Hâcet Namazı

August 11, 2018 in Mes'eleler

Her ihtiyâcını Allah’a arzeden ve her fırsatta O’nu zikredip yücelten Resûl-i Ekrem Efendimiz, herhangi bir ihtiyacı olan kimseye iki rekât namaz kıldıktan sonra Allah’a duâ etmesini tavsiye etmiştir. Hadîs-i şerîf şöyledir:

“Kimin Allah’a veya herhangi bir insana ihtiyâcı hâsıl olursa, önce abdest alsın, bunu da güzel bir şekilde yapsın, iki rekât namaz kılsın, sonra Allah Teâlâ’ya senâda bulunsun, Resûlü’ne salât okusun, daha sonra da şu duâyı yapsın:

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ. سُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. اَللّٰهُمَّ اِنِّى

اَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ اِثْمٍ. أَسْأَلُكَ أَلَّا

تَدَعَ لِى ذَنْبًا اِلَا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا اِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِىَ لَكَ رِضًا اِلَّا قَضَيْتَهَا لِى.

«Halîm ve Kerîm olan Allah’tan başka ilâh yoktur. Arş-ı A’zam’ın Rabbi, noksan sıfatlardan münezzehtir. Âlemlerin Rabbi’ne hamd olsun. Allahım! Rahmetine vesile olacak amelleri, mağfiretini celbedecek sebepleri taleb ediyor, her çeşit günâhtan koruman için sana yalvarıyorum. Her türlü iyilikte zenginlik, her çeşit günâhtan selâmet diliyorum. Rabbim! Affetmediğin hiçbir günâhımı, gidermediğin hiçbir sıkıntımı bırakma! Rızâna uygun olan her türlü dileğimi yerine getir! Hangi amelden râzı isen onu ver, ey Rahîm olan, bana en ziyâde rahmet eden Rabbim!»

Bundan sonra dünyevî veya uhrevî her türlü ihtiyâcı için duâ etsin. Çünkü istediği kendisine verilecektir.” (İbn-i Mâce, İkâme, 189; Tirmizî, Vitr, 17)

Bir kimse Osman bin Affân (r.a)’in yanına bir ihtiyacı için sık sık gidiyor ancak Osman (r.a) ona iltifat etmiyor, ihtiyacını görmüyordu. Bu kimse Osman bin Huneyf (r.a) ile karşılaştı ve durumu ona şikâyet etti. Osman bin Huneyf (r.a) ona şöyle dedi:

“–Su kabını getirip abdest al, sonra da mescide giderek iki rekât namaz kıl! Namazın sonunda:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ. يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي

حَاجَتِي هٰذِهِ لِتُقْضَى لِيَ. اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ

«Allah’ım, Rahmet peygamberi olan Nebiyy-i Ekrem’in Muhammed (s.a.v) hürmetine Sen’den istiyor ve Sana yöneliyorum. Ey Muhammed! Şu ihtiyacımın karşılanması için, Sen’i vesîle edinerek Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, O’nu benim için şefaatçi kıl!» de ve peşinde ihtiyacını söyle.”

O kimse gitti kendisine söylenenleri yaptı ve Osman bin Affan’ın kapısına geldi. Kapıcı onun elinden tuttu, Hz. Osman’ın yanına götürüp oradaki mindere oturttu. Hz. Osman (r.a):

“–İhtiyâcın nedir?” diye sordu. O da söyledi. Osman (r.a) isteğini derhal yerine getirdi ve:

“–Şimdiye kadar bir ihtiyacının olabileceği hiç hatırıma gelmemişti. Bundan sonra bir ihtiyacın olursa hemen bize gel!” dedi.

Adam onun yanından çıktıktan sonra doğruca Osman bin Huneyf’e giderek:

“–Allah seni hayırla mükâfatlandırsın, sen benim için Halife ile konuşuncaya kadar ihtiyacımı görmüyor ve bana iltifat etmiyordu” dedi. Bunun üzerine Osman bin Huneyf (r.a) şöyle dedi:

“–Vallahi ben Halife ile konuşmadım. Lâkin şöyle bir hâdiseye şâhit olmuştum. Bir âmâ Resûlullah (s.a.v)’e ge­le­rek:

«–Yâ Râ­sû­lallah! Allah’a yal­var da gö­züm­de­ki has­ta­lı­ğı gi­der­sin! Gö­zü­mün kör ol­ma­sı ba­na çok zor ge­li­yor!» de­di.

Efen­di­miz (s.a.v):

«–Di­ler­sen sab­ret, bu se­nin için da­ha ha­yır­lı­dır.» bu­yur­du.

Âmâ ise:

«–Yâ Resûlallah! Be­ni elim­den tu­tup gö­tü­re­cek kim­sem yok. Bu hâl ba­na çok me­şak­kat ve­ri­yor. Lüt­fen göz­le­ri­min açıl­ma­sı için dua edi­niz!» de­yin­ce Pey­gam­ber Efen­di­miz:

«–Su kabını getir ve ab­dest al! Son­ra iki rekât na­maz kıl! Ar­dın­dan da:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ. يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي

حَاجَتِي هٰذِهِ لِتُقْضَى لِيَ. اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ

 “Allah’ım! Rah­met pey­gam­be­ri olan Ne­bin Mu­ham­med’le (O’nun hür­me­ti­ne) Sen’in zâ­tın­dan di­li­yor ve Sa­na yö­ne­li­yo­rum… Yâ Mu­ham­med! İh­ti­yâ­cı­mın ve­ril­me­si için se­nin­le Rab­bi­me yö­ne­li­yo­rum!.. Allah’ım! O’nu ba­na, şefaatçi kıl!..” diye dua et!» buyurdu.

Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ zât Efendimiz’in yanına geldi. Sanki onda daha önce hiçbir rahatsızlık olmamış gibiydi, tamamen iyileşmişti.”[1]

Biz bu duâyı okuyacağımız zaman, “Yâ Muhammed” hitâbı yerine “Yâ Resûlâllah!” dememiz, Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz’e hürmette kusur etmemiş olmak için daha münâsiptir. Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz’in, bu rivâyette ism-i şerîflerini açıkça ifâde etmeleri, o sahâbîye tanıdıkları istisnâî bir cevazdır.[2]

Bir kimsenin hâcetini, fânilere yalvararak değil de, bu yolla doğrudan Allah’a yönelerek gidermesi, tevhîd inancının güçlenerek nefsinde iyice yerleşmesini sağlayacak ve o kişiyi ihsân derecesine yükseltecektir.

Allah Resûlü’nün hâcet namazı tavsiyesine sıkıca sarılan ashâbı, herhangi bir ihtiyaçları olduğunda Allah’a ilticâ eder ve murâdlarına nâil olurlardı. Bir yaz günü Enes -radıyallâhu anh-’e bahçıvanı gelerek, yağmur yağmadığından ve bahçenin kuruduğundan yakındı. Hz. Enes su isteyerek abdest aldı ve namaza durdu. Selâm verdikten sonra bahçıvanına:

– Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun? diye sordu. Bahçıvan:

– Göremiyorum, dedi. Enes -radıyallâhu anh- tekrar içeri girip namaz kılmaya devam etti. Üçüncü yahut dördüncü kez bahçıvanına:

– Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun? diye sorunca adam:

– Kuş kanadı gibi bir bulut görüyorum, dedi. Bunun üzerine Enes -radıyallâhu anh- namazını ve duâsını sürdürdü. Az sonra bahçıvan yanına girdi ve:

– Gök bulutla kaplandı ve yağmur yağmaya başladı, dedi. Hz. Enes:

– Haydi, Bişr bin Şegaf’ın gönderdiği ata bin de yağmurun nerelere kadar yağdığına bak, dedi.

Bahçıvan ata binip etrâfı dolaştığında yağmurun Müseyyerîn köşkleriyle Gadbân sarayından öteye geçmediğini gördü ki Enes -radıyallâhu anh-’ın bahçesi de bu sınırlar dâhilindeydi. (İbn-i Sa’d, VII, 21-22)

Yine Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından Ebû Mi’lâk adında biri vardı. Bu zat başkaları ile ortaklık kurarak ticâret yapardı. Dürüst ve takvâ sâhibi biri idi. Bir defasında yine yola çıkmıştı. Karşısına çıkan silahlı bir hırsız:

– Neyin varsa çıkar seni öldüreceğim, dedi. Ebû Mi’lâk:

– Maksadın mal almaksa al, dedi. Hırsız:

– Ben sâdece senin canını istiyorum, dedi. Ebû Mi’lâk:

– Öyleyse bana müsâade et de namaz kılayım, dedi. Hırsız:

– İstediğin kadar namaz kıl, dedi. Ebû Mi’lâk namazını kıldıktan sonra şöyle duâ etti:

يَا وَدُودُ، يَا ذَاالْعَرْشِ الْمَجِيدِ، يَا فَعَّالًا لِمَا يُرِيدُ! اَسْاَلُكَ بِعِزَّتِكَ الَّتِى لَا تُرَامُ وَمُلْكِكَ الَّذِى لَا يُضَامُ

وَبِنُورِكَ الَّذِى مَلَاَ اَرْكَانَ عَرْشِكَ اَنْ تَكْفِيَنِى شَرَّ هذَا (اللِّصِّ). يَا مُغِيثُ اَغِثْنِى

“Ey gönüllerin sevgilisi! Ey yüce arşın sâhibi! Ey her istediğini yapan Allahım! Ulaşılmayan izzetin, kavuşulmayan saltanatın ve arşını kaplayan nûrun hürmetine beni şu (hırsızın) şerrinden korumanı istiyorum! Ey imdâda koşan Allahım, yetiş imdâdıma!

Ebû Mi’lâk, bu duâyı üç defâ tekrârladı. Duâsını bitirir bitirmez, elindeki kargıyı kulakları hizâsında tutan bir süvârî peydâh oldu ve hırsızı öldürdü. Sonra da Ebû Mi’lâk’a döndü. Allah’ın lütfuyla kurtulan sahâbî:

– Kimsin sen? Allah seni vasıta kılarak bana yardım etti, diye şaşkınlıkla sorunca süvâri:

– Ben dördüncü kat semâ ehlindenim. İlk duânı yapınca semâ kapılarının çatırdadığını işittim. İkinci defa duâ edince, gök ehlinin gürültüsünü işittim. Üçüncü defa duâ edince, “Zorda kalan biri duâ ediyor!” denildi. Bunu duyunca Allah’tan, hırsızı öldürmeye beni memûr etmesini istedim. Allah Teâlâ da kabul etti ve geldim. Şunu bil ki, abdest alıp dört rekât namaz kılan ve bu duâyı yapan kimsenin, zorda olsun veya olmasın duâsı kabul edilir, dedi. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 182)

 

12 rekât namaz ve onda çeşitli sûrelerin okunacağıyla ilgili bir hadis var ancak onun mevzû olduğu söyleniyor. Kütüb-ü Tisʻa’da geçmiyor.

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ نَفْسِي مُطْمَئِنَّةً تُؤْمِنُ بِلِقَائِكَ وَتَقْنَعُ بِعَطَائِكَ وَتَرْضَى بِقَضَائِكَ

Allah’ım, nefsimi mutmainne makamına çıkar, Sen’in huzuruna çıkacağına inansın, Sen’in ihsanlarına kanaat getirsin ve Sen’in kazâ ve kaderine râzı olsun!

[1] Bkz. Tir­mi­zî, De­avât, 118/3578; İbn-i Mâce, İkâme, 189; Nesâî, Kübrâ, VI, 169; Ahmed, IV, 138; Hâ­kim, I, 707-708; Beyhakî, Delâil, V, 464; Heysemî, II, 279.

[2] Allâme Yûsuf bin İsmâil en-Nebhânî, el-Fedâilü’l-Muhammediyye, Haleb 1414, s. 230-231.