Su Gibi Azîz Ol!

July 26, 2018 in Su Gibi Azîz Ol!

Su Gibi Azîz Ol!

Dr. Öğr. Üyesi Murat Kaya[1]

Hayatın, canlılığın başlangıcı olan suyun insan hayatında daima önemli bir yeri olmuştur. Bunu Kur’ân’a, sünnete ve günlük hayatımıza bakarak kolayca anlayabiliriz.

 

1. Kur’ân ve Sünnet’te Su

Su anlamına gelen “mâ’” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de altmış üç âyette geçer. Ayrıca Kur’ân’da yağmur, nehir, pınar ve deniz gibi suyun farklı kaynak ve tezahürleri çokça zikredilir. Su üzerinde tefekkür etmemizi isteyen Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

“Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık. Onu toplayıp depolayan da siz değilsiniz.” (el-Hicr 15/22)

“Biz gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter. Onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bu bağ ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vardır ve siz onlardan yiyorsunuz.” (el-Mü’minûn 23/18-19)

“Allah rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutları harekete geçirir. Allah onları dilediği gibi, (bazen) yayar ve (bazen) yoğunlaştırır. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediklerine uğrattığı zaman bir de bakarsın sevinirler.” (er-Rûm 30/48)

“İçtiğiniz suya ne dersiniz?! Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya!..” (el-Vâkıa 56/68-70)

“De ki: Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirir?” (el-Mülk 67/30)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde de suyun ehemmiyeti, kaynakları, korunması, kirletilmemesi, maddî ve hükmî temizlikte, içme ve sulamada kullanılmasıyla ilgili ayrıntılı beyanlar yer almaktadır. Suyun insanlar arasında müşterek olduğu bildirilmektedir. Suyun israf edilmemesi[2] tavsiye edilmektedir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), içtiği suyun temiz ve tatlı olmasına dikkat eder, suyu tatlı olan kuyuları tercih eder ve suların kirletilmesini yasaklardı.[3] Şöyle buyururlardı:

“Lânete mâruz kalacağınız üç şeyi yapmaktan sakının:

  1. Su yollarına, pınar başlarına,
  2. Yol ortasına ve
  3. İnsanların gölgelendiği yerlere abdest bozmayın!”[4]

 

1.1. Su Hayattır

Hayatın başlaması ve devamı suya bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de:

“İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve hayat sahibi olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” (el-Enbiyâ 21/30)

“Allah bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (en-Nûr 24/45)

Canlılar susuz yaşayamazlar. Bu sebeple ne kadar zahmetli de olsa sularını temin etmek için hep gayret etmişlerdir. Su temin etmekte çok zorlandıkları zamanlar da olmuştur. Ashâb-ı kiramın su bulmak için ne kadar yorulduklarını gösteren şu rivayet aynı zamanda insan için başka mühim ihtiyaçların olduğunu da göstermektedir:

Bir gün Ensâr-ı Kirâm, topluca Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine geldiler.

Kendi kendilerine:

“–Ne zamana kadar bu kuyulardan su çekmeye devam edeceğiz? Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e varsak da bizim için Allah Teâlâ’ya dua ediverseler ve Cenâb-ı Hak da bizim için şu dağlardan pınarlar fışkırtsa!” demişlerdi.

Bu düşüncelerle topluca Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine geldiler. Allah Rasûlü (s.a.v) onları gördüklerinde:

“–Merhaba, hoş geldiniz! Bir ihtiyaç sebebiyle mi geldiniz?” buyurdular. Onlar da:

“–Evet, vallahi yâ Rasûlallâh!” dediler.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bugün benden ne isterseniz size mutlaka verilecek! Ben Cenâb-ı Hak’tan ne istediysem onu mutlaka bana vermiştir.” buyurdular.

Emsalsiz bir fırsat yakaladıklarının idrâkine varan Ensâr-ı Kirâm (r.a) birbirlerine baktılar ve kendi kendilerine:

“–Dünya’yı mı istiyorsunuz! (Ne kadar basit bir şeyin peşine düşmüşsünüz!) Siz asıl Âhiret’i isteyin!” dediler.

Sonra da cemaat hâlinde:

“–Yâ Rasûlallâh! Allah Teâlâ’ya, bizi mağfiret eylemesi için dua ediverin!” dediler.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz:

“Allâh’ım! Ensâr’ı, Ensâr’ın çocuklarını, Ensâr’ın çocuklarının çocuklarını mağfiret eyle!” diye dua buyurdular.

Ensâr-ı Kirâm (r.a):

“–Yâ Rasûlallâh! Bizden başkalarından olan evlatlarımız!” dediler.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz:

“Allâh’ım! Ensâr’ın evlatlarını da mağfiret eyle!” diye dualarını genişlettiler.

Ensâr-ı Kirâm (r.a):

“–Yâ Rasûlallâh! Âzâd ettiğimiz kölelerimiz!” dediler.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz:

“Allâh’ım! Ensâr’ın âzâd ettikleri kölelerini de mağfiret eyle!” diye dua ettiler.

Enes (r.a)’den gelen rivayette:

“Ensâr’ın gelinlerini de mağfiret eyle!” ziyâdesi vardır. (Bkz. Ahmed, 3: 213, 139; Hâkim, 4: 90/6975; Heysemî, 10: 40)

 

1.2. Su Rahmettir

Kur’ân-ı Kerîm’de “su”ya sık sık atıfta bulunulur. Yağmurun nasıl oluştuğundan, bulutların yağmura dönüşme safhalarından, yağmurun hassas bir ölçüyle yeryüzüne indirilip onunla ölü toprağın diriltilmesinden, yer altı sularından, suyun devr-i dâiminden ve kirli suların arıtılmasından bahsedilir.[5] Bunların insanlar için ne büyük nimetler olduğuna dikkat çekilerek yağmura “rahmet” ismi verilir.[6] Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.” (el-Bakara 2/22)

“O, rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderendir. Nihayet rüzgârlar ağır bulutları yüklendiği vakit, onları ölü bir belde(yi diriltmek) için sevk ederiz de oraya suyu indiririz. Derken onunla türlü türlü meyveleri çıkarırız. İşte ölüleri de öyle çıkaracağız. Ola ki ibretle düşünürsünüz.” (el-Aʻrâf 7/57)

“O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye lâyık olandır.” (eş-Şûrâ 42/28)

Bu sebeple güzel vatanımızda da ecdadımız yağmura hep “Rahmet” diyegelmiştir.

 

1.3. Su İbadettir

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz:

“Cennetin anahtarı namazdır, namazın anahtarı da abdesttir” buyurmuşlardır.[7] Abdest ise su ile alınır. Cenâb-ı Hak abdestin nasıl alınacağını tafsilatlı bir şekilde tâlim ettikten sonra şöyle buyurur:

“…Allah (c.c) size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide 5/6. Krş. en-Nisâ 4/43)

Âyet-i kerimeden anladığımıza göre abdest ve guslün insana sağladığı pek çok nimetler ve faydalar vardır. Allah Teâlâ abdest, gusül ve teyemmümü insanlara zorluk olsun diye değil, onları tertemiz kılmak ve kullarına olan nimetlerini tamamlamak için emretmiştir.

Muğîre bin Şu’be (r.a) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v) bir gün benden su istemişti. Yakınımızda bulunan bir çadıra gittim. Baktım içeride bir bedevî kadın oturuyor. Ona:

“–Şu gördüğün kişi Rasûlullah (s.a.v)’dir. Abdest almak için su istiyor. Yanında suyun var mı?” deyince kadın şöyle dedi:

“–Annem babam Allah’ın Rasûlü’ne fedâ olsun, vallâhi semânın altındaki ve yerin üstündeki insanlar içinde benim için O’ndan daha sevgili ve daha aziz bir kişi yoktur. Ancak bu kırba ölü hayvan derisinden yapılmıştır. Bununla Rasûlullah’ı kirletmek istemiyorum.”

Allah Rasûlü’nün yanına dönerek durumu haber verdim. Efendimiz (s.a.v):

“–Ona git, şayet deriyi tabaklamış ise, bu onu temizlemiştir” buyurdu. Gidip bunları kadına söyledim.

“–Evet, vallâhi deriyi tabaklamıştım” dedi.

O suyu alarak Rasûlullah (s.a.v)’e getirdim… (Ahmed, IV, 254)

Enes ibn-i Mâlik (r.a) şöyle buyurur:

“Ben Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i şu hâlde gördüm: İkindi namazı yaklaşmıştı. İnsanlar abdest almak için su aradılar, fakat bulamadılar. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e (bir kap içinde tek kişiye yetecek kadar) abdest suyu getirildi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), su kabının içine mübarek elini koydular ve insanlara ondan abdest almalarını söylediler. Oradaki sahabilerin en sonuncusuna kadar hepsi abdest alıncaya dek Efendimiz (s.a.v)’in parmaklarının altından su kaynadığını gördüm.” (Buhârî, “Vudû’”, 32)

Bu hâdise, Medine’nin pazar yeri olan Zevrâ’da vâki’ olmuştur. Orada bulunan ashab-ı kiram 300 kişi kadar imiş.[8]

Bu rivayette görüldüğü üzere sahabe-i kirâm ibadet için su aramışlar ancak bulamamışlardır. Allah Teâlâ da ihlâsları sebebiyle onlara bu mucizeyi ikram eylemiştir.

Ümmü’l-Mü’minîn Âişe (r.a) şöyle buyurur:

“Seferlerinin birinde Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte yola çıkmıştık. Beydâ veya Zâtü’l-Ceyş’e vardığımızda, (kardeşim Esmâ’dan ödünç aldığım) gerdanlığım kopup kayboldu. Rasûlullah (s.a.v) gerdanlığın aranması için o mahalde beklediler. İnsanlar da onunla beraber beklediler. Hâlbuki bir su başında değillerdi. Bazı insanlar, Hz. Ebû Bekir Sıddîk’a gelip:

«‒Âişe’nin yaptığını gördün mü? Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i de, diğer insanları da yollarından alıkoydu. Onlar bir su başında değiller, kimsenin yanında da su yok!» dediler.

Babam Ebû Bekir (r.a) benim yanıma geldi. O esnada Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de uyumuş, mübarek başını dizime koymuşlardı. Ebû Bekir (r.a) bana:

«‒Sen, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i de, diğer insanları da yollarından alıkoydun. Onlar bir su başında değiller, kimsenin yanında da su yok!» dedi.

Ebû Bekir (r.a) beni azarladı ve bunun yanında bazı şeyler de söyledi. Eli ile de böğrüme vurmaya başladı. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübarek başı dizimde olduğu için hiç kıpırdamadım. Sabah olunca Rasûlullah (s.a.v) kalktılar. Hiç su yoktu. Allah -azze ve celle- Hazretleri teyemmüm âyetini inzâl buyurdu. Herkes teyemmüm etti.

Üseyd bin Hudayr (r.a):

«‒Ey Ebû Bekir hânedânı, bu sizin ilk bereketiniz değildir!» dedi.

Üzerine bindiğim deveyi kaldırdığımızda gerdanlığı altında bulduk.” (Buhârî, “Teyemmüm”, 1, 2)

Hz. Âişe (r.a) diğer bir rivayette şöyle buyurur:

“(Bir sefer esnasında) sabah vakti girince su arandı, fakat su bulunamadı. Bunun üzerine Teyemmüm âyeti[9] nâzil oldu.” (Buhârî, “Tefsîr”, 5/3)

Bu seferki gayretin ardından gelen ikram ise daha büyük olmuştur. Cenâb-ı Hak kullarına, bir defalık bir mucize değil, kıyamete kadar devam edecek bir kolaylık indirmiştir.

İslâm, abdest alınacak suyun temiz olmasını şart koşar; tadı, rengi ve kokusu değişmiş olan suların içilmesini ve kullanılmasını istemez.

 

1.4. Su Temizlik ve Sıhhattir

Cenâb-ı Hak suyun nasıl bir temizlik vâsıtası olduğunu ve diğer bir kısım faydalarını şöyle haber verir:

“Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.” (el-Enfâl 8/11)

Rasûlullah (s.a.v), bir gün saçı-başı darmadağınık bir adam görmüşlerdi. Hayretle:

“–Bu adam niçin saçlarını yıkayıp taramıyor?” buyurdular.

Üzerinde kirli elbiseler bulunan bir kimseyi gördüklerinde de:

“–Bu zât, elbiselerini yıkayacak su bulamıyor mu?” buyurarak müslümanların temiz ve tertipli olmaları gerektiğini ifâde ettiler. (Ebû Dâvûd, “Libâs”, 14/4062; Nesâî, “Zînet”, 60)

Mîmar Sinan, mü’minlerin refah, huzur, temizlik ve kolaylığı için, ömrünün son demlerine kadar, Osmanlı coğrafyasının her bir köşesine türlü imâretler, su yolları, çeşmeler ve hamamlar yapmıştır. Böylece müslümanlar temizliği, hem maddî hem de mânevî olarak tam anlamıyla gerçekleştirebilmişlerdir. Çünkü temizlik, dînî vazifelerle iç içedir.

 

2. Bir Tebliğ ve Siyâsî Üstünlük Aracı Olarak Su

Mekke Zemzem kuyusu etrafına kurulmuştur. Hacer vâlidemizle oğlu Zemzem’in yanında yaşayıp giderken bir gün Cürhümlüler’den bir grup insan veya onlardan bir aile Kedâ yolundan gelerek Mekke’nin alt tarafına indiler. O sırada bir kuşun gelip gittiğini gördüler. “Bu kuş mutlaka suyun etrafında dönüp duruyor. Hâlbuki biz bu vadide su olmadığını biliyorduk” diyerek ayağına çevik bir veya iki kişiyi oraya gönderdiler. Gidenler orada su bulunduğunu görünce geri dönüp durumu haber verdiler. Suyun yanına geldiklerinde Hâcer’i gördüler:

“–Bizim buraya yerleşmemize izin verir misin?” diye sordular. O da:

“–Evet, ama su üzerinde bir hak iddia edemezsiniz” dedi. Onlar da:

“–Peki, kabul” dediler.

İnsanlarla bir arada olmaya ihtiyaç duyduğu sırada onların çıka gelmesi Hâcer’i sevindirmişti. Cürhümlüler oraya yerleştikleri gibi akrabalarına haber saldılar, onlar da gelip yerleştiler. Böylece Mekke civarı yerleşik bir alan hâline geldi.[10]

Medeniyetler ve şehirler hep su kenarlarında oluşmaya başlamıştır. Aksini düşünmek mümkün değildir. Zira insanoğlunun havadan sonra en çok suya ihtiyacı vardır.

Su, aynı zamanda siyasî ve askerî bir üstünlük vâsıtasıdır. Şu hâdiseye bakalım: Allah Rasûlü (s.a.v) Bedir Gazvesi öncesinde Muhâcir ve Ensâr ile istişâre etmişti. Savaşa karar verilip mücâhidlerle berâber Bedir’e en yakın olan suyun başına geldiklerinde, Rasûlullah (s.a.v) karargâh yerinin tespiti husûsunda da Ensâr ile istişâre etti. Hubâb bin Münzir (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! Burası karargâh için münâsip değildir. Kureyşlilere en yakın olan bir suyun başına gidelim ve orada konaklayalım. Başında konakladığımız suyun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. O suyun üzerinde bir havuz yapalım ve içini su ile dolduralım.” dedi.

Âlemlerin Efendisi de bu teklifi kabûl etti.[11]

Bedir Gazvesi’nde ordular karşı karşıya gelmiş, Rasûlullah (s.a.v), müşriklere savaş yapmadan anlaşmak için elçiler göndererek, son îkazlarını yapmaktaydı. Bu esnâda Hakîm bin Hizâm’ın da aralarında bulunduğu bir kısım müşrikler, müslümanların havuzundan su içmeye geldiler. Müslümanlar onlara mânî olmak istedikleri zaman Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Bırakınız içsinler!” buyurdu. Gelip içtiler. Hakîm hâriç su içenlerin hepsi Bedir’de öldürüldü. Hakîm ise sonradan müslüman oldu. Hakîm, ne zaman bir sözünü kuvvetlendirmek için yemin etme ihtiyacı duysa:

“–Hayır! Beni Bedir’de öldürülmekten kurtararak îman nîmetine kavuşturan Allâh’a yemin ederim ki…” diyerek söze başlardı.[12]

Bugün Hristiyanlar, su ihtiyacı olan bölgelerde kiliselerin bahçesine kuyular açarak zor durumda kalan insanları Hristiyan olmak mecburiyetinde bırakmaktadırlar.

 

3. Suyu İsrâf Etmeyelim!

Canlıların en çok ihtiyaç duyduğu gıda maddelerini ve suyu israf etmek en büyük yanlışlardan biridir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşrünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (el-Enʻâm 6/141)

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.” (el-İsrâ 17/27)

Rasûlullah (s.a.v), ashâbında Hz. Sa’d’ın yanına uğramıştı. Sa’d namaz için abdest alıyor, suyu bolca kullanıyordu. Peygamber Efendimiz:

“–Bu israf da ne?” buyurdu. Sa’d (r.a):

“–Abdestte de israf olur mu?” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Evet, akan bir nehir kenarında olsan bile!” buyurdu. (İbn-i Mace, Taharet, 48; Ahmed, II, 221)

Allah’a ibadet için abdest alırken bile suyun israf edilmemesi isteniyorsa, diğer durumlarda israfa hiç müsaade edilmeyeceği âşikârdır.

 

4. Su En Hayırlı Sadaka-i Câriyedir

Bir hastaya vardın ise

Bir içim su verdin ise

Yarın anda karşı gele

Hak şarâbın içmiş gibi

Yûnus Emre

 

4.1. Susuzlara Su Vermek

Allâh’a kulluk için yaratılan insanın en mühim bedenî ihtiyâcı gıdâ ve sudur. İnsanoğlu bu ihtiyâcını karşılayamadığı takdirde, hayâtiyetini sürdüremez, dolayısıyla var oluş gâyesi olan kulluğu da îfâ edemez. Bu sebeple açları doyurmak ve susuzlara su vermek, en hayâtî hizmetlerden biridir. Bir kudsî hadîste bu alandaki hizmetlerin ehemmiyeti şu çarpıcı üslûb ile anlatılır:

“Allah Teâlâ, kıyâmet gününde:

«…Ey Âdemoğlu! Ben’i doyurmanı istedim, doyurmadın!» buyurur. Âdemoğlu:

«–Sen Âlemlerin Rabbi iken ben Sen’i nasıl doyurabilirdim?» der. Allah Teâlâ:

«–Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini Ben’im katımda mutlaka bulacağını bilmez misin? Ey Âdemoğlu! Sen’den su istedim, vermedin!» buyurur. Âdemoğlu:

«–Ey Rabbim! Sen Âlemlerin Rabbi iken ben Sana nasıl su verebilirdim?» der. Allah Teâlâ:

«–Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?» buyurur.” (Müslim, “Birr”, 43)

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Hangi müslüman elbise ihtiyacı olan başka bir müslümana bir elbise giydirirse, Allah da ona cennetin yeşil ipek elbiselerinden giydirir. Hangi müslüman aç bir müslümanı doyurursa, Allah da onu cennet meyvelerinden yedirir. Hangi müslüman susamış bir müslümana su verirse, Allah da ona (kabı) mühürlü hâlis cennet şarâbı (Rahîk-ı Mahtûm) içirir.” (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 41/1682)

“Hastayı ziyâret edin, aç olanı doyurun, esiri kurtarın!” (Buhârî, “Cihâd”, 171, “Etʻime”, 1, “Nikâh”, 71, “Merdâ”, 4)

“Kardeşine karşı izhâr edeceğin tebessümün bir sadakadır. Emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker’de bulunman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü görmeyen âmâya yardımda bulunman sadakadır; yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır; kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır.” (Tirmizî, “Birr”, 36/1956)

Rasûlullah (s.a.v), insanlara su ikram etmenin faziletini şöyle anlatmıştır:

“Kıyâmet günü cehenneme gidecek bir kişi cennet ehlinden birine rastlar ve:

«–Ey filân! Hatırladın mı sen su istemiştin de ben sana bir içimlik su vermiştim?» der (ve bu sûretle şefaat ister). Mü’min de o kimseye şefaat eder. Bir diğeri, yine cennetlik olan birinin yanına varır ve ona:

«–Hatırlıyor musun, sana birgün abdest suyu vermiştim?» diyerek (şefaat ister. O da hatırlar) ve ona şefaat eder. Yine cehennemlik olanlardan biri, cennetlik birisine:

«–Ey filân! Beni şöyle şöyle bir işe gönderdiğin günü hatırlıyor musun? Ben de o gün senin için gitmiştim» der. Cennetlik olan kimse de ona şefaat eder.” (İbn-i Mâce, “Edeb”, 8)

Allah Rasûlü (s.a.v) Ensâr’dan bir hastayı ziyaret etmişti. Elini alnına koyup:

“–Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu. Hasta cevap vermedi. Yanındakiler:

“–Yâ Rasûlallah! O sizi farkedemedi” dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Öyleyse beni onunla başbaşa bırakın!” buyurdu. İnsanlar dışarı çıktılar. Allah Rasûlü (s.a.v) elini kaldırdı. Hasta, “Elini tekrar koy!” diye işâret etti. Efendimiz tekrar:

“–Ey fülan, kendini nasıl hissediyorsun?” buyurdu. Hasta:

“–İyi hissediyorum. Yanıma biri siyah diğeri beyaz iki kişi geldi” cevabını verdi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Hangisi sana daha yakın?” buyurdu. Hasta:

“–Kara olan bana daha yakın” dedi. Peygamber Efendimiz:

“–Öyleyse iyilik az, kötülük çok!” buyurdu. Hasta:

“–Yâ Rasûlallah, dua buyurun da istifâde edeyim!” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v); “Allah’ım! Çoğunu bağışla, azını tamamla!” diye dua etti. Sonra:

“–Ne görüyorsun?” buyurdu. Hasta:

“–Anam babam sana fedâ olsun, hayır görüyorum. İyiliğin çoğaldığını, kötülüğün azaldığını görüyorum. Siyah da benden uzaklaştı” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Hangi amelin sana daha çok sahip çıkıyor?” buyurdu. Hasta:

“–Ben hayattayken su dağıtırdım…” cevabını verdi. (Heysemî, 2: 322, 324)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle anlatırlar:

“İki kişi bir çöle girmişlerdi. Biri âbid idi, diğerinin ise yaptığı bazı zulümler vardı. Âbid yolda çok susadı ve nihayet dermansızlıktan düştü. Arkadaşı, yerde yatmakta olan âbide bakıyordu. Yanında bir kap, onun içinde de biraz su vardı. Kendi kendine:

«‒Vallahi, benim yanımda su varken bu sâlih zât susuzluktan vefat ederse, bundan sonra Cenâb-ı Hak’tan gelen hiçbir hayra ebediyyen nâil olamam! Ama suyumu ona içirirsem kendim ölürüm?!» diye düşündü. Sonra Allah’a tevekkül edip azme geldi, suyun birazını âbidin üzerine serpti, kalanını da ona içirdi. Âbid ayağa kalktı ve birlikte çölü geçtiler.

Bazı zulümler işlemiş olan bu kişi kıyamet günü hesap için durdurulur ve cehenneme atılması emredilir. Melekler alıp götürürler. Yolda âbidi görür:

«‒Ey filan! Beni tanımadın mı?» der. Âbid:

«‒Sen kimsin?» der. O:

«‒Ben filân, hani o çöl gününde seni kendime tercih etmiştim!» der. Âbid:

«‒Evet, seni tanıdım” der. Meleklere:

«‒Durun!» diye seslenir. Dururlar. Yanlarına gelerek Azîz ve Celîl olan Rabbine:

«‒Yâ Rabbî! Onun bana yaptığı iyiliği ve nasıl beni kendisine tercih ettiğini biliyorsun! Yâ Rabbî, onu bana bağışla!» diye yalvarır. Cenâb-ı Hak:

«‒Onu sana bağışladım!» buyurur. O da gelir kardeşinin elinden tutar ve onu cennete koyar.” (Heysemî, 3: 132)

Berâ bin Âzib (r.a) şöyle anlatır:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e bir bedevî gelerek:

«–Ey Allah’ın Rasûlü, bana, cennete girmeme vesile olacak bir amel öğretiver» dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

«–Sözü kısa söyledin ama çok mühim ve büyük bir şey istedin. Bir canı âzâd et ve köleyi hürriyetine kavuştur» buyurdu. Sahâbî:

«–Yâ Rasûlallah, ikisi de aynı şey değil mi?» diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.v) şu cevabı verdi:

«–Hayır. Bir canı âzâd etmek (ıtku’n-neseme), tek başına senin bir köleyi âzâd etmendir. Köleyi hürriyetine kavuşturmak (fekkü rakabe) ise kölelikten kurtulması için çalışıp gayret göstermen ve anlaşmalı kölenin ücretini ödeyebilmesi için maddî yardımda bulunmandır. Sonra sütlü bir hayvanı istifade etmeleri için fakir bir âileye ödünç ver ve seninle bağını koparan akrabaya iyilik edip sıla-i rahimde bulun. Bunlara gücün yetmezse açı doyur, susuz olana su ver, mârufu emret ve münkerden nehyet. Bunlara da gücün yetmezse dilini tut, sadece hayır konuş!».” (Ahmed, 4: 299; İbn Hibbân, Sahîh, 2: 97/374; Hâkim, 2: 236/2861)

Elindeki fazla suyu muhtaca vermemek ise, büyük bir hatâ, büyük bir mahrumiyettir.  Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:

“Üç nevi insan vardır ki, Allah Teâlâ kıyamet günü on­larla konuşmaz ve onlara bakmaz:

Birisi, satmak istediği mala, müşteriye söylediği fiyattan daha çok ödediğini söyleyerek yalan yere yemin eden kişi,

İkincisi, ikindiden sonra müslüman bir kişinin malını koparıp almak için yalan yere yemîn eden kişi,

Üçüncüsü, ihtiyâ­cından fazla olan suyu insanlara vermeyen kişi. Allah Teâlâ kıyamet gününde ona: «Sen meydana gelmesinde herhangi bir katkın olmayan fazla suyu insanlara vermediğin gibi ben de bugün sana fazl u ihsânda bulunmayacağım!» buyuracaktır.” (Buhârî, “Tevhîd”, 24)

 

4.2. Hayvanlara Su Vermek

Sadece insanları değil, diğer canlıları doyurmak ve sulamak da büyük bir sevap kapısıdır. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir defasında:

“Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu ve içine indi; su alıp dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu. Adam kendi kendine «Bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış» deyip hemen kuyuya indi, mestini su ile doldurup onu ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Onun bu hareketinden Allah Teâlâ hoşnut oldu ve adamı bağışladı” diye anlatmışlardı.

Sahâbîler:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevap var mı?” dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–Her canlı sebebiyle sevap vardır” buyurdular. (Buhârî, “Müsâkât”, 9, “Mezâlim”, 23, “Edeb”, 27; Müslim, “Selâm”, 153)

Diğer bir rivâyette şöyle buyrulmaktadır:

“Susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek bir kuyunun etrafında dolaşıp duruyordu. İsrailoğullarından fâhişe bir kadın onu gördü; hemen çizmesini çıkardı ve onunla köpek için kuyudan su çekerek onu suladı. Bu yüzden o kadın bağışlandı.” (Buhârî, “Enbiyâ”, 54; Müslim, “Selâm”, 155)

Sürâka (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Kendi develerimi sulamak için hazırlayıp kenarlarını sıvadığım havuzlarıma, kaybolmuş bir deve gelir ve ben de onu sularsam, bu sebeple bana sevap yazılır mı?” diye sordum.

“–Evet, harâretli her ciğer sâhibine (her canlıya) su vermekten dolayı insana ecir verilir” buyurdular. (İbn-i Mâce, “Edeb”, 8)

 

4.3. Nebâtâtı Sulamak

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Bir müslüman herhangi bir ağaç veya bitki dikerse, ondan yenilen şey kendisi için sadakadır, ondan çalınan şey kendisi için sadakadır, yabânî hayvanların yediği şeyler sadakadır, kuşların yedikleri sadakadır, bir kişinin ondan alıp eksilttiği şey de kendisi için sadakadır.” (Müslim, “Müsâkât”, 7)

Asbâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Ebu’d-Derdâ (r.a) Şam’da ağaç dikmekteydi. Yanına birisi yaklaştı ve:

“–Sen, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in dostu olduğun halde, ağaç dikmekle mi meşgul oluyorsun?” diyerek gördüğü hâl karşısındaki şaşkınlığını ifâde etti. Ebu’d-Derdâ Hazretleri de o kimseye şu cevâbı verdi:

“–Dur bakalım, hakkımda böyle rastgele çarçabuk hüküm verme! Ben Rasûlullah (s.a.v)’i şöyle buyururlarken işittim:

«Bir kimse ağaç diker de o ağacın meyvesinden bir insan veya Allâa’ın mahlûkâtından herhangi bir varlık yerse bu, o ağacı diken kimse için sadaka olur.»” (Ahmed, 6: 444)

İşte bu hadisler sebebiyle gerek meyvesinden yenmesi ve gerekse gölgesinden istifade edilmesi için ağaçların ve bitkilerin sulanmasına çok itina gösterilmiştir. Ecdadımızdan ağaçların sulanması için vakıf kuran deryâ gönüllü insanlar çıkmıştır.

Abdullah ibn-i Ömer (r.a) Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i çok severdi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in vefatından sonra O’na olan muhabbetinden dolayı, Allah Rasûlü’nün namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Allah yolunda yapılan infakların ve hayır hasenâtın sebep olduğu ilâhî lutuflardan birini şöyle haber vermişlerdir:

“Bir kimse çölde yolculuk ediyordu. Semâdan; «Falan adamın bahçesini sula!» diye bir ses duydu. Başını kaldırıp baktı, gökte sadece bir bulut vardı. Evet, ses oradan geliyordu. Adam hayretler içinde kaldı ve bulutu tâkip etmeye başladı.

Kara taşlık bir yere gelince, bulut suyunu boşalttı. Yağmur suları bir derede toplandı. Bu defâ o şahıs suyu tâkip etmeye başladı. Önüne bir bahçe çıktı. Bir kişi elindeki kürekle suyu oraya buraya çevirerek bahçesini suluyordu. Onunla konuşmaya karar verdi:

«–Ey Allâh’ın kulu, ismin nedir?» diye sordu. O zât, buluttan duyduğu ismi söyledi. Sonra da:

«–İsmimi niçin soruyorsun?» dedi. O da:

«–Biraz önceki yağmuru yağdıran bulut vardı ya…» diye söze başladı. «Bir kimse o buluta senin adını söyleyerek; “Falanın bahçesini sula!” dedi. Ben de bulutu tâkip ederek buraya kadar geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle Allâh’ın bu lutfuna mazhar oldun?» dedi.

Bahçe sâhibi şunları söyledi:

«–Madem merak ediyorsun söyleyeyim: Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap yaparım. Ürünün üçte birini sadaka diye dağıtırım, üçte birini çoluk çocuğumla birlikte yerim, üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibârettir.»” (Müslim, “Zühd”, 45; Ahmed, 2: 296)

 

5. İslâm Târihinde Su Hizmetleri

Suyun kıymetini en iyi şekilde idrak eden müslümanlar, kendilerine su ikram eden kişiye, “Su gibi azîz ol!” diye dua ederler. Bu sebeple de su hizmetlerine ehemmiyet verirler.

 

5.1. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e İkram Edilen Su

Rasûlullah Efen­di­miz (s.a.v) bir gün Be­nî Sâ­ide ma­hal­le­sin­de as­hâ­bı ile bir­lik­te bu­lu­nur­lar­ken Sehl bin Sa’d (r.a)’a:

“–Ey Sehl, bi­ze su ve­rir mi­sin?” bu­yur­muşlardı. Bu­nun üze­ri­ne Sehl (r.a), bir bar­dak su ik­râm et­ti. Daha sonra Sehl (r.a) bu bar­da­ğı öm­rü bo­yun­ca sak­ladı.

Ebû Hâ­zim (r.a) şöy­le an­lat­mak­ta­dır:

“–Sehl bu bar­da­ğı çı­ka­rıp bi­ze gös­ter­di, biz de on­dan su iç­tik. Da­ha son­ra Ömer bin Ab­dü­la­ziz, Sehl’den bu mübârek bar­da­ğı ken­di­si­ne ba­ğış­la­ma­sı­nı ri­câ et­ti. O da he­di­ye et­ti.” (Bu­hâ­rî, “Eş­ri­be”, 30)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün Hz. Ebû Bekir ile birlikte, sıcak bir günde, bahçesini sulamakta olan Medine’li sahâbîlerden, Ebü’l-Heysem bin Teyyihân’ın yanına uğramışlardı. Her ikisi de ona ayrı ayrı selâm verdiler. Sahâbî, Peygamber Efendimiz’in o sıcakta dışarıda bulunmasına üzülmüş olmalı ki:

“–Anam, babam sana fedâ olsun, yâ Rasûlallâh! Hava da çok sıcak!” dedi.

Belli ki Rasûl-i Ekrem çok susamıştı. Soğuk suyu da pek severdi. Bu sebeple sahâbîsine:

“–Bu gece eski kırbada soğumuş suyun varsa getir; yoksa eğilip şu dereden içeriz.” buyurdular. Sahâbî de:

“–Kırbada soğutulmuş suyum var, buyurun” diyerek çardağa doğru gitti. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) ile Hz. Ebû Bekir de arkasından yürüdüler. Misafirlerini sadece su ile ağırlamak istemeyen sahâbî, onlar çardakta dinlenirken, bir bardağa soğuk su koyup üzerine bir koyundan süt sağdı; sonra da onu aziz misafirlerine ikram etti. (Buhârî, “Eşribe”, 14, 20. Bkz. Ebû Dâvûd, “Eşribe”, 18; İbni Mâce, “Eşribe”, 25)

 

5.2. Rûme Kuyusu

Müslümanlar, Medîne-i Münevvere’ye hicret ettiklerinde su sıkıntısı çekiyorlardı. Akîk vâdisinin aşağısında, sel sularının biriktiği yerin yakınında bir kuyu vardı. Rûme Kuyusu diye meşhur olmuştu. Çevresi taşla örülü, derinliği on sekiz, eni sekiz zirâ‘[13] idi. İki zirâ‘ kadarı su ile dolu idi. Medine’de Rûme kuyusundan başka tatlı su yoktu.

Bu kuyuyu ilk önce Müzeyne kabilesinden bir adam kazdırmış, sonradan da Rûmetü’l-Gıfârî’nin malı olmuştu. O, suyun kırbasını bir müdde[14] satardı. Rûme Kuyusu daha sonra bir yahudinin eline geçti. Yahudi de kuyunun suyunu müslümanlara satar, hiç kimseye parasız bir damla su içirmezdi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Rûme Kuyusu’nu kim satın alıp vakfederse Allah ona mağfiret edecektir” buyurdular. Yine:

“–Rûme Kuyusu’nu, Cennet’te ondan daha hayırlısını kazanmak üzere kim satın almak ve kendi kovasını müslümanların kovalarıyla eşit kılmak ister?” buyurdular.

Hz. Osman (r.a), yahudiye gidip kuyuyu ondan satın almak istedi. Fakat yahudi tamamını satmaya yanaşmadı. Hz. Osman da kuyunun yarı hissesini ondan on iki bin dirheme satın aldı ve:

“–İstersen, su almak için iki gün benim hisseme ayır; istersen, bir gün bana, bir gün sana ayır!” dedi. Yahudi:

“–Olur! Bir gün senin için ayrılmış olsun, bir gün de benim için!” dedi.

Hz. Osman’ın gününde müslümanlar sularını alırlar lâkin yeterli gelmezdi. Bir müddet sonra yahudi:

“–Sen benim işimi bozdun! Öteki hisseyi de satın al!” dedi.

Osman (r.a), onu da on iki bin dirheme satın alıp Müslümanların istifâdesi için vakfetti.[15]

 

5.3. Su Kuyuları Kazdıranlar

Hâcer vâlidemiz kundaktaki oğlu İsmail (a.s) susuzluktan ölmesin diye büyük bir korku ve ızdırap içinde Safâ ile Merve arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşarken Cebrâil (a.s) gelmiş ve o çölün ortasında topuğunu yere vurarak Zemzem kuyusunu kazmıştı. Bu su Hz. İsmâil (a.s) gibi nice büyük peygambere ve dolayısıyla onun neslinden gelen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz hayat oldu. Bu kuyu zamanla sellerin getirdiği millerle kapandığında Allah Rasûlü’nün muhterem dedeleri Abdülmuttalip tekrar kazarak gün yüzüne çıkardı. Şimdi bu Zemzem kuyusu, Mekke ve Medine’ye gelen milyonlarca hacıya yettiği gibi onların vâsıtasıyla bütün müslüman coğrafyasına yayılmakta, mâneviyâta teşne gönüllere âb-ı hayât olmaktadır.

Ashâb-ı kiramdan Sa’d bin Ubâde (r.a) bir gün:

“‒Yâ Rasûlallah! Ümmü Sa’d, (yani annem) vefât etti, hangi sadaka daha fazîletlidir?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v):

“‒Su!” buyurdular. Sa’d hemen bir kuyu kazdırdı ve:

“‒Bu, Ümmü Sa’d içindir!” dedi. (Ebû Dâvûd, Zekât, 41/1681)

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Yedi şey vardır ki, kul vefâtından sonra kabrindeyken de bunların ecri kendisine ulaşır: Öğrettiği ilim, akıttığı su, açtığı su kuyusu, diktiği meyve ağacı, inşâ ettiği mescit, miras bıraktığı Mushaf-ı Şerif, vefatından sonra kendisine istiğfar edecek hayırlı evlâd.” (Beyhakî, Şuab, 3: 248; Heysemî, 1: 167)

İşte bunlar en güzel sadaka-i câriyelerdir.

Hz. Ömer (r.a)’ın hilâfeti zamanında yolcular için istirâhat yerleri yapıldı. Bilhassa Medîne ile Mekke arasındaki yolda bol miktarda su ve gölgelik oldu. (Bkz. İbn-i Sa’d, 3: 280, 306)

Hz. Ali (r.a)’in Yenbu’da bir arazisi vardı. İçinden bol miktarda su çıktı. Ali (r.a) orayı fakirler için vakfetti.[16]

İbnü’l-Cevzî şöyle der:

“İnsan, ölümün kendisini amelden keseceğini bilse, hayattayken, ecri ölümünden sonra da devam edecek olan amel-i sâlihler işler. Birazcık dünyevî imkânı varsa onu vakfeder, ağaç diker, su akıtır, kendisinden sonra Allah’ı zikredecek nesiller yetiştirmek için gayret eder ki kendisi için de ecir gelsin! Veya insanlara faydalı ilim öğretecek bir kitap tasnif eder. Zira âlimin bu vasıftaki bir kitabı, onun ebediyyen devam edecek olan sâlih evlâdıdır. Âlim kişi, ilmiyle amel eder ve kendisine tâbî olacak kişilere de bu hayırlı amelleriyle örnek olur. İşte böyle bir kişi ölmez!” (İbnü’l-Cevzî, Saydü’l-hâtır, s. 12)

 

5.4. Kovayla Su Çekenler

Müslümanlar bilhassa Kâbe’nin yanında hacılara su ve şerbet ikram etmeyi büyük bir şeref ve mühim bir vazife sayarlar:

Rasûlullah (s.a.v) Mekke’yi fethetmiş, müslümanların gasp edilmiş hakkı olan Kâbe’nin anahtarını eline almıştı. Herkes Efendimiz’in anahtarı kime vereceğini merak ediyordu. Aslında pek şerefli olan Kâbe anahtarını muhâfaza etme ve örtüsüyle ilgilenme (Hicâbe) vazifesini ashâbın bütün ileri gelenleri istiyorlardı. Önceden beri sikâye (hacılara su ikrâm etme) vazifesini deruhte eden amcası Hz. Abbâs (r.a) gelerek, Allah Rasûlü (s.a.v)’den Hicâbe vazifesini de istedi. Peygamber Efendimiz, amcasına:

“–Ben size insanların Beytullâh’a göndereceği örtü gibi şeylerden geçiminizi sağlayacağınız şeyi değil, hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere servetinizden harcayarak bu yüzden hayra nâil olacağınız zahmetli vazifeyi veriyorum!” buyurdu ve hacılara su ikrâm etme vazifesine devâm etmesini söyledi.

Hz. Abbâs’ın Tâif’te üzüm bağı vardı. İslâm’dan önce de sonra da oradan kuru üzüm taşır, Zemzem’in içine katarak hacılara ikrâm ederdi. Kendisinden sonra oğulları ve torunları da hep böyle yaptılar. (İbn-i Hişâm, 4: 32; İbn-i Sa’d, 2: 137; Vâkıdî, 2: 838)

Allah Rasûlü (s.a.v) hacda kurbanını kestikten sonra devesine binip Beyt-i şerif’e gelmişti. Mekke’de öğle namazını kıldırdı. Daha sonra Harem-i Şerif’teki su ve şerbet ikrâm edilen sebîl mahalline gelerek içecek istedi. Abbâs (r.a), oğluna:

“–Fadl! Annene git ve yanındaki husûsî içecekten Peygamber Efendimiz’e getir!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz:

“–Hayır, bana herkesin içtiği bu içecekten ver!” buyurdu. Hz. Abbâs:

“–Yâ Rasûlallah, buraya bazen insanların eli dokunuyor” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Olsun, sen insanların içtiği yerden ver!” buyurdu ve Hz. Abbâs’ın ikram ettiği meşrubatı içti. Sonra Rasûlullah (s.a.v) Zemzem kuyusuna geldi. Hz. Abbâs’ın âilesi burada kuyudan su çekiyor ve hacılara ikram ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v):

“–Ey Abdülmuttalib oğulları, çekiniz! Siz sâlih bir amel üzeresiniz!” diye taltîf buyurdu. Sonra:

“–İnsanlar, (benim yaptığım bir şeyi tatbik etmek için) hücûm edip başınızda kalabalık etmeyecek olsalardı, ben de devemden iner, kuyunun ipini şuraya koyar, sizin gibi su çekerdim” buyurdu. Bu esnâda eliyle mübârek omzuna işâret ediyordu. (Buhârî, “Hac”, 75)

Câbir ibn-i Abdullah (r.a) şöyle anlatır:

“Bir gün Rasûlullah (s.a.v)’le birlikte gidiyorduk. Yatsı vakti Arap sularından birine yaklaştığımızda Rasûlullah (s.a.v):

«‒Hanginiz bizden önce giderek, havuzu düzeltip su içecek ve bize de içirecek?» diye sordu. Ben hemen kalktım ve:

«–Ben ya Rasûlallah!» dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

«–Câbir ile birlikte kim gidecek?» buyurdu. Hemen Cebbâr bin Sahr kalktı ve birlikte kuyuya gittik, havuzun içine bir veya iki kova su çektik. Havuzun taşlarını örüp etrafını güzelce düzelttik. Sonra onu iyice dolduruncaya kadar su çektik. Yanımıza ilk gelen Rasûlullah (s.a.v) oldu:

«–Müsaade eder misiniz?» buyurdu.

«–Evet, ey Allah’ın Rasûlü!» dedik. Devesini saldı, o da su içti. Daha sonra hayvanın gemini çekti, hayvan bacaklarını araladı ve bevletti. Ardından onu kenara çekip çöktürdü. Sonra Rasûlullah (s.a.v) havuza gelerek abdest aldı. Ben de hemen kalkıp Peygamber Efendimiz’in abdest aldığı yerden abdest aldım…” (Müslim, “Zühd”, 74)

 

5.5. Kırbayla Su Taşıyanlar

Bir sefer esnasında akşam olmuş, Rasûlullah (s.a.v) ve ashâbı susuzluktan bitkin düşmüşlerdi. Geceyi geçirmişlerdi ama sabah olunca herkes susuzluktan sızlanmaya başladı. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de oradaydı. Onlar topluluğu sakinleştirmek için,

“–Ey insanlar! Allah Rasûlü (s.a.v) suyu önce kendisi içip sizi sonraya bırakacak değildir!” dediler. Güneş yükseldikçe susuzluk daha da artıyordu. Ashabdan Ebû Katâde’nin yanında bir kırba su vardı. Rasûlullah (s.a.v) ondan su kırbasını istedi ve dağıtmaya başladı. Bir yandan dağıtıyor, diğer taraftan da suyun herkese yeteceğini telkin ediyordu. O gün üç yüz kişi o kaptan su içti. İçmeyen bir Allah Rasûlü, bir de Ebû Katade kaldı. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Ebu Katade! Sen de iç!” buyurdu. Sonra Rasûlullah (s.a.v), “Cemaate su ikram eden, en sona kalır” diye ekledi. (Ahmed, 5: 298)

Ashâb-ı kirâmın hâfızları da su hizmetine ehemmiyet veriyorlardı. Enes (r.a) şöyle anlatır:

Birtakım kimseler Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gelerek, “Bize Kur’ân’ı ve Sünnet’i öğretecek insanlar gönderseniz!» dediler. Rasûl-i Ekrem, içlerinde dayım Harâm’ın da bulunduğu, Ensâr’dan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur’ân okuyor, geceleri onu aralarında müzâkere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyorlar, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte Nebî (s.a.v) onlara bu kişileri göndermişti. Fakat gidecekleri yere varmadan önlerine çıktılar ve onları öldürdüler. Onlar:

“–Allâh’ım! Bizim sana kavuştuğumuzu, senden râzı olduğumuzu ve Sen’in de bizden râzı olduğunu Peygamberimiz’e ulaştır.” dediler.

Bir adam Enes’in dayısı Harâm’a arkasından yaklaşıp mızrağını sapladı, hatta vücûdunun bir tarafından öbür tarafına geçirdi. Bunun üzerine Harâm:

“–Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, kazandım.” dedi.

Bu esnâda Rasûlullâh (s.a.v) ashâbına şöyle buyurdular:

“–Şüphesiz ki din kardeşleriniz şehîd edildiler. Onlar hem de şöyle dediler:

«Allâh’ım! Bizim sana kavuştuğumuzu, senden râzı olduğumuzu ve Sen’in de bizden râzı olduğunu Peygamberimiz’e ulaştır!».” (Müslim, “İmâre”, 147. Bkz. Buhârî, “Cihâd”, 9)

Bir gün bir bedevî Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e gelerek:

“‒Beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak bir amel söyleyebilir misiniz?” dedi. Nebî (s.a.v):

“‒Sen bu ikisi sebebiyle mi amel ediyorsun?” buyurdu. Bedevî:

“‒Evet.” cevabını verdi. Efendimiz (s.a.v) şu tavsiyede bulundu:

“‒Her zaman adâleti söylersin, yani hep âdil davranır, devamlı doğru söyler ve her zaman gerektiği gibi konuşursun ve ihtiyâcından fazla malını Allah yolunda infak edersin!”

Bedevî:

“‒Vallâhi her vakit adâleti söylemeye gücüm yetmez, ihtiyaç fazlası malımı da infak edemem!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“‒O hâlde yemek yedirir, selâmı yayarsın!” buyurdu. Bedevî:

“‒Bu da aynı şekilde zordur.” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒Develerin var mı?” diye sordular. Bedevî:

“‒Evet!” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle devam etti:

“‒Develerinden birini seç ve bir de su kırbası al, sonra su temin etmekte zorluk çeken bir ev halkının su ihtiyâcını karşılayıver. Umulur ki deven ölmeden ve su kırban eskimeden cennet sana vâcip olur!”

Bedevî tekbir getirerek gitti. Hakîkaten de su kırbası eskimeden ve devesi ölmeden şehîd edildi.[17]

Ömer b. Hattâb (r.a), hilâfeti zamanında bir kısım elbiseleri Medineli kadınlar arasında taksim etmişti, geriye güzel bir elbise kaldı. Yanındakilerden bazıları kendisine:

“–Ey Mü’minlerin Emîri, bunu da senin zevcen olan Hz. Peygamber’in kızına ver” dediler.

Bu sözle, Hz. Ali’in kızı Ümmü Gülsüm’ü kastediyorlardı. Ömer (r.a) ise:

“–Ümmü Selît, buna daha çok hak sâhibidir. Zîra o Uhud Savaşı’nda bize kırbalarla su taşıyordu” dedi.

Ümmü Selît, Allah Rasûlü’ne bey’at eden Ensâr kadınlarındandı. (Buhâri, “Megâzî”, 22, “Cihâd”, 66)

Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle anlatır:

Hz. Ömer (r.a) halife iken su kırbasını omzuna almış gidiyordu. Arkadaşları ona:

«‒Niçin böyle yapıyorsun?» diye sorduklarında şu cevâbı verdi:

«‒Nefsim kendi kendini beğenmeye kalktı, ben de burnunu sürtmek, onu zelil etmek istedim!».” (Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-nadra, 2: 380)

Zeyd bin Sâbit (r.a) şöyle anlatır:

Hz. Ömer’in üzerinde yamalı bir elbise gördüm, on yedi tâne yaması vardı. Ağlayarak evime döndüm. Bir müddet sonra tekrar yola çıktığımda yine Hz. Ömer’le karşılaştım. Omzuna bir su kırbası koymuş insanların arasından yürüyüp gidiyordu. Ona hayretle:

«‒Ey Mü’minlerin Emîri!» dedim.

«‒Sus, konuşma, bunun sebebini daha sonra sana söyleyeceğim!» buyurdu.

Onunla birlikte yürüdüm. Yaşlı bir kadının evine girip suyu onun kaplarına boşalttı. Sonra birlikte Hz. Ömer’in evine döndük. Ona niçin böyle yaptığını sordum. Şöyle buyurdu:

«‒Sen gittikten sonra yanıma Rum ve Fars elçileri geldi. Bana: “Allah sana hayırlar, iyilikler versin ey Ömer! Bütün insanlar senin ilmin, fazîletin ve adâletin husûsunda ittifak ettiler!” dediler. Onlar yanımdan çıkınca bana, insanların hissettiği kendini beğenme duyguları geldi. Ben de hemen kalkıp nefsime o gördüğün şeyleri yaptım!».” (Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-nadra, 2: 380)

 

5.6. Su Kemerleri Yaptıranlar

Mekke ve Arafat’ın suyu Hârun Reşid’in hanımı Zübeyde Hanım tarafından, Arafat ve Tâif arasında çıkan ve “Ayn-ı Zübeyde” diye meşhur olan bir kaynaktan getirilmişti. Zübeyde Hanım, bu suyu Arafat’a ulaştırabilmek için Huneyn Vâdisi’ndeki bütün hurma bahçelerini satın almıştı. Bu hayır için 1.700.000 miskal altın sarf ettiği kaydedilir.[18]

Zamanla bu su yolları bozuldu. Bunu öğrenen Mihrimah Sultan, babası Kânûnî’nin huzûruna çıkarak bu kadîm su bendinin Başmîmar Sinan tarafından tamir edilmesini ve bu hizmetin de gizli kalmasına âzamî gayret gösterilmesini ricâ etti ve bu maksatla sâhip olduğu bütün zînet ve mücevherâtı tahsis etti. Bu hayrâtı için 50.000 altın ödediği söylenir.

Osmanlı’nın vâlide sultanları, hayrât ve hasenâtta bilhassa su teminine çok ehemmiyet vermişler, Mekke ve Arafat gibi İstanbul’a da vakıf suyu ve çeşmeleriyle canlılık getirmişlerdir. Bunun için hâlâ ayakta duran bentleri tesis etmişler ve su yollarını tâmir ederek İstanbul’u güllük gülistanlık hâle getirmişlerdir.

Meşhur seyyah Du Loir, Paris’te neşredilen seyahatnâmesinde şöyle der: “Türk örf ve adetlerinin son husûsiyetlerini de size şöylece hülâsa edeyim: Bâzı Türkler de hayrât olarak yol boylarında yolcuları susuzluktan kurtarmak için çeşmeler yaptırırlar. Bâzıları da şehirlerde sokaklardan gelip geçenler için sebiller inşâ ettirirler. Buralarda tıpkı resmî dâirelerde olduğu gibi aylıklı memurlar vardır ve vazifeleri, isteyenlere su vermektir.”

Corneille Le Bruyn ise müşâhedelerini şöyle dile getirir:

“Türklerin hayrât ve hasenâta çok düşkün olduklarını ve hattâ hristiyanlar­dan daha fazla hayrât vücûda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Osmanlı toplumunda pek az dilenciye tesâdüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur. …Fukarâya keselerinden yardım edemeyecek vaziyette bulunan Türkler, ellerinden gelen yardımı doğrudan doğruya bedenen çalışarak yapmaktadırlar. Ana yollar aşınıp bozuldukça tâmir ederler, yol boylarında muntazam fâsılalarla sıralanan su haznelerini doldururlar, etrafı istilâ eden nehirlerle sellerin civârında durup yolculara geçebilecekleri geçit noktalarını gösterirler ve bu kabilden birçok hayır işleri yaparlar. Bütün bunlardan hiçbir karşılık beklemezler. Hattâ birkaç akçe teklif edilecek olsa bile reddederler ve bunu Allah rızâsı için yaptıklarını söylerler.”

 

6. Susuzluğa Mersiye

Tarihte susuzluğun zirveye çıktığı, çok zor anların yaşandığı zamanlar olmuştur. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in dadısı olan, kendisine “Anne” dediği ve çok sevdiği mübarek sahabî Ümmü Eymen (r.a) hicret ettiği esnâda yolda oruç tutuyordu. Akşam olduğunda çok susamıştı. Ancak yanında su yoktu. Susuzluk canına tak etmişti. O esnâda semâdan önüne bir kova indi. Kova beyaz bir ipe bağlanmış, içi de su doluydu. Ümmü Eymen (r.a) onu alıp kana kana içti. Kendisi der ki:

“–O suyu içtikten sonra bir daha hiç susuzluk çekmedim. Oruçluyken öğle sıcağında dışarı çıkardım da susamazdım. Çok sıcak günlerde oruç tutardım da yine susamazdım.” (İbn-i Sa’d, 8: 224)

Diğer bir rivayette şöyle denir:

Ümmü Eymen (r.a) Allah’a ve Rasûlü’ne hicret etmek üzere yola çıkmıştı. Oruçluydu. Yanında ne yiyecek ne binek ne de su kabı vardı. Tihâme çöllerinin şiddetli sıcağı altında yol alıyordu. Açlıktan ve susuzluktan ölmek üzereydi. İftar vakti geldiğinde başının üzerinde bir hışırtı işitti. Başını kaldırdığında beyaz bir iple asılmış bir kova gördü. Kendisi şöyle der:

“–Kovayı aldım, kanıncaya kadar içtim. Ondan sonra artık bir daha susamadım.”

Ümmü Eymen (r.a) susayabilmek için kızgın güneşin altında oruç tutar, Kâbe’yi tavaf ederdi, ancak yine de susuzluk hissetmezdi. Bu durum ölünceye kadar böyle devam etti.[19]

Ebû Hüreyre (r.a) ölüm döşeğinde iken, Mervan bin Hakem kendisini ziyarete gelmişti. Bu ziyareti esnâsında Mervan:

“–Tanıştığımızdan beri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e olan sevgini müşahede etmekteyim. Bunun sebebi nedir?” diye sordu.

Ebû Hüreyre (r.a) ciddîleşip toparlandı ve şöyle buyurdu:

“–Şu gözlerimle şâhid olduğum bir hâdiseyi sana anlatayım. Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Yolda yürürken Allah Rasûlü (s.a.v), annelerinin yanında bulunan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in ağlama seslerini işittiler. Yürüyüşlerini hızlandırdılar ve çocukların bulunduğu yere vardılar:

“–Yavrularımın nesi var?” diye sorduklarını işittim. Fâtıma (r.a):

“–Susuzluk” diye cevap verince Rasûlullah (s.a.v) hemen su kabını yokladılar, su arıyorlardı. O gün su, küçük birikintilerden alınıyordu ve insanlar o esnâda su bulmak istiyorlardı. Efendimiz (s.a.v):

“–Yanında su olan var mı?” diye sorduklarında herkes su kapların yokladı ancak hiç kimse bir damla dahi su bulamadı. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v), kızı Fâtıma’ya:

“–Çocukların birini bana ver!» buyurdular. O da örtünün altından birini uzattı. Rasûlullah (s.a.v), çocuğu alıp bağırlarına bastılar, fakat çocuk susuzluktan ağlıyor, susmuyordu. Bunun üzerine dilini çıkartıp çocuğa uzatınca çocuk Peygamber Efendimiz’in mübarek dilini emmeye başladı ve sakinleşip ağlaması kesildi. Bir daha ağlama sesini işitmedim. Öbür çocuk ise ağlamaya devam ediyor, susmuyordu. Allah Rasûlü (s.a.v):

«‒Diğerini ver!» buyurdular. Fâtıma (r.a) onu da Efendimiz’e verdi. Allah Rasûlü (s.a.v) ona da aynı şeyi yaptılar, böylece ikisi de rahatlayıp sustular. Bir daha seslerini işitmedim. Allah Rasûlü (s.a.v):

«–Yürüyünüz!» buyurdular.

Develerin üzerindeki hevdeclerin içinde yol alan kadınlara yol vermek için sağa sola açıldık, sonra yolun ortasında Peygamber Efendimiz’le buluştuk.

Ben, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in böyle yaptıklarını gördükten sonra artık onları nasıl sevmem?”[20]

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sevgili torunu Hz. Hüseyin, âile efradıyla birlikte Kerbelâ çöllerinde susuz bırakılmış ve hunharca şehid edilmişlerdi. Bu susuzluğun acısını bilen müslümanlar, bundan sonra su hizmetlerine daha fazla ehemmiyet vermiş, düşmanlarını bile susuz bırakmamaya gayret etmişlerdir. Osmanlı’da, gençliğinde, kuvveti yerindeyken, savaş meydanlarında düşmana karşı kılıç sallayarak hizmet eden yeniçeriler, artık sakalına ak düşüp de kılıç sallayacak dermanı kalmadığı zaman, sırtlarında meşin bir su kırbası ve ellerinde kalaylı bir tasla sokak sokak gezer, Kerbelâ’da bir yudum suya hasret giden Hz. Hüseyin (r.a) için su dağıtıp sevap kazanmaya çalışırlar, Hasaneyn’in (Hz. Hasan ve Hüseyin’in) rûhu için!” derlerdi. Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in sevgili torunu Hz. Hüseyin’in yürek dağlayan hâtırası, iştahla içilen her yudum suyun ardından tâzîz edilir ve onun mübârek dudaklarından esirgenen birkaç yudum su, o günden beri dünyanın dört biryanında bütün susayanlara ikrâm edilirdi.[21]

Bu elîm hâdise üzerine pek çok mersiye yazılmıştır. Bunlardan ikisine burada yer verelim:

 

Mersiye

Zâlimler el urup hep şemşîr-i can-rubâya

Kasd ettiler serâpâ evlâd-ı Mustafâ’ya

Devrân olup müsâid ol kavm-i bî-hayâya

Îsâl olundu bî-dâd ser-hadd-i intihâya

Kimler eder tahammül yâ Rab bu ibtilâya

Âmâc edip vücûdun bin nâvek-i kazâya

 

Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya

Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâ’ya

 

Cûş eyleyip belâyâ mânend-i mevc-i tûfân

Keştî-i Ehl-i Beyt’i kıldı şikest ü vîrân

Maktul olup ser-â-ser ashâb-ı âl-i Zî-şân

Yektâ-rev oldu ol mâh çün âfitâb-ı rahşân

Her yandan etti savlet hınzır-veş Yezîdân

Ser-tâ-be-pâ vücudun zahm eyleyip kızıl kan

 

Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya

Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâ’ya

 

Ashâb u âlinin hep kibârı vü sıgârı

Bir bir kılıp şehîd azm-i huzûr-ı Bârî

Dil teng edip susuzluk tâ Arş’a oldu sârî

Ezvâc-ı tâhirâtın feryâd-ı bî-karârı

Her yüzden etti tazyik a’dâ o şehriyârı

Âhir çıkıp elinden dâmân-ı ihtiyarı

 

Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya

Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâ’ya

 

Yârân olup ser-â-pâ mest-i mey-i şehâdet

Meydanda kaldı tenhâ ol mihr-i evc-i hâcet

Bu hâl olup adûya sermâye-i cesâret

Etrâfın aldı birden ol kavm-i pür-dalâlet

Yetmiş iki yerinden mecrûh olup nihâyet

Bundan ziyâde harbe Hak vermeyip icâzet

 

Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya

Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâ’ya

 

Ol şâh-ı din-penâhı tenhâ görünce düşman

Etti hücum u savlet şiddetle her taraftan

Bir hâle vardı âhir zahm-ı hadeng-i âhen

Mânend-i kasr-ı Cennet cisminde oldu rûşen

Envâ’-ı yârelerden her cânibinde revzen

Kâzım olup nihâyet bî-tâb harb ederken

 

Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya

Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâ’ya[22]

Kâzım Paşa

 

Ağıt Yahut Feryat

Şerha şerha oldu lebler, yandı cânım bir su ver

Kerbelâ’da yaktı zâlim, aktı kânım bir su ver

 

Ehl-i Beyt’iz, bî-günâhız kıymayın mâsumlara

Sizde insaf yok mu yâhû, gamküsârım bir su ver

 

Çöl tutuşmuş sanki volkan lav saçar her bir yana

Yavrular feryâd ederler yandı bağrım bir su ver

 

Gel Hüseyn’im gitme artık, lâl kesilmiş her taraf

El açalım yalvaralım, âsumânım bir su ver

 

Her geçen gün on Muharrem, pek yamandır hâlimiz

Sabra artık yok tahammül nâtuvânım bir su ver

 

Ülkemizde hor görülmek kahrediyor yâ Hüseyn

Cedd-i pâkin hürmeti’çin nevcivânım bir su ver

 

Fâtıma’nın örtüsüne el uzattılar bu gün

Ağlıyor vicdan-ı halkın, kahramânım bir su ver

 

Türk eliyle intikâm almak diler düşmanları

Gör bunu bîçâre millet, dinsin ağrım bir su ver

 

Bir yudum su vermeyen Peygamber’in evlâdına

Kahbe dünyâ istediğin şahsa var git bir su ver!..

Mahmud Kaya

 

7. Su Kasîdesi

Meşhur şâirlerimizden Fuzûlî, suyun rahmet oluşunu Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in âlemlere rahmet oluşuna teşbih ederek meşhur Su Kasîdesi’ni yazmıştır. Yani dalâlet karanlıklarındaki ruhlar için Rasûlullah (s.a.v) nasıl bir rahmet ise çöllerde sıcaktan kavrulmuş maddî bedenler için de su öyle bir rahmettir. Bu gâyet ince, zarif ve mükemmel kasideden birkaç beyit şöyledir:

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre su

Kim bu denlû dûtuşan odlâre kılmaz çâre su

“Ey göz (Allah’ın yüce Rasûlü’nün muhabbetiyle) gönlümde (tutuşup alevlenmiş) ateşlere gözyaşından su dökme! Çünkü bu (son) derece (aşk harâretiyle) tutuşmuş olan ateşlere su (dökmek) çâre değildir. (Bu aşk ateşi sönmez!)”

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Yâ muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

“(Fakat yine de gözlerim O’nun aşkından, o kadar ağlamakta ki, şu) dönen gök kubbe (baştanbaşa) su renginde midir; yoksa gözümden (dökülen) su(lar mı, bütün) gök kubbeyi kuşatmıştır? (Bilemiyorum; şaşkın bir hâldeyim!)”

Suya virsün bağbân gülzârı zahmet çekmesün

Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâre su

“Bahçıvan, gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zira), bin tane gül bahçesi sulasa, (Yâ Rasûlâllah, yine de) Sen’in yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılmaz!..”

Gam güni etme dil-i bîmârdan tîgin diriğ

Hayrdur vermek karanu gicede bîmare su

“Gamlı günümde kılıcını (kılıç gibi keskin olan bakışını) hasta gönlümden esirgeme; (zira) karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.”

Dest-bûsı ârzûsuyla ölürsem dostlar

Kûze eylen toprağum sunun anunla yâre su

“Ey dostlar! Şâyet ben Hz. Peygamber’in elini öpme arzusuyla ölürsem, toprağımdan bir testi yapın (ve) onunla (o yüce) Sevgili’ye su ikrâm edin! (Belki böylece O’nun elini öpmek ve şefâatine ermek nasîb olur.)

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme

İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su

“Su, Sevgili ve seçilmiş Peygamberimiz Hz. Ahmed’in yoluna uymuş ve bu hâli ile temiz yaratılışını dünya halkına açıkça göstermiştir.”

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ

Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su

“İnsanların efendisi, seçkin inci denizi (olan Rasûlullah’in) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.”

Kılmağ içün tâze gülzâr-ı nübüvvet revnakın

Mucizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

“Rasûlullah (s.a.v), Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını yeniden tazelemek için mucizesiyle sert taştan, mermerden su çıkarmıştır.”

Muʻcizi bir bahr-ı bî pâyân imiş âlem kim

Yetmiş andan min min âteşhâne-i küffâra su

“Allah Rasûlü’nün mucizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir denizmiş ki ondan ateşe tapanların binlerce mabedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.”

Hayret ilen barmagın dişler kim itse istimâʻ

Barmagından virdigün şiddet güni ensâra su

“Şiddetli kuraklık günlerinde Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Ensâr’a parmağından su verdiğini kim işitse hayret ile parmağını ısırır.”

Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât

Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

“O’nun dostu yılan zehri içse bu zehir âb-ı hayat olur. Fakat düşmanı su içse içtiği o su elbette yılan zehrine dönüşür.”

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz

El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

“Abdest almak için el uzatıp gül yanaklarına su vurunca sıçrayan her su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.”

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdir muttasıl

Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

“O rahmet Peygamberi’nin ayağının değdiği, gezip dolaştığı, mübârek topraklara ulaşayım diye, sular, hiç durmadan ömürler boyu başlarını taştan taşa vurarak âvâre bir şekilde akmaktadır.”

Zikr-i naʻtun virdini derman bilür ehl-i hatâ

Eyle kim def’-i humâr içün içer meyhâra su

“Sarhoşlar içkiden sonra gelen baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı derman bilirler.”

Yâ Habîballah yâ Hayre’l-beşer müştâkunam

Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su

“Ey Allah’ın Habîbi! Ey insanların en hayırlısı! Susuzluktan dudağı kuruyanların sürekli su istedikleri gibi ben de seni özlüyorum.”

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma

Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

“Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış ama senin ihsân bulutunun o ateşe su serpeceğini ümid ediyorum.”

Hâb-ı gafletden olan bidâr olanda rûz-ı haşr

Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam

Çeşm-i vaslın vere men teşne-i dîdâre su

“Kıyamet gününde gaflet uykusundan uyanan düşkün göz, pişmanlıktan yaş döktüğü zaman, o mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana, sana kavuşma çeşmesinin su vereceğini, mahrum bırakmayacağını ummaktayım.”

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in muhabbetiyle dopdolu olan Fuzûlî, bir gazelinde de şöyle der:

Gül-i ruhsâruna karşu gözümden kanlu akar su

Habîbim fasl-ı güldür bu; akar sular bulanmaz mı?

“Yâ Rasûlâllah! Bu gül/bahar mevsiminde akarsuların büyük bir coşkuyla akması sebebiyle bulanması gibi, Sen’in gül sîmâna karşı aşkımın coşkunluğundan dolayı, gözümdeki yaşlar da kanlı bir şekilde akmaktadır…”

 

Kaynaklar

Abdurrazzâk b. Hemmam b. Nâfiʻ el-Himyerî el-Yemânî es-Sanʻânî, Ebû Bekir. Musannef. Thk. Habîburrahmân el-Aʻzamî. 11 cilt. Beyrut: el-Mektebetü’l-İslâmî, 1403.

Ahmed b. Muhammed b. Hanbel b. Hilâl b. Esed eş-Şeybânî, Ebû Abdullah. Müsned. 6 cilt. Kâhire: Müessesetü Kurtuba, ts.

Beyhakī, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyn b. Alî. Şuabu’l-iman. Thk. Abdülalî Abdülhamid Hâmid – Muhtâr Ahmed en-Nedvî. 14 cilt. Riyâd: Mektebetü’r-Rüşd, 1423/2003.

Bilge, Mustafa L. “Aynizübeyde”. DİA. İstanbul, 1991.

Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed bin İsmail el-Cuʻfî. el-Câmiʻu’l-müsnedü’s-sahîhu’l-muhtasar min umûri Rasûlillâh (s.a.v) ve sünenihî ve eyyâmih. 8 cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992.

Ebû Dâvûd Süleymân b. el-Eşʻas b. İshâk es-Sicistânî el-Ezdî. Sünenü Ebî Dâvud. 5 cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992.

Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed bin Abdillah b. Muhammed en-Neysâbûrî. el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn. Thk. Mustafa Abdülkâdir Atâ. 4 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990.

Heyet. Osmanlı Ansiklopedisi. İstanbul: İz yay., 1996.

Heysemî, Ebü’l-Hasen Nureddin Ali bin Ebî Bekr bin Süleyman. Mecmau’z-zevâid ve menbau’l-fevâid. Thk. Hüsâmüddîn el-Kudsî. 10 cilt. Kâhire: Mektebetü’l-Kudsî, 1414/1994.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed b. İbrahim b. Osmân el-Absî. Kitâbü’l-Musannef fi’l-ehâdîsi ve’l-âsâr. Thk. Kemâl Yûsuf el-Hût. 7 cilt. Riyâd: Mektebetü’r-Rüşd, 1409.

İbn Hacer, Ebü’l-Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed el-Askalânî. Fethu’l-Bârî şerhu Sahîhi’l-Buhârî. Haz. Muhammed Fuâd Abdülbaki – Muhibbuddin el-Hatîb. 13 cilt. Beyrut: Dâru’l-Maʻrife, 1379.

İbn Hacer. el-İsâbe fî temyîzi’s-sahâbe. Thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali Muhammed Muavviz. 8 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415.

İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr el-Kureşî el-Basrî ed-Dımeşkî. Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm. Thk. Sâmî b. Muhammed Selâme. 8 cilt. Dâru’t-Taybe, 1420/1999.

İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr el-Kureşî el-Basrî ed-Dımeşkî. el-Bidâye ve’n-nihâye. Thk. Abdullah b. Abdilmuhsin et-Türkî. 11 cilt. Dâru Hecer, 1424/2003.

İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî. es-Sünen. Nşr. Muhammed Fuad Abdülbaki. 2 cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992.

İbn Saʻd, Ebû Abdillah Muhammed b. Saʻd b. Menîʻ el-Hâşimî bi’l-velâ el-Basrî el-Bağdâdî. et-Tabakâtü’l-kübrâ. Thk. İhsan Abbas. 8 cilt. Beyrut: Dâru Sâdır, 1968.

İbn-i Hişâm, Ebû Muhammed Abdülmelik bin Hişam. es-Sîretü’n-Nebeviyye. Beyrut, 1937.

Kâzım Paşa. Dîvan. İstanbul, 1289.

Maʻmer b. Râşid el-Ezdî Ebû Urve el-Basrî. el-Câmiʻ (Abdürrazzak’ın Musannef’inin sonunda 10 ve 11. ciltler). Thk. Habiburrahman el-Aʻzamî. Pakistan: el-Meclisü’l-İlmî, 1403.

Müslim, Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî. es-Sahîh. 3 cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992.

Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali el-Horâsânî. es-Sünenü’l-kübrâ. Thk. Hasan Abdülmünʻim Şelebî. 12 cilt. Beyrut: Risâle, 1421/2001.

Ömerî, Ekrem Ziyâ. Asru’l-Hilâfeti’r-Râşide. Riyâd, 1432.

Süyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekir, Celâlüddin. Lübâbü’n-nükûl, tahric: Abdürrazzak el-Mehdî. Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1426/2006.

Taberî, Muhammed b. Cerîr b. Yezîd b. Kesîr b. Gâlib el-Âmulî, Ebû Cafer. Câmiu’l-beyân fî te’vîli’l-Kur’ân. Thk. Ahmed Muhammed Şâkir. 24 cilt. Müessesetü’r-Risâle, 1420/2000.

Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) b. Musa b. Dahhâk. es-Sünen. Thk. Ahmed Muhammed Şâkir – M. Fuad Abdülbâkî – İbrahim Atve Ivaz. 5 cilt. Mısır: Mektebetü Mustafa el-Bâbî, 1395/1975; İstanbul: çağrı Yayınları, 1992.

Vâkıdî, Muhammed b. Ömer b. Vâkıd es-Sehmî. el-Meğâzî. Thk. Marsden Jones. 3 cilt. Beyrut: Dâru’l-Aʻlemî, 1409/1989.

 

Dipnotlar:

[1] İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı. muratkaya43@gmail.com

[2] Tirmizî, “Tahâret”, 43; İbn Mâce, “Tahâret”, 48.

[3] Buhârî, Vudû’, 25, 68; Müslim, “Tahâret”, 87, 94-97; İbn-i Hacer, İsâbe, 3: 615.

[4] Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 14/26; İbn-i Mâce, “Tahâret”, 21; Ahmed, 1: 299; Hâkim, 1: 273/594.

[5] en-Nûr 24/43; el-Furkân 25/48; ez-Zümer 39/21; ez-Zuhruf 43/11; el-Vâkıa 56/68-70; en-Nâziât 79/31;.

[6] el-A’râf 7/57; eş-Şûrâ 42/28.

[7] Tirmizî, “Tahâret”, 3/4; Ahmed, 3: 340.

[8] Buhârî, “Menâkıb”, 25; Müslim, “Fedâil”, 6.

[9] el-Mâide 5/6.

[10] Buhârî, “Enbiyâ”, 9.

[11] İbn-i Hişâm, 2: 259-260; İbn-i Sa’d, 2: 15.

[12] İbn-i Hişâm, 2: 261.

[13] Zirâ‘: 0.616 m’lik bir uzunluk ölçü birimi.

[14] Müdd: 0.688 lt’lik bir hacim ölçü birimi.

[15] Bkz. İbn Sa’d, 1: 504; Ahmed, 1: 70, 75; Buhârî, “Müsâkâ”, 1; Tirmizî, “Menâkıb”, 18/3703; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6: 168; Begavî, Mesâbihu’s-sünne, 2: 198; İbn Abdilberr, İstiâb, 3: 1039-1040; Muhibbu’t-Taberî, er-Rıyâdu’n-nadra, 2: 122-123; Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, 3: 968-971; İbn Kesîr, Tefsîr, 8: 422; Suyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, s. 256.

[16] Ekrem Ziyâ Ömerî, Asru’l-Hilâfeti’r-Râşide, Riyâd, 1432, s. 242.

[17] Heysemî, 3: 132. Krş. Mamer bin Râşid, el-Câmi, 1: 456; Beyhakî, Şuab, 5: 64.

[18] Mustafa L. Bilge, “Aynizübeyde”, DİA, İstanbul 1991, 4: 279.

[19] Abdurrazzak, Musannef, 4: 309; Ebû Nuaym, Hilye, 2: 67; İbn-i Hacer, İsabe, 8: 170.

[20] Heysemî, 9: 180-181.

[21] Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul: İz yay., 1996, 5: 20.

[22] Kâzım Paşa, Dîvan, İstanbul 1289, s. 28-30.