm’a davet eder, ancak onlar kabul etmezlerdi. Bunun üzerine Mekke’ye, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına gelip:

“–Ey Allah’ın elçisi! Devs kabilesi bana gâlip geldi, İslâm’dan uzak durup âsi oldular. Onlar aleyhinde Allah’a dua et!” diye talepte bulundu. Rasûlullah (s.a.v) ise:

“Allah’ım! Devs’e hidayet et!” diyerek dua etti ve Tufeyl’e:

“–Kavminin yanına dön! Onları İslâm’a davete devam et ve kendilerine yumuşak davran!” buyurdular.

Tufeyl kavminin yanına döndü. Rasûlullah (s.a.v) Medine’ye hicret edinceye kadar, onları İslâm’a davet etti. (Buhârî, Megâzî, 75; Ahmed, II, 243; İbn-i Sa’d, IV, 239)


 

Kâbe’ye Dönmek / 25

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’de Beytü’l-Makdis ile Kâbe’nin ikisine birden yönelerek namaz kılardı.[17] Bundan anlaşıldığına göre Beytü’l-Makdis’e yönelme emri daha Mekke’de iken gelmiştir. Fakat Efendimiz (s.a.v)’in kalb-i pâki, ilk ve son kıblesi olan Kâbe-i Muazzama’ya yönelmekten bir türlü ayrılamadığı için hem emrin yerine gelmesi, hem de namaz esnâsında, pek sevdiği Kâbe’den, Beytullah’tan ayrı kalmamak maksadıyla Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer arasına yönelirlermiş. Hicret’ten sonra her iki kıbleyi bir araya getirmeye imkân olmadığı için on altı ay sadece Beytü’l-Makdis’e teveccüh buyurdular. Fakat bu müddet zarfında gönülleri hep Kâbe’ye mütemâyil idi.

Nihayetinde Bakara Sûresi’nin 144-150. âyetleri indi ve Kâbe müslümanların son kıblesi oldu.

 

 

 

 

Kâbe’de Dua / 26

Kâbe’de yapılan duaların makbul olduğu eskiden beri bilinmektedir. Zira defalarca tecrübe edilmiştir.

Abdullah bin Mes’ûd (r.a) şöyle anlatır:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir defasında Beyt-i Muazzam’ın yanında namaz kılıyorlardı. Ebû Cehil ile bazı arkadaşları da oturuyorlardı. Derken biri, diğerlerine:

«‒Falancalarda (yeni boğazlanan) devenin döl eşini hanginiz (içindeki pisliğiyle birlikte) getirip secdeye vardığında Muhammed’in sırtına koyar?» dedi.

Oradakilerin en şakîsi (kötüsü) koşup getirdi. Bekledi, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v) secdeye varınca iki omuzu arasına mübârek sırtının üzerine koydu. Ben ise hiçbir şey yapamıyor, sadece bakıyordum. Ah, ne olurdu o zaman elimde kuvvet olaydı. Herifler gülmeye ve eğlenmek için bu işi birbirine isnâd etmeye (veya aşırı gülmekten dolayı birbirlerine doğru eğilmeye) başladılar. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ise mübarek başlarını secdeden kaldırmıyorlardı. Nihâyet Fâtıma (r.a) gelip onu sırtından attı. Rasûlullah (s.a.v) mübarek başlarını kaldırdılar. (Namazı tamamladıktan) sonra üç kere:

«‒İlâhî, Kureyşi sana havâle ederim!» diye duâ buyurdular. Allah Rasûlü’nün aleyhlerinde böyle duâ buyurması onlara pek girân geldi. Zira o beldede duânın müstecâb olduğuna inanıyorlardı. Ondan sonra Rasûlullah (s.a.v) birer birer isim sayarak:

«‒İlâhî, Ebû Cehl’i sana havâle ederim, Utbe bin Rebîa’yı, Şeybe bin Rebîa’yı, Velîd bin Utbe’yi, Ümeyye bin Halef’i, Ukbe bin Ebî Muayt’ı sana havâle ederim!» buyurdular.”

Yedinciyi de saydılarsa da ismini râvî unutmuştur. İbn-i Mes’ûd (r.a) şöyle buyurur:

“Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in bu saydıkları (kimselerin çoğunu) Kalîb’de yâni Bedir çukurunda serilmiş gördüm.” (Buhârî, Vudû’, 69, Salât 109, Cihâd 98, Cizye 21; Müslim, Cihâd 107)

 

 

Ateşten Bir Hendek / 27

Kâbe’de başka acı hatıralar da yaşanmıştır:

Ebû Cehl bir gün:

“‒Muhammed sizin aranızda hâlâ yüzünü toprağa sürüyor mu?” dedi. Kendisine: “‒Evet!” cevabı verildi. Bunun üzerine:

“‒Lât ve Uzza’ya yemin ederim ki O’nu, bunu yaparken görürsem mutlaka boynuna basarım. Yahut mutlaka yüzünü toprağa gömerim!” dedi.

Az sonra Rasûlullah (s.a.v) namaz kılarken O’nun ya­nına vardı. Boynuna basmak niyetinde idi, fakat birdenbire O’nu bırakıp geri döndüğünü ve elleriyle korunduğunu gördüler.

“‒Sana ne oldu?” diye başına gelenleri sordular.

“‒Gerçekten O’nunla benim aramda ateşten bir hendek, korkunç bir şey ve bir takım kanatlar var!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“‒Eğer bana yaklaşmış olsaydı melekler onun uzuvlarını birer birer koparırdı!” buyurdular.

Bunun üzerine Allah -azze ve celle-:

“Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Şüphesiz dönüş Rabb’inedir. Namaz kılarken bir kulu (Rasûlullah’ı namazdan) men edeni gördün mü? Ne dersin, o doğru yolda ise yahut takvâyı emrediyorsa? Ne dersin o (men eden, Peygamber’i) yalanlıyor ve doğru yoldan yüz çeviriyorsa? (Bu adam) Allah’ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi! Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden), o yalancı, günahkâr perçemden yakalarız (cehenneme atarız). O vakit hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın. Biz de zebânîleri çağıracağız. Hayır! Ona itaat etme…»[18] âyetlerini indirdi. (Müslim, Münâfıkîn, 38; Ahmed, II, 370. Krş. Buhârî, Tefsîr, 96/4)

 

 

Zebânîler Gelirdi / 28

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle anlatır:

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (Kâbe’de) namaz kılıyorlardı. Ebû Cehil geldi ve:

“–Seni bundan men etmemiş miydim? Seni bundan men etmemiş miydim? Seni bundan men etmemiş miydim?” diye bağırıp çağırmaya başladı.

Rasûlullah (s.a.v) namazını bitirince ona sert bir cevap verdi. Buna şaşıran Ebû Cehil:

“–Sen gayet iyi bilirsin ki Mekke’de benden daha kalabalık meclisi olan biri yoktur” dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu:

“O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın. Biz de zebânîleri çağıracağız.” (el-Alâk, 17-18)

İbn Abbâs (r.a) der ki:

“Vallahi eğer o meclisini çağırsaydı Allah’ın zebânîleri onu mutlaka yakalardı.” (Tirmizî, Tefsîr, 96/3349)

 

 

 

 

“Rabbim Allah” Dediği İçin mi? / 29

Mescid-i Haram’da yaşanan en acı hatırayı Urve bin Zübeyr (r.a) şöyle anlatıyor:

Abdullah bin Amr bin Âs’a:

“–Müşriklerin Allah Rasûlü’ne yaptığı eziyetlerin en şiddetlisini bana haber verebilir misin?” diye sordum.

Şunları anlattı:

“–Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’nin avlusunda namaz kılarken, Ukbe bin Ebî Muayt geldi, omzundan tuttu, elbisesini boynuna dolayıp şiddetle sıkarak Allah Rasûlü’nü boğmaya çalıştı. O esnâda Ebû Bekir (r.a) gelerek Ukbe’nin omzundan tutup onu Allah Rasûlü’nün başından defetti ve:

«–Bir kişiyi, “Rabbim Allah’tır” dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki O, Rabbinizden size apaçık mûcizeler ve deliller getirmiştir!»[19] dedi.” (Buhârî, Tefsir, 40/1; Ashâbu’n-Nebî, 5; Menâkıbu’l-Ensâr, 29)

Bu rivayetlerde Allah Rasûlü’nün, bizim hidayete ermemiz için ne büyük acılara katlandığını görüyoruz.

 

 

Yüzünüz Kara Olsun! / 30

İbn-i Abbâs (r.a)’nın rivâyetine göre, Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin Hıcr kısmında toplanarak, Allah Rasûlü’nü görür görmez hep birden saldırıp öldüreceklerine dâir, Lât, Menât, Uzzâ, Nâile ve İsâf adlı putları üzerine yemin ettiler. Herkes kendi payına düşen kan bedelini ödeyeceğini de taahhüd etti.

Bunu haber alan kerîmesi Fâtıma (r.a), ağlayarak muhterem babasının yanına gelip kavminin yapmış olduğu menfur antlaşmayı haber verdi.

Allah Rasûlü (s.a.v) su isteyerek abdest aldı. Sonra doğruca Mescid-i Harâm’a gitti.

Müşrikler, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’i gördüklerinde heyecanla:

“−İşte bu o!” dediler.

Fakat Allah Rasûlü’nü olanca heybetiyle karşılarında görünce, aldıkları karara rağmen bir anda bakışlarını yere indirdiler ve başlarını önlerine eğdiler. Hiçbiri yerinden kalkmaya cesaret edemedi. Gözlerini kaldırıp Allah Rasûlü’nün yüzüne dahî bakamadılar. Efendimiz yanlarına gelip önlerinde durdu. Sonra yerden bir avuç toprak alıp:

“−Yüzünüz kara olsun!” buyurarak onlara doğru saçtı.

O gün kendisine toprak tânesi isâbet eden müşriklerden her biri, Bedir Harbi’nde kâfir olarak öldürülüp cehennem çukuru misâli bir kuyuya dolduruldu. (Ahmed, I, 303, 368; Hâkim, III, 170-171/4742)

Rasûlullah (s.a.v) namazlarını ısrarla Mescid-i Harâm’da kılıyorlardı. Bunun sebebi, İslâm’ın namaz, Kâbe gibi şiarlarını ortaya koymak, Kâbe’ye hürmet göstermek ve insanlarla karşılaşarak onları İslâm’a dâvet etmek olabilir.

 

 

 

Allah Rasûlü (s.a.v) ile Kol Kola Tavâf / 31

Hz. Osman (r.a), yaşadığı bir hâdiseyi hatırladığında gözlerinden yaşlar akmış ve şöyle anlatmaya başlamıştır:

Rasûlullah (s.a.v) bir gün Kâbe’yi tavaf ediyor, o esnâda Ukbe bin Ebî Muayt, Ebû Cehil ve Ümeyye bin Halef de Kâbe’nin Hıcr bölgesinde oturuyorlardı.

Allah Rasûlü (s.a.v), hizâlarından geçerken hoşuna gitmeyecek bazı laflar söylediler. Efendimiz’in bu sözlerden hoşlanmadığı mübarek yüzünden belli oluyordu.

Yanına yaklaştım. Hz. Ebû Bekir’le ikimiz, Allah Rasûlü’nü aramıza aldık. Rasûlullah (s.a.v) parmaklarını benim parmaklarımın arasına geçirdi. Birlikte tavaf etmeye başladık.

Ebû Cehil ve arkadaşlarının hizâsına geldiğimizde, Ebû Cehil, Allah Rasûlü’ne:

“–Vallahi, denizlerde bir kıl parçasını ıslatacak kadar su bulunduğu ve Sen de atalarımızın taptığı tanrılara tapmaktan men ettiğin müddetçe, Sen’inle barışmayacağız!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Ben de öyle!” buyurdular.

Tavafın üçüncü şavtını da böylece yapıp dördüncü şavta başladığımızda, Ebû Cehil yerinden fırlayarak Efendimiz’in yakasını tutmak istedi. Ben sadrından itince sırt üstü düştü.

Hz. Ebû Bekir, Ümeyye bin Halef’i; Allah Rasûlü (s.a.v) de Ukbe bin Ebî Muayt’ı defetti.

Onlar başından dağılınca, Rasûlullah (s.a.v) ayakta durup:

“–Vallahi, siz âcil azâbı hak edinceye kadar bu kötülüklerinizden vazgeçmeyeceksiniz! Sizler, nebîniz için ne kötü kavimsiniz!” buyurduktan sonra evine döndü.

Biz de arkasından evine kadar tâkip ettik. Allah Rasûlü (s.a.v), kapısının önünde durup yüzünü bize döndürdü ve şöyle buyurdu:

“–Sevinin! Hiç şüphesiz, Allah Teâlâ dinini açıklayıp üstün kılacak ve nebîsine de yardım edecektir. Şu gördüğünüz kişiler, Yüce Allah’ın sizin elinizle tez vakitte helâk edeceği kimseler arasındadır!”

Vallahi ben, Allah Teâlâ’nın onları bizim ellerimizle kahrettiğini gördüm.[20]

 

 

Şu Güneş’i Görüyor musunuz? / 32

Allah Rasûlü’nün büyük bir azim ve kararlılıkla İslâm’ı tebliğ edişini gösteren bir hatırayı Akîl bin Ebî Tâlib (r.a) şöyle anlatır:

“Kureyş, Ebû Tâlib’e gelerek:

«‒Şu kardeşinin oğlu bizi meclislerimizde ve mescidimizde rahatsız ediyor, O’nu bundan nehyet!» dediler. Ebû Tâlib:

«‒Ey Akîl, git Muhammed’i (s.a.v) bana getir!» dedi.

Gittim O’nu, Ebû Tâlib âilesinin evlerinden küçük bir evde buldum. Öğle vakti sıcağın en şiddetli ânında geldi. Kızgın kumların şiddetli sıcağı sebebiyle yolda gölge arıyor, gölgeden yürümeye çalışıyordu. Yanlarına vardığında Ebû Tâlib:

“‒Bu amcaoğulların senin kendilerini meclislerinde ve mescidlerinde rahatsız ettiğini iddiâ ediyorlar. Artık onlara eziyet verme!” deyince Allah Rasûlü (s.a.v) gözünü semâya çevirip bakışlarını sâbitledi ve:

“–Şu Güneş’i görüyor musunuz?” diye sordular.

“–Evet” dediler.

Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Siz nasıl şu Güneş’ten bir şûle (ateş) almaya güç yetiremiyorsanız, ben de aynı şekilde bu dâveti terketmeye aslâ kâdir olamam!” buyurdular.

Bunun üzerine Ebû Tâlib, müşriklere:

“‒Vallahi kardeşimin oğlu bugüne kadar bize hiç yalan söylemedi, haydi kalkın gidin!” dedi. (İbn-i İshâk, s. 136; Hâkim, III, 668/6467; Heysemî, VI, 15)

 

 

Kâbe’nin Gölgesinde / 33

Rasûlullah (s.a.v) gibi diğer sahabiler de büyük sıkıntılar çekiyor, dayanılmaz işkencelere maruz kalıyorlardı.

Habbâb ibn-i Eret (r.a) şöyle anlatır:

Hırkasını başının altına yastık yapmış Kâbe’nin gölgesinde istirahat ederken Allah Rasûlü’nün yanına varıp (müşriklerden gördüğümüz işkencelerden) şikâyette bulunduk ve:

“–Bizim için yardım dilemeyecek, Allah’a bizim için dua etmeyecek misiniz?” dedik.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle cevap verdiler:

“–Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ancak siz acele ediyorsunuz.” (Buhârî, Menâkıb 25; İkrâh 1, Menâkıbu’l-Ensâr 29, Ebû Dâvûd, Cihâd, 97)

 

 

Hüsrandan Kurtulmak / 34

Ebû Zerr el-Ğıfârî (r.a) şöyle demiştir:

“Ben bir keresinde Allah Rasûlü’nün huzuruna varmıştım. O esnâda Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’nin gölgesinde:

«‒Kâbe’nin Rabb’ine yemîn ederim ki, muhakkak onlar çok hüsrandadırlar, Kâbe’nin Rabb’ine yemîn ederim ki, muhakkak onlar çok zarardadırlar!» buyuruyorlardı.

Ben kendi kendime:

«‒Benim hâlim nedir? Bende bir şey mi gö­rülüyor acaba?!» dedim.

Varıp yanına oturdum. Rasûlullah (s.a.v) hâlâ bu sözü tekrar ediyorlardı. Kendimi tutamadım, susmaya kâdir olamadım; beni, târif edemeyeceğim bir hâl kapladı ve:

«‒Kimdir onlar, babam anam size fedâ olsun yâ Rasûlallah!» dedim.

Rasûlullah (s.a.v):

«‒Malı çok olanlar! Sâdece; “şunu şuraya, bunu buraya” diye malını Allah yolunda infâk edenler bundan mestesnâ olabilir!» buyurdular.” (Buhârî, Eymân, 3)

 

 

 

 

Herkes Secdede / 35

Birinci Habeşistan hicretinden sonraki günlerde bir gün Rasûlullah (s.a.v) Mescid-i Harâm’da namaz kıldı ve Necm Sûresi’ni okumuşlardı. İçinde secde âyeti bulunan sûrelerden ilk nâzil olan Necm Sûresi idi. Allah Rasûlü (s.a.v) secde âyetine gelince secde ettiler, bunun üzerine orada bulunan müslüman, müşrik, cin, insan herkes secdeye vardı. Sadece Ümeyye bin Halef secdeye gitmedi. Bir avuç toprak alıp alnına götürmek sûretiyle secde yaptı.[21]

Müşriklerin o zaman neden secde ettikleri meçhul. Muhtelif görüşler ileri sürülmüş. Belki de onlar, evvelki ümmetlerin helâkini işitince kendilerine ârız olan korku ve dehşet sebebiyle Allah Rasûlü (s.a.v) ile birlikte secdeye varmışlardır. (Âlûsî, Rûhu’l-meânî, Münîriyye, XVII, 178)

 

 

Bizi Duyar mı? / 36

Karın yağları çok (şişman), kalplerinin anlayışı kıt iki Kureyşli ve Sakîf’ten bir hısımları Beyt’in yanında oturmuş konuşuyorlardı. Birbirlerine:

“–Ne dersiniz, acaba Allah bizim sözlerimizi duyuyor mudur?” dediler. Birisi:

“–Herhalde bazısını duyar, bazısını duymaz” dedi. Bir diğeri:

“–Eğer bir kısmını duyuyorsa hiç şüphesiz hepsini duyar! Ya da açıktan söylediğimizi duyuyorsa gizli söylediklerimizi de duyar” dedi.

Bunun üzerine:

“Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin, derilerinizin, aleyhinizde şahitlik edecekleri bir günün geleceğine inanmıyor ve ondan sakınmıyordunuz, ayrıca siz, yaptıklarınızın çoğunu, Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zandır ki sizi mahvetti de o yüzden hüsrana uğrayanlardan oldunuz”[22] âyetleri nâzil oldu.[23]


 

Müslüman Oldum! / 37

Babası müslüman olduğunda 5 yaşında olan Abdullah ibn-i Ömer (r.a) şöyle anlatır:

“Babam müslüman olduğu zaman, «Kureyşlilerin en çok söz taşıyanı, en çok söz yayanı kimdir?» diye sordu. Kendisine:

«Cemil ibn-i Maʻmer el-Cumahî’dir!» dediler.

Bunun üzerine babam onun yanına gitti. Ben de babamın arkasından gittim. Babam ona:

«–Ey Cemil, biliyor musun? Ben Müslüman oldum, Muhammed’in dinine girdim!» der demez, vallahi Cemil birden ayağa kalkıverdi. Acelesinden ridâsını sürükleyerek, o önde, babam arkada gittiler. Ben de babamı takip ettim. Mescid-i Haram’ın kapısına vardık. O esnâda, Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri Kâbe’nin kapısı civarındaki toplantı yerinde bulunuyor­lardı.

Cemil, Kâbe’nin kapısında ayakta dikilerek avazının çıktığı kadar:

«–Ey Kureyş cemaati! Haberiniz olsun ki, Ömer ibnü’l-Hattâb dininden çıkmış, başka bir dine girmiştir!» diyerek bağırdı.

Babam ise:

«–O yalan söylüyor! Ben Müslüman oldum ve Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şehadet ettim!» deyince, Kureyş müşrikleri babama saldırdılar. Güneş başlarının üzerinde yükselinceye kadar babamla çarpıştılar. Sonunda, babam yorulup oturdu. Müşrikler de başucuna dikildiler. Babam onlara:

«–Siz bana istediğinizi yapın! Allah’a yemin ederim ki, biz üç yüz kişi olsaydık, ya biz yenilir burayı size bırakırdık, ya da siz yenilir burayı bize bırakırdınız!» diyordu.

Onlar bu vaziyette iken, üzerinde Yemen işi çizgili bir elbise ile nakışlı bir gömlek bulunan, yaşlı bir Kureyşli gelip başlarına dikildi ve:

«–Nedir bu haliniz?» diye sordu. Saldırganlar:

«–Ömer dininden çıkmış, başka bir dine girmiş» dediler. Gelen adam onlara:

«–Bırakın onu kendi hâline! Adam kendisi için bir din seçmişse, size ne oluyor? Ne istiyorsunuz ondan?! Adiyy ibn-i Kaʻb oğullarının size adamlarını böylece teslim edeceklerini mi sandınız?! Açılın, dağılın adamın başından! Ben onu himâyeme aldım!» dedi.

Vallahi, onlar babamın üzerinden, bir elbisenin bedenden çıkarılışı gibi sıyrılıp dağıldılar.

Medine’ye hicret ettikten sonra, babama:

«–Babacığım! Mekke’de Müslüman olduğun gün seninle çarpışan müşrikleri azarlayıp başından dağıtan adam kimdi?» diye sordum. Babam:

«–Yavrucuğum! O, Âs ibn-i Vâil es-Sehmî idi» dedi.”[24]

Hz. Ömer’in annesinin annesi Âs ibn-i Vâil’in mensup olduğu Sehm Oğulları kabilesinden olduğu için, Âs ibn-i Vâil, Hz. Ömer’in uzaktan dayısı sayılırdı. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-gâbe, I, 151)

 

 

Safâ Tepesi’ni Altına Çevir! / 38

Rasûlullah (s.a.v) insanları sürekli İslâm’a çağırıyor, onlar da çeşitli bahanelerle hakka yaklaşmamak için direniyorlardı.

Kureyş kabilesinin ileri gelenleri bir gün Allah Rasûlü’ne:

“–Safâ Tepesi’ni bizim için altına çevirmesi için Rabbine dua et, biz de Sana îmân edelim!” dediler.

Rasûlullah (s.a.v):

“−Gerçekten bunu yapacak mısınız?” diye sordular.

Onlar da:

“–Evet” dediler.

Rasûlullah (s.a.v) dua ettiler. Bunun üzerine Cebrail (a.s) gelip:

“–Rabbin sana selam ediyor ve «İstersen, onlar için Safâ Tepesi’ni altına çevireyim, fakat bundan sonra onlardan kim inkâr ederse ona, âlemlerden hiç kimseye yapmadığım şekilde azâb ederim! İstersen onlara tevbe ve rahmet kapısını açayım!» buyuruyor” dedi.

Rahmeten li’l-âlemîn olan Efendimiz (s.a.v) hemen:

“–Tevbe ve rahmet kapısını aç!” buyurdular. (Ahmed, I, 242, 258, 345; Hâkim, I, 119/174; Heysemî, VII, 50)

Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Bizi, mucizeler göndermekten alıkoyan ancak öncekilerin bunları yalanlamış olmalarıdır. Biz Semûd’a uyarıcı ve aydınlatıcı bir mucize olarak dişi deveyi verdik de onu öldürdüler. Hâlbuki Biz mucizeleri (azab ve helâk etmek için değil), ancak uyarmak için göndeririz.” (el-İsrâ 17/59) (Ahmed, I, 258; Taberî, Tefsir, XV, 108)

Mucize talepleri daha çok kâfirlerden gelmiş, Müslümanlar böyle bir nezâketsizlikten uzak kalmışlardır. Zîrâ onların mutmain olmaları için Efendimiz’i görmeleri kâfi gelmişti. Mehmed Nûri Şemseddin hazretleri ne güzel söyler:

Âşık-ı sâdık isen sana yeter rü’yet pes

Âşık-ı kâzip isen var kerâmet ara gez.

Mirac’ın Başlangıcı / 39

Allah Rasûlü’nün en büyük mucizelerinden olan İsrâ ve Mîrâc, Mescid-i Haram’dan başlamıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (el-İsrâ 17/1)

İsrâ ve Mîrâc hâdisesi, sıkıntılarla dolu Tâif yolculuğundan sonra vukû bulmuştur. Bi’setin 10. senesinden sonra, hicretten on sekiz ay evvel olduğu rivâyet edilir.

Bu ilâhî ikrâm, Rasûlullah (s.a.v) için müthiş bir tesellî olmuştur. Tesellînin büyüklüğü, Allah Rasûlü’nün yaptığı fedâkârlıkların ve çektiği çilelerin büyüklüğünü de gösteriyor.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mirac’ın başlangıcını şöyle anlatırlar:

“Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. (Bu sözünü söylerken boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı gösteriyordu.) Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi îman ve hikmetle dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim (çıkarılıp su ve Zemzem ile) yıkandı. Sonra içerisi îman ve hikmetle doldurulup tekrar yerine kondu…” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43; Müslim, Îman 264)

Diğer sahih rivâyetlerde bu esnâda Allah Rasûlü’nün evinde, Ümmü Hânî’nin evinde, Mescid-i Harâm’da, Hicr’de olduğu rivayet edilir. Bu rivâyetleri şöyle cem etmek mümkündür: Rasûlullah (s.a.v) amcasının kızı Ümmü Hânî’nin evinde iken Cibrîl (a.s) O’nu Mescid-i Harâm’a getirmiş, Hatîm ve Hıcr’da şakk-ı sadr hâdisesi gerçekleşmiş olabilir. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 204)

Araplar, akrabalarından birinin evinden bahsederken “evlerimizden biri” ifadesini de kullanırlar. Yani akrabalarının evlerini kendi evleri gibi kabul eder ve sahiplenirler. Bu da kabile bağlarının çok kuvvetli olmasından kaynaklansa gerektir.

 

 

İsrâ ve Mîrâc / 40

Allah Rasûlü’nün Mekke’den Kudüs’e götürülüşüne İsrâ (gece yürütme, götürme), oradan semalara yükseltilmesine de Mîrâc denir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:

“−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim… Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl (a.s) beni götürdü. Dünya semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi. Kendisine:

«−Gelen kim?» diye sordular.

«−Cibrîl!» dedi.

«−Beraberindeki kim?» denildi.

«−Muhammed (a.s)» dedi.

«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.

«−Evet!» dedi.

«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

Kapıdan geçince, orada Hz. Âdem’ı gördüm.

«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.

Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:

«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.

Sonra Cebrâîl (a.s) beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hz. Yahyâ ve Îsâ (a.s) ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı.

Sonra Cebrâîl beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Yûsuf (a.s) ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda İdrîs (a.s) ile, beşinci kat semâda Hârûn (a.s) ile, altıncı kat semâda ise Mûsâ (a.s) ile karşılaştık. O bana:

«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Ben kendisini geçip daha yükseklere ulaşınca, ağlamaya başladı. Ona:

«–Niye ağlıyorsun?» denildi. O da:

«−Benden sonra bir delikanlı peygamber oldu, O’nun ümmetinden Cennet’e girecek olanlar, benim ümmetimden Cennet’e girecek olanlardan daha fazla!» dedi.[25]

Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm (a.s) ile karşılaştık.

Cebrâîl (a.s):

«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi.

Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:

«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Daha sonra bana:

«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara Cennet’in toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arazisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennet’e çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir» dedi.

(“Sonra (Cibrîl aleyhi’s-selâm) beni yukarıya götüre götüre nihâyet (kazâ ve takdiri yazan) kalemlerin cızırtılarını duyacak yüksek bir yere çıktım!” (Buhârî, Salât, 1))

Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.

Cebrâîl (a.s) bana:

«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi.”

Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî, ikisi de zâhirî nehir.

«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum.

Cebrâîl (a.s):

«–Şu iki bâtınî nehir, Cennet’in iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!»[26] dedi…”[27]

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz Mirac’ın devamını şöyle anlattılar:

“…Sonra bana el-Beytü’l-Ma’mur yükseltildi. Daha sonra bana bir kapta şarap, bir kapta süt, bir kapta da bal getirildi. Ben sütü aldım. Cebrail (a.s):

«Bu aldığın, fıtrata uygun olandır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzerindesiniz!» dedi.

Sonra bana, günde elli vakit namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa’ya uğradım. Bana:

«–Ne ile emrolundun?» dedi.

«–Bir gece ve gündüzde elli vakit namazla!» dedim.

«–Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. İsrailoğulları’na muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, ümmetine namazları hafifletmesini talep et!» dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Hz. Musa’ya tekrar uğradım. Yine:

«–Ne ile emrolundun?» dedi.

«–Benden on vakit namazı kaldırdı!» dedim.

«–Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!» dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Hz. Musa’ya uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Musa (a.s) ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa’ya uğradım. Yine:

«–Ne ile emredildin?» dedi.

«–Her gün beş vakit namazla!» dedim.

«–Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da tâkat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!» dedi.

«–Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah’ın emrine teslim oluyorum!» dedim. Hz. Musa’yı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti:

«–Farzımı kesinleştirdim ve kullarıma hafiflettim!».”

Bir rivayette şu ziyade vardır: “Namazlar (günde) beştir fakat onlara elli vakit sevabı verilecektir. Artık katımda hüküm değişmez!”[28]

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Allah (c.c) buyurdu ki: «Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldım ve “Kim bunu vaktinde kılmaya devam ederse onu Cennet’e koyacağım” diye katımda ahidde bulundum. Kim de bunu vaktinde kılmaya devam etmezse katımda onun için hiçbir ahid yoktur».” (İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salâh, 194/1403)

Şehzâde Cem Sultan Mîrâc’ı şöyle tarif eder:

Gelmez lisân ü kâle vü sığmaz beyâna hiç,

Miraç gecesindeki hâli Muhammed’in!

 

 

 

Beytü’l-Makdis Gözümün Önüne Geldi / 41

Allah Rasûlü (s.a.v) İsrâ ve Mîrâc’da neler yaşadığını kavmine haber verince, mü’minler O’nu tasdik ettiler, müşrikler ise yalanladılar. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:

“Ben Kâbe’nin Hıcr kısmındaydım, Kureyş de bana gece yolculuğum hakkında sualler soruyordu. Beytü’l-Makdis hakkında, dikkatle inceleyip iyice hâfızama kaydetmediğim hususları sordular. İşte o vakit, daha evvel hiç olmadığı kadar büyük bir sıkıntıya düştüm.

O esnâda, Allah Teâlâ Hazretleri Beytü’l-Makdis’i gözümün önüne getirdi ve ona bakmaya başladım. Ne sordularsa hepsinin cevabını verdim.” (Müslim, Îmân, 278. Krş. Buhârî, Tefsîr, 17/3)

Kâbe insanlar için bir toplanma yeri idi. Önemli ilanlar onun yanında yapılırdı. Allah Rasûlü de bu mühim haberi insanlara Altınoluk’un altındaki yarım daire şeklindeki kısımda vermişti. Buraya Hıcr ve Hatîm isimleri verilir.


 

Anlattıklarının Hepsi de Doğru / 42

Rasûlullah (s.a.v) İsrâ ve Miraç mucizesinin sabahı Mekke’de idi. İçinde bulunduğu vaziyetten çok korkuyordu. Zira insanların kendisini yalanlayacağını biliyordu.

Hazin bir şekilde bir kenara çekilip oturdu. Allah’ın düşmanı Ebû Cehil geldi. İyice yaklaşıp yanına oturdu. Alaylı bir tavırla:

“–Bir şey mi var?” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Evet!” buyurdular.

“–Nedir o?”

“–Bu gece beni götürdüler!”

“–Nereye?”

“–Beyt-i Makdis’e!”

“–Sonra da bizim aramızda sabahladın öyle mi?”

“–Evet!”

Ebû Cehil, kavmini yanına çağırdığında bu sözlerini inkâr etmesinden korkarak Efendimiz’i yalanladığını gösteren bir tavır içine girmiyordu. Şöyle dedi:

“–Kavmini çağırsam, bana anlattıklarını aynen onlara da anlatır mısın?”

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Evet.” buyurdular.

Ebû Cehil:

“–Ey Ka’b ibn-i Lüey Oğulları!” diye nidâ etti. Bütün meclisler boşaldı, hepsi de gelip Allah Rasûlü ile Ebû Cehil’in yanına oturdular. Ebû Cehil:

“–Bana anlattıklarını kavmine de anlat!” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Bu gece beni götürdüler!” buyurdular. Oradakiler:

“–Nereye?” diye sordular.

“–Beyt-i Makdis’e!”

“–Sonra da bizim aramızda sabahladın öyle mi?”

“–Evet!”

Yalan zannettikleri bu söze şaşırarak kimi el çırpıyor, kimi elini başının üzerine koyuyordu.

“–Mescid’i bize tarif edebilir misin?” dediler. Zira içlerinde bu beldeye gidip Mescid’i görenler vardı.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyururlar:

“–Tarif etmeye başladım. Anlatırken bir yeri karıştırdım. O esnada Mescid gözümün önüne getirildi. Ben ona bakıyordum. Getirilip Ikâl veya Akîl’in evinin önüne konuldu. Ben de ona bakarak vasıflarını müşriklere söyledim.” “Zira anlattıklarımın yanında hâfızama almadığım vasıfları da vardı.”

İnsanlar:

“–Vallahi tariflerin hepsini de doğru söyledi!” dediler. (Ahmed, I, 309)

 

 

 

Buna da İnanacak mısın? / 43

Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) geceleyin Mescid-i Aksâ’ya götürüldüklerinde sabahleyin bunu insanlara anlatmaya başladılar. Bunun üzerine, O’na daha evvel iman edip tasdik eden insanlardan bazıları irtidat ettiler. Müşriklerden bazıları hemen bu haberi Hz. Ebû Bekir’e ulaştırdılar ve:

«–Arkadaşını yine tasdik edecek misin? O geceleyin Beyt-i Makdis’e götürüldüğünü söylüyor!» dediler.

«–O bunu söyledi mi?» dedi.

«–Evet!» dediler.

«–Eğer öyle olduğunu söylediyse mutlaka doğrudur” dedi. Müşrikler:

«–Yani O’nun gece Beyt-i Makdis’e gidip sabah olmadan tekrar buraya geldiğini tasdik ediyor musun?!» dediler.

Ebû Bekir (r.a):

«–Evet! Ben O’nu, inanılması bundan daha zor olan hususlarda bile tasdik ediyorum. Sabah akşam kendisine semadan haber geldiğini söylüyor da onu bile tasdik ediyorum!» dedi.

Bu sebeple Ebû Bekir es-Sıddîk diye isimlendirildi.” (Hâkim, III, 65/4407)

İsrâ hâdisesi, Rasûlullah (s.a.v) için bir tatmin ve teselli; inat ve küfürleri iyice artan kâfirler ile îmânı zayıf kimseler için de bir fitne ve imtihân oldu. Bu mucize, îmânı zayıf olan kimselerin îmânını sarstı, onlar küfre döndüler ve öldürülünceye kadar bir daha îmân dairesine giremediler. Allah Teâlâ, Ebû Cehil ile birlikte onların boyunlarını da vurdu.[29]

 

 

 

Namaz Vakitlerinin Öğretilmesi / 44

Mirac’ın en büyük hediyesi beş vakit namazdır. Bunun vakitleri de Kâbe’nin yanında gösterilmiştir:

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşladır:

“Cebrail (a.s) bana Beyt’in yanında iki gün imam olup namaz kıldırdı. İlk gün Öğle’yi Güneş batıya meyledip (gölge) ayakkabının tasması kadar olduğu zaman; İkindi’yi, (her şeyin) gölgesi kendisi kadar olunca; Akşam’ı, Güneş batıp oruç­lunun iftar ettiği vakitte; Yatsı’yı, şafak kaybolunca; Sabah’ı da fecir doğup oruç­luya yeme içmenin haram olduğu zaman kıldırdı.

Ertesi gün ise Öğle’yi, (her şeyin) gölgesi kendisi kadar; İkindi’yi, iki misli olunca; Akşam’ı, ilk günkü vaktinde Güneş batıp oruçlunun iftar ettiği vakitte; Yatsı’yı, gecenin ilk üçte biri geçince; Sabah’ı da ortalık ağarınca kıldırdı. Sonra da bana dönüp şöyle dedi:

«–Ya Muhammed, bu, senden evvelki nebilerin vaktidir ve namazların vakitleri, bu iki vakitlerin arasıdır».” (Ebû Dâvûd, Salât, 2/393; Tirmizî, Salât, 1/149)

Cebrâîl (a.s), Akşam Namazı’nı iki günde de aynı vakitte yani Güneş batınca hemen kıldırmıştır. Çünkü Akşam Namazı’nın vakti kısadır, çabucak geçiverir. Bu sebeple onu, yıldızlar iyice belirmeden hemen kılmaya dikkat etmek gerekir.

 

 

Kâbe’ye Sırt Dönmek İstemiyorum / 45

Ensâr’ın en bilgililerinden olan Ubeydullah ibn-i Ka’b, Akabe’de bulunup Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e bey’at eden babası Ka’b ibn-i Mâlik’ten şöyle nakleder:

Kavmimizin müşrik hacılarının arasında (Medîne’den Mekke’ye doğru) yola çıktık. O zamana kadar namaz kılmaya başlamış ve dinimizi öğrenmiştik. Yanımızda büyüğümüz ve efendimiz Berâ bin Mârûr da vardı. Medine’den çıkıp yola koyulunca Berâ (r.a) bize:

“–Kardeşlerim, aklıma bir fikir geldi, bu hususta bana uyar mısınız uymaz mısınız bilmiyorum!” dedi. Biz:

“–Nedir o fikir?” dedik.

“–Şu binaya (Kâbe’ye) sırtımı dönmek istemiyorum, namazlarımı ona doğru kılmak istiyorum.” dedi. Biz:

“–Vallahi bize Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in Şam’a (Mescid-i Aksâ’ya) doğru namaz kıldığı haber verildi. O’na muhâlefet etmek istemiyoruz!” dedik. O:

“–Ben Kâbe’ye doğru kılacağım!” dedi. Biz:

“–Sen bilirsin lâkin biz öyle yapmayız” dedik.

Bundan sonra namaz vakti geldiğinde biz Şam’a doğru, o ise Kâbe’ye doğru namaz kılardı. Bu şekilde Mekke’ye vardık. Biz bu hareketi sebebiyle onu ayıpladık ancak o Kâbe’ye dönmekte ısrar etti. Mekke’ye varınca bana:

“–Kardeşimin oğlu! Haydi, Allah Rasûlü’ne gidelim ve yolda benim yaptığım şeyi soralım! Vallahi bana muhalefet ettiğinizi görünce bu hareketimden dolayı içime bir şüphe düştü!” dedi.

Dışarı çıktık, Allah Rasûlü’nü sormaya başladık. Zira O’nu tanımıyorduk, daha evvel hiç görmemiştik. Mekke’li biriyle karşılaştık, ona sorduk. Bize:

“–Kendisini tanıyor musunuz?” dedi.

“–Hayır” dedik.

“–Amcası Abbâs ibn-i Abdülmuttalib’i tanıyor musunuz?” dedi.

“–Evet!” dedik. Abbâs’ı tanıyorduk, çünkü ticaret için devamlı yanımıza gelirdi. Mekkeli:

“–Mescid’e girdiğinizde Abbâs ile birlikte oturan kişi O’dur.” dedi.

Hemen Mescid’e girdik. Abbâs (r.a) oturuyordu, Rasûlullah (s.a.v) de yanında oturuyorlardı. Onlara selâm verdik, sonra da yanlarına oturduk. Rasûlullah (s.a.v), Abbâs’a:

“–Bu iki adamı tanıyor musun ey Ebü’l-Fadl!” buyurdular. O da:

“–Evet, bu Berâ bin Mârûr, kavminin efendisi; bu da Kâ’b ibn-i Mâlik!” dedi.

Vallahi Allah Rasûlü’nün:

“–Şâir mi?” diye sormalarını hiç unutamam! Abbâs:

“–Evet.” dedi.

Berâ bin Mârûr (r.a):

“–Ey Allah’ın Nebîsi! Ben bu yolculuğa çıktım. Allah Teâlâ beni İslâm’a hidayet eyledi. Şu binayı arkama almak istemedim ve ona doğru namaz kıldım. Arkadaşlarım bu hususta bana muhalefet ettiler. Böyle olunca benim de içime bir şüphe düştü. Bu hususta ne buyurursunuz ey Allah’ın Rasûlü?” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Sen zaten bir kıble üzere idin, ona devam etseydin!” buyurdular.

Berâ (r.a), Allah Rasûlü’nün kıblesine geri döndü ve bizimle birlikte Şam’a yöneldi. Âilesi onun ölünceye kadar Kâbe’ye doğru namaz kıldığını söylüyorlar ama onların dediği gibi değil. Biz bu meseleyi onlardan daha iyi biliyoruz.

Daha sonra hac için (Mekke’den Arafat’a doğru) yola çıktık. Teşrik günlerinin ortasında Akabe’de buluşmak üzere Allah Rasûlü ile anlaştık. Haccı bitirip Efendimiz’le anlaştığımız gece de gelince, bizimle birlikte olan ve henüz müslüman olmayan Abdullah ibn-i Amr ibn-i Harâm ile konuştuk. Câbir’in babası olan bu zât kavmimizin efendilerinden biriydi. Biz o esnâda, beraber geldiğimiz ve kavmimizden olan müşriklerden hâlimizi gizliyorduk. Abdullah ibn-i Amr’a:

“–Ey Ebû Câbir! Sen bizim efendilerimizden ve eşrafımızdan birisin! İçinde bulunduğun halden hiç hoşlanmıyoruz. Yarın Cehennem odunu olmandan korkuyoruz!” dedik.

Onu İslâm’a dâvet ettim ve Allah Rasûlü ile olan sözleşmemizi kendisine haber verdim. O da müslüman oldu ve bizimle birlikte Akabe’de bulundu. Orada seçilen temsilcilerden biri oldu.

O gece kavmimizle birlikte konakladığımız yerde uyuduk. Gecenin üçte biri geçince yerlerimizden kalkıp Allah Rasûlü ile buluşmak için sözleştiğimiz yere gittik. Kavmimizin arasından kuş gibi gizlice süzülüp çıkıyor, kimseye hissettirmiyorduk. Akabe’nin yanındaki vâdide toplandık. 70 erkek idik. Yanımızda hanımlarımızdan da iki kişi vardı. Ümmü Umâre Nüseybe bint-i Kâb (r.a) ki Mâzin ibn-i Neccar Oğulları kadınlarından biridir. Bir de Esmâ bint-i Amr ibn-i Adiyy ibn-i Sâbit (r.a), Benî Selime kadınlarından. Ümmü Menîʻ diye bilinir.

Vâdide toplandık Rasûlullah’ı bekliyorduk. Çok geçmeden yanımıza geldiler. O gün yanlarında muhterem amcaları Abbâs ibn-i Abdülmuttalib de vardı. O zaman o hâlâ kavminin dininde idi, ancak kardeşinin oğlunun bu mühim görüşmesinde orada olmak istemişti. O’nun işini sağlama almak istiyordu. Oturduğumuzda ilk konuşan Abbâs oldu ve şöyle dedi:

“–Ey Hazrec cemaati!”

Araplar Evs olsun Hazrec olsun Ensâr’ı (Medinelileri) genel olarak “Hazrec” diye isimlendirirlerdi.

“–Muhammed (s.a.v) bizim yanımızda, mâlûmunuz olduğu üzere yüce bir mevkîye sahiptir. Biz onu bizimle aynı görüşte olan kavmimizden koruduk. O, kavmi içinde izzet ve şeref üzere yaşamaktadır ve beldesinde muhafaza altındadır.”

Biz Hz. Abbas’a:

“–Söylediklerini işittik” dedikten sonra Allah Rasûlü’ne:

“–Buyurun, konuşun ey Allah’ın Rasûlü! Kendiniz ve Rabbiniz için bizden dilediğiniz sözü alınız!” dedik.

Rasûlullah (s.a.v) konuştular, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet buyurdular, bizi Allah -azze ve celle- Hazretleri’ne dâvet ettiler ve İslâm’a sıkı sarılmaya teşvik ettiler. Sonra da:

“–Kadınlarınızı ve evlatlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumak üzere sizden beyʻat alıyorum!” buyurdular.

Berâ bin Mârûr (r.a), Allah Rasûlü’nün mübarek elini tuttu ve:

“–Evet, Sen’i hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki hanımlarımızı ve âilelerimizi koruduğumuz şeylerden Siz’i de koruyacağız! Bizden beyʻat alın ey Allah’ın Rasûlü! Biz harp ve silah ehli insanlarız. Bu vasıf bize babadan oğula miras olarak nakledile nakledile gelmiştir…” diye konuşmaya başladı.

Berâ (r.a), Rasûlullah (s.a.v) ile konuşmaya devam ederken Abdüleşhel Oğulları’nın halîfi (anlaşmalısı) olan Ebü’l-Heysem ibn-i Teyyihân (r.a) araya girdi ve:

“–Yâ Rasûlallah! Bizimle insanlar arasında bağlar (anlaşmalar) vardı. Biz şimdi onları koparıyoruz. Biz böyle yaptıktan sonra Allah Teâlâ Sana, kavminin yanına dönmenin daha iyi olacağı fikrini verirse, bizi bırakıp gider misiniz?” dedi.

Rasûlullah (s.a.v) tebessüm ettiler, sonra da şöyle buyurdular:

“–Bilâkis kanım kanınızla, kabrim de kabrinizle beraber olacaktır! Sizden hiçbir zaman ayrılmam! Ben sizdenim, siz de bendensiniz! Sizin harp ettiğinizle harp eder, sulh yaptığınızla sulh yaparım!”

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–İçinizden bana on iki nakîb (temsilci) çıkarın, kavimleri adına temsilci olsunlar!” buyurdular.

On iki nakîb çıkardılar, dokuzu Hazrec’den, üçü Evs’ten idi.

Elini Allah Rasûlü’nün eline ilk vuran Berâ bin Mârûr (r.a) oldu, sonra insanlar peş peşe beyʻat ettiler.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bizden bey’at alınca şeytan, Akabe’nin tepesinden, hayatımda işittiğim en yüksek sesle bağırdı:

“–Ey Cübâcib ehli! (Ey Mina’daki konaklarda bulunan insanlar!) Müzemmem ve yanındaki dinden çıkan insanlardan haberiniz var mı? Sizinle harp etmek için toplandılar!” diyordu.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bu Akabe’nin Ezebb’idir, (oradaki bir şeytandır), İbn-i Ezyeb’dir. Dinle ey Allah’ın düşmanı! Vallahi bir gün senin de hesabını göreceğim!” buyurdular.

Sonra Rasûlullah (s.a.v) bize:

“–Haydi, kalkın, konak yerlerinize gidin!” buyurdular.

Abbâs ibn-i Ubâde bin Nadle (r.a), Allah Rasûlü’ne:

“–Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki eğer isterseniz yarın kılıçlarımızla Mina halkının üzerine hücum edebiliriz!” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bana henüz böyle bir şey emredilmedi!” buyurdular.

Konak yerlerimize dönüp uyuduk. Sabah olunca Kureyş’ten büyük bir grup konak yerimize geldi ve:

“–Ey Hazrecliler! Bize ulaştığına göre siz bizim şu arkadaşımıza gelmişsiniz! O’nu bizim aramızdan çıkarıp götürmek istiyormuşsunuz! Bizimle harp etmek için O’na beyʻat ediyormuşsunuz! Vallahi Araplar arasında sizin kadar kendileriyle savaşmak istemediğimiz başka bir kabile yoktur!” dediler.

Kavmimizin orada bulunan müşrikleri hemen ayağa fırladılar, Allah adına yeminler ederek böyle bir şeyin olmadığını ve böyle bir şeyi hiç bilmediklerini söylediler. Onlar doğru söylüyorlardı, çünkü bizim yaptığımız beyʻatten haberleri yoktu. O esnâda biz Müslümanlar birbirimize bakıyorduk.

Kureyşliler ayağa kalktılar. İçlerinde Hâris ibn-i Hişâm ibn-i Muğîre el-Mahzûmî de vardı. Ayaklarında iki yeni ayakkabı vardı. Ben de insanların konuşmalarına katılmış olmak ve konuyu değiştirmek için bir söz söyleyerek:

“–Ey Ebû Câbir! Sen bizim efendilerimizden biri olduğun hâlde şu Kureyşli gencin ayakkabıları gibi bir ayakkabı alamıyorsun!” dedim.

Hâris bu sözümü duydu, hemen ayakkabıları çıkarıp bana attı ve:

“–Allah’a yemin ederim ki onları giyeceksin!” dedi.

Ebû Câbir:

“–Genci kızdırdın vallahi, ayakkabılarını ona geri ver!” dedi.

“–Vallahi onları geri vermem, bu uğurlu bir şey! Eğer bu hayra yormam doğru çıkarsa ileride onun üzerindeki şeyleri soyup ganimet olarak alacağım!” dedim. (Ahmed, III, 460-461)

 

 

 

Allah’a En Sevimli Yer / 46

Allah Rasûlü (s.a.v) hicret ederlerken, Hazvere tepesinde durdular. Burası Safâ ile Merve arasında Kâbe’ye bakan küçük bir tepecikti. Şu anda Mescid-i Haram’ın içinde kalmış ve düzlenmiştir. Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’ye ve haremine hitâb ederek şöyle buyurdular:

“Vallahi sen, Allah’ın arzının en hayırlı ve Allah’a en sevimli yerisin! Eğer senden çıkarılmış olmasaydım aslâ çıkmazdım.” (Tirmizî, Menâkıb, 68/3925; Ahmed, IV, 305)

Yine Rasûlullah (s.a.v) Mekke’ye hitaben şöyle buyurmuşlardır:

“Ne hoş bir beldesin, seni ne kadar çok seviyorum! Eğer kavmim beni senden çıkarmasaydı senden başka bir yerde yaşamazdım.” (Tirmizî, Menâkıb, 68/3926; Hâkim, I, 661/1787)

Kâbe’nin olduğu yer, Allah Teâlâ’nın ve O’nun şanlı Rasûlü’nün dünyada en çok sevdiği mekândır. Mescid-i Haram’a gidenler, Allah’ın en sevdiği yerde bulunduklarının farkında olmalıdırlar.

 

 

Helâk Olacaklar! / 47

İbn-i Abbâs (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v) Mekke’den çıkarıldığı zaman Hz. Ebû Bekir (r.a) şöyle dedi:

«–Onlar nebîlerini kendi şehrinden çıkardılar. Artık onlar mutlaka helâk olacaklardır.»

Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin, karşı koyarak savaşmalarına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kâdirdir.” (el-Hac, 39)

Ebû Bekir (r.a) der ki:

“Bu âyet nâzil olunca anladım ki, (müşriklerle) savaş olacak.” (Tirmizi, Tefsir, 22/3171; Nesâî, Cihad 1)

Büyük insanlar büyük sıkıntılarla imtihan ediliyorlar. Rasûlullah (s.a.v) de Allah’ın en sevdiği beldeden çıkarılmış, uzun bir süre Beytullah’tan uzak kalmış ve Mekke’yi fethedebilmek için nice gayretler göstermiştir.

 

 

Güneş Altında Tavâf / 48

Ümmü Eymen (r.a) Allah’a ve Rasûlü’ne hicret etmek üzere yola çıkmıştı. Oruçluydu. Yanında ne yiyecek ne binek ne de su kabı vardı. Tihâme çöllerinin şiddetli sıcağı altında yol alıyordu. Açlıktan ve susuzluktan ölmek üzereydi. İftar vakti geldiğinde başının üzerinde bir hışırtı işitti. Başını kaldırdığında beyaz bir iple asılmış bir kova gördü. Kendisi şöyle der:

“–Kovayı aldım, kanıncaya kadar içtim. Ondan sonra artık bir daha susamadım.”

Ümmü Eymen (r.a) acaba susar mıyım diye kızgın güneşin altında oruç tutar, Kâbe’yi tavaf ederdi, ancak yine de susuzluk hissetmezdi. Bu durum ölünceye kadar böyle devam etti.[30]

Allah için küçücük bir fedakârlıkta bulunan kişiye Cenâb-ı Hak nice lütuflarda bulunur. Hicret gibi büyük fedakârlıkların mükâfatı ise daha büyüktür.

 

 

Mekke Hasreti / 49

Hz. Âişe (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v) Medine’ye geldiği vakit Ebû Bekir ile Bilâl (r.a) hummâ hastalığına yakalandılar. Ben yanlarına gittim:

«–Babacığım, kendini nasıl hissediyorsun? Ey Bilâl sen nasılsın?» diye sordum. Ebû Bekir (r.a) hastalığı şiddetlenince:

«Her insana âilesi içinde “sabahın hayırlı olsun” denir.

Hâlbuki ölüm ona ayakkabısının bağından daha yakındır» derdi.

Bilal da hummâsı biraz hafifleyince ağlamaklı sesini yükselterek (Mekke’ye hasretini ifade eden şu beyitleri terennüm ederdi):

«–Bilmem ki! Mekke vadisinde, etrafımı izhir ve celil otları sarmış vaziyette bir gece daha geçirebilecek miyim?

Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi?

(Mekke’nin) Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?»

Sonra Bilal (r.a) şöyle beddua etti:

«Allah’ım, bizi yurdumuzdan çıkarıp bu vebâlı diyara süren Şeybe bin Rebîa, Utbe bin Rebîa ve Ümeyye bin Halef’e lânet et!»

Ben gidip vaziyeti Allah Rasûlü’ne haber verdim. Efendimiz (s.a.v) şöyle dua buyurdular:

«Allah’ım bize Medine’yi sevdir, tıpkı Mekke’yi sevdiğimiz gibi, hatta daha fazla! Onun havasını sıhhatli kıl! Onun sâʻını, müdd’ünü hakkımızda bereketli eyle! Onun hummâsını Cuhfe’ye naklet![31]».” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46, Fedâilü’l-Medine, 11, Merdâ, 8, 22, 43; Müslim, Hacc, 480; Muvatta’, Câmi’ 14)

Rasûlullah (s.a.v), ashabının hicret şeref ve sevabına tam olarak nâil olabilmelerini arzu eder ve şu niyâzda bulunurdu:

“Allah’ım! Ashâbımın (Mekke’den Medine’ye) hicretini tamamla! Onları ökçeleri üzere geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma!” (Buhârî, Cenâiz, 36, Menâkıbu’l-Ensâr, 49; Müslim, Vasıyyet, 5)

 

 

 

 

Beni Kâbe’ye Doğru Çevirin / 50

Akabe Bey’ati’ne katılan on iki temsilciden biri olan Berâ bin Ma’rûr (r.a), bir sonraki sene hac mevsiminde Efendimiz’i ve Kâbe’yi ziyâret etmek için Mekke’ye geleceğine dâir vaadde bulunmuştu. Ancak, söz verdiği vakit gelmeden evvel ölüm döşeğine düştü. Bu durumda âilesine:

“–Allah’ın Rasûlü’ne olan vaadim sebebiyle, beni Kâbe’ye doğru çeviriniz! Çünkü ben O’na geleceğimi söylemiştim.” dedi ve böylece hem hayattayken hem de öldükten sonra Kâbe’ye yönelenlerin ilki oldu. (İbn-i Abdilber, I, 153; İbn-i Sa’d, III, 619-620)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Medîne’yi teşriflerinde, (Akabe Bey’ati’ne katılmış olan) Berâ bin Mârûr Hazretleri’ni sordular. Ashâb-ı kirâm:

“−O vefât etti ve malının üçte birini size vasiyet etti ey Allah’ın Rasûlü! Bir de vefatı iyice yaklaşınca yönünün Kıble’ye doğru çevrilmesini vasiyet etti” dediler.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“−Fıtrata uygun olan davranışı bulmuş. Bana vasiyet ettiği üçte biri de evlatlarına iâde ediyorum” buyurdular.

Sonra kabri başına gidip cenaze namazını kıldırdılar ve:

“Allah’ım, onu affet, ona rahmet et, (ondan râzı ol) ve onu Cennet’ine koy…” diye dua ettiler. (Hâkim, I, 55/1305. Bkz. İbn-i Abdilber, I, 153; İbn-i Sa’d, III, 619-620)

 

 

 

 

 

Aslâ Yalan Söylemez / 51

Abdullah bin Mes’ûd (r.a) şöyle anlatır:

Saʻd bin Muâz (r.a) umre yapmak için Mekke’ye gitmişti. Mek­ke’ye vardığında Ümeyye bin Halef’in evine misafir oldu. Ümeyye de ticâret için Şam’a giderken Medîne’ye uğrar, Saʻd bin Muâz’a misafir olurdu. (İkisi arasında bir dost­luk vardı.) Ümeyye, Saʻd’a:

«−Biraz bekle! Öğle sıcağı bastırıp insanlar çekilince gider tavaf edersin!» dedi.

Saʻd (r.a) tavaf ederken Ebû Cehil çıkageldi ve:

«−Kâbe’yi tavaf eden şu zât da kimdir?» diye sordu. Saʻd (r.a):

«−Ben Saʻd bin Muâz’ım» dedi. Ebû Cehil:

«−Kâbe’yi böyle emniyetle tavaf ediyorsun ama siz Muhammed ile ashâbını himâye ettiniz?!» dedi. Saʻd:

«−Evet, öyledir» dedi ve aralarında bir münakaşa başladı. Bunun üzerine Ümeyye, Saʻd’a:

«−Ebü’l-Hakem’e karşı sesini yükseltme! O bu vâdî halkının önde gelenidir» dedi.

Saʻd (r.a) Ebû Cehil’e:

«−Eğer Kâbe’yi tavaf etmekten beni men edersen, vallahi ben de senin Şam ticâret yolunu ke­serim!» dedi. Ümeyye, Saʻd’a:

«−Sesini yükseltme!» demeye ve onu tutmaya başladı. Bunun üzerine Saʻd, öfkelenerek:

«−Bizi kendi hâlimize bırak! Ben Muhammed (s.a.v)’den işittim, seni öldüreceğini söylüyordu» dedi. Ümeyye:

«−Beni mi?» diye sordu. Saʻd:

«−Evet, seni» dedi. Bunun üzerine Ümeyye bin Halef:

«−Vallahi Muhammed bir şey söylediği zaman aslâ yalan konuşmaz!» dedi ve korku içinde karısının yanına gitti:

«−Yesribli kardeşim bana ne dedi, bi­liyor musun?» dedi. Karısı:

«−Ne dedi?» diye sordu. Ümeyye:

«−Muhammed’i beni öldüreceğini söylerken işitmiş» dedi.

Hanımı:

«−Allah’a yemîn ederim ki Muhammed aslâ yalan söylemez!» diye Saʻd’ın haberini teyit etti.

Bir müddet sonra müşrikler Bedir’e giderken bir münâdî Ümeyye’yi de çağırdı. Karısı, Ümeyye’ye:

«−Yesribli kardeşinin sana ne dediğini unuttun mu?» dedi. Bunun üzerine Ümeyye, Bedir’e gitmek istemedi. Ancak Ebû Cehil gelip:

«−Sen bu vâdînin eşrâfındansın, geri kalırsan olmaz. Hiç değilse bir iki gün herkesle beraber yürü, ondan sonra dön!» deyip kandırdı.

Ümeyye de onlarla iki gün yürüdü, ancak geri dönemedi. Neticede Allah Teâlâ onu öldür­dü. (Buhârî, Menâkıb, 25, IV, 184-185, Meğâzî, 2)

 

 

Mekke’ye Sefer Var / 52

Allah Rasûlü (s.a.v), Hudeybiye Sulhü öncesi, Kâbe’yi ziyâret maksadıyla Medîne-i Münevvere’den yola çıktılar. Zü’l-Huleyfe’ye geldiklerinde kurbanlık de­velerin boyunlarına kurban nişanesi olan gerdanlıklarını taktılar, hörgüçlerini de işaretlediler ve umre niyetiyle ihrâma girdiler.

Bu esnâda Huzâa kabilesinden Büsr ibn-i Süfyân isimli bir gözcüyü de keşif için ileri gönderdiler. Gadîru’l-Eştât mevkiine vardıklarında gözcü geldi ve:

“‒Yâ Rasûlallah! Kureyş Sen’in aleyhinde birçok asker topla­mış ve Ehâbiş denilen toplulukları da aleyhinde kendi ittifakına al­mış. Müşrikler Sen’inle harb edecekler, Mekke’ye girmene mânî olarak Kâbe’yi ziyaretten Sen’i men edecekler” dedi. Bu haber üzerine Rasûlullah (s.a.v) ashâbıyla istişare ettiler ve neticede: “Biz Beyt’i ziyaret kastıyla yola çık­tık. Kâbe’ye doğru yürüyelim. Her kim bizi Kâbe’yi ziyaretten men ederse, onunla vuruşuruz!” kararı çıktı.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“‒Allah’ın ismiyle yürüyünüz!” buyurdular.[32]

 

 

Ancak Rasûlullah’ın Ardında / 53

Umre için yola çıkan müslümanlar Hudeybiye mevkiine kadar gelmişler, müşrikler de onları Mekke-i Mükerreme’ye almamak için hazırlık yapmışlardı. Rasûlullah (s.a.v) savaşmayı hiç istemiyor, meseleyi sulh ile halletmeye çalışıyorlardı.

Birkaç elçi gelip gittiği hâlde antlaşma ve sulh için kesin bir netîce elde edilememişti. Efendimiz (s.a.v), bu sefer Hz. Osmân’ı Mekke’ye, müşriklerle görüşüp meseleyi halletmesi için gön­derdiler ve:

“–Kureyşlilere git! Onlara haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik! Biz ancak şu Beytullah’ı ziyâret için, onun haremliğine riâyet ve tâzîm ederek geldik. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesecek ve döneceğiz! Sonra onları İslâm’a da dâvet et!” buyurdular.

Aynı zamanda oradaki erkek-kadın bütün mü’minlerle görüşerek, Mekke’nin yakında fethedileceğini müjdelemesini, Allah Teâlâ’nın dînine yardımcı olduğunu ve Mekke’de îmânın açığa vurulacağı günün yaklaştığını bildirmesini de emir buyurdular. (İbn-i Sa’d, II, 97; İbn-i Kayyım, III, 290)

Osmân (r.a), Rasûlullah’ın emri üzerine hemen hareket ederek Mekke’ye gitti. Sahabîler:

“–Yâ Rasûlallah! Osman Mekke’ye girip Beytullah’a kavuştu, onu tavaf etti, ne mutlu!” dediler.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Bizler tavaftan mahrum bırakılmışken Osman’ın Beytullah’ı bizsiz tavaf edeceğini hiç zannetmem!” buyurdular.

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallah! Osman Beytullah’a varıp kavuşmuşken, Kureyşliler ona ne diye mânî olsunlar?” dediler.

Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Benim bu husustaki zannıma göre, Beytullah’ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez!” buyurdular. (Vâkıdî, II, 601-602; Ali el-Müttakî, X, 483)

Osman (r.a), müşriklere, niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattı. Müşrik­ler buna rağmen yine de izin vermediler. Hz. Osmân’ı göz hapsinde tutarak:

“–İstiyorsan sen tavâf edebilirsin!..” dediler.

Fakat Osmân (r.a):

“–Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de etmem! Ben Beytullah’ı, ancak O’nun arkasında ziyâret ederim…” diyerek Allah Rasûlü’ne olan muhabbet ve sadâkatini bildirdi. (Ahmed, IV, 324)

 

 

Nebîler Tavafta / 54

Muhtelif hadislerde bildirildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.v), bazı peygamberlerin telbiye getirerek hacca geldiklerini ve Kâbe’yi tavaf ettiklerini görmüştür. (Buhârî, Libâs, 68; Müslim, İman, 268; Ahmed, I, 232; Hâkim, II, 638/4123)

Peygamberlerin berzah hayatı, diğer insanlarda olmayan bir takım üstün husûsiyetlere sahiptir. Hakîkî berzah hayatı tam anlamıyla bir şuur, kâmil bir idrak ve doğru bilgi ve mârifet hâlidir. Bu hayat çok hoş ve güzel bir hayattır. Duadır, tesbihtir, tehlildir, hamddir ve namazdır.

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Nebîler, kabirlerinde canlıdırlar, orada namaz kılmaktadırlar.” (Heysemî, VIII, 211)

“İsrâ gecesi kızıl kum tepesinin yanında bulunan Hz. Musa’ya uğradım. O, kabrinde kalkmış namaz kılıyordu.” (Müslim, Fedâil, 164)

Rasûlullah (s.a.v), İsrâ ve Mîrâc esnâsında Hz. Mûsâ, Îsâ ve İbrahim’i (a.s) namaz kılarken gördüğünü, namaz vakti gelince kendisinin peygamberlerden müteşekkil bir cemaate imam olup namaz kıldırdığını haber vermişlerdir. (Müslim, İman, 278)

O hâlde Kâbe’nin yanında uyanık olmak, nereye bastığımıza dikkat etmek durumundayız. Orada görünür görünmez ne hârikulâde haller yaşanmaktadır.

 

 

Tavafı Güçlü Yapın! / 55

İbn-i Abbâs (r.a)’nın bildirdiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Kazâ Umresi için Mekke’ye geldiklerinde kendisini Muttaliboğulları’ndan küçük çocuklar karşıladılar. Rasûlullah (s.a.v) onlardan birini (bineğinin) önüne diğerini de arkasına bindirdiler.[33]

Müslümanlar Kâbe’yi tavâf ettiler. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onlara kuvvet ve celâdet göstermelerini emrettiler.[34] Çünkü Kureyş, Medîne hummâsının Müslümanları zayıflattığı şâyiasını yayıyordu. Müşriklerin propagandasını boşa çıkarmak için müslümanlar Remel yaparak ilk 3 şavtta koşar adımlarla serî bir şekilde yürüdüler. Kureyş, Mekke’yi terkedip Kuaykıân dağına çıkmış tavaf eden müslümanları seyrediyor ve onların kuvvet ve dinçliğine hayret ederek:

“−Bunlar mı hummânın zayıflattığını söylediğiniz kimseler! Onlar bizden daha zinde ve daha canlılar!” diyorlardı. (Müslim, Hac, 240)

 

 

Allah Rasûlü’ne Siper Olduk / 56

Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a) şöyle demiştir:

“Rasûlullah (s.a.v) Kazâ Umresi’ni yaptı. Biz de O’nunla beraber umre yaptık. Rasûlullah (s.a.v) Mek­ke’ye girince Beyt’i tavaf etti, biz de O’nunla birlikte tavaf ettik. O, Safa ile Merve’ye geldi, biz de O’nun beraber geldik. Bu esnâda, biri bir şey atar diye Efendimiz’i Mekke ahâlîsinden koruyor, O’nun etrâfında siper oluyorduk.” (Buhârî, Umre, 11, Meğâzî, 35)

Ashâb-ı kiram Allah Rasûlü’nü her türlü tehlikeye karşı koruyorlardı. O’na atılan oklara bile yüzlerini ve göğüslerini siper ediyorlardı.

 

 

Amca! Beni Bırakma! / 57

Kazâ Umresi dönüşü, Rasûlullah (s.a.v) Mekke’den çıkarlarken, Hz. Hamza’nın kızı Ümâme peşlerine takıldı ve:

“–Amcacığım, amcacığım!” diye seslendi. Hz. Ali onu alıp elinden tuttu ve Hz. Fâtıma’ya:

“–Amcanın kızını yanına al!” dedi. Medîne’ye gelince Ümâme’ye bakma husûsunda Hz. Ali, Zeyd ve Câfer (r.a) ihtilâfa düştüler. Hz. Ali:

“–O benim amcamın kızıdır!” diyordu. Câfer (r.a):

“–O hem amcamın kızı, hem de hanımım onun teyzesi olur!” diyordu. Zeyd ise:

“–O benim kardeşimin kızıdır!” diyordu. Zira Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu Hz. Hamza ile kardeş yapmıştı. Rasûlullah (s.a.v), Ümâme’nin, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti ve:

“–Teyze anne makâmındadır!” buyurdular. Ardından Hz. Ali’ye yönelerek:

“–Sen bendensin, ben de sendenim!”

Hz. Câfer’e dönerek:

“–Yaratılışın ve huyun bana ne kadar da benziyor.”

Hz. Zeyd’e dönerek de:

“–Sen bizim hem kardeşimiz, hem de mevlâmız (âzatlımız)sın!” buyurdular. Böylece her birine ayrı ayrı iltifat ederek gönüllerini aldılar.[35]

 


Mescid-i Harâm’a Giren Emniyette / 58

Allah Rasûlü (s.a.v), Mekke fethine doğru ilerlerken Ebû Süfyân’ı taltîf ve kalbini İslâm’a ısındırma sadedinde şöyle buyurdular:

“Kim ki Mescid-i Harâm’a girerse emniyettedir. Kim ki evinden dışarı çıkmazsa em­niyettedir. Kim ki Ebû Süfyân’ın evine sığınırsa o da emniyettedir!” (Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3021-3022; Heysemî, VI, 164-166; İbn-i Hişâm, IV, 22)

Mescid-i Haram, hürmet gösterilmesi gereken bir yerdir. Bu sebeple orada kimseye zarar verilmez.


 

Kâbe’yi Tertemiz Tutun! / 59

Kâbe’nin hem madden hem de mânen tertemiz tutulması gerekmektedir. Cenâb-ı Hak buna çok önem vermekte ve bunu ısrarla emretmektedir:

وَعَهِدْنَا اِلٰى اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِىَ لِلطَّائِفٖينَ وَالْعَاكِفٖينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

“…İbrahim ve İsmail’e: «Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim’i temiz tutun!» diye emretmiştik.” (el-Bakara, 125)

وَاِذْ بَوَّأْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَيْتِ اَنْ لَا تُشْرِكْ ب۪ي شَيْـٔاً وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

“Bir zamanlar İbrahim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut!” (el-Hac, 26)

Hz. Câbir’in bildirdiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.v), Mekke Fethi sırasında Hz. Ömer’e, önceden Kâbe’ye gidip oradaki bütün putları ortadan kaldırmasını emretmiş ve bunlardan temizlenmeden Beytullah’a girmemiştir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 48/4156)

Müslümanların başta Mescid-i Haram olmak üzere bütün camilerin içlerini ve bahçelerini maddî-mânevî pisliklerden temiz tutmaları gerekir. Cami avlusuna çer-çöp atmak, orada sigara içmek, gürültü yapmak, yalan, gıybet, hakaret gibi günahlara dalmak doğru değildir. Oralar ibadet ve Allah’ı zikir yerleridir. İbadet edenler hiçbir şekilde rahatsız edilmemelidir.

Mekke’yi Fethederken / 60

Rasûlullah (s.a.v) büyük bir siyâsî ve askerî dehâ eseri olarak Mekke’yi savaşmadan fethetmiş, muzaffer bir kumandan olarak şehre giriyorlardı. Ancak diğer kumandanlar gibi zafer işaretleriyle değil. Devesinin boynuna secde ederek şükür hâlinde. Rasûlullah (s.a.v) mübarek başını Allâh Teâlâ’ya karşı tevâzû ile o derece eğmişti ki, sakalının uçları neredeyse devenin semerine değmekteydi. O esnâda devamlı olarak:

اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ اِلاَّ عَيْشُ الْاٰخِرَةِ

«Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!» diyordu. (Vâkıdî, Meğâzî, II, 824)

Allah Rasûlü (s.a.v) devesinin üzerinde Mekke’ye girerken, aynı zamanda tercî’ yaparak yumuşak, kolay ve akıcı bir kıraatle Fetih Sûresi’ni okuyorlardı. (Buhârî, Meğâzî, 48, Fedâilü’l-Kur’ân, 30; Müslim, Cihâd, 87; Vâkıdî, II, 831-832)

Tercî ile kastedilen, sesi boğazda oynatarak nağme ile okumaktır.

Allah Rasûlü’nün bazen tercî yapmadan okudukları da olurdu. (Tirmizî, Şemâil, s. 183, no: 303)

 

 

Mekke’ye Giriş / 61

Câbir (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v), Mekke’nin fethedildiği gün başında siyah bir sarıkla Mekke’ye girdi. (Müslim, Hac, 451. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Libâs, 21; Tirmizî, Libâs, 11; Nesâî, Menâsik, 107, Zînet 109; İbni Mâce, Libâs, 14)

Ebû Saîd Amr ibn-i Hureys (r.a) şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v)’in başında siyah bir sarık, sarığın iki ucunu omuzları arasına sarkıtmış hâli hâlâ gözümün önündedir.”

Müslim’in bir başka rivayeti şöyledir:

“Rasûlullah (s.a.v) başında siyah bir sarık olduğu halde halka hutbe okudu.” (Müslim, Hac, 452-453)

Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in fetih günü Mekke’ye başında hangi kıyafetle girdiği konusunda iki ayrı rivayet vardır. Bunlardan biri başında demirden bir miğferle girdiği yönündeki rivayet, diğeri de yukarıdaki başında siyah bir sarıkla girdiğini ifade eden rivayettir. Her iki rivayetin sahih olduğunu göz önüne alan âlimlerden bir kısmı, baştaki sarığın miğfer gibi olduğunu söyleyerek rivayetlerin arasını bulmaya çalışırlar. Kâdî İyâz ise iki rivayetin arasını şöyle bulur:

“Allah Rasûlü (s.a.v) Mekke’ye miğferle girmiş, sonra onu çıkararak başına siyah sarık sarmıştır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) başında siyah bir sarık olduğu halde insanlara hitap etmiştir. Bu konuşma, fethin gerçekleşmesinden sonradır. O halde her iki rivayet sahihtir.”

 

 

 

Putların Devrilişi / 62

Allah Rasûlü (s.a.v), fetih esnâsında Mekke’ye girince, ashâb-ı kirâmla birlikte Kâbe-i Muazzama’ya yöneldiler. Deveden inmeden Kâbe’yi tavâf ettikten sonra:

جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ

“…Hak geldi, bâtıl yok oldu!..” (el-İsrâ, 81) âyet-i kerîmesini tilâvet buyurarak elin­deki değnekle Kâbe’deki putları bizzat devirmeye başladılar. (Buhârî, Meğâzî, 48; Müslim, Cihâd, 87; Vâkıdî, II, 831-832)

Rasûlullah (s.a.v) Beytullâh’ta tasvirler görünce, içeri girmediler. Önce onların imhâ edilmesini emrettiler. Sahâbîler derhâl emri yerine getirdiler.

İçeride Hz. İbrâhîm ve Hz. İsmâîl’in ellerinde fal oklarıyla çizilmiş resimlerini gördüğünde Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Allah, bu sûretleri yapan müşriklerin canını alsın. Vallahi bu peygamberler asla oklarla kısmet aramadılar. (Bilâkis bundan nehyettiler.)” (Buhârî, Enbiyâ 8, Hacc 54, Meğâzî 48)

 

 

Kâbe’de Zikir ve Şükür / 63

Müslümanlar, Mekke’yi fethettikleri gün, sabaha kadar tekbîr ve tehlîl getirdiler, devamlı olarak Kâbe’yi tavâf ettiler. Bunu gören Ebû Süfyân, zevcesi Hind’e:

“–Sen bunun Allah’tan olduğu kanaatinde misin?” diye sordu.

Hind:

“–Evet! Bu, Allah tarafından olan bir iştir!” dedi.

Ertesi gün Ebû Süfyân, erkenden Allah Rasûlü’nün yanına gitti. Rasûlullah (s.a.v) ona akşam hanımıyla arasında cereyân eden konuşmayı nakletti. Ebû Süfyân:

“–Şehâdet ederim ki, Sen Allah’ın Rasûlü’sün! Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, bu sözümü Allah ile Hind’den başkası işitmemiştir!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 296)

 

 

Anahtarı getir! / 64

İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Fetih günü, Mekke’nin yukarı kısmından, devesinin üzerinde oldukları hâlde ilerlediler. Terkisinde Üsame bin Zeyd (r.a) vardı. Beraberinde Hz. Bilâl ve (Kâbe’nin) hâciblerinden olan Osman bin Talha da vardı. Mescid-i Haram’da devesini ıhtırdı. Osman’a Kâbe’nin anahtarını getirmesini emrettiler. Osman annesine gitti. Ancak kadın anahtarı vermekten imtina etti. Osman (r.a):

“–Vallahi, ya anahtarı verirsin ya da şu kılıç belimden çıkacaktır!” dedi.

Kadın anahtarı verdi. Osman (r.a) onu Allah Rasûlü’ne getirdi. Allah Rasûlü (s.a.v) kapıyı açıp Beytullah’a girdiler. Onunla birlikte Hz. Üsame, Bilâl ve Osman da girdiler. Gündüz vakti içinde uzun müddet kaldılar, sonra çıktılar. Onlar çıkınca insanlar Kâbe’ye girmek için yarış etti. Abdullah ibn-i Ömer (r.a) ilk giren kimseydi. (Buhârî, Cihâd 127, Salât 30, 81, 96, Teheccüd 25, Hacc 51, 52, Megazi 77, 48; Müslim, Hacc 389)

 


 

Kâbe’nin İçinde Namaz / 65

Abdullah ibn-i Ömer (r.a) şöyle anlatır:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) (fetih senesi) Mekke-i Mükerreme’yi teşrîf ettiler. Osmân ibni Talha’yı çağırdılar. O da (Beyt-i Muazzam’ın) kapısını açtı. Nebiyy-i Ekrem ile beraber Bilâl, Üsâme bin Zeyd ve Osmân ibn-i Talha (r.a) içeriye girdiler. Sonra kapı kilitlendi. Efendimiz (s.a.v) orada bir müddet kaldılar. Sonra çıktılar. Hemen koştum. Bilâl’e (Efendimiz’in namaz kılıp kılmadıklarını) sordum:

«‒Evet, içeride namaz kıldılar» dedi.

«‒Neresinde?» dedim.

«‒İki direğin arasında» dedi.

Ama kaç rekât kıldıklarını sormayı unuttum.” (Buhârî, Salât, 81)

Bilâl (r.a):

“‒Bir direği sol, bir direği sağ, üç direği de arka taraflarına aldılar, (Beyt o zaman altı direk üzerinde idi) sonra namaz kıldılar.” demiştir.

Veya:

“İki direği sağ taraflarına aldılar…” demiştir. (Buhârî, Salât, 96)

Hacceden kimsenin Beyt-i Şerîf’in içine girip Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sünnet-i seniyyelerine ittibâen iki rekât namaz kılması ve Beyt’in dâhiline ayakkabı ve mest ile girmemesi, Hıcr da Beyt’ten sayıldığı için oraya da tâzimen yalın ayak girmesi müstehaptır.

Ebû Abdullah Muhammed el-Übbî el-Mâlikî, Sahîhu Müslim şerhinde (II, 234) şöyle der:

“…Salih bir kimsenin manevi tesiriyle teberrük etmek ve duasına icabet edilmesi maksadıyla böyle bir kişinin kabrinin yakınını mescit edinen veya o kişinin türbesinde namaz kılan kimsenin bu ameline gelince, bunda bir günah yoktur. Şâfiî bir âlim, bu görüşe, Hz. İsmail’in kabrinin Mescid-i Haram’da Hatîm’in yanında bulunmasını delil olarak göstermiştir. Üstelik burası, içinde namaz kılmak için en efdal mekândır.” (İmam Kevserî, Makâlât, trc. Ebubekir Sifil, İstanbul: Rıhlekitap, 2015, s. 405)

Allah Rasûlü (s.a.v) Hz. Nûh, Hûd, Sâlih, Şuayb, İsmâîl peygamberlerin (a.s) Mescid-i Haram’da medfun olduğunu haber vermiş, bunu bile bile onları başka bir yere nakletmemiştir. (Bkz. Kevserî, Makâlât, s. 407)

 

 

 

 

Makâm-ı İbrâhim’de Namaz / 66

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle der:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Beyt-i Muazzam’ın içine girdikleri zaman onun bütün yönlerinde dua ettiler… Dışarıda Kâbe’nin önünde (Makâm-ı İbrâhim’de) iki rekât namaz kıldılar ve «Kıble işte budur» buyurdular.” (Buhârî, Salât, 30)

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰهٖيمَ مُصَلًّى

“Biz, Beyt-i Şerîf’i (Kâbe’yi) insanlar için dönüp varılacak bir sevapgâh ve bir dâru’l-emân kıldık. Siz de Makâm-ı İbrâhîm’den kendinize bir namazgâh edinin (orada namaz kılın)…(el-Bakara, 125)

 

 

Makâm-ı İbrâhîm’i Namazgâh Edinsek! / 67

Ömer (r.a) şöyle anlatır:

“Üç şeyde Rabbime muvâfakat ettim:

«‒Yâ Rasûlallah, Makâm-ı İbrâhîm’i namazgâh edinsek!» dedim. «Makâm-ı İbrâhim’i namazgâh edinin!»[36] âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

İkinci olarak hicâb (örtünme) âyetinde mufâfakat ettim. «Yâ Rasûlallah, emretseniz de pâk zevceleriniz hicâb (örtü) içine girseler. Çünkü iyi-kötü her türlü insan onlarla konuşabiliyor» dedim. Bir müddet sonra hicâb âyeti nâzil oldu.

Üçüncü olarak Allah Rasûlü’nün zevceleri bir defasında kendisine karşı kıskançlık göstermek üzere ittifâk etmişlerdi. Onlara:

«‒Ne bilirsiniz, eğer sizi boşayacak olursa Rabbi belki size bedel ona sizden daha hayırlı zevceler verir!» dedim. Derken aynen bu şekilde âyet-i kerime nâzil oldu.[37]” (Buhârî, Salât, 32)

Hz. Ömer’in sözleri âyetlerin nüzûlünden evvel olduğu halde “Rabbim bana muvâfakat etti” demeyip de “Ben Rabbime muvâfakat ettim” demesi Allah’a karşı edebin güzel bir nümunesi, fıkıh ve ilminin açık bir nişanesidir. O, “Benim görüşüm, ortaya çıkması belli bir vakte ertelenen ezelî ve ilâhî hükümlere uygun düştü” demek istemiştir.[38]

Makâm-ı İbrâhîm, Kâbe’nin yanında Hz. İbrâhîm’in ayak izinin bulunduğu taşa verilen isimdir. En sahih görüş budur. İbn-i Abbâs, Mücâhid ve Atâ’ya göre bütün harem Makâm-ı İbrâhîm’dir. İbn-i Abbâs’tan diğer bir rivâyete göre bütün mevâkıf-ı hac (hac menâsıkının yapıldığı yerler), Makâm-ı İbrâhîm’dir. Son iki tevcihe göre haremin ve mevâkıf-ı haccın namazgâh olması, duâya ve Allah’a yaklaşmaya mahal olması demektir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Şunu da hatırda tutun ki bir vakit İbrahim’i Rabbi bir takım kelimelerle imtihan etti, o da onları tam olarak yerine getirince «Ben seni bütün insanlara imam yapacağım» buyurdu…” (el-Bakara, 124)

“Sonra da sana: «Doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy! O müşriklerden değildi» diye vahyettik.” (en-Nahl, 123)

Beyt, Hz. İbrâhim’e izafe edilmekte, Beyt’i onun binâ ettiği haber verilmektedir.

Onun Makâm’daki ayak izi, sanki Beyt’i inşâ eden ustanın imzâsı gibi orada durmakta ve vefatından sonra onu hatırlatmaktadır. O hâlde insanlara imam ve önder kılınan kişinin durduğu yerde namaz kılmak hikmete daha muvafıktır. Makâm-ı İbrâhîm’de durup namaz kılmak, Kâbe’yi tavaf eden kişinin, onu inşâ eden bânînin ismini okumasına benzemektedir.

 

 

 

Kerîm Kardeş! / 68

Fetihten sonra Kureyşliler, Mescid-i Harâm’a dolmuş, haklarında verilecek hükmü bek­liyorlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) bir fetih hutbesi okudular. Bütün insanlığa hitaben şöyle buyurdular:

“Allah’tan başka ilâh yoktur. Yalnız O vardır. O’nun hiçbir nazîri ve şerîki yoktur. Allah, vaadini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş ve bütün düşmanlarımızı dağıtmıştır. Kâbe hizmeti ve hacılara su dağıtma işi dışında bütün eski gelenek ve görenekler, mal ve kan dâvâları, bugün şu iki ayağımın altındadır.

Ey Kureyşliler!

Allah, sizden câhiliyet gurûrunu, babalarla, soylarla (övünüp) kibirlenmeyi giderdi. Bütün insanlar Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır.”

Efendimiz (s.a.v) bu ifâdelerin ardından şu âyet-i kerîmeyi okudular:

يَااَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعاَرَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ اَتْقَيكُمْ اِنَّ اللهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi (kibre kapılıp da övünmeniz için değil) birbirinizle tanışasınız diye milletlere ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, muhakkak ki O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah, bi­lendir, her şeyden haberdardır.” (el-Hucurât, 13) (İbn-i Mâce, Diyât, 5; Ahmed, II, 11; Tirmizî, Tefsîr, 49/3270)

İnsanlığa en büyük affı ve merhameti öğreten Allah Rasûlü (s.a.v) Mekke halkına:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordular.

Kureyşliler:

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, ke­rem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Ben de Hz. Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi:

لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

«…Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir»[39] diyorum. Haydi, gidiniz, artık serbestsiniz!” bu­yurdular.

Bir diğer hitâbında da:

“–Bugün merhamet günüdür. Bugün Allah’ın, Kureyşlileri İslâmiyet’le güçlendire­ceği, üstün kılacağı bir gündür” buyurdular.

Rasûlullah (s.a.v) onları affetmiş ve serbest bırakmıştı. Bu sebeple Mekkelilere “Tulekâ”, yâni “âzâd edilenler” adı verildi.[40]

Hiç görmedikleri bu muazzam ahlâka hayran kalan Mekkelilerin bir kısmı hemen müslüman oldu, bir kısmının da İslâm’a girme süreci başladı.

O gün şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Eğer cezâ verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle cezâ verin! Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.” (en-Nahl, 126)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “Sabrederiz, cezâlandırmayız!” buyurdular. (Ahmed, V, 135)

Her zaman yaptıkları gibi en hayırlı olanı tercih ettiler.

 

 

Mekke’nin Ağacı Bile Kesilemez / 69

Ebû Şurayh (r.a) şöyle buyurur:

“Mekke fethinin ertesi günü Allah Rasûlü’den bir söz işittim ki, onu söylerken şu kulaklarım duydu, kalbim belledi, söyleyeni de gözlerim o anda gördü. Efendimiz (s.a.v) Allah’a hamd ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdular:

«Mekke’yi (tâ evvelden beri) harâm kılan Allah Teâlâ’dır. Onu haram bölge îlân eden insanlar değildir. Bundan dolayı Allah’a ve Âhiret gününe îmân eden kimse için Mekke’de ne kan dökmek, ne de bir ağaca balta vurmak helâl olmaz. Şayet “Rasûlullah (s.a.v) burada savaştı” diye ruhsat tarafına kaçan biri bulunursa ona: “Allah Teâlâ yalnız Rasûlü’ne izin vermiştir. Size izin vermemiştir!” deyiniz. Bana da yalnız bir günün belli bir saâti içinde izin verdi. Ondan sonra bu günkü hürmeti, dünkü hürmeti derecesine döndü. (Bu dediklerimi, burada) hâzır olanlar, olmayanlara teblîğ etsin!».” (Buhârî, İlim, 37)

 

 

Yazılan Hutbe / 70

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v) yine Fetih günü şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ, Ashâb-ı Fîl’i veya katli Mekke’ye girmekten men etmiştir. Ancak Rasûlullah (s.a.v) ile mü’minlere (bir defaya mahsus olmak üzere) Mekke ahâlîsi ile savaşmaya izin verilmiştir. Haberiniz olsun, (Mekke) benden evvel hiçbir kimse için helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimse için helâl olmayacaktır. Biliniz ki o (yalnız) bir günün bir saatinde (yalnız) benim için helâl olmuştur. Mâlûmunuz olsun ki işte şu saatte benim için bile harâmdır. (Mekke’nin) dikeni (bile) kesilmez. Ağacına balta değdirilemez. Yitiğini kimse (elini uzatıp) alamaz. Meğerki (sâhibini) aramak için ola! O hâlde her kimin bir akrabası katlolunursa, o, iki şeyden hangisi hayırlı ise onu isteyebilir: Ya diyet verilir, ya maktûlün ehli kısâs ister.”

Bunun üzerine Yemen ahâlîsinden biri gelip:

“‒Yâ Rasûlâllâh, şu buyurduklarınızı benim için yazdırabilir misiniz!” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“‒Ebû Şâh için yazınız!” buyurdular.

Derken Kureyş’ten bir zât (Hz. Abbâs [r.a]):

“‒Yâ Rasûlâllâh, izhır otu istisnâ edilse olur mu! Zira biz onu evlerimizin inşâsında ve kabirlerimizde kullanıyoruz” dedi.

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) de:

“‒İzhır otu hâriç!” buyurdular.” (Buhârî, İlim, 39)


 

Emâneti Ehline Veriniz! / 71

Mekke fethinde Rasûlullah (s.a.v), Osman bin Talha’dan Kâbe’nin anahtarını isteyince, Osman, anahtarın tekrar kendisine verilmeyeceğinden korkarak:

“–Bunu Sana, Allah’ın emâneti olarak veriyorum!” demişti. (Vâkıdî, II, 833; Heysemî, VI, 177)

Kâbe’ye girip namaz kılan Allah Rasûlü (s.a.v), oradan çıktıktan sonra bir Fetih Hutbesi îrâd buyurdular. Hutbenin sonunda:

“–Osman nerede?” diye sordular. Osman bin Talha ayağa kalktı. Rasûlullah (s.a.v):

“Allah, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah, size böylece ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, işiten (ve) görendir”[41] âyetini okuduktan sonra:

“–Ey Ebû Talha Oğulları! Allah Teâlâ’nın bu emânetini, sürekli sizde kalmak ve dürüst hareket etmek üzere alınız! Onu, zâlim olmadıkça hiç kimse elinizden alamaz! Bugün, iyilik ve ahde vefâ günüdür buyurdular ve Kâbe’nin anahtarını tekrar Osman bin Talha’ya tevdî ettiler. (İbn-i Hişâm, IV, 31-32; Vâkıdî, II, 837-838; İbn-i Sa’d, II, 137)

Hâlbuki Allah’ın evine hizmet etmeyi en üstün bir şeref ve mukaddes bir vazîfe telâkkî eden ashâbın ileri gelenleri, Kâbe anahtarının kendisine verilmesini istiyordu. Ancak Allah Rasûlü (s.a.v), emâneti ehline verdi. Bu hakşinaslık karşısında bütün insanlar hayran kaldı, hattâ bir kısmı da hidâyetle şereflendi.

 


 

Sihirli Söz! / 72

Ebû Ahmed bin Cahş, Ebû Süfyan’ın damadı idi. Kadın-erkek bütün Cahş âilesi Mekke’deki evlerini barklarını bırakıp Medine’ye hicret ettiklerinde, Ebû Süfyan, yakınları olmasına rağmen, onların evlerine elkoymuştu. Ebû Süfyan, damadı Ebû Ahmed’in evini Amr bin Alkame’ye dört yüz dinara satmıştı. Ebû Ahmed, bunu haber alınca, söylediği bir şiirle Ebû Süfyan’ı ayıpladı. (İbn Hişâm, II, 79; Ezrakî, Ahbâru Mekke, II, 244, 245)

Allah kendisinden razı olsun, bu zât hicret edenlerin sonuncusuydu. Gözleri görmüyordu. Hicrete niyetlendiğinde Ebû Süfyan’ın kızı olan hanımı buna râzı olmadı. Hanımı onun Medine’ye değil de başka bir yere gitmesini istiyordu. Bunun üzerine o da gizlice hicret etti. Medine’ye gelerek Allah Rasûlü’nün huzuruna çıktı. (Heysemî, VI, 63-64)

Mekke-i Mükerreme fethedildikten sonra Rasûlullah (s.a.v) Fetih hutbesini îrad edip bitirdiği zaman, Ebû Ahmed, Mescid-i Haram’ın kapısında, devesinin üzerinde:

“–Allah aşkına ey Abdi Menaf oğulları! Sizinle olan ahdimize riâyet ediniz. Allah aşkına ey Abdi Menaf oğulları! Evimi bana geri veriniz!” diyerek nidâ etmeye başladı. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), hemen Hz. Osman’ı yanına çağırdı. Bir şey söyleyip onu sevindirdi.

Hz. Osman da Ebû Ahmed’in yanına vardı, kulağına bir şeyler söyleyerek onu sevindirdi. Ebû Ahmed devesinden inerek insanların yanına oturdu. Allah’a kavuşuncaya kadar, bir daha bu evden bahsettiği hiç duyulmadı. (Vâkıdî, II, 840; İbn Sa’d, IV, 102)

 

 

Mültezem / 73

Mekkeliler Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e İslâm üzerine beyʻat ettiler. Güçleri yettiğince Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerini dinleyip itaat edeceklerine söz verdiler. Bu esnada Rasûlullah (s.a.v) amcası Hz. Abbâs’a:

“–Kardeşin Ebû Leheb’in iki oğlu Utbe ve Muattib nerede kaldı? Onları göremedim?!” buyurdular.

Abbas (r.a):

“–Herhalde Kureyş müşriklerinden kaçanlarla birlikte onlar da gitmişlerdir” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Onları bulup bana getir!” buyurdular.

Abbas (r.a), hayvanına binip onları aramaya gitti. Bulduğunda:

“–Rasûlullah (s.a.v) sizi çağırıyor!” dedi. Onlar da derhal hayvanlarına binip Hz. Abbas’la birlikte Allah Rasûlü’nün huzûruna geldiler.

Allah Rasûlü (s.a.v) onları İslâm’a dâvet edince, hemen müslüman oldular. Efendimiz onların İslâm’a girmesine çok sevindiler. Ellerinden tutup Mültezem’e götürdüler ve onlar için bir müddet Allah’a dua ettiler. Sonra döndüler. Yüzlerinde büyük bir sürur müşâhede ediliyordu.

Abbas (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! Allah Siz’i dâimâ mesrur kılsın! Yüzünüzde büyük bir sevinç görüyorum” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Evet! Rabbimden amcamın oğullarını benim için bağışlamasını niyâz ettim. O da bağışladı!” buyur­dular.

Utbe ile Muattib (r.a) artık Efendimiz’den hiç ayrılmıyorlardı. O’nunla birlikte Mekke yakınlarındaki Huneyn’e gittiler. Huneyn Gazvesi esnâsında bir an bozgun yaşandığında dahî onlar Allah Rasûlü’nün yanından hiç ayrılmadılar. Hatta Muattib (r.a) o gün Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz’i müdâfaa ederken gözünden isâbet aldı. (Bkz. İbn-i Sa’d, IV, 60, Süyûtî, Hasâisü’l-Kübrâ, II, 82; Halebî, İnsânu’l-Uyûn, III, 48)

Mültezem, Kâbe’nin kapısı ile Hacer-i Esved arasında kalan kısma denir. Rasûlullah (s.a.v) Mültezem’de durup sadrını, yüzünü, kollarını ve avuçlarını Kâbe’nin duvarına koymuş, kollarını ve ellerini iyice yayarak dua etmişlerdir. (Ebû Dâvûd, Menâsık, 54/1899)

Mültezem “duâ yeri” mânâsına gelen “el-Müddeâ” ismiyle de anılır.

Hasan Basrî (r.a.), Mekkeliler için hazırladığı husûsî bir risalede onbeş yerde duanın kabul edildiğini ifâde etmiştir:

  1. Tavaf ederken, 2. Mültezem’de, 3. Altın Oluk’un altında, 4. Kâbe’­nin içinde, 5. Zemzem’in başında, 6. Safa tepesinde, 7. Merve tepesinde, 8. Saʻy ederken, 9. Makam-ı İbrahim’in arkasında, 10. Arafat’ta, 11. Müzdelife’de, 12. Mina’da, 13-14-15. Üç cemrenin yanında.

 

 

 

Sakin Ol! / 74

Mekke’nin fethedildiği günlerde Allah Rasûlü’nün huzûruna biri gelmişti. Efendimiz’in heybetinden titriyordu. Rasûlullah (s.a.v) ona, imkânlarının en zayıf olduğu döneme âit bir misâli zikrederek şöyle sükûnet telkîn etti:

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidelerini kastederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!..” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 30; Hâkim, III, 50/4366; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, V, 69)

 

 

 

 

 

Câhiliye Devrine Yakın Olmasalardı / 75

Hz. Âişe’nin anlattığı şu hâdise, Allah Rasûlü’nün tebliğ ve dâvet için münâsip zamanı gözetmede ne derece titiz davrandığını göstermektedir:

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bana:

“–Biliyor musun, senin kavmin Kâbe’yi yeniden inşâ ederken Hz. İbrahim’in atmış olduğu temellere tam riayet etmeyip noksan yaptı” buyurdular.

Ben:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, Kâbe’yi Hz. İbrahim’in temelleri üzerine yeniden yapmayacak mısınız?” dedim.

Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Kavmin câhiliye döneminin etkisinden tamamen kurtulabilmiş olsaydı bunu mutlaka yapardım!” buyurdular. (Bûhârî, Hac, 42)

Rasûlullah (s.a.v) bu sözleriyle Kâbe’nin yarım daire şeklindeki Hıcr bölgesini kastediyorlar. Normalde o kısa duvar Kâbe ile aynı boyda olması gerekiyordu. Ancak Kureyş kavmi yeterince helal para bulamayınca o duvarı kısa bırakmak mecburiyetinde kaldı. Kâbe’nin kapısı yer seviyesinde iken istedikleri kimseleri alıp istemediklerini almamak için onu yükselttiler, tam karşısında bulunan ikinci kapıyı da kapattılar. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz tüm bunları aslî hâline çevirmek istiyorlardı ancak insanların bu değişiklikleri kaldıracak hâle gelmesini bekliyorlardı. Zira her ne kadar câhiliye içinde yaşasalar da insanlar Kâbe’ye çok tâzim gösteriyorlardı. Bu sebeple onda yapılacak değişikliği saygısızlık telakki ederek İslâm hakkında şüpheye düşebilirlerdi.

 

 

 

Bereket Duası / 76

Abdullah ibn-i Hişâm (r.a) Allah Rasûlü’ne altı yaşındayken yetişmiş idi. Annesi Zeyneb bint-i Humeyd onu (Mekke fethinde) Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e götürüp:

“–Yâ Rasûlallah! Oğlumdan müslüman olduğuna dâir beyʻat alın!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–O daha küçük!” buyurdular ve başını sıvazlayarak Abdullah’a duâ ettiler.

Abdullah bin Hişâm (r.a) ileriki yaşlarında çarşıya çıkar gıdâ maddeleri satın alırdı. İbn-i Ömer ile İbn-i Zübeyr onu çarşıda görünce hemen yanına varıp:

“–Bizi de bu mala ortak et! Zira Rasûlullah (s.a.v) senin için bereket duasında bulundu” derlerdi. Abdullah da on­ları ortak ederdi. Bazı zaman olurdu ki, tam bir deve yükü kâr elde eder ve onu evine gönderirdi. (Buhârî, Şirket, 13)

 

 

Kızım Fâtıma Olsa! / 77

Mekke’nin fethi sırasında hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyş’i oldukça endişelendirmişti.

“–Bu kadın hakkında Rasûlullah (s.a.v) ile kim konuşabilir?” diye soruşturdular. Sonunda:

“–Buna Allah Rasûlü’nün çok sevdiği Üsâme bin Zeyd’den başkası cesâret edemez” dediler.

Kadın Allah Rasûlü’nün huzûruna getirildi, Üsâme onun hakkında Rasûlullah (s.a.v) ile konuştu. Efendimiz’in yüzü renkten renge girdi ve:

“–Allah’ın hadlerinden birini düşürmem için mi şefaat ediyorsun?” buyurdular. Üsâme yaptığına hemen pişman oldu ve:

“–Ya Rasûlallah, benim için istiğfar ediver!” dedi.

Akşam olunca Rasûlullah (s.a.v) ayağa kalktılar, Allah Teâlâ’ya lâyıkı vechile hamd ü senâda bulunduktan sonra şu hitâbede bulundular:

“–Sizden öncekiler, ileri gelenlerden biri hırsızlık yaptığı zaman onu cezâlandırmadıkları, zayıf biri hırsızlık yaptığı zaman ise ona hemen had tatbik ettikleri için helak oldular. Bana gelince, nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şayet Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı muhakkak elini keserdim.”

Sonra emrettiler ve hırsızlık yapan kadının eli kesildi.

Âişe (r.a) şöyle der:

“Bundan sonra kadın çok samimi bir tevbe etti ve evlendi. Zaman zaman yanıma gelirdi, ben de onun ihtiyaçlarını Allah Rasûlü’ne ulaştırırdım.” (Müslim, Hudûd, 8-9)

 

 

 

Mescid-i Haram’da Îtikâf / 78

Rasûlullah (s.a.v) Tâif kuşatmasından dönüp Cîrâne’ye geldiğinde Ömer bin Hattâb (r.a):

“‒Yâ Rasûlallah! Ben câhiliyye devrinde Mescid-i Haram’da bir­gün iʻtikâfa girmeyi nezretmiştim (adamıştım), ne buyurursunuz?” diye sordu.

Efendimiz (s.a.v):

“‒Git, bir gün iʻtikâf yap!” buyurdular.

Rasûlullah (s.a.v) ona ganimetle­rin beşte birinden bir câriye vermişti. Bir müddet sonra Rasûlullah (s.a.v) bütün esirleri âzâd edince Ömer bin Hattâb (r.a) onların seslerini işitti: “Rasûlullah (s.a.v) bizi âzâd etti!” diyorlardı.

Ömer (r.a):

“‒Dışardan gelen bu sesler nedir?” diye sordu. Yanındakiler:

“‒Rasûlullah (s.a.v) insanların elindeki esirlerini âzâd etti” de­diler.

Bunun üzerine Ömer (r.a) oğluna:

“‒Abdullah! Git, Efendimiz’in bana verdiği o câriyeyi serbest bırak!” dedi. (Müslim, Eymân, 28. Krş. Buhârî, Meğâzî, 54)

 

 

Gayr-i Müslimler Mekke’ye Giremez / 79

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mekke Fethi senesinde hac yapmadılar, sadece umre yapıp Medine’ye döndüler. O sene yani hicrî 8. yılda Müslümanlarla müşrikler birlikte haccettiler. 9. sene olduğunda Allah Rasûlü (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’i “Hac Emîri” tâyin ettiler.

Ebû Bekir (r.a) Medîne’den çıkınca Berâe (Tevbe) Sûresi’nin baş tarafı nâzil oldu. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Hz. Ali ile Berâe Sûresi’nin baş tarafını gönderdiler ve bu âyetleri Kurban Günü insanlara îlân etmesini emrettiler. (Taberî, Tefsîr, X, 49)

Ali (r.a), bu âyetleri kendisi tebliğ ettiği gibi Ebû Bekir (r.a) ve onun gönderdiği müezzinler de muhtelif yerlerde yüksek sesle tekrar ettiler. Ebû Hüreyre (r.a) de onlardan biriydi. (Buhârî, Salât, 10; Tefsîr, 9/2)

Ali (r.a) şu dört maddeyi insanlara îlân etmek için gönderilmişti:

  1. Herkes bilsin ki, Cennet’e ancak mü’minler girebilecektir.
  2. Kâbe, hiçbir zaman çıplak olarak tavâf edilmeyecek, (müşriklerin bu şekilde ihdâs ettikleri bütün bidʻatlere son verilecektir.)
  3. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullâh’a yaklaşmayacaktır.
  4. Kimin Allah Rasûlü ile bir muâhedesi varsa, belirlenen müddet bitene kadar antlaşma maddeleri geçerli olacaktır. (Bkz. Tirmizî, Hacc, 44/871; Ahmed, I, 79)

 

 

Efendimiz’in Niyeti Neyse… / 80

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a) şöyle demiştir:

“Ben (Yemen’den Mek­ke’ye), Allah Rasûlü’nün yanına geldim. Efendimiz (s.a.v) Mekke vâdisinde devesini çökertmiş, orada konaklamışlardı. Bana:

«‒Hacca niyet ettin mi?» diye sordular.

«‒Evet» dedim.

«‒Hangi nevi hacca niyet ederek ihrama girdin?» buyurdular. Ben de:

«‒“Nebî (s.a.v) ne tür hacca niyet ettiyse ben de o niyetle huzûruna geldim, buyur, emrindeyim Allah’ım, lebbeyk yâ Rabbî!” dedim» cevabını verdim.

Rasûlullah (s.a.v):

«‒Çok güzel bir iş yapmışsın! O zaman Beyt’i tavaf et, Safâ ile Merve arasında saʻy et, sonra da ihramdan çık!» buyurdular…” (Buhârî, Umre, 11)

 

 

Allah Rasûlü’nün Haccı / 81

Câfer-i Sâdık (r.a), babası Muhammed Bâkır Hazretleri’nden şöyle nakleder:

Büyük sahâbîlerden Câbir ibn-i Abdullah’ın yanına girdik. Gelenlere kim olduklarını sordu. Sıra bana gelince:

“–Ben, Muhammed bin Ali bin Hüseyin’im” dedim… Heyecanlandı… Bana iltifat ederek şöyle dedi:

“–Merhaba sana ey kardeşimin oğlu! İstediğini sor!”

Ona sualler sordum, gözleri görmüyordu (âmâ idi). Namaz vakti gelmişti. Dokunmuş bir elbiseye bürünerek kalktı. Ne zaman onu omzuna alsa bir tarafı kendisine doğru sarkıyordu; çünkü küçüktü. Cübbesi de yanı başında askıda asılı duruyordu. Onunla namaz kıldırdı. Ben kendisine:

“–Bana Allah Rasûlü’nün haccını anlatın!” dedim. Parmakları ile dokuz saydı ve şöyle dedi:

“–Allah Rasûlü (s.a.v) dokuz sene beklediler. Bu müddet zarfında haccetmediler. Onuncu yılında hacca gideceklerini halka ilan ettiler. Bunun üzerine Medine’ye ülkenin her yanından dalga dalga insanlar akın etti. Hepsi de Allah Rasûlü’e uymak, onun hac ibadetini nasıl yaptığını takip etmek ve tıpkı onun gibi yapmak istiyordu.

(Zi’l-Kaʻde’nin bitmesine 5 gün kala) Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte yola çıktık, Zülhuleyfe’ye gelince, Esmâ bint-i Ümeys, Muhammed bin Ebî Bekir’i doğurdu. Allah Rasûlü’ne haber gönderip ne yapacağı hakkında bilgi istedi. Efendimiz de: «Yıkan, pamuk bağla ve sıkı sar, sonra da ihrama gir!» diye haber gönderdiler. Sonra Allah Rasûlü (s.a.v) oradaki mescidde namaz kıldırdılar. Sonra devesi Kasvâ’ya bindiler, Beydâ’ya çıkınca, bir baktım ki önü, arkası, sağı, solu insanlarla doluydu. Kimisi süvari idi, kimisi de yaya yürüyordu.

Allah Rasûlü (s.a.v) aramızdaydılar. O’na Kur’ân nâzil olurdu, mânâsını çok iyi bilirlerdi. O, Kur’ân’la nasıl amel ederse biz de ona tâbi olarak öylece amel ederdik.

Hacca niyet edip tevhîdle şöyle telbiye getirdiler:

لَبَّيْكَ اللّٰهُمَّ لَبَّيْكَ، لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ، إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ

«Buyur Allah’ım, Sana geldim. Emrini yerine getirmek üzere muhabbetle sana yöneldim. Sen’in hiçbir ortağın yoktur. Emrine itaat ederek geldim, buyur Allah’ım! Hamd ve nîmet Sana âittir. Mülk de Sen’indir. Sen’in hiçbir ortağın yoktur.»

Onun ardından bütün insanlar da aynı şeyi söylediler. Telbiyede bulundular. Onların bu durumuna hiç bir itirazda bulunmadılar. Bu sırada Efendimiz (s.a.v) kendi telbiyelerine devam ettiler. Hacdan başka hiç bir gaye ve niyetimiz yoktu. Umre nedir bilmiyorduk.

Beyt-i Şerif’e geldiğimizde Allah Rasûlü (s.a.v) Rükn’ü (Hacer-i Esved’i) istilâm ettiler. Üç kere hızlı yürüyüşle, dört kere de normal yürüyüşle tavaf yaptılar. Sonra Makâm-ı İbrahim’e gidip:

وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى

«Makâm-ı İbrâhim’de bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)!» âyetini okudular.[42] Makam’ı, Kâbe ile kendi arasına aldılar. (Babam şöyle derdi: Makamda kıldığı her iki rek’atta da «Kul yâ eyyühe’l-Kâfirûn» ile «Kul hüvellahu ehad» sûrelerini okudular.) Sonra tekrar Rükn’e gidip istilâm ettiler. Sonra Safâ kapısından çıkıp doğru Safâ’ya gittiler. Safâ’da:

إِنَّ الصَّفَا والْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللهِ

«Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır» âyetini[43] okuduktan sonra, «Allah’ın başladığı yerden başlıyorum» diyerek Safâ’dan başladılar. Yukarıya çıkıp Beyt-i Şerif’i gördüler. Kıbleye yönelip Allah’ı tevhid etti, O’nu yüceltti, tekbir getirdi ve şöyle dediler:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ، أَنْجَزَ وَعْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ

«Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, sâdece O vardır. O tektir ve şerîki (ortağı) yoktur. Mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir/her şeye gücü yeter. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, sâdece O vardır. Vaʻdini yerine getirdi, kuluna yardım etti ve (Hendek harbinde Medine’ye saldırmak için toplanan) kabileleri tek başına hezimete uğrattı.»

Sonra bunun arasında dua ettiler. Bunu tam üç kere söylediler. Sonra Merve’ye indiler, iki ayağı vâdinin içine varınca, hızlandılar. (Vâdiden) yukarıya çıkınca mutad olarak yürüdüler. Merve’ye gelince, Safâ’da yaptıkları gibi yaptılar. Saʻyin sonunu Merve’de bitirdiler. Şöyle buyurdular:

«Daha önce bu düşüncede olsaydım, Kurban getirmezdim de bunu (haccı) umre yapardım. Kimin yanında kurban yoksa hemen ihramdan çıksın ve bunu umre yapsın!»

Sürâka bin Mâlik bin Cüʻşum kalkıp şöyle dedi:

«–Ey Allah’ın Rasûlü! Bu sadece bu yıla mı mahsustur, yoksa her zaman için mi?»

Allah Rasûlü (s.a.v), parmaklarını birbirine geçirdiler ve iki kere:

«–İşte umre, hacca böyle girmiştir! Bu yıla mahsus değil, her zaman bu böyledir» buyurdular.

Hz. Ali, Yemen’den Nebî (s.a.v) için develer getirdi. Fâtıma’nın ihramdan çıktığını ve renkli elbiseler giyip sürme çektiğini görüp bu halini hoş karşılamayınca Fâtıma şu cevab verdi: «Bunu bana muhterem babam emrettiler».”

Hz. Ali, Irak’tayken şöyle derdi: “Bunun üzerine hemen Allah Rasûlü (s.a.v)’e gittim ve:

«–Fâtıma’yı ihrâmdan çıkmış olarak gördüm, renkli elbise giymiş, üstelik gözlerine de sürme çekmiş. Neden böyle yaptığını kendisine sorunca, “Bunu bana muhterem babam emrettiler” dedi. Gerçekten ey Allah’ın Rasûlü bunu ona Siz mi emrettiniz?» dedim. Allah Rasûlü (s.a.v):

«–O doğru söylemiş. Peki, sen hacca niyetlenirken ne dedin?» buyurdular.

«–“Allah’ım! Ben Allah Rasûlü’nün niyeti gibi niyet ediyorum. O’nun gibi ihrama girip telbiye getiriyorum” dedim.»

«–Benim yanımda kurban var, sen ihramdan çıkma!» buyurdular.”

Gerek Allah Rasûlü’nün getirdiği gerekse Ali’nin Yemen’den getirdiği kurbanların yekûnu yüz idi.

İnsanların hepsi, ihramdan çıktılar ve tıraş oldular. Ancak Nebî (s.a.v) ile beraberinde kurban olanlar ihramdan çıkmadılar ve tıraş da olmadılar. Terviye günü olunca, doğru Minâ’ya gittiler, hacca niyet ettiler. Allah Rasûlü (s.a.v) devesine binip gittiler. Mina’da öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabahı kıldılar. Güneş doğuncaya kadar biraz beklediler. Daha sonra kıldan çadırının kurulmasını istediler, ashâbı da onu Nemire denilen yere kurdu.

Sonra yollarına devam ettiler. Kureyş, kendilerinin Câhiliye devrinde yaptıkları gibi onun da Meşʻar-i Haram’da duracağında şüphe etmiyorlardı. Hâlbuki Efendimiz (s.a.v), oradan geçip gittiler, Arafat’a vardılar. Çadırın Nemire’de kurulduğunu gördüler. Oraya inip konakladılar. Güneş tepeden meyledince emrettiler, Kasvâ’sı hazırlandı. Ona binip doğru vâdinin içine geldiler ve orada insanlara şöyle hitâb ettiler:

“Kanlarınız, mallarınız birbirinize, bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin hürmeti gibi haramdır.

Câhiliyeden kalma her türlü âdet ve gelenekler ayağımın altındadır, kaldırılmıştır. Cahiliyeden kalma kan davaları da kaldırılmıştır. Kanlarınızdan ilk kaldırdığım dava, (amcamın torunu) İbn Rabîa bin Hâris’in kanıdır. O Saʻd oğullarında sütannedeydi. Hüzeyl kabilesi onu öldürmüştü.

Cahiliyeden kalma ribâ (faiz) da kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım ribâ, (amcam) Abbâs bin Abdi’l-Muttalib’in ribâsıdır. (Diğer insanların anaparası dururken) onun hepsi kaldırılmıştır.

Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’ın emânı ile aldınız, onları Allah’ın kelimesiyle helâl edindiniz. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız kimseleri evinize almamalarıdır. Bunu yaparlarsa onları, zarar vermeyecek şekilde dövün!

Onların sizin üzerinizde olan hakları; usûlü dairesince yemek, içmek ve giyimleridir.

Size bir şey bırakıyorum, ona sarılırsanız asla sapıtmazsınız; o, Allah’ın Kitâbı’dır. Size benden soracaklar, o zaman ne diyeceksiniz?”

Ashâb-ı kirâm: “Biz şehâdet ediyoruz ki, sen tebliğ ettin, vazifeni yerine getirdin, öğüt verdin!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şehâdet parmağını semâya kaldırıp insanlara karşı çevirerek üç kere: “Allah’ım! Şahit ol, Allah’ım şahit ol, Allah’ım şahit ol!” dediler.

Ondan sonra Bilâl (r.a) ezân okudu, kâmet getirdi. Nebî (s.a.v) öğle namazını kıldırdılar. Sonra yine kâmet getirdi, ikindi namazını kıldırdılar. Bu iki namaz arasında hiç bir şey kılmadılar. Sonra Kasvâ’ya binip vakfe yerine geldiler. Devesinin karnını kayalara doğru, yayaların toplandığı yerin önüne alıp kıbleye karşı durarak (dua ettiler). Bu vakfeleri Güneş batıncaya kadar devam etti. Ondan sora Üsâme’yi terkilerine alarak deveyi mahmuzladılar. Dizginini sıkı tutup hızlandırdılar. Hatta yularını o kadar kasmışlardı ki neredeyse başı semerinin altındaki deriye çarpıyordu. Bir yandan da insanlara eliyle, “Sükûneti muhâfaza edin, sükûneti muhafaza edin” diye işaret ediyorlardı. Kum tepeciklerinden herhangi birine geldiklerinde düze çıkıncaya kadar dizgini biraz gevşetiyorlardı. Nihayet Müzdelife’ye geldiler. Orada bir ezan, iki kâmetle cemʻ-i te’hîr yaparak akşamla yatsıyı bir arada kıldırdılar. Aralarında hiç bir şey (sünnet) kılmadılar. Tan yeri ağarıncaya kadar uzanıp istirahat ettiler.

Sabah olunca bir ezan, bir kâmetle sabah namazını kıldırdılar. Sonra Kasvâ’ya binip Meşʻar-i Haram’a vardılar. Üstüne çıktılar, kıbleye karşı durup Allah’a hamd ettiler, tekbir ve tehlîl getirdiler. O’nun birliğini tekrarladılar. Güneş doğmadan hava iyice aydınlanıncaya dek vakfeye durdular.

Güneş doğmadan Fadl bin Abbâs’ı da terkilerine alarak deveye bindiler. Fadl saçı güzel, beyaz tenli ve yakışıklı bir delikanlı idi. Güzel bir kadın yoldan geçerken, Fadl ona bakmaya başladı. Allah Rasûlü (s.a.v) yüzüne elini koyunca, bu defa Fadl öbür yandan bakmaya başladı. Yine elini yüzüne koyunca öbür tarafa çevirip yine bakmaya başladı. Nihayet Batn-ı Muhassir’e vardılar. Deveyi biraz hareketlendirip Cemretü’l-Kübrâ’ya çıkan orta yola girdiler. Nihayet ağacın yanında bulunan Cemre’ye geldiler, ona yedi taş attılar ve her atışta tekbir getirdiler. Taşları vâdinin içinden attılar.

Sonra kurban kesilen yere gittiler, kendi mübarek elleriyle 63 deve kestiler. Sonra (bıçağı) Hz. Ali’ye verdiler, kalanını da o kesti. Hz. Ali’yi kurbana ortak etmişlerdi. Sonra her deveden bir parça et alınıp tencereye kondu ve pişirildi, sonra beraberce yediler. Çorbasından da içtiler.

Allah Rasûlü (s.a.v) sonra devesine binip Beyt-i şerif’e gittiler. Mekke’de öğle namazını kıldırdılar. Abdu’l-Muttalip oğulları kuyudan zemzem çekip hacılara ikrâm ediyorlardı. Onların yanına varıp:

“–Ey Abdulmuttalip oğulları! Su çekin! Eğer insanların yanınızda kalabalık yapmalarından korkmasaydım ben de sizinle beraber su çekerdim” buyurdular. Kendisine kovayı uzatıp verdiler, doya doya zemzemden içtiler.[44]

 

 

 

Hepsi Allah’ın Zikri İçin / 82

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Beytullâh’ı tavaf etmek, Safâ ve Merve arasında saʻy etmek ve şeytan taşlamak Allah’ın zikrini ikâme etmek için emredilmiştir.” (Ebû Dâvûd, Menâsık, 50/1888)

Bu ibadetleri zikir ve tefekkürle, hikmetini düşünerek yapabilirsek daha çok istifade ederiz.

 

 

Bencillik / 83

Âmir bin Rebî’a (r.a) anlatıyor:

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), Kâbe’yi tavaf ederken ayakkabısının ipi koptu. Bir kişi hemen kendi ayakkabısının bağını çıkarıp Efendimiz’in ayakkabısına bağlamaya başladı. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v) bağı çıkardılar ve:

“–Bu, kişinin kendisini tercih ederek arkadaşlarından üstün görmesidir. Ben kendimi tercih edip üstün görmeyi sevmem” buyurdular. (Heysemî, III, 244; IX, 21)

Herkes Allah’ın kuludur. Kimse kendini seçkin ve üstün görmemelidir.


 

Kâbe’nin Şerefi / 84

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, haccı esnâsında Beytullâh’ı görünce ellerini kaldırmış ve:

اَللّٰهُمَّ زِدْ هٰذَا الْبَيْتَ تَشْرِيفًا وَتَعْظِيمًا وَتَكْرِيمًا وَمَهَابَةً وَزِدْ مَنْ عَظَّمَهُ مِمَّنْ حَجَّهُ وَاعْتَمَرَهُ تَشْرِيفًا وَتَكْرِيمًا وَمَهَابَةً وَتَعْظِيمًا وَبِرًّا

“Ey Allah’ım! Bu Beyt’inin şerefini, azametini, keremini ve heybetini artır. Ona hac ve umre ile tâzîmde bulunanların da şereflerini, keremlerini, heybetlerini, tâzîmlerini ve iyiliklerini artır!” diye dua etmişlerdir. (İbn-i Sa’d, II, 173)

Abdullah bin Amr (r.a)’ın naklettiğine göre Allah Rasûlü, Kâbe’yi tavaf ederken, mü’minin Allah katındaki kıymetini ifade sadedinde şöyle buyurmuşlardır:

“Sen ne kadar temizsin, kokun da ne güzel! Sen ne yücesin, senin hürmetin de ne büyük! Muhammed’in nefsini elinde tutan Zât-ı zülcelâl’e yemin olsun ki bir mü’minin Allah katındaki kıymeti senin kıymetinden daha büyüktür. Mü’minin malının ve kanının hürmeti de böyledir. Biz, mü’min hakkında sadece hüsn-i zanda bulunuruz.” (İbn-i Mâce, Fiten, 2)

İbn-i Ömer (r.a) bir gün Kâbe’ye nazar etti ve:

“Şânın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü’minin Allah katındaki hürmeti senden de yüce!” dedi. (Tirmizî, Birr, 85/2032)

Şâir bu hadisi teyid sadedinde şöyle der:

Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest

Dil nazargâh-ı Celîl-i Ekberest

“Kâbe âzer’in oğlu Halilullâh İbrâhim’in yaptığı bir binâdır. Gönül ise Azîz ve Celîl olan Allah azîmüşşânın nazar ettiği mübarek bir mekândır.”

İbn-i Ömer (r.a), “Hayır, Kâbe hakkı için” diye yemin eden bir adamı işitmişti. Bunun üzerine o, adama şöyle dedi:

“–Allah’tan başkasının adına yemin etme. Çünkü ben Allah Rasûlü’nü şöyle buyururken işittim:

«Allah’tan başkası adına yemin eden kimse küfre veya şirke düşmüş olur».” (Tirmizî, Nüzûr, 8/1535)

Bu ifade, Allah’tan başkası adına yemin eden kişinin ne kadar büyük bir hata işlediğini göstermek için kullanılmıştır, yani tağlîz içindir.


 

Allah Rasûlü’ne İhtiram / 85

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir defâsında Safâ ile Merve arasında saʻy yaparlarken mübarek sakal-ı şeriflerinin üzerine bir kuş tüyü konmuştu. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) hemen koşarak onu büyük bir nezaketle aldı. Onun bu hassasiyetinden memnun olan Allah Rasûlü (s.a.v):

“Allah Teâlâ hoşlanmadığın şeyleri senden gidersin!” diye dua buyurdular. (Taberânî, Kebîr, IV, 172; Heysemî, IX, 323)

 

 

 

 

Zemzem Kuyusu’nun Başında / 86

Allah Rasûlü (s.a.v) hacda kurbanlarını kestikten sonra deveye binerek Beyt-i şerif’e geldiler. Mekke’de öğle namazını kıldırdılar. Daha sonra Harem-i Şerif’teki su ve şerbet ikrâm edilen sebîl mahalline gelerek içecek istediler. Amcası Abbâs (r.a), oğluna:

“–Fadl! Annene git ve yanındaki husûsî içecekten Allah Rasûlü’ne getir!” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Hayır, bana herkesin içtiği bu içecekten ver!” buyurdular.

Abbâs (r.a):

“–Yâ Rasûlallah, buraya bazen insanların eli dokunuyor” dedi.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–Olsun, sen insanların içtiği yerden ver!” buyurdular ve Hz. Abbâs’ın ikram ettiği meşrubatı içtiler.

Sonra Rasûlullah (s.a.v) Zemzem kuyusuna geldiler. Hz. Abbâs’ın âilesi burada kuyudan su çekiyor ve hacılara ikram ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v):

“–Ey Abdülmuttalib oğulları, çekiniz! Siz sâlih bir amel üzeresiniz!” diye taltîf buyurdular. Sonra da:

“–İnsanlar, (benim yaptığım bir şeyi tatbik etmek için) hücûm edip başınızda kalabalık etmeyecek olsalardı, ben de devemden iner, kuyunun ipini şuraya koyar, sizin gibi su çekerdim” buyurdular. Bu esnâda eliyle mübârek omuzlarına işâret ediyorlardı. (Buhârî, Hac, 75. Krş. Müslim, Hacc, 147-148)


 

Hasta Olunca / 87

Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:

“Hacdan başka bir niyetimiz olmaksızın (Medîne’den) çıkmıştık. Serif bölgesine gelince âdetimi gördüm. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) yanıma girdiler. Ben (haccın rükünlerini îfâ edemeyeceğim diye üzülerek) ağlıyordum.

«‒Neyin var? Yoksa hayız mı gördün?» diye suâl buyurdular.

«‒Evet!» dedim. Bunun üzerine:

«‒Bu, Allah’ın Hz. Âdem’in kızları üzerine yazdığı bir şeydir. Hacıların edâ ettiği menâsiki (sen de) edâ et! Sâdece Beytullâh-ı Muazzam’ı (hayızlı bulunduğun müddetçe) tavâf etme!» buyurdular.”

Hz. Âişe (r.a) der ki:

“Bir de Rasûlullah (s.a.v) (hacda) hanımları nâmına sığır kurban ettiler.” (Buhârî, Hayz, 1)

 

 

Tenʻim’den Umre / 88

Rasûlullah (s.a.v) haccını eda etmiş dönerken Hz. Âişe (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! İnsanlar hac ve umre ibadetlerinin ikisini de yapmış olarak dönüyorlar; ben ise sadece hac ibadetiyle dönüyorum!” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ona:

“–Bekle, temizlendiğin zaman (kardeşin Abdurrahman ile birlikte) Tenʻim’e kadar çıkın, oradan umre niyetiyle ihrama girip telbiye getirin! (Umrenizi tamamladıktan sonra) filan yere bizim yanımıza gelin! Lâkin şunu bil ki, yapacağın umrenin sevâbı, senin bu uğurda yapacağın harcamalar veya katlanacağın zorluk ve meşakkatler nisbetindedirbuyurdular. (Buhârî, Umre, 8)

Kâbe’ye yaklaşık 10 km. mesafedeki Tenʻim’de bugün Hz. Âişe Mescidi bulunmakta ve insanlar orada ihrama girip umre yapmaktadırlar.

Tavaf’ta Dikkat Edilecek Bir Husus / 89

Ümmü Seleme (r.a) şöyle buyurur:

“Hac esnâsında Allah Rasûlü’ne hasta olduğumu arzettim. O da:

«‒İnsanların arkasından (deveye) binerek tavâf et!» buyurdular.

(Öylece) tavâf ettim. Rasûlullah (s.a.v) de Beyt-i Muazzam’ın tâ yanında durmuş (sabah) namazı kıldırıyor ve: «وَالطُّورِ. وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ» diye başlayan sûreyi okuyorlardı.” (Buhârî, Salât, 78; Hac, 64)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’den ayrılacaklardı. Ancak zevcesi Ümmü Seleme (r.a) rahatsızlığı sebebiyle henüz tavâf edememişti. Allah Rasûlü (s.a.v) ona:

“–Sabah namazı için kāmet getirildiğinde insanlar namaz kılarken, sen devenin üzerinde (arka taraftan) tavâf et!” buyurdular. (Buhârî, Hac, 71)

Demek ki tavaf esnasında ve Kâbe’deki namazlarda kadın-erkek ihtilâtına olabildiğince dikkat etmek gerekmektedir.

 

 

 

Kadınların Tavâfı / 90

Asr-ı saâdette kadınlar, tavâf esnâsında erkeklerin içine karışmazlardı. Hz. Âişe (r.a) erkeklerden uzak bir yerde tavâf eder, onların arasına girmezdi. Kendisiyle birlikte tavâf eden bir kadın:

“–Ey Mü’minlerin Annesi! Haydi, gidip Hacer-i Esved’e el sürüp istilâm edelim!” dediğinde, Âişe (r.a) bunu kabul etmemişti.

Hattâ Hz. Âişe (r.a) ve arkadaşları geceleyin, iyice örtünüp tanınmaz bir vaziyette çıkar, öyle tavâf eder­lerdi. Beyt’e girip ibadet edeceklerinde, onlar çıkıncaya kadar erkekler oradan çıkarılırdı. (Buhârî, Hac, 64)

Bu rivâyetlerden, kadınların erkeklerle beraber tavâf edebileceği, fakat mümkün olduğunca erkeklerin arka tarafından ve onlara fazla karışmadan dikkatlice tavâf etmelerinin daha iyi olaca­ğı anlaşılmaktadır. Zira validelerimizin ve hanım sahabilerin sünneti bu idi.

Mescid-i Haram’da dikkat edilmesi gereken mühim bir husus daha vardır ki o da:

 

Kadınların Erkeklerle Aynı Hizada Namaza Durmaları

Cemaat değişik gruplardan ibaret olunca, imamın arkasında önce erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar saf bağlarlar. Bu sırayı erkeklerle erkek çocukların gözetmesi sünnettir. Erkeklerle kadınların gözetmesi ise farzdır.

Bunun için Hanefîlere göre bir kadın veya bulûğ çağına yakın bir kız, bir erkeğin önünde veya tam hizasında aynı namazı cemaatle kılacak olsa, erkeğin namazı bozulur. Buna: “Muhâzâtü’n-Nisâ (Kadınların erkeklerle bir hizada bulunması)” denir. Bunun için bazı şartlar vardır:

– Erkek ve kadının bir hizada bulunması, kıyam veya rükû gibi bir rükün miktarı devam eder veya böyle bir rükün tamamen yerine getirilirse erkeğin namazı bozulur.

– Bir hizada bulunuş, rükû ve secde ile kılınır bir namazda bulunmalıdır. Bu bakımdan cenaze namazında ve tilâvet secdesinde olacak aynı hizada durma bir engel teşkil etmez.

– Muhazat (aynı hizada bulunuş) olabilmesi için erkek ile yanında bulunan kadın beraberce aynı imama uymalıdırlar. Aynı namazı erkek ile kadın yan yana durarak tek başlarına kılsalar yahut yalnız biri imama uyup diğeri tek başına kılacak olsa, namazları bozulmaz.

– Erkek ile kadının yerleri bir olmalıdır. Buna göre, erkek veya kadından biri mescidin zemininde, diğeri de en az bir adam boyu yükseklikte olan bir yerde durarak aynı hizada bulunarak cemaatle namaz kılsalar, bu hal onların namazlarının sıhhatini bozmaz.

– Erkek ile kadının yönleri bir olmalıdır. Buna göre, Kâbe’nin içerisinde her biri başka bir yöne dönerek cemaatle namaz kılarlarken, aynı hizada bulunsalar, bu namazı bozmaz.

– Erkek ile kadın arasında bir engel bulunmamalıdır. Aralarında direk gibi bir şey veya bir insan sığacak kadar bir açıklık bulunursa, bu şekilde aynı hizada bulunmak namazı bozmaz.

Netice olarak, bu şartlar bir araya gelince muhazat (aynı hizada bulunmak), erkeklerin namazını bozar. Şöyle ki: Aynı imama uyan kadınlar erkeklerin önünde bir saf tutsalar, arkalarındaki bütün erkeklerin namazı bozulur. Erkeklerin arasında üç kadın bulunsa, bunların hem sağ ve hem sol yanlarındaki birer erkeğin ve arka taraflarındaki her saftan üç erkeğin namazı bozulmuş olur. Erkekler arasındaki kadınlar iki kişi olursa, yanlarındaki birer erkek ile yalnız bunların arkasında bulunan saftaki iki erkeğin namazı bozulur. Daha geride olanların namazına bir şey olmaz. Aradaki kadın bir tane olunca, sağ ve sol yanındaki birer erkek ile arka tarafındaki saftan bir erkeğin namazı bozulur, diğerlerinin namazı bozulmaz. Namazları bozulan erkekler, diğer erkek ve kadınlar arasında birer engel durumuna geçeceğinden artık diğerlerinin namazı bozulmaz.

Erkeklerin namazlarını böylece bozmaya sebep olan ve onların huzurlarını kaçıran kadınlar ise, şüphe yok ki bundan dolayı günah işlemiş ve Allah Teâlâ’nın azabına lâyık bulunmuş olurlar. Onun için buna sebebiyet vermekten kaçınmalı, İslâm terbiyesine riayet etmelidir.

Kadınlar, mescitlerde kendilerine ayrılan yerlerden ileri geçmemelidirler. Değilse bekledikleri sevap kazanacakları günahı karşılayamaz. (Bkz. Ömer Nasûhi Bilmen, İlmihal)

Kâbe’nin Yakınında Kurban / 91

Hz. Ömer (r.a) nakleder:

Kays bin Âsım et-Temîmî, Allah Rasûlü’ne gelerek:

“‒Ben câhiliye devrinde sekiz kızımı diri diri toprağa gömdüm?” dedi.

Efendimiz (s.a.v):

“‒Her biri için bir köle âzâd et!” buyurdular. Kays:

“‒Benim develerim var” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒O zaman her biri için Kâbe’nin yakınında bir deve kurbân et!” buyurdular.[45]


 

İlâhî Adâlet / 92

Sûriye’de Gassânî Devleti’nin hükümdarı Cebele, Allah Rasûlü’nün mektubu üzerine Müslüman olmuştu.

Hz. Ömer zamanında Medîne’ye geldi. Hac için ihrama girdi. Tavaf esnasında bir bedevî onun ihra­mına bastı. Cebele, hiddetinden bedevinin yüzüne şiddetli bir tokat at­tı. Bedevî de Hz. Ömer’e gidip Cebele’yi şikâyet etti. Ömer (r.a) Cebele’ye:

“–Ya hasmına diyet vererek onu râzı et veya o da senin yüzüne aynı şekilde vurarak hakkını alsın!” dedi. Cebele:

“–Ben hükümdarım, o ise sıradan bir bedevîdir” dedi.

Ömer (r.a):

“–İslâm’da bunun yeri yoktur. İlâhî adâlet karşısında her ikiniz de eşitsiniz!” dedi. Bu sefer Cebele:

“–Öyle ise bu akşam düşüneyim!” dedi.

Cebele, bedeviye bir kaç kuruş diyet verip râzı etmeyi gu­ruruna yediremedi. O gece yanındakilerle birlikte kaçtı. Bi­zans’a sığındı ve irtidât etti (dînden çıktı). Bir müddet sonra ise öldü. Sonra yaptığına çok pişman olup tekrar Müslüman olduğu da rivayet edilmektedir. (es-Sîretü’l-Halebiyye, VI, 159; Vâkıdî, Fütûhu-ş-Şâm, I, 100. Krş. İbn-i Saʻd, Tabakât, I, 265)

 

 

Kur’ân İnsanı Yüceltir / 93

Hz. Ömer Mekke’ye elli km. uzaklıktaki Usfan’da Nâfi bin Abdi’l-Hâris’e rastlamıştı. Hâlbuki onu Mekke’ye vâli tâyin etmişti. Nâfi’nin vazifesinin başında olmadığını görünce:

“−Mekkelilerin başına kimi bıraktın?” diye sordu. O da:

“−İbn-i Ebzâ’yı!” dedi.

Ömer (r.a):

“−İbn-i Ebzâ kimdir?” diye sordu. Nâfî:

“−Âzâd ettiğimiz kölelerden birisidir” dedi.

Hz. Ömer:

“−Yerine bir âzatlıyı mı bıraktın?” dedi. O da:

“−O, Allah’ın Kitâbı’nı okur ve farzlarını da iyi bilir” dedi.

Bunun üzerine Ömer (r.a) hayranlık içerisinde:

“–Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

«Allah şu Kur’ân ile birtakım kimselerin kıymetini yükseltir, bazılarını da alçaltır» buyurmuşlardı!” dedi. (Müslim, Müsâfirîn, 269)

Bir köle Kur’ân ilmi sayesinde kölelikten kurtulup Mekke’ye vâli olmuştur.


 

Tavaf’ta Kimseye Eziyet Etme! / 94

Ömer (r.a), Beytullah’ı tavaf eden cüzzamlı bir kadın görmüştü, hemen:

“–Ey Allah’ın kulu, insanlara ezâ verme, sen evinde otursan kendin için daha hayırlı olurdu!” dedi.

Kadın (söz tutup) evinde oturdu. Hz. Ömer’in vefatından sonra bir adam kadına uğrayarak:

“–Seni hacdan yasaklayan kimse artık vefat etti, evinden çıkabilirsin!” dedi. Kadın adama şöyle cevap verdi:

“–Allah’a yemin olsun, ben ona sağken itaat edip, ölünce isyan edecek değilim.” (Muvatta, Hac, 250)

 

 

 

 

Hangi Rükünler İstilâm Edilir / 95

Ubeyd bin Cüreyc (r.a), Abdullah bin Ömer’e:

“–Ey Ebû Abdurrahmân! Senin, diğer arkadaşlarının yapmadığı dört şeyi yaptığını görüyorum!” dedi.

İbn-i Ömer (r.a):

“–Nedir onlar, ey İbn-i Cüreyc?” dedi. İbn-i Cüreyc:

“–Görüyorum ki, Kâbe’nin Hacer-i Esved rüknü (köşesi) ile Rükn-ü Yemânî’den başkasına el sürmüyorsun.

– Tabaklanmış deriden mâmul ayakkabılar giyiyorsun.

– (Elbiselerini ve sakallarını, hoş kokulu vers veya zâferanla) sarıya boyuyorsun.

– Mekke’de bulunduğun zaman insanlar (Zilhicce) hilâlini görür görmez ihrâma girip yük­sek sesle telbiye okumaya başladıkları hâlde, sen Terviye günü (yani Arefe’den bir evvelki gün) girmedikçe telbiyeye başlamıyorsun?!” dedi.

Abdullah (r.a) şöyle cevap verdi:

“–Beyt’in rükünlerine gelince, Ben Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Hacer-i Esved ile Rükn-i Yemânî’den başkasına el sürdüklerini görmedim.

– Ta­baklanmış deriden mâmul ayakkabılara gelince, ben Allah Rasûlü’nü üzeri kılsız deriden mamul ayakkabılar giyip, ayakları içinde iken abdest aldı­klarını gördüm. Onun için ben bu tür ayakkabılar giymeyi seviyorum.

– Sarı boyaya ge­lince, Allah Rasûlü’nün sarı boya ile (elbiselerini veya mübârek sakallarını) boyadıklarını gördüm. Ben de onun için sarı boya ile boyamayı severim.

– Telbiyeye gelince, Allah Rasûlü’nün, hay­vanı Minâ’ya doğru hareket için ayağa kalkıp doğrulmadıkça telbiye getirdiklerini görme­dim.” (Buhârî, Vudû’, 30; Müslim, Hacc, 25; Muvatta’, Hacc, 31)

 

 

İki Köşe / 96

Ya‘lâ bin Ümeyye (r.a) şöyle anlatır:

Hz. Osman’la birlikte Kâbe’yi tavâf ediyorduk. Hacer-i Esved’i istilâm ettik. Ben Beytullâh tarafındaydım. Hacer-i Esved’den sonraki Rükn-i Ğarbî’ye (Batı Köşesi’ne) gelince, bu köşeyi de istilâm etmek (el sürüp öpmek) için elinden tutup çektim.

“–Neden çekiyorsun?” diye sordu. Ben de:

“–Bu köşeyi istilâm etmeyecek misin?” dedim.

Bana:

“–Sen Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte hiç tavaf yapmadın mı?” dedi.

Ben de:

“–Evet, yaptım” dedim.

“–Peki, Allah Rasûlü’nün bu iki batı köşesine el sürdüklerini gördün mü?” dedi.

“–Hayır, görmedim” dedim.

“–Peki, O’nda senin için güzel bir örneklik (üsve-i hasene) yok mu?” dedi. Ben:

“–Evet, var” dedim. O da:

“–Yürü öyleyse, bırak, geç onu!” dedi. (Ahmed, I, 70-71, 37, 45; Abdürrezzâk, V, 45)

 

 

 

Hacer-i Esved / 97

Allah Rasûlü’nün bildirdiğine göre Hacer-i Esved, cennetten indirilmiştir. O zaman sütten ve kardan daha ak olduğu hâlde, insanların günahları, daha sonra onun kararmasına sebep olmuştur. (Tirmizî, Hac, 49/877; Ahmed, I, 307)

Ayrıca zaman zaman çıkan yangınlar, onu daha da siyah hâle getirmiştir. Nitekim bu siyahlığın sâdece görünen kısımda bulunduğu, Hacer-i Esved’in Kâbe duvarına gömülü kısmının hâlâ beyaz olduğu söylenmiştir.

Mücâhid şöyle demiştir:

“Abdullâh bin Zübeyr (r.a), Beytullâh’ı yenilemek için yıktığında Hacer-i Esved’e baktım; Beyt’in içinde kalan kısmı beyazdı.”

Karmatîler, yerinden söküp götürmüş oldukları Hacer-i Esved’i, hicrî 339 senesinde iâde ettiklerinde, yerine konulmadan önce Muhammed bin Nâfî el-Huzâî onu incelemiş ve şöyle demiştir:

“Hacer-i Esved’i yerinden sökülmüş olduğu hâlde inceledim; siyahlık sâdece baş tarafındaydı, diğer tarafları ise beyazdı.”

Yine hicrî 1039 senesinde Kâbe büyük bir sel netîcesinde yıkılmıştı. Yeniden inşâ edildiği esnâda orada bulunan İmâm İbn-i Allân el-Mekkî, inşaatın safhalarını izleyerek tafsîlâtıyla kaydetmiş ve Hacer-i Esved hakkında şunları söylemiştir:

“Hacer-i Esved’in Kâbe içinde örtülü kalan kısmının rengi Makâm-ı İbrâhîm gibi beyazdır…”[46]

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şu müjdeyi vermiştir:

“Vallahi Allah Teâlâ, onu (Hacer-i Esved’i) kıyâmet günü gören iki gözü ve konuşan bir dili olduğu hâlde diriltir, o da kendisini hakkıyla istilâm edenler için şâhitlik yapar.” (Tirmizî, Hac, 113/961)

Efendimiz’in Devesi Nereye Bastı? / 98

Abdullah ibn-i Ömer (r.a) hac veya umre için Mekke-i Mükerreme’ye giderken devesi hızlandığında gemini çeker ve şöyle derdi:

“‒Acele etme! Belki ayağın, Allah Rasûlü’nün devesinin ayak bastığı yere isabet eder de ben de saâdete ererim, sen de!” (Hâtem Ömer Tâhâ, el-Kevkebü’d-dürrî, el-Medînetü’l-Münvvere 1426, s. 202)

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i çok dikkatli tâkip eder, her hareketini izler, en ince tafsîlâtına kadar bize naklederdi. Meselâ bir defasında;

“Allah Rasûlü’nü Kâbe’nin avlusunda elleriyle dizlerini tutarak şöyle otururken gördüm” demiş ve uyluklarını karnına dayayıp kolları ile dizlerini tutarak, kaba etleri üzerine oturmuştur. (Buhârî, İsti’zân, 34)

Bu, “kurfusâ” veya “ihtibâ” denilen oturuş şeklidir. Allah Rasûlü (s.a.v) zaman zaman böyle oturmuşlardır.

 

 

 

Hac Yolunun Emniyeti / 99

Adiy bin Hâtim (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.v) bana:

«–Senin İslâm’a girmene mânî olan sebebi biliyorum. Sen: “O’na zayıflar, Arapların değer vermediği güçsüz kimseler tâbî oluyor” diyorsun. Sen Hîre’yi bilir misin?» buyurdular.

«–Görmedim ama duydum» dedim.

«–Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah bu dâvâyı tamamlayacak. Öyle ki tek başına bir kadın Hîre’den çıkarak gelip Allah’ın evini tavâf edecek. Sonra Kisrâ bin Hürmüz’ün hazîneleri fethedilecek!» buyurdular.

«–Kisrâ bin Hürmüz’ün mü?» diye sordum.

«–Evet, Kisrâ bin Hürmüz’ün!» dedikten sonra:

«–Çok sürmez, mal o kadar bollaşacak ki, kimse tenezzül etmeyecek, malın zekâtını alacak kimse bulunamayacak!» buyurdular…

Vallahi bir kadının Hîre’den devesinin üzerinde korkmadan yola çıkıp şu Beytullâh’ı haccettiğini görmüşümdür! Ayrıca, vallahi Kisrâ’nın hazînelerini fethedenler arasında ben de bulundum. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, üçüncüsü de elbette olacaktır. Çünkü onu Rasûlullah (s.a.v) söyledi.” (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25; Ahmed, IV, 257, 377-379; İbn-i Hişâm, IV, 246; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 62)

Rasûlullah (s.a.v)’in verdiği diğer haber de Hz. Osman ve Ömer bin Abdülazîz zamanlarında tahakkuk etti.[47] Ömer bin Abdülazîz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[48]

 

 

Yâ Rabbî, Küçük Kulun Geldi! / 100

Bir gün Hz. Hasan (r.a) Kâbe’yi tavâf etti, ardından Makâm-ı İbrâhim’e gidip iki rekât namaz kıldı. Sonra yanağını Makâm’a koyup ağlamaya başladı:

“Yâ Rabbî, senin küçük ve zayıf kulun kapına geldi; Allah’ım, âciz hizmetçin kapına geldi; yâ Rabbî, dilencin kapına geldi; Sen’in yoksulun kapına geldi!” diyor ve bunu defâlarca tekrar ediyordu.

Sonra oradan ayrıldı. Yolda kuru ekmek parçalarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastladı. Selâm verdi. Onlar da Hz. Hasan’ı yemeğe dâvet ettiler. Hasan (r.a) yoksullarla birlikte oturdu:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim” buyurdu ve:

“–Haydi, kalkın, bizim eve gidelim!” dedi.

Yoksullar onunla birlikte evin yolunu tuttular. Hasan (r.a) onlara yemek yedirdi, elbiseler giydirdi ve ceplerine de bir miktar harçlık koydu.”[49]

 

 

Kâbe’nin Taşları / 101

Emevîler zamanında Mekke’de halifeliğini ilan ederek Hicaz ile doğu eyaletlerinde on yıla yakın hüküm süren Abdullah bin Zübeyr (r.a) tamir maksadıyla Kâbe’yi yıkmak istediğinde, sahabeyi toplayarak istişare etti. İbn-i Abbas (r.a), sadece tamire ihtiyacı olan yerlerin yıkılarak sağlam taraflara dokunulmamasını teklif etti. Rasûlullah (s.a.v) devrinde kullanılan kadîm taşların muhâfaza edilmesini istedi. Şöyle dedi:

“‒Bana bu bâbda bir fikir zahir oldu. Kâbe’nin harâb olan yerlerini tamir etmeni ve insanların müslüman oldukları vakit buldukları beyti, yine pek çok insan müslüman olduğu ve Nebî (s.a.v) peygamber olarak gönderildiği zaman mevcut olan taşları muhâfaza etmeni muvafık görürüm!” (Müslim, Hac, 402)

İbn-i Abbâs, Allah Rasûlü’nü ve ilk müslümanları gören taşların teberrüken bırakılmasını istiyordu.

 

 

Yüzerek Tavaf / 102

Mücahid diyor ki:

Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a), ibadette hiç kimsenin erişemediği bir noktaya ulaşmıştı. Bir defasında tavaf mahallini sel basmıştı, halk bir hafta tavaf yapamamıştı. Abdullah ise bir hafta yüzerek Kâbe’yi tavaf etti.” (Ali el-Müttakî, Kenz, XIII, 471/37228; Zehebî, Siyer, III, 370)

Kâbe, vâdi içerisinde olduğu ve çöl ikliminde yağmur aniden şiddetleniverdiği için zaman zaman sel baskınlarına mâruz kalmış, tavaf alanı suyla dolmuştur. Son asırda gerekli kanal çalışmaları yapılarak selin Kâbe’ye gelmesi engellenmiştir.

 

 

Allah (c.c) Sadece Rasûlü’ne izin vermiştir / 103

Emevî valisi ve kumandanı Amr ibn-i Saîd bin Âs, Mekke’ye, Abdullah bin Zubeyr’e karşı ordular sevkettiği sırada, Ebû Şurayh Huzâî (r.a) ona şöyle dedi:

“–Ey Emîr, Mekke’nin fethinin ertesi günü Allah Rasûlü’nün ayağa kal­kıp söylediği bir sözü (yani hutbeyi) sana haber vermeme izin ver. O hutbeyi şu iki kulağım işitti, kalbim belledi, söyleyeni de söylemekte bulunduğu anda gözlerim gördü. Rasûlullah (s.a.v) Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdular:

«‒Muhakkak ki, Mekke şehrini (tâ öteden beri) haram eden Allah Teâlâ’dır. Onu haram kılan in­sanlar değildir. Bundan dolayı Allah’a ve âhiret gününe îmân eden kimse için Mekke’de kan dökmesi ve Mekke’deki herhangi bir ağacı kesmesi helâl olmaz. Şayet herhangi bir kişi Rasûlullah (s.a.v) burada harp etti diye ruhsat tarafına yollanacak olursa, ona: “Allah yalnız Rasûlü’ne izin vermiştir, size izin vermemiştir” deyiniz. Bana da yal­nız bir günün bir saati içinde izin verdi. Ondan sonra bugünkü haramlığı dünkü haramlığı derecesine dönmüştür. Bu dediklerimi burada hâzır bulunanlar, gâib olanlara (yani burada bulunmayanlara ve müs­takbel nesillere) tebliğ etsin!».”

Bu sözlerinden sonra Ebû Şurayh’a: “Peki Amr ne dedi?” diye sorul­du. Amr cevaben:

“–Ey Ebû Şurayh! Ben bunları senden daha iyi bilirim. Mekke Haremi hiçbir âsîyi, zimmetinde kan olan bir kaçağı ve fesat çıkarıp da kaçan bir kimseyi korumaz, kurtaramaz” dedi. (Buhârî, Cezâu’s-Sayd, 8)

Amr, sahabî Ebû Şurayh’ın nasihatine kulak asmayarak ona ilim taslamış ve kendi menfaatine uygun bir tevil yapmıştır. İslâm’ın hükümlerine uymak yerine kavmiyetçilik peşinde koşmuştur.

 

 

 

Beyt’in Sâhibini Talep Et! / 104

Ehlullahtan Cüneyd-i-Bağdadî -kuddise sirruh- şöyle anlatır:

Bir mecusînin, karlı bir günde kuşlara yem verdiğini gördüm:

“–İman olmayınca ve İslam’a girmeyince bu yaptığının faydasını göremezsin. Allah, bu yaptığın iyiliği, ancak iman ile kabul eder” dedim. Mecusî bana:

“–Belki kabul etmez ama bu yaptığımı görmez, bil­mez mi?” dedi.

“–Elbette görür ve bilir” cevabını verdim.

“–Öyle ise, bu da bana kâfidir” dedi.

Yıllar sonra bir hac mevsiminde Beytullah’ı arzu ettim ve Mekke-i-Mükerreme’ye gittim. Kâbe-i-Muazzama’yı tavaf ederken bir zatın:

“Ey bu kâinatın sâhibi! Ey bu beytin Rabbi! Her şeyi gören, işiten, bilen sensin!” diye gözlerinden yaşlar dökerek Beytullah’ı derin bir aşk ve vecd içinde tavaf ettiğini fark ettim. Yüzünde iman nuru parlıyordu. Dikkat edince, bu nur yüzlü zatın, birkaç sene önce karlı bir günde kuşlara yem veren ateşperest olduğunu hatırladım. Tavaftan sonra, kendisine yetiştim ve usulca kolundan tuttum. Bana:

“–İşte, Allah gördü ve bildi” dedi. Hayretle yüzüme bakarak:

“–«Allâhu ehad, Rasûlühû Ahmed» diye bir sayha kopardı ve rûhunu teslim etti. O ânda bana gâipten bir ses şöyle hitap etti:

“Ey Cüneyd! Sen Beyt’imi arzu ettin, geldin Beyt’imi buldun. O, bana geldi, beni buldu!”

Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“İşte O Allah’tır ki her bir dişinin neye gebe olduğunu, karnında ne taşıdığını ve rahimlerin neleri eksiltip neleri artırdığını bilir. Doğrusu O’nun katında her şey bir ölçü iledir. Gayb ve şehâdet âlemini (görünmeyen ve görünen bilinmeyen ve bilinen âlemleri) de bilen, büyük ve yüce olan O’dur. Sizden sözünü gizleyenle, açıkça söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün meydanda gezen O’nun bilmesi bakımından hep aynı durumdadır.” (er-Raʻd, 8-10)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Sadaka, Rabb’ın öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)


 

Tevâzu / 105

Allah Rasûlü’nün içlerinde yaşadığı sahabeden bir sonraki nesil olan Tâbiîn’in büyük âlimi Hasan-ı Basrî’ye göre tevâzû, bir kimsenin evinden çıkıp giderken yolda rastladığı her Müslümanı kendisinden üstün kabul etmesidir. Büyük sûfi Fudayl bin İyâz’ın, kendisi gibi zâhid ve muhaddis olan Şuayb bin Harb’e, Kâbe’yi tavaf ettikleri bir esnâda söylediği şu sözler de aynı anlayışı yansıtmaktadır:

“–Şuayb! Eğer bu yılki hacca sen ve benden daha günahkâr bir kimse gelmiştir, diye düşünüyorsan bil ki bu çok fenâ bir zandır.”

Hac ve umreye gelen her müslümanı kendimizden üstün bilmeliyiz. İnsanların, bize garip gelen hallerine bakarak kimseyi küçük görmemeliyiz.

 

 


 

Kâbe’ye Saldıran Ordu / 106

Âişe (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v):

“–(Gelecekte) bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkar; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batırılır” buyurmuşlardı. Ben:

“–Yâ Rasûlallah, aralarında ticaret erbâbı ve onlardan olmayan kimseler de varken, nasıl hepsi birden yere batırılır?” diye sordum.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Evet, onların tamamı yere batırılır, sonra her biri âhirette niyetine göre diriltilir” buyurdular. (Buhârî, Büyû’, 49; Hac, 49; Müslim, Fiten, 4-8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Fiten, 21/2184; Nesâî, Menâsik, 112/2877; İbn-i Mâce, Fiten, 30)

Bu hadisten anlaşıldığına göre, belâ ve musîbetler, sadece cürmü işleyen zâlimlerin değil, aynı zamanda ona meydan veren gafillerin de cezasıdır. Bunların içinde hiçbir kusuru olmayan âcizlerin bulunması tabiîdir. Günah ve kusurları olmadığı hâlde başkaları yüzünden dünyada acı çeken böyle mü’minlere Allah Teâlâ, âhirette karşılıklarını fazlasıyla verecektir.

Bir kişi Abdullah bin Mesʻûd’u düğün yemeğine davet etmişti. Abdullah (r.a) düğün evine geldiğinde eğlence sesi işitti ve içeri girmedi. Ev sâhibi:

“‒Ne oldu, niçin girmiyorsun?” deyince İbn-i Mesʻûd (r.a) şöyle dedi:

“‒Allah Rasûlü’nün şöyle buyurduğunu işittim:

«Kim bir kavmin karaltısını artırırsa onlardandır. Kim bir kavmin yaptığı işten râzı olursa, o işi yapanlarla ortak olur».” (İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, VIII, 319)

Kâbe, zaman zaman saldırılara ve saygısız muamelelere mâruz kalmıştır. Hz. Âişe’nin yeğeni olan ve Emevîlere karşı halifeliğini ilân eden Abdullah ibn-i Zübeyr, hicretin 72. yılında Harem-i Şerîf’e sığınmıştı. Emevîlerin vali ve kumandanlarından Haccâc-ı Zâlim, Mekke’yi kuşattı ve Kâbe’yi mancınıkla taşa tuttu. Abdullah ibn-i Zübeyr arkadaşlarıyla birlikte onlara karşı kahramanca savaşarak hicretin 73. yılında şehid düştü.

Kâbe’nin hürmetini ihlâl eden diğer bir hâdise, hicretin dördüncü asrında Karmatîler tarafından yapılmıştır. Arap Yarımadası’ndaki Ahsâ’da müstakil bir devlet kurmuş olan bu insafsız insanlar, 317 (929) yılında Kâbe’yi tavaf eden birçok müslümanı kılıçtan geçirerek Hacer-i Esved’i yerinden söktüler ve alıp memleketlerine götürdüler. Yirmi yıl sonra tekrar getirip yerine koydular.

Allah Teâlâ, Kâbe’ye fillerle saldıran Ebrehe ordusunu nasıl perişan ettiyse, ileride meydana geleceği anlaşılan yukarıdaki saldırıda da Kâbe’yi koruyacağı görülmektedir. Fakat kıyamet yaklaştığı zaman bu mübarek binanın artık korunmayıp tahrip edileceği sahih hadîs-i şerîflerde haber verilmektedir. (Buhârî, Hac 47, 49; Müslim, Fiten 57-59)

 

 

 

 

Mekke’nin Tünelleri ve Dağları Aşan Binalar / 107

Tâbiînden Atâ el-Âmirî (r.a) şöyle anlatır:

Abdullah ibn-i Amr’ın atının gemini tutuyordum. O esnâda:

«‒Şu Beyt’i yıkıp taş üstünde taş bırakmadığınız zaman hâliniz nice olacak!» buyurdu. Yanındakiler:

«‒İslâm üzere olduğumuz halde mi?» diye hayretle sordular. O da:

«‒Evet, İslâm üzere olduğumuz hâlde!» buyurdu. Ben:

«‒Sonra ne olacak?» dedim. Şöyle cevap verdi:

«‒Sonra olduğundan daha güzel bir şekilde inşâ edilecek. Mekke’nin her tarafına tünellerin açıldığını, binânın dağ başlarından daha yüksek olduğunu gördüğün zaman bil ki kıyâmetin gölgesi üzerine düşmüş demektir».” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, III, 270/14107)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Kaʻbe’yi, ince ve zayıf bacaklı bir Habeşli tahrip edecektir.” (Müslim, Fiten, 57-59)

Bugün Mekke’nin her tarafına açılan tüneller ve dağları aşan yüksek binalar, kıyametin birer habercisi gibi görünüyor.

 

 

Hatîm’de Hatim / 108

Osmanlı sultanı ve Fâtih’in babası 2. Murad, mecalsiz bir şekilde yatıyordu. Hafifçe doğruldu ve şöyle dedi:

“‒Oku İshak, vasiyetimizi oku!”

İshak Paşa vasiyeti tek tek okumaya başladı:

“Tevekkülüm Hâlik’ımadır. Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd olsun. Salât ve selam Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)’e olsun. Her nefis ve herkes ölümü tadacaktır. Sizleri dünya hayatı mağrur etmesin, gururlanmayın, büyüklük Allah’a mahsustur.

Saruhan vilâyetinde bulunan malımın üçte birinden (on bin altın);

– Üç bin beş yüz filori Mekke fukarasına ve

-Diğer üç bin beş yüz filori Peygamberimizin şehri Medine fukarasına harcansın.

– Ondan beş yüz filori yine Mekke ahâlisinden Kâbe ve Hatîm arasında toplanarak yetmiş bin kere «Lâ ilâhe illallah» kelime-i tevhidini zikredip sevabını adı geçen vasiyet sahibine iʻtâ (hediye) edenlere ve Kur’ân-ı Kerim’i defalarca hatmedip sevabını vasiyet sahibine iʻtâ edenlere harcansın.

– Geri kalan iki bin filoriden beş yüzü Mescid-i Aksâ’da Sahre kubbesinde yetmiş kere «Lâ ilâhe illallah» kelimesini ve defalarca Kur’ân-ı Kerîm’i okuyanlara harcansın!” (Mustafa Necati Bursalı, İslam Büyüklerinin Vasiyetleri, s. 131-132)

  1. Murad Han, bir kısım insanların Kâbe’nin yarım daire şeklinde çevrilen kısmında toplanıp kelime-i tevhîd çekmelerini ve Kur’ân’ı hatmetmelerini vasiyet etmiştir. Bu bölgenin ilk üç metresi Kâbe’nin içi olduğundan faziletli bir yerdir.

 

 

Kâbe’yi Altın ve Gümüşle İnşâ Edelim / 109

Osmanlı sultanı 1. Ahmed, Kâbe’yi ihtişamla yeniden inşa ettirme husûsunda âlimlerle görüşerek onlara:

“–Kâbe’yi yeniden inşa ederken bir taş altın, bir taş gümüş kullanarak inşa etsek nasıl olur?” diye sordu. Âlimler ise:

“–Sultanım Allah Teâla dileseydi Kâbe’yi zebercetten yaptırırdı. Bu sebeple bize onun aslî hâlini değiştirmemek düşer” diyerek kararlarını Sultan’a söylediler. Ancak sultanın ömrü Kâbe’nin tamirine kifayet etmedi, bu mukaddes vazife küçük oğlu 4. Murad’a nasip oldu.

Sultan 4. Murad tarafından 1629’da Kâbe’nin tamir işlemleri başlatıldı. Bu çalışmalar esnasında 600 hafız Kâbe’nin etrafında gün boyu Kur’ân okudular.

 

 

 

 

İmkân Buldukça Hac ve Umre Yapmak / 110

Hac ve umreye gitmek için acele etmek ve imkân buldukça bu ibadetleri sık sık tekrarlamak lâzımdır. İmkânı olanların en geç dört senede bir mutlaka gitmeleri îcâb eder. Sıhhati ve imkânı olduğu hâlde beş sene hacca veya umreye giderek Beytullah’ı ziyâret etmeyen kişinin, büyük bir hayırdan mahrûm olduğu haber verilmiştir. (İbn-i Hibbân, Sahîh, no: 3703)

Rasûlullah (s.a.v), Yüce Rabbinden şöyle nakleder:

“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Ben bir kuluma sıhhat ve âfiyet ihsân edip rızkını da bol verdiğim hâlde, o her dört senede (diğer rivâyete göre beş senede) bir bana gelmezse (yani hac veya umre ziyâretinde bulunmazsa), o kimse gerçekten mahrum biridir.” (Heysemî, III, 206)

 

 


 

Deccal Giremez / 111

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Mekke ile Medine dışında, deccâlin ayak basmadığı bir yer kalmaz. Mekke ile Medine’nin bütün yollarında saf tutmuş melekler bu iki şehri korur. Deccâl kumlu, çorak bir yere iner. Ardından Medine üç defa sarsılır; Allah Teâlâ orada bulunan kâfir ve münafıkları dışarı çıkarır.” (Müslim, Fiten, 123. Krş. Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 9, 26, 27, Tevhîd 31; İbn-i Mâce, Fiten, 33)

Deccal, kıyametin büyük alâmetlerinden olup mü’minlerin başına gelecek en büyük imtihandır. Yeryüzünün her tarafında hızla gezerek sahip olduğu hârikulâde güçlerle insanları aldatacak, kendisinin ilâh olduğuna inandırarak onları imanlarından edecektir. Ancak Cenâb-ı Hak onun Mekke ve Medîne’ye girmesine izin vermeyecektir.

Rasûlullah (s.a.v):

“Hz. Âdem’in yaratıldığı zamandan kıyametin kopacağı ana kadar deccâlden daha büyük bir fitne yoktur” buyurmuşlardır. (Müslim, Fiten 126. Ayrıca bkz. Ahmed, IV, 19-21)

Deccal’den korunmak için her Müslümanın temel dînî bilgileri en güzel şekilde öğrenmesi ve Allah’a dua etmesi gerekmektedir.

 

 

Kitâbiyât

Abdurrezzâk b. Hemmam, Musannef, I-XI, Beyrut, 1970.

Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, I-VI, İstanbul 1992; ez-Zühd, yy. ts; Fedâilu’s-sahâbe, Beyrut 1983.

Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, I-XVI, Beyrut 1985.

Babanzâde Ahmed Naîm-Kâmil Mîras, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi, I-XIII, Ankara, 1993.

Bey­ha­kî, Ebû Be­kir Ah­med bin el-Hü­seyn, es-Sü­ne­nü’l-küb­râ, I-X, Dâ­ru’l-fikr, ts; Şuabu’l-îmân, I-IX, Beyrut, 1990.

Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed bin İsmâil, el-Câmiu’s-sahîh, I-VIII, İstanbul, 1992.

Dârimî, Ebû Muhammed Abdullâh bin Abdirrahman, Sünenü’d-Dârimî, I-II, İstanbul 1992.

Dârekutnî, Ebu’l-Hasen Ali bin Ömer, Sünen, I-IV, Beyrut 1986.

Diyârbekrî, Hüseyin bin Muhammed, Târîhu’l-hamîs, I-II, Beyrut ts.

Ebû Dâvud, Süleyman bin Eş’as es-Sicistânî, Sünenü Ebî Dâvud, I-V, İstanbul 1992.

Ebû Nuaym, Ahmed bin Abdillah, Hilyetü’l-evliyâ, I-X, Beyrut 1967; Delâilü’n-nübüvve, Haydarabad 1369.

Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed bin Abdillah en-Neysâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, I-V, Beyrut 1990.

Halebî, İnsânü’l-uyûn, I-III, Mısır 1384/1964.

Heysemî, Hâfız Nûreddîn Ali bin Ebî Bekir, Mecmau’z-zevâid ve menbau’l-fevâid, I-X, Beyrut 1988.

İb­n-i Ab­dil­ber, Ebû Ömer Yû­suf bin Ab­dul­lâh bin Mu­ham­med, el-İs­tî­âb fî mâ­ri­fe­ti’l-as­hâb, I-IV, Kâ­hi­re, ts.

İbn-i Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah bin Muhammed, el-Musannef, I-IX, thk. Said Muhammed el-Lehham, Beyrut 1989.

İbn-i Hacer el-Askalânî, Şihâbüddîn Ahmed bin Ali, el-İsâbe fî temyîzi’s-sahâbe, I-IV, Mısır 1379.

İbn-i Hişâm, Ebû Muhammed Abdülmelik bin Hişâm, Sîretü’n-Nebî, I-IV, Beyrut 1937, Daru’l-Fikr.

İbn-i Kesîr, İmâdüddîn Ebû’l-Fidâ, Tefsîru Kur’âni’l-Azîm, I-IV, Beyrut 1988; el-Bidâye ve’n-nihâye, Beyrut 1966; I-XV, Kâhire 1993.

İbn-i Sa’d, Muhammed, et-Tabakâtü’l-kübrâ, I-IX, Beyrut: Dâru Sâdır, ts.

İbn-i Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser fî fünûni’l-meğâzî ve’ş-şemâil ve’s-siyer, I-II, Beyrut 1992; Kahire 1356.

Müslim, Ebû’l-Hüseyin bin Haccâc el-Kuşeyrî, el-Câmiu’s-sahîh (thk. Muhammed Fuâd Abdülbâkî), I-III, İstanbul, 1992.

Nesâî, Ebû Abdirrahmân Ahmed bin Şuayb, Sünenü’n-Nesâî, I-VIII, İstanbul 1992.

Süyûtî, Ebû’l-Fazl Celâleddîn Abdurrahmân bin Ebû Bekir, el-Câmiu’s-sağîr, Mısır 1306; Târîhu’l-hulefâ, Mısır, 1969; Lübâbu’n-nukûl, Beyrut 2006.

Taberî, Ebû Câfer Muhammed bin Cerîr, Câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’ân, I-XXX Beyrut 1995; Târih, I-XI, Mısır, ts.

Tirmizî, Ebû İsâ, Muhammed bin İsâ, Sünenü’t-Tirmizî, I-V, İstanbul 1992.

Vâkidî, Ebû Abdillah Muhammed bin Ömer, Meğâzî, I-III, Beyrut, 1989; Mısır 1948.

Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, thk. Şuayb Arnaût, 1405, Müessesetü’r-Risâle.

 

Dipnotlar

[1] Bkz. Mâtirîdî, Te’vîlâtü ehli’s-sünne, Kâhire, 1391, I, 285; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, VII, 35.

[2] Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 39-40.

[3] Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, İstanbul 1976, I, 83.

[4] İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, III, 441.

[5] İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, III, 441.

[6] Bkz. Ahmed, III, 425; İbn-i Hişâm, I, 209-214; Abdürrezzâk, V, 319; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 304.

[7] Buhârî, Menâkıb, 1.

[8] el-Ehrâm, sayı: 3398, sene 103 (h. 15. 01. 1395, m. 05. 01. 1977).

[9] Tâhiru’l-Mevlevî, Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, sad. Abdullah Sert, İstanbul: Bahar Yayınları, 1974, II, 132.

[10] el-Alâk, 1-4.

[11] eş-Şuarâ, 214.

[12] eş-Şuarâ, 214.

[13] el-İsrâ, 45.

[14] Bkz. Humeydî, Müsned, I, 323, no: 325; İbn-i Hişâm, I, 378-379; Kurtubî, XX, 234.

[15] İbn-i Hişâm, I, 337-338; Taberî, Târih, II, 218-219, İbn-i Esîr, Kâmil, II, 63-64, İbn-i Seyyid, I, 99; Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 160-161; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 47; Halebî, I, 462.

[16] Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 33, Menâkıb 10; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 133; Ahmed, V, 174; Hâkim, III, 382-385; İbn-i Sa‘d, IV, 220-225.

[17] Ahmed, I, 325.

[18] el-Alâk, 6-19.

[19] el-Mü’min, 28.

[20] Bkz. İbn Cevzî, el-Vefâ, I, 188-189; İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, I, 194-195; Halebî, İnsânu’l-uyûn, I, 472

[21] Buhârî, Tefsîr, 53/4.

[22] Fussilet, 22-23.

[23] Buhârî, Tefsîr 41/1, 2; Müslim, Sıfâtü’l-Münâfikîn 5; Tirmizî, Tefsîr 41/3248.

[24] İbn-i Hişâm, Sîre, I, 373-374; Hâkim, Müstedrek, III, 85; İbn-i Esîr, Kâmil, II, 86-87; Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 176, İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, III, 81-82; Halebî, İnsânu’l-uyûn, II, 17.

[25] Hz. Mûsâ’nın ağlaması hasetten kaynaklanan bir durum değildir. Elde edemediği bir kemâl hâline hüzünlenmesi sebebiyledir.

[26] Bir görüşe göre Nil ve Fırat nehirlerinin Rasûlullâh (s.a.v) tarafından Miraç’ta müşâhede edilmesinin mânâsı şudur:

İslâm’ın nûru yeryüzüne yayılacak; İslâm, Nil ve Fırat havzasındaki bereketli topraklara hâkim olacak, o bölgeler İranlıların ateşperestliğinden ve Bizans’ın teslis inancından kurtulacaktır. Bu vâdinin ahâlîsi nesiller boyu tevhîdin sancaktarlığını yaparak İslâm’a hizmet edecektir.

[27] Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418.

[28] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 22, 43, Menâkıbu’l-Ensâr 42, Salât, 1; Müslim, İman 264; Tirmizi, Tefsir, İnşirah, (3343); Nesâî, Salât 1.

[29] Ahmed, I, 374.

[30] Abdurrazzak, Musannef, IV, 309; Ebû Nuaym, Hilye, II, 67; İbn-i Hacer, İsabe, VIII, 170; İbn-i Sa‘d, VIII, 224.

[31] Cuhfe o vakit şirk diyarı idi. Ehlinin yahûdi olduğu da söylenir. Müslümanlar aleyhine kâfirlere yardım ediyorlardı. Efendimiz (s.a.v) onlara beddua ederek hastalıkla meşgul olup Müslümanlar aleyhine çalışmaya fırsat bulamamalarını istemiş, Cenab-ı Hak da duasını kabul buyurmuştur. Zamanımızda Râbiğ diye isimlendirilir.

[32] Buhârî, Meğâzî, 35.

[33] Buhârî, Umre, 13; Libâs, 99.

[34] Buhârî, Hac, 55; Müslim, Hac, 240; Ahmed, I, 305-306.

[35] Buhârî, Meğâzî 43, Sulh 6, Umre 3; Müslim, Cihâd, 90; Ebû Dâvûd, Talâk, 35; Ahmed, I, 98.

[36] el-Bakara, 125.

[37] et-Tahrîm, 5.

[38] Ahmed Naîm Efendi, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, II, 346.

[39] Yûsuf, 92.

[40] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143.

[41] en-Nisâ, 58.

[42] el-Bakara, 125.

[43] el-Bakara, 158.

[44] Müslim, Hacc, 147-148; Ebû Dâvud, no: 1905; Tirmizî, no: 862, 856, 2967; Nesâî, I, 195, 122; V, 164, 232, 240, 155; İbn-i Mâce, no: 3074; Ebû Ya’lâ, no: 2126.

[45] Abdürrazzâk, Tefsîr, Beyrut, 1419, III, 397; İbn-i Şebbe, Târîhu’l-Medîne, II, 532.

[46] Bkz. Said Bektaş, Fadlu’l-Haceri’l-Esved ve Makâmi İbrâhîm, Beyrut 1420, s. 36-38; Dr. Muhammed İlyâs Abdülganî, Târîhu Mekkete’l-Mükerrameti Kadîmen ve Hadîsen, el-Medînetü’l-Münevvere 2001, s. 43.

[47] Halil İbrâhim Mollahâtır, Muhtasaru’s-Sünnetü’n-Nebeviyyetü vahyün, Cidde 1426, s. 153.

[48] Bkz. Bûtî, Fıkhu’s-sîre, Beyrut 1980, s. 434.

[49] Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31.