Kur’ân’a Göre Tevhîdî Düşüncenin Üç Denge Unsuru: Mîzân, Furkān ve Hikmet

November 15, 2018 in Tebliğler

Kur’ân’a Göre Tevhîdî Düşüncenin Üç Denge Unsuru:

Mîzân, Furkān ve Hikmet[1]

 

Öz

Allah Teâlâ kullarını yaratmış ve onlar için en doğru düşünce sistemini ve hayat biçimini vahiy yoluyla bildirmiştir. Hayat şeklinin müstakîm olabilmesi, düşünce sisteminin doğru ve hakikate mutabık olmasına bağlıdır. İnsan gerçeğine en uygun düşünce sistemi ise, onu yaratan Allah’ın öğrettiği Tevhidî Düşünce Sistemi’dir. Allah Teâlâ bu düşünce sisteminin insan hayatında dosdoğru uygulanabilmesi, sağa-sola ve ileri-geri kaymaması için insana bir takım denge unsurları ve ölçüler lütfetmiştir. Tabiî ki bu ölçüler, fıtratını bozmamış, takva sahibi salih kulların kalbine yerleştirilmektedir. Bunlar Mîzân, Furkân ve Hikmet’tir. İnsanlar bu ölçüleri kullanarak Tevhîdî Düşünce’yi en canlı şekilde yaşayabilir, bozulma ve inhiraflardan koruyabilir ve en önemlisi de ilmini ve amelini tevhidî düşünce ekseninde geliştirirler.

Mîzân, Furkân ve Hikmet’in ortak noktası insanda bir kâbiliyet ve mihenk hâline gelerek onun fikrine, sözüne ve fiiline yön vermeleri, en doğruya isabet etmesini sağlamalarıdır. Bu ölçülere öncelikle peygamberler sahip olur, daha sonra da derece derece takvâ sahibi kullar elde ederler. Biz ise bu şûrâda, bahsettiğimiz bu üç ölçünün peygamberler dışındaki salih insanlarda tezahür eden boyutu üzerinde durmaya çalışacağız. İlgili nasları, tefsir ve şerhleriyle birlikte inceleyerek bir sonuca varmaya gayret edeceğiz. Bu ölçüleri elde eden bir insan, devamlı önünü aydınlatacak ve her ihtiyaç duyduğunda rahatlıkla kullanabileceği bir nûr elde etmiş olur. Böyle olunca da o insanın düşünce sistemi tevhidî özelliğinden hiçbir zaman şaşmaz, ilmi nâfî, amelleri her daim salih olur. Dolayısıyla bu kavramlar üzerinde ısrarla durmalı ve insanları bu ölçüleri kazanmaya teşvik etmelidir.

Anahtar kelimeler: Kur’ân, Tevhidi Düşünce, mîzân, furkān, hikmet.

 

Giriş

Allah Teâlâ kullarını itikâdî, fikrî ve amelî olarak en doğru yola ulaştırmak için aralarından peygamberler seçip göndermiş ve onlara vahiyler indirmiştir. İlâhî yardım, bu büyük kılavuzlukla kalmamış, bir de insanların kalbine bir takım hakka isabet ettiren ayırıcı kuvvetler lütfedilmiştir. Bunlar Kur’ân’da mîzân, furkān ve hikmet diye isimlendirilir. Bu ölçüler öncelikle peygamberlere verilmiştir ki meselenin bu boyutunu daha önceki bir çalışmamızda ele almıştık. Bu çalışmamızda ise peygamberlerin dışındaki insanlara verilen mîzân, furkān ve hikmeti incelemeye gayret edeceğiz.

 

1. Mîzân

1.1. Lügatte ve Istılahta Mîzân

Mîzân kelimesi وزن kökünden türemiş bir isimdir. Bu kelime kökü, adâleti gözetme, dengede tutma ve istikamete delâlet eder. Gündüz tam yarıya geldiğinde قَامَ مِيزَانُ النَّهَارِ denir. Bir şey diğerine denk olduğunda ve aynı hizada bulunduklarında وَهذَا يُوَازِنُ ذلِكَ denir. Mutedil, ortada ve dengeli olan görüşe وَزِينُ الرَّأْيِ denir. Görüşleri isabetli ve aklı kuvvetli olan kimse için هُوَ رَاجِحُ الْوَزْنِ denir.[2]

الوَزْنُ, ağırlık ve hafifliği tartma işlemidir.[3] Aynı zamanda bir şeyin benzeri bir eşyaya denk olan ağırlığıdır, tıpkı dirhemlerin ağırlıkları gibi. زِنَةٌ de bir şeyin ağırlığı ve dengi demektir. Vezn’in değer, kıymet biçmek, tahmin etmek, bir şeyin bir tarafı gibi manaları da vardır. Şiir kalıplarına da vezn denir. وَازَنَ bir şeyin başka bir şeye denk olmasını ifade eder. Türkçede kullandığımız muvâzene kelimesi bu kalıbın mastarıdır. هَذَا الْقَوْلُ أَوْزَنُ مِنْ هَذَا denildiğinde “bu görüş diğerinden daha kuvvetli ve daha sağlam” manasına gelir. Kişi bir konuda emin ve kararlı olursa وَقَدْ وَزُنَ وَزَانةً denir. فُلَانٌ أَوْزَنُ بَنِي فلانٍ ifadesi ise, “falan, filan kabilenin en şereflisidir” demektir. Kendisiyle eşyanın tartıldığı âlete مِيزانٌ denir. Çoğulu مَوَازين gelir. Tek bir tartı âletine, üzerinde tartılan ağırlıklar sebebiyle çoğul kalıbıyla mevâzîn denilebilir. Mîzân’ın adalet, miktar ve bir şeyin ortası manaları da vardır.[4]

Müfessirler Kur’ân-ı Kerîm’de geçen mîzân kelimesine şu manaları vermişlerdir:

– Kâinattaki denge (el-Hicr 15/19, 21; er-Rahman 55/7, 8, 9)

– Tartı âleti (el-Enʻâm 6/152; el-Aʻrâf 7/85; Hûd 11/84-85; eş-Şuʻara 26/181-183; eş-Şûrâ 42/17; er-Rahman 55/9; el-Mutaffifîn 83/3)

– Âhiretteki hesabın kusursuz bir adâletle yerine getirilmesi, amellerin tartıldığı terazi (el-Aʻrâf 7/8-9; el-Kehf 18/105; el-Enbiyâ 21/47; el-Mü’minûn 23/102-103; el-Kâri’a 101/6-9)

– Adâlet[5], ölçü ve tartıda âdil davranmak (el-Enʻâm 6/152; el-Aʻrâf 7/85; Hûd 11/84-85; eş-Şuʻara 26/181-183; el-Mutaffifîn 83/3)

– Kur’ân (er-Rahman 55/7[6])

– İnsanlara indirilen hükümler ve şeriatler (er-Rahman 55/7-8[7])

– Akıl (er-Rahman 55/7-8[8])

– Ağızdan çıkan sözün hak olması (er-Rahman 55/9[9])

– İnsanın yapmak istediği bütün fiillerde ve sözlerde itidale riayet etmesi (er-Rahman 55/7-9)[10]

– Peygamberlere kitabın yanında verilen bir özellik, kâbiliyet ve ölçü (eş-Şûrâ 42/17; el-Hadîd 57/25)

– Takvâ sâhibi sâlih kullara ihsan edilen, her işi dengeli ve ölçülü yapma kâbiliyeti[11].

Biz burada daha çok bu son mana etrafında döneceğiz.

 

1.2. İnsanlara İndirilen Mîzân

Yukarıdaki manaların çoğu, er-Rahmân sûresinin 7-9. âyetlerinde geçen mîzân kelimelerinden çıkarılmaktadır. Bu sebeple öncelikle bu âyetleri inceleyelim:

“Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu ki dengeden sapmayasınız; tartıyı adaletle dosdoğru tutasınız ve eksik tartmayasınız.”[12]

Bu âyetteki mîzân kelimesine farklı anlamlar verilmiştir. Bunların her biri konumuzun farklı bir boyutuna ışık tutmaktadır.

Mâtürîdî bu âyette zikredilen mîzânın insanlar arasına konulan hükümler ve onlara gönderilen şeriatlar olabileceğini ifade etmiştir. Ona göre ahkâm ve şeriat, insanlar onları tam olarak yerine getirsin, bu hususta kusur göstermesin ve sınırları aşmasınlar diye indirilmiştir.[13] Mâtürîdî’nin dediği gibi bu âyetteki mîzân kelimesine “hüküm” anlamı verildiğinde, bir sonraki âyette (er-Rahmân 55/8) geçen “mîzânda taşkınlık yapmayasınız” cümlesinin manası, “hükümde tahrif yapmayın” şeklinde olur.[14] Bu durumda insanlardan istenen şey, Tevhîdî Düşünce Sistemi’ne uygun olarak indirilen hükümlere riayet etmeleri, onları değiştirmemeleri, orijinal hâliyle tatbik etmeleridir.

Hüseyin b. Fadl (ö. 281-290) Rahmân sûresinin 7. âyetindeki mîzânın “Kur’ân” olduğunu söylemiştir.[15] Yani Allah Teâlâ kullarına Kur’ân’ı indirmiş ve onun hükümleri dışına çıkmamalarını emretmiştir. Bu tefsirin sebebini Kurtubî, Kur’ân’da insanların ihtiyaç duydukları şeylerin açıklanmış olması şeklinde izah eder.[16] Tevhîdî Düşünce’nin esas kaynağı Kur’ân’dır ve bu düşüncenin bütün unsurları onun etrafında şekillenir. Dolayısıyla Kur’ân’a çok önem vermek, onu merkeze almak gerekmektedir.

Mâtürîdî “mîzânın üç türlü olduğundan bahsedilir” diyerek şunları sıralar:

  1. Akıllar. Varlıkların güzellikleri-çirkinlikleri, iyi veya kötü olmaları bunlarla bilinir.
  2. Hakların tam olarak verilip alınması için insanlar arasına konan terazi.
  3. Âhirette amellerin sevaplarının ve cezalarının tam olarak ödenmesi için konulacak olan mîzân.[17] Mâtürîdî, Rahmân sûresinin bu üç âyetinde zikredilen üç mîzânın sanki bahsedilen üç mîzânla eşleştiğini düşünmüş olabilir, ancak bunu açıkça ifade etmemiştir.

Mîzâna akıl manası vermek son derece makuldür. Hakîkaten akıl, insanlık âlemine indirilen en büyük ölçüdür. İyi-kötü, faydalı-zararlı, zor-kolay, güzel-çirkin ancak akılla belirlenir, insanlar faydalarına olan şeyleri akılla elde eder, zararlı şeylerden de yine akılla korunurlar. İlmin gelişmesi, amelin güzelleşmesi de yine akılla olmuştur. İtikadın muhafazası da aynı şekilde akılla olmaktadır. Teklif de akıl sahiplerinedir. Dolayısıyla akl-ı selîmi Tevhîdî Düşünce’nin hizmetinde kullanmak, onun îtidal hâlini muhafaza etmek, onu aşırılıklardan ve kusurlardan korumak gerekmektedir.

Müfessirler âyetteki وَوَضَعَ الْمِيزَانَ ifadesini, “adl”i koydu,[18] “yeryüzüne adli koydu”,[19] “yeryüzünde mahlûkâtının arasına adaleti koydu”[20] şeklinde de tefsir etmişlerdir. Burada maddî-mânevî her hususta adalet ve denge emredilmektedir. İnançta, düşüncede ve amelde adalet de buna dâhildir. Adâlet ise ifrat ve tefrite kaçmadan tam olarak hakikate isabet etmektir. İnanç, en doğru; fikir, en isabetli; amel de en güzel olmalıdır.

Semerkandî (ö. 373/983) temrîz sîğasıyla farklı bir görüş nakleder: “Tartıyı adaletle dosdoğru tutun” cümlesinin, “konuşurken dilinizi düz tutun!”; “eksik tartmayın” cümlesinin de “hakkın dışında bir söz söylemeyin!” manasına geldiğini ifade eder.[21] Bu görüş, özellikle dile getirilecek mîzâna ve ona konulacak ölçüye dikkat çekmektedir. Konuşmadaki ölçü de bu şekilde sağlanmış olmaktadır. Bu da çok önemli bir esastır. Kişi söylediği sözü ölçüp biçerek söylemesi gerektiği gibi yazdığı ve ürettiği bilgiyi de mîzâna vurarak ortaya koymalıdır. Böylece ilmî geleneğimiz pek çok lüzumsuz tartışmadan kurtularak daha sağlam ve daha hızlı bir gelişme gösterecektir.

Râğıb el-Isfahânî (ö. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği) bu âyetlerde insanın yapmak istediği bütün fiillerde ve sözlerde itidale riayet etmesi gerektiğine işaret edildiğini söylemiştir.[22] İbn Âşûr da (ö. 1973) muamelede dengeyi korumaktan bahseder.[23] Bu da hakikaten kapsamlı bir görüştür. İnsan bütün söz ve fiillerinde itidalli, dengeli olduğunda kâmil bir insan hâline gelir.

Elmalılı şöyle der: “Bununla beraber muvâzene-i umumiye kanunu yalnız mihanikî ve fizikî olan câzibe kanununa hasredilmeyip kimyevî ve rûhî münasebetlere dahi şâmil olmak üzere adalet kanunu namıyla daha şümullü olarak tefsir edildiği takdirde faidesi daha geniş olacağı derkârdır.”[24] Böylece birinci mîzâna tekvînî ve teşrîî adalet ve muvazeneyi içine alacak daha umumi bir mana verir. İkinci mîzânın şeriat, üçüncünün de âhiretteki mîzân-ı aʻmâl olabileceğini söyler.[25]

Bu görüşler Tevhidî Düşünce’nin her yönden dengeli ve ölçülü bir sistem ortaya koyduğunu, âhiretteki mîzânla da bağlantılı olarak en sağlam ve gerçekçi esasları getirdiğini ortaya koymaktadır.

Diğer bir kısım âyetlerde ölçü ve tartıda, konuşmada ve insanlarla münasebetlerde hep yerli yerince iş yapmak, eksik veya fazla yapmamak emredilmektedir.[26] Bilhassa ölçerken tastamam ölçmek ve doğru terazi ile tartmak[27], insanların mallarının değerini düşürmemek emredilmektedir. Buna dikkat edilmediğinde yeryüzünde fesadın ortaya çıkacağı[28], âhirette de hesabın çetin olacağı haber verilmektedir.[29]

Âhiretteki Mîzân’ın dünyadaki mîzân ile çok yakın bir bağlantısı vardır.[30] Dünyada dengeli, ölçüşü ve adaletli bir hayat yaşan insanların âhiretteki mîzânda yani amellerin tartıldığı esnada rahat edeceği hatırlatılmaktadır.

İnsanlara indirilen mîzânla ilgili diğer bir âyete bakalım:

“Kitab’ı ve mîzânı hak olarak indiren Allah’tır. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır!”[31]

Âyette geçen kitap kelimesi, Kur’ân olarak; mîzân da adalet olarak anlaşılmıştır. Allah Teâlâ insanlar arasındaki meseleler insafla halledilsin ve onlar hakkında Allah’ın kitapta emrettiği hükümleriyle hükmedilsin diye bunları indirmiştir.[32] Kitabın cins ismi olduğu da söylenmiştir, yani Allah Teâlâ indirdiği bütün kitapları hak ile indirmiştir.[33]

Mâtürîdî’ye göre burada mîzân adaletten kinayedir, çünkü mîzân yani terazi adaletin yolu ve sebebidir.[34] Ona göre bu âyette mîzân kelimesi kitaba atfedilirse “Kitabı hak ile indiren ve insanlar arasına veya hükümler hususunda adaleti indiren Allah’tır” manası çıkar. Mîzân, hak üzerine atfedilirse “Kitabı hak ile ve insanlar arasındaki hükümlerde adaletle indiren Allah’tır” anlamına gelir.[35]

Bazı müfessirler de mîzânın indirilmesini, “insanlara onunla amel etmenin ilham edilmesi, Allah’ın adaleti ve insafı emretmesi” şeklinde anlamışlardır. Tıpkı “Size elbise indirdik”[36] âyetinde olduğu gibi.[37]

Alkame (ö. 62/682), mîzânın Muhammed (s.a.v) olduğunu söylemiştir. Zira O, insanlar arasında kitap ile hükmeder.[38] Tevhîdî Düşünce’nin sacayaklarından biri de Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’dir. Allah Teâlâ O’nu göndermekle Tevhîdî Düşünce’yi son kez tashih etmiş ve kıyamete kadar sarsılmaz esaslarını koymuştur. Tevhîdî düşünceye bağlı İslâmî ilimler de hep Kur’ân ve Peygamberimizin sünnetinden kaynaklanmıştır. Âlimlerimiz mîzânı Kur’ân ve Muhammed (a.s) diye tefsir ederek bunların en temel denge unsuru olduklarına dikkat çekmişlerdir.

Diğer bir görüşe göre mîzân, kitaplarda açıklanıp da insanların amel etmeleri gereken şeylerdir.[39]

Mîzânın kitap ve demir ile birlikte indirildiğini bildiren bir âyette ise şöyle buyrulur:

“Andolsun biz rasüllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mîzânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”[40]

Tâcu’l-Kurrâ el-Kirmânî (ö. 505/1111) bu âyetteki “mîzânın indirilmesi”ni, “adalet ve ahkâm demek olan mîzânı edinmenin ilham edilmesi” şeklinde anlar.[41] İbn Atıyye de, “insanların adaleti yerine getirmeleri için” ifadesinin, mîzânın adalet manasını kuvvetlendirdiğini söyler.[42]

Elmalılı, mîzânla ilgili olarak “Mîzân da malum terazi demektir ki âlemdeki muvâzenet kanununun bir alâmet ve miyarı olarak eşyanın muvâzenetini tayin için kullanılır. Bunun indirilmesi ise cânib-i Hak’tan beşerin ilmine indirilmesi, ilham ile bildirilmesi, iʻmâl ve istiʻmâlinin öğretilip emrolunmasıdır ki bu da muvâzeneyi anlayan bir mîzân-ı aklî ve fikrî ile alâkadardır” der.[43]

İslâmî ilimlerin istikamet üzere devamında bu “muvâzeneyi anlayan bir mîzân-ı aklî ve fikrî”nin çok mühim bir yeri vardır. Dolayısıyla Tevhîdî Düşünce’nin esası olan kitap ve sünneti en güzel şekilde anlayacak olan akıl ve fikir dengesi de çok önemlidir. Onu hiçbir zaman ihmal etmemek lâzımdır. Bunun yanında Tevhîdî Düşünce’nin korunmasında son olarak demire de ihtiyaç duyulur. Yani serdedilen ilmî ve aklî delillerle iknâ olmayan, bununla birlikte sulhe de yanaşmayan düşmanların şerrinden korunmak, diğer insanları da onların zulmünden muhafaza edebilmek için demire, silaha müracaat etmek kaçınılmaz hâle gelebilir. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Bu sebeple Allah Teâlâ kitap ve mîzânla birlikte demiri de indirmiştir.

Âyet-i kerimeye göre kitap, mîzân ve demirin indirilmesinin sebebi Allah’a ve rasüllerine gıyaben ihlâsla yardım edenlerin ortaya konmasıdır. Kitaptan deliller çıkarılır, adalet ikâme edilir. Demirden yapılan harp âletleri de Allah yolunda cihad için kullanılır. Bunları yapanlarla yapmayanlar birbirinden ayrılır.[44]

Bu âyette ayrıca kitap ve mîzânın, adaleti temin için silahlı bir idareciye ihtiyacı olduğuna işaret edilmektedir. Zira zulüm, nefsin tabiatında vardır.[45] Bu sebeple din ile mülk birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmazlar. Din, mülk ile ayakta durur, mülk de din ile istikamet bulur.

Cenâb-ı Hak ölçü ve dengeyi sadece gönderdiği îtikad ve amel sistemine değil, yarattığı bütün varlıklara koymuştur. Bunu da şu âyet ifade etmektedir:

“Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli (mevzûn) her türden ürünler bitirdik.”[46]

Genel olarak müfessirler âyetle ilgili olarak, “bütün yaratılmış şeylerin belli bir ölçü ile yaratılmış olduğu” anlamını tercih etmişler, bunun yanında diğer manaları da zikretmişlerdir. Gerçekten yerlerde, göklerde, havada, karada, denizde ne varsa hepsinde muazzam bir ölçü ve dengenin olduğu müşahede edilmektedir.

Bu âyette geçen mevzûn kelimesinin âhenk ve uyum anlamı da vardır. Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606/1210) söylediğine göre işin ehli olan insanlar, düzgün hareket eden birini gördüklerinde “Falancanın hareketleri mevzûn” derler. Bu, “onun hareketleri mütenasip, güzel ve hikmete uygun” demektir. Yine bir söz mütenasip ve güzelse, boş ve mantıksız olmaktan uzaksa, “Bu söz ölçülü (mevzûn) bir söz” denir. Bununla sanki o sözün hikmet ve akıl terazisinde tartılmış olduğu kastedilir. Kısaca mevzûn kelimesi güzellik ve uyumdan kinâye olarak da kullanılmıştır. Dolayısıyla bu âyetten Allah’ın yarattığı, emrettiği, istediği maddî-mânevî her şeyde bir ölçü ve âhengin olduğunu anlayabiliriz.

Sonuç olarak Allah’ın kullarına indirdiği Tevhîdî Düşünce Sistemi’nin her yönüyle bir ölçü ve denge sistemi olduğunu söyleyebiliriz. Allah ilâhî kitaplarla, bilhassa da Kur’ân ile en güzel hükümleri kullarına indirmiş, Muhammed (a.s)’ı göndermek sûretiyle bunların tatbikini öğretmiş, onu en doğru şekilde anlayacak aklı yaratmış; inançta, düşüncede, konuşmada, amelde, muamelede, her hususta itidali, adaletli olmayı emretmiş, yarattığı her şeyi de mükemmel bir ölçü ve denge ile yaratmıştır. İnsan Allah’ın indirdiği bu mîzâna uygun olarak yaşar ve takvâ sâhibi sâlih bir kul olursa, Allah ona her işi dengeli ve ölçülü yapma kâbiliyeti verir. Böyle bir insan, içinde bulunduğu eşya ile müthiş bir uyum ve âhenk içinde olur. Böylece iki dünya saadetini elde eder, âhiretteki mîzânda da amelleri ağır gelir.

Allah’ın kendisine mîzân yani her işi dengeli ve ölçülü yapma kâbiliyeti verdiği insanlar, bilhassa da âlimler Tevhîdî Düşünce’yi doğru bir şekilde anlayıp insanlara anlatır, tahriften korur ve onu gelecek nesillere sağlam bir şekilde aktarırlar. Bu sebeple insanların bu mîzânı elde etmeleri için gayret etmek gerekmektedir. Bu elde edildiğinde hayata muazzam bir denge gelir.

Şimdi de Tevhîdî Düşünce Sistemi’nin ikinci denge unsuruna bakalım:

 

2. Furkān

2.1. Lügatte ve Istılahta Furkān

Tevhîdî düşüncenin en mühim denge unsurlarından biri olan “furkān” kelimesinin kendisinden türemiş olduğu فرق fiil kökü, “iki şeyin arasını ayırmak, birini diğerinden tefrik ve temyiz etmek manalarına gelir.[47] Mesela saç ayrımına “fark” denir. Diğerlerinden ayrılmış bir koyun sürüsüne “firk” ve “ferîka” denir. Bir şeyden yarılıp ayrılan parçaya yine “firk” denir.[48] Sabah vaktine de “Furkān” ismi verilmiştir. Zira gece ile gündüzün arası onunla ayrılır ve karanlık gündüzden sıyrılıp gider.[49]

Meşhur müfessir Taberî’ye göre “furkān” kelimesinin aslı, iki şeyin arasını açmak ve ayırmaktır. Bu da bazen hüküm ve kurtarma ile bazen de delil ortaya koymak ve yardım etmek gibi hak ile batılın arasını ayıran şeylerle olur.[50] İbn Kesîr (ö. 774/1373), furkān’ı hak ile batılın, hidayet ile dalaletin arasını ayıran şey diye açıklar.[51] Muasır müfessir Elmalılı bu kelimeyle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Furkān aslında iki şey arasını katʻiyyen fasledip ayırmak demektir. Hakkı, nâhakkı, küfr ü imanı, halâl u harâmı, nizâ u davayı katʻeden, ayıran her şeye de furkān denilir ve bu mana iledir ki Kur’ân’ın lâkab-ı mahsusu olmuştur.”[52] Yine muasır müfessirlerden İbn Âşûr, “Furkān, hak ile batılın arasını ayıran söz veya fiildir” der.[53] Zira Allah Teâlâ Bedir Gazvesi’ni “Furkān Günü” diye isimlendirmiştir. Çünkü o gün, hak ile bâtılı ayırmış[54], Müslümanların zafer kazandığını ve düşmanlarına üstün geldiklerini göstermiştir.[55]

Furkān öz olarak, ilahi kitapların, vahiylerin, peygamberlere verilen mucizelerin ve doğru davranışın hakkı batıldan ayırıcı vasfını ifade eder. Tabiî ki bunların hepsinin başında Kur’ân-ı Kerîm gelmektedir. Bu sebeple “Furkān”, onun isimlerinden biri olmuştur.[56] Buna göre Kur’ân, hakkı bâtıldan, imanı küfürden ayıran bilgileri tafsilatlı bir şekilde ihtiva etmektedir. Hüccetleri, delilleri, farz ve diğer hükümlerinin hudutları vasıtasıyla haklı ile haksızın arasını ayırmaktadır. Bunu da hüküm ve yargı itibariyle haklıya yardım etmek ve haksızı yardımsız bırakmak sûretiyle gerçekleştirmektedir.[57] O, haktır; doğruyu, hakikati bildirir ve kendisine sarılanları en doğru ve en sağlam yola götürür.[58] el-Bakara 2/185. âyette Kur’ân’ın hâli olarak zikredilen furkān, “dinde şüphelerden ve dalâletten bir çıkış yolu” olarak tefsir edilmiştir.[59] Âyete, “O Şehr-i Ramazan ki insanları irşad için hak furkānı, hidâyet delili beyyineler hâlinde Kur’ân onda indirildi” diye meal veren Elmalılı, sanki Kur’ân’ın hakkı tefrik etmede bir ölçü olduğuna dikkat çekmek ister gibidir.[60] Bir kısım âyetlerden Furkān’ın önceki ilahî kitaplara da sıfat olduğu ve peygamberlere verildiği görülmektedir.[61] Ancak onun bir de peygamberler dışındaki insanlara verildiği ifade edilmektedir ki biz de bu çalışmamızda meselenin bu yönüne dikkat çekeceğiz:

 

2.2. Doğruyu Yanlıştan Ayırma Melekesi

Furkān’ın manalarından birinin Allah’ın iman ve takvâ ehli kullarına lütfettiği doğruyu yanlıştan ayırma melekesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu manayı açıkça ifade eden bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

“Ey iman edenler! Allah’a saygıda (takvâ) kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lutuf sahibidir.”[62]

Bu manayı tercih eden müfessirlerden Mücâhid, âyetin konumuzla ilgili kısmını, “dünya ve âhirette çıkış yolu verir”[63] diye tefsir ederken, Tüsterî (ö. 283/896), “dinde bir nûr verir, hak ile batıl arasındaki şüphelerden kurtarır” manasını tercih etmiştir.[64] Kelbî (ö. 146/763) “size bir basîret verir” demiştir. İbn Zeyd, “onlara bir ayrım (gücü) verir, kalplerinde hak ile batıl birbirinden ayrılır, böylece hakkı tanır ve ona şahitlik ederler” diye açıklamıştır.[65] İbnü’l-Cevzî’nin (ö. 597/1201) nakline göre İbn Zeyd ve İbn İshâk, “kalplerine bir hidayet verir, onunla hak ile batılın arasını ayırırlar” demişlerdir.[66]

Kuşeyrî (ö. 465/1072), furkān’ı, hak ile batılı ayıran bol ilim ve kuvvetli ilham diye tefsir ederek, âlimlerin furkānının burhandan (delilden) geldiğini, âriflerin furkānının ise ilâhî bir mevhibe olduğunu, âlimlerin bunu çalışarak elde ettiklerini, âriflere ise Rablerinin cömertliği gereği ihsan edildiğini söylemiştir.[67]

İbn Cüzey (ö. 741/1340) furkān’ın hak ile batıl arasındaki ayrım olduğunu söyledikten sonra “Bu, takvanın kalbi nurlandırdığına, sadra inşirah verdiğine, ilmi ve marifeti artırdığına bir delildir” açıklamasını yapar.[68]

Hâzin (ö. 741/1341) bu âyeti, “Kalbinize bir nûr ve tevfîk verir, onunla hak ile batılın arasını ayırırsınız” şeklinde açıklar.[69]

Bazı müfessirler de “dalâletten çıkış veya çıkaran şey” diye tefsir etmişlerdir.[70]

İbn Kesîr furkān’ın farklı manalarını verdikten sonra şöyle der: İbn İshâk’tan gelen şu tefsir öncekilerden daha umumîdir ve onların hepsini gerektirir: Kim Allah’ın emirlerini yaparak ve yasaklarını terkederek ondan sakınırsa (takvâ), hakkı tanıyıp batıldan ayırmaya muvaffak kılınır. Bu da onun zafer kazanması, kurtulması, dünya işlerinden bir çıkış yolu bulması, kıyamet günü saadete ermesi, günahlarının silinip insanlardan örtülmesi ve Allah’ın bol sevabına nail olmasının sebebidir. Zira Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler; Allah’a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nûr versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”[71]

İbn Kesîr bu tefsiriyle furkān kelimesine verilen bütün manaları ustalıkla bir araya getirmiş görünmektedir.

Takvâ sahibi mü’minlere verilen ve hak ile batılın arasını ayıran maddî ve manevî, kavlî ve fiilî her türlü ayırıcı vâsıta ve ayırma kâbiliyeti olarak karşımıza çıkan furkān, İslâmî ilimlerin Tevhidî Düşünce ekseninden sapmaması için son derece önem arzeden bir melekedir. Dolayısıyla onu elde etmek için gayert etmek, onu elde eden âlimlere itibar etmek gerekir. Bir kul Allah’ın emirlerine riayet ederse O da kulunun kalbine furkān yani bir nur, bir meleke verir, kul onunla doğruyu-yanlışı, güzeli-çirkini, iyiyi-kötüyü rahatlıkla ayırabilir. Bu kul bir de âlim birisi olursa onun ilmî çalışmalardaki tercihleri daha büyük bir değer kazanır. Dolayısıyla Tevhidî Düşünce Sistemi’ne hizmet edecek âlimlerin öncelikle bu furkānı elde etme gayreti içinde olmaları gerekmektedir.

Şimdi de tevhîdî düşüncenin üçüncü denge unsuruna bakalım:

 

3. Hikmet

3.1. Lügatte ve Istılahta Hikmet

حكم fiil kökü, “men etme” manasını ifade eder. Mesela bu kökten türeyen hüküm, zulümden men etmektir. Hayvanı koşmaktan engellediği için geme hakemetü’l-licâm veya hakemetü’d-dâbbe denilmiştir. Beyinsiz birinin elinden tutup onu yanlış yapmaktan engelleyen kişi حَكَمْتُ السَّفِيهَ وَأَحْكَمْتُهُ der. Hikmet de insanı cehaletten alıkoyar. Hikmetli, tecrübeli, olgun kimseye muhakkem denir.[72] Halîl b. Ahmed (ö. 175/791) hikmetin adalet, ilim ve hilme dayandığını söyler. Bir kimse hikmet ehli olduğunda “أحْكَمَتْه التَجارِبُ: tecrübeler onu hakîm yaptı” denir.[73] İbn Düreyd (ö. 321/933), “Sana öğüt veren, seni sınırlayan, iyiliğe çağıran veya çirkinlikten nehyeden her söz hikmettir” der.[74] Fîrûzâbâdî (ö. 816/1415) ise hikmeti; adalet, ilim, hilim, nübüvvet, Kur’ân ve İncil diye açıklar.[75] Bu kökten türeyen ahkame, sağlam yaptı; istahkame de bozulmaktan korudu manalarına gelir.[76] Masdar olarak hikmetin menʻ-i fesâd ve celb-i salâh manası vardır ki hüküm, hükûmet, muhkemlik hep bu esastan alınmıştır.[77]

Bu manalardan hareketle, hikmeti; “insanı cahillik, akılsızlık, haksızlık ve fesattan koruyup engelleyen ve ona iyi şeyleri kazandıran ilim ve anlayış” diye tarif edebiliriz.

 

3.2. Müfessirlere Göre Hikmet

Müfessirler hikmet kelimesinin Kur’ân’da zikrediliş şekillerine bakarak muhtelif tarifler yapmışlardır. Mukâtil b. Süleymân (ö. 150/767), muhtelif âyet-i kerimelerde geçen hikmet kelimesinin Kur’ân’ın öğütleri,[78] anlayış, ilim,[79] nübüvvet,[80] Kur’ân’ın tefsiri[81] ve Kur’ân[82] manalarına geldiğini ifade eder.[83] Taberî, hikmetin, hak ile batılın arasını ayıran hükümden alındığı kanaatinde olduğunu söyler.[84] Yani âdil davranarak, ilâhî ölçülere riayet ederek doğru hükmü vermek, doğru ile yanlışın arasını ayırmak hikmet olmaktadır. Hikmet’in tarif ve izahına en fazla yoğunlaşan müfessirlerden biri Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’dır. O, hikmetin bütün manalarını tefsirlerden derleyip bir araya getirmiş ve uzun uzun izahlarda bulunmuştur. Yukarıda zikredilenler dışında şu manaları zikretmiştir:

– Hikmet, ilim ve amelde ihkâm, söz ve fiilde isabettir. Sözde isabet hakka, fiilde isabet hayra yöneliktir.

– İlim ve onunla ameldir. Herhangi bir nazarî ilim bizzat bir hikmet olmadığı gibi tesadüfî olan herhangi bir gayr-ı ilmî amel de öyledir. Yani ilim amele sebep olmalı, amel ilimden kaynaklanmalı ve her ikisi de zararı defedip maslahatı celbetmelidir.

– İlim ve fıkıhtır.

– Her şeyin manasını tanımak ve anlamaktır.

– Sünnet-i muhkemedir.

– Her şeyi yerine ve mertebesine koymaktır. Şu halde hikmet, adalet demek olur.

– Güzel ve isabetli fiillere yönelmektir. Bu gaye devamlı olduğu için hikmetin sâbit bir meleke ve bir ahlâk olduğu açıktır.

– Siyasette beşerî imkânlar dâhilinde Allah Teâlâ’ya iktidâdır ki bu da ilmini cehilden, fiilini zulümden, cömertliğini cimrilikten, hilmini beyinsizlikten arındırmakla olur.

– İlâhî ahlâk ile ahlaklanmaktır. Hikmetin başı, mevcûdâta ibret nazarıyla bakıp tefekkür ve tezekkürde bulunarak bir anlayışa ve ilme ulaşmak; ortası, dîn ve tâat; sonu da âhiret saâdetidir.

Hikmet bir nûrdur ki vesvese ile makamın arası bununla ayrılır.[85] İbn Zeyd de hikmeti, Allah’ın kalpte yarattığı ve kendisiyle o kulunu nurlandırdığı bir şey olarak tarif etmiştir.[86] İbn Atıyye, “hikmet, dinde fıkıh ve bir seciye ve Allah’tan bir nûr olan anlayıştır” tarifini nakleder.[87]

Bu tarifleri şu üç noktada birleştirmek mümkündür: Hikmet, faydalı amele götürmesi haysiyetiyle ilim, ilme dayanması haysiyetiyle faydalı amel, ilim ve amelde ihkâm (sağlam yapmak), diğer bir tabirle söz ve fiilde isabettir. Bunu kısaca ilim ve fıkıh diye özetleyebiliriz.[88]

İbnü’l-Cevzî şu tefsirleri nakleder:

  1. Vahiyle hüküm vermek,
  2. Helal ve haram,
  3. Kitapta olan hükümleri açıklamak, doğrunun ilhâm edilmesi, cevabın doğruluğunun kalbe ilkâ edilmesi.[89]

Bu açıklamalara göre Tevhîdî Düşünce Sistemi’ne bağlı ilimlerde göz önünde tutulması gereken en önemli şey hikmettir. Hikmete talip olmak, onu elde ederek en doğru ilme ulaşmak ve onunla amel etmek gerekmektedir.

Hikmet, Kur’ân’ın bir yerinde kitap ve mülk kelimesiyle, iki yerde de sadece mülk kelimesiyle birlikte zikredilir. İbrahim âilesine ve Hz. Davud’a mülk ile birlikte hikmetin de verildiği beyan edilir.[90] Burada bahsedilen hikmet, insanların idaresini ve devlet yönetimini adaletle ve doğrulukla yerine getirme bilgisi ve kabiliyeti olarak anlaşılabilir.

Hikmet, Kur’ân’da birer kez de mevʻiza, hayr ve âyet kelimeleriyle birlikte zikredilir ki Mevʻiza ile birlikte geçen hikmet’in, insanları Allah’a davet ederken en münasip usulleri kullanmak olduğu söylenebilir.

İsrâ sûresinin 22-39. âyetlerinde bazı emir ve yasaklar sayıldıktan sonra, “İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir”[91] buyrulur. Bu hikmetler arasında “Ölçü ve tartıyı doğru yapmak” da yer alır.

Allah Teâlâ hikmeti öncelikle peygamberlerine lütfettiği gibi onların dışındaki insanlara da vermektedir. Tevhidî Düşünce Sistemi’ne bağlı ilim dallarını dengede tutacak olan da daha çok peygamber olmayan insanlara verilen bu kabiliyettir. Zira onlar asırlarca bu hikmetle amel ederek doğruya isabet etmeye devam edeceklerdir. Bundan sonra peygamber gelmeyeceğini düşündüğümüzde bunun önemi daha fazla anlaşılır. Şimdi bu konuyu ele alalım:

 

3.3. İnsanlara Verilen Hikmet

Kur’ân’da peygamber olmayan insanlara verilen hikmetten bahsedilir. Bu konuda ilk akla gelen Lokman (a.s)’dır. Zira peygamber olmadığı yönündeki görüşler daha kuvvetlidir. Ona verilen hikmetlerin en güzelleri, oğluna yaptığı kıymetli öğütler hâlinde Kur’an’da zikredilmiştir:

Yavrum! Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk büyük bir zulümdür. Yavrum! Yaptığın iyilik veya kötülük hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, Allah onu çıkarıp ahirette karşına getirir. Çünkü Allah her şeyi bütün incelikleriyle bilir, her şeyden hakkiyle haberdardır. Yavrum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Bu uğurda başına gelecek belalara sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren önemli işlerdir. Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, çokça övünüp duran hiç kimseyi sevmez. Yürüyüşünde ölçülü ve dengeli ol. Konuşurken de sesini ayarla. Unutma ki, seslerin en beğenilmeyeni eşeklerin sesidir!”[92]

Şirkten sakındırarak söze başlayan Lokman (a.s), tevhide ve Allah’ın kemal sıfatlarına ısrarla vurgu yapmıştır. İbadet ve ahlâka da teşvik eden Hz. Lokman, her hususta ölçü ve dengeye dikkat etmenin önemini ortaya koymuştur. Hiç şüphesiz bu ifadeler Tevhîdî Düşünce Sistemi’ni hikmetle anlatmanın en güzel örneğidir.

Yine Bakara sûresinin 267-269. âyetlerinde, hikmetin ne olduğundan, kendisine hikmet verilen insanların hâllerinden ve kazançlarından bahsedilmektedir. Allah Teâlâ bu âyetlerde infâktan bahsediyor. İnananların, kendilerine Allah tarafından lütfedilen mallarından ihtiyaç sahiplerine vermelerini istiyor. Kendilerine verildiğinde gözlerini kapatmadan alamayacakları bayağı şeyleri infâk diye vermeye kalkmamalarını istiyor. Ardından Allah’ın emrini mi yoksa şeytanın emrini mi dinlemek gerektiği konusuna geliyor. Şeytan insanı fakirlikle korkutup onu cimrilik ve hayâsızlık yapmaya çağırır. Allah Teâlâ ise mağfireti ve bol nimet vermeyi vaʻdeder. Bu durumda akıllı bir insan şeytana değil Allah’a itaat etmelidir. Hikmet de budur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona büyük iyilik verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”[93] Bu âyetteki hikmeti İmam Kuşeyrî şöyle açıklar: Hikmet; Allah’ın uyarılarının kişiye hâkim olup, şeytanın çağrısına kulak vermemesidir. Allah’ın yüceliğinin kişiyi tesiri altına alıp, onu şeytani aldatmaların etkilememesidir. Yine hikmet nefsin kötü arzularının insanı esir edememesidir. Hikmet işlerin doğrusudur, ilahi emirlere uygun hareket etmektir. Hikmetin karşıtı akılsızlık (sefeh) olup o da ilahi emirlere karşı gelmektir. Hikmet hakkı ve gerçeği görmek iken akılsızlık hakkı bırakıp batılı görmektir.[94]

Zemahşerî’ye göre infaktan bahseden âyetlerin arasında hikmetten bahsedilmesinden murad, insanları infakla ilgili âyetlerin muhtevasıyla amel etmeye teşviktir.[95]

Âyette hikmet verilen kimseye büyük bir hayır verildiği ifade ediliyor. Diğer taraftan Kur’ân “âhirete göre dünya hayatından istifadenin pek az bir şey[96] olduğunu beyan ediyor. Dünya bütün nimetleriyle birlikte “az” diye vasıflandırılıyor. Dünya malının bir imtihan[97] bir süs[98], dünya hayatının da “bir eğlence ve oyun”[99] olduğu haber veriliyor. Dinde ilim sahibi olma, Allah’ın emrini anlama ve onu hayata yansıtma ise “büyük hayır” olarak medhediliyor.[100] Bu da dünya malı yanında ilim ve hikmetin ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.

Âyetin sonunda “Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” buyrulması, hikmetin akıl ile olan yakın alâkasına dikkat çekiyor. İnsana lütfedilen akıl, hem vahyi anlayıp hikmet elde eder, hem de kendi ürettiği fikirle vahyin beyan etmediği hikmetleri bulup idrak edebilir. Dünya hayatındaki ilim, irfan, kültür ve medeniyetin gelişmesinde insan aklının fonksiyonu düşünüldüğünde bu gerçek kolaylıkla görülebilir. Vahyi indiren Allah olduğu gibi, insana akıl denen değerli gücü veren de O’dur. Dolayısıyla hikmetin elde edilmesi ve hayata yansıtılmasında vahiy kadar insan aklı da önemlidir.

Zemahşerî’ye göre Allah kime ilim verir ve onunla amel etmeye muvaffak kılarsa ona çok büyük bir hayır verilmiş olur. Allah katında hakîm, ilmiyle amel eden âlimdir. “Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” ifadesinden murad da çok bilen ve ilmiyle amel eden hukemâdır.[101]

İbn Âşûr’a göre Allah hikmet verdiği kişiye akıl selâmeti verir, sahip olduğu kuvvetleri itidalli kılar, onu hakikatleri anlamaya ve hakka boyun eğmeye kâbiliyetli hâle getirir. Onu böyle davranmaktan hevası, asabiyeti ve kibri engellemez. Çevre şartları da ona bunları kolaylaştıracak sûrette olur.[102]

Yeniden hatırlayacak olursak hikmet; Kur’ân ve onu anlamak, Kur’ân’ı okumak, üzerinde tefekkür etmek ve ezberlemek, sözde ve fiilde isabet, dinde ilim sahibi olmak, dinde ince anlayış (fıkıh) sahibi olmak, akıl, anlayış, haşyetullah, Allah’ı bilmek, nübüvvet, sünnet, veraʻ sahibi olmak diye tarif edilmiştir.[103]

Hikmetin peygamberlere has olan nübüvvet manası dışındaki anlamlarını düşündüğümüzde Tevhîdî Düşünce Sistemi’nde Kur’ân’ı okumanın, âyetleri üzerinde tefekkür edip onu derinlemesine anlamanın, ilmini elde edip lafızlarını ezberlemenin çok mühim bir yeri vardır. Kur’ân’ın tefisiri olan sünneti bilmek de ayrı bir önem arzeder. Bunları elde ettikten sonra getirdikleri Tevhîdî Düşünce Sistemi’nin derinliğine inmek için akıl, anlayış ve fıkha sahip olmak son derece lüzumludur. Bunların neticesinde insanın sözü ve fiili isabetli hâle gelir, Allah’ı daha iyi tanır, O’ndan korkar, bildikleriyle amel eder ve veraʻ sahibi olur. Şüpheli şeylerden uzak durarak hayatını takva üzere yaşar. Hâsılı hikmeti elde eden bir insan dengeli, ölçülü ve isabetli bir inanca, fikre, amele ve muameleye sahip olur. Ürettiği ilim ve fikir Tevhîdî Düşünce Sistemi’ne uygun olur. İlmiyle amel ettiği için de İslâm’ın istediği kâmil bir insan hâline gelir.

Bunun yanında hikmet kelimesinde, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaya, hakikati tespit etmeye yarayacak bir mîyâr, bir ölçü ve bir kabiliyet mânasının da yer aldığı sonucuna varabiliriz. Bu mîyâr, Tevhîdî Düşünce Sistemi’nin itidal ve dengesini muhafaza açısından çok büyük bir öneme sahiptir.

 

Sonuç

Sonuç olarak Kur’ân’a baktığımızda, insanlara, peygamberler ve ilahî kitapların yanında üç temel ölçü ve mîyârın verildiğini ve onların da bu ölçülerle en doğru yolu bulup orada istikametle yürüyebildiklerini görüyoruz. Bu ölçülerden birini ifade eden mîzân kelimesi Kur’ân’da; kâinattaki denge ve ölçü, adalet, bu adaleti sağlama vasıtalarının en önemlisi olan terazi ve âhirette amellerin tartıldığı âlet gibi manalarda kullanılmıştır. Burada bizim dikkat çekmek istediğimiz yönü ise insana verilen akıl ve dengeyi de içine alan ve söz ve fiillerin itidalini sağlayan bir ölçü, bir muvâzene, bir mîzân-ı aklî ve fikrî olmasıdır.

İkinci ölçü olan Furkān, ilâhî kitapların ve bilhassa da Kur’ân’ın hem ismi, hem de vasfı olduğu gibi hem peygamberlere, hem de takvâ sahibi mü’minlere verilen ve hak ile batılın arasını ayıran maddî ve manevî, kavlî ve fiilî her türlü ayırıcı vâsıta, tefrik ve temyiz kabiliyetidir. Eski-yeni hak ile batılı ayıran her olay, Allah’ın her fiil ve mahlûku furkān olarak isimlendirilmiştir. Bizim daha çok üzerinde durduğumuz furkān ise peygamber olmayan insanlara verilen hak ile batılın arasını ayırma kabiliyetidir. Allah, takvâ sahibi kullarının kalbine bir nûr ve tevfîk verir, onlar da bununla hak ile batılın arasını kolayca ayırıverirler.

Üçüncü ölçü ise hikmettir. İlim, akıl, anlayış, tecrübe, vahiy, ilham ve adaletle çok yakın ilgisi olan hikmet, bildiğini tam bilmeyi, yaptığını en güzel şekilde yapmayı, her türlü zarardan uzaklaşıp bütün faydalı şeyleri elde etmeyi sağlayan bir anlayış ve melekedir. Allah’ın kalbine koyduğu bir nûr ile hikmete kavuşan insan her şeyi olması gerektiği şekilde yerli yerince yapar.

Bu üç ölçünün de ortak noktası insanda bir kâbiliyet hâline gelerek onun fikrine, sözüne ve fiiline yön vermeleri, en doğruya isabet etmesini sağlamalarıdır. Bunlar öncelikle peygamberlere verilir, daha sonra da derece derece takvâ sahibi kullara lütfedilir. Bu ölçüleri elde eden bir insan, dünya ve âhiretini mâmûr edecek çok büyük bir hayra ulaşmış, önünü aydınlatacak ve her ihtiyaç duyduğunda rahatlıkla kullanabileceği bir nûr elde etmiş olur. Bu yönüyle bunlar Kur’ân’ın merkez kavramları arasında sayılabilirler. Dolayısıyla bu kavramlar üzerinde ısrarla durularak insanların şuurlarına iyice yerleştirilmelidir ki hem dünya hayatının nizâmı, hem de âhiret hayatının selâmeti kolayca temin edilebilsin.

 

Kaynakça

Ahmed b. Muhammed b. Hanbel b. Hilâl b. Esed eş-Şeybânî, Ebû Abdullah. Müsned. 6 cilt. Kâhire: Müessesetü Kurtuba, ts.

Âlûsî, Ebü’s-Senâ Şihâbüddîn Mahmûd b. Abdillâh b. Mahmûd el-Hüseynî. Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-azîm ve’s-sebʻi’l-mesânî. Thk. Ali Abdülbârî Atıyye. 16 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415.

Beydâvî, Nâsırüddîn Ebû Saîd (Ebû Muhammed) Abdullāh b. Ömer b. Muhammed. Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl. Thk. Muhammed Abdurrahman el-Merʻaşlî. 5 cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418.

Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed bin İsmail el-Cuʻfî. el-Câmiʻu’l-müsnedü’s-sahîhu’l-muhtasar min umûri Rasûlillâh (s.a.v) ve sünenihî ve eyyâmih. 8 cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992.

Ebû Hayyân Muhammed b. Yûsuf b. Ali b. Yûsuf b. Hayyân Esîruddîn el-Endelüsî. el-Bahru’l-muhît fi’t-tefsîr. Thk. Sıdkî Muhammed Cemîl. 10 cilt. Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1420.

Ebü’s-Süûd Muhammed b. Muhammed b. Mustafa el-Imâdî. İrşâdü’l-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm. 9 cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ts.

Elmalılı Muhammed Hamdî Yazır. Hak Dîni Kur’ân Dili. 8 cilt. İstanbul: Bedir Yayınevi, 1993.

Ferrâ’, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd b. Abdillâh el-Absî. Meâni’l-Kur’ân. Thk. Ahmed Yûsuf en-Necâtî – Muhammed Ali en-Neccâr – Abdü’l-Fettâh İsmail eş-Şelebî. 3 cilt. Mısır: Dâru’l-Mısrıyye, ts.

Fîrûzâbâdî, Ebü’t-Tâhir Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kūb b. Muhammed (ö. 817/1415). el-Kāmûsü’l-muhît. Thk. Muhammed Nuaym el-Araksûsî. Beyrut: Risale, 1426/2005.

Halîl b. Ahmed b. Amr b. Temîm el-Ferâhîdî (el-Fürhûdî), Ebû Abdirrahmân. Kitâbu’l-Ayn. Thk. Dr. Mehdî el-Mahzûmî – Dr. İbrahim es-Sâmirrâî. 8 cilt. Dâru’l-Hilâl, ts.

Hâzin, Ebü’l-Hasen Alâüddîn Alî b. Muhammed b. İbrâhîm el-Bağdâdî. Lübâbü’t-te’vîl fî meʻâni’t-Tenzîl. Tash. Muhammed Ali Şâhin. 4 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415.

Işık, Şemsettin. “Rahman Suresi 7-9. Ayetler Çerçevesinde Kozmik Denge”. Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 3/6 (2014): 84-94.

İbn Âşûr, Muhammed Tâhir b. Muhammed b. Muhammed Tâhir et-Tûnusî. et-Tahrîr ve’t-tenvîr. 30 cilt. Tûnus: ed-Dâru’t-Tûnusiyye, 1984.

İbn Atıyye, Ebû Muhammed Abdülhak b. Gālib b. Abdirrahmân b. Gālib el-Muhâribî el-Gırnâtî el-Endelüsî. el-Muharraru’l-vecîz fî tefsiri’l-Kitâbi’l-Azîz. Thk. Abdü’s-Selam Abdü’ş-Şâfî Muhammed. 6 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1422.

İbn Cüzey, Ebü’l-Kāsım Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Kelbî el-Gırnâtî. et-Teshîl li-ulûmi’t-Tenzîl. Thk. Abdullah el-Hâlidî. 2 cilt. Beyrut: Dâru’l-Erkam b. Ebi’l-Erkam, 1416.

İbn Düreyd, Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasen el-Ezdî el-Basrî. Cemheretü’l-luga. Thk. Remzî Münîr Baʻlebekî. 3 cilt. Beyrut: Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, 1987.

İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahman b. İdris b. Münzir et-Temîmî el-Hanzalî er-Râzî. Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm. Thk. Es’ad Muhammed et-Tîb. 13 cilt. Memleketü’l-Arabiyyeti’s-Suûdiyye: Mektebetü Nizâr Mustafa el-Bâz, 1419.

İbn Fâris, Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriyyâ b. Muhammed er-Râzî el-Kazvînî el-Hemedânî (ö. 395/1004). Muʻcemu mekâyîsi’l-luğa. Thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn. 6 cilt. Dâru’l-Fikr, 1399/1979.

İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr el-Kureşî el-Basrî ed-Dımeşkî. Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm. Thk. Sâmî b. Muhammed Selâme. 8 cilt. Dâru’t-Taybe, 1420/1999.

İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem b. Ali, Ebü’l-Fadl Cemâlüddîn el-Ensârî el-İfrîkî (v. 711/1311). Lisânü’l-Arab. 15 cilt. Beyrut: Dâru Sâdır, 1414.

İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed el-Bağdâdî. Zâdü’l-mesîr fî ılmi’t-tefsîr. Thk. Abdürrazzâk el-Mehdî. 4 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1422.

İz b. Abdüsselâm, Ebû Muhammed İzzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi’l-Kāsım es-Sülemî ed-Dımaşkī. Tefsîru’l-Kur’ân. Thk. Dr. Abdullah b. İbrahim el-Vehbî. 3 cilt. Beyrut: Dâru İbn Hazm, 1416/1996.

Kirmânî, Ebü’l-Kāsım Tâcülkurrâ Burhânüddîn Mahmûd b. Hamza b. Nasr. Ğarâibu’t-tefsîr ve acâibu’t-te’vîl. 2 cilt. Cidde: Dâru’l-Kıble li’s-Sekâfeti’l-İslâmiyye – Beyrut: Müessesetü Ulûmi’l-Kur’ân, ts.

Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr b. Ferh. el-Câmiʻ li-ahkâmi’l-Kur’ân. Thk. Ahmed el-Berdûnî – İbrahim Itfeyyiş. 20 cilt. Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1384/1964.

Kuşeyrî, Ebü’l-Kāsım Zeynülislâm Abdülkerîm b. Hevâzin b. Abdilmelik. Letâifü’l-işârât. Thk. İbrahim el-Besyûnî. 3 cilt. Mısır, el-Hey’etü’l-Mısrıyyetü’l-Âmme li’l-Kütüb, ts.

Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd es-Semerkandî. Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne. Thk. Mecdî Baslûm. 10 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1426/2005.

Mukātil b. Süleymân b. Beşîr el-Ezdî el-Belhî, Ebü’l-Hasen. el-Vucûh ve’n-Nezâir. Haz. Ali Özek. İstanbul: İlmî Neşriyat, 1993.

Mücâhid b. Cebr et-Tâbiî el-Mekkî el-Kureşî el-Mahzûmî, Ebü’l-Haccâc. Tefsîru Mücâhid. Thk. Dr. Muhammed Abdüsselâm Ebu’n-Nîl. Mısır: Dâru’l-Fikri’l-İslâmi’l-Hadîs, 1410/1989.

Râgıb el-İsfahânî, Ebü’l-Kāsım Hüseyn b. Muhammed b. el-Mufaddal. Müfredâtü elfâzi’l-Kur’ân. Thk. Safvân Adnân Dâvûdî. Dımeşk: Dâru’l-Kalem, 1418/1997.

Râzî, Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer b. Hasen b. Hüseyn et-Teymî. et-Tefsîru’l-kebîr (Mefâtîhu’l-ğayb). 32 cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420.

Saʻlebî, Ahmed b. Muhammed b. İbrahim, Ebû İshak. el-Keşfü ve’l-beyân an tefsîri’l-Kur’ân. Thk. Ebû Muhammed b. Âşûr – Nezîr es-Sâidî. 10 cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1422/2002.

Semerkandî, Ebü’l-Leys İmâmü’l-hüdâ Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhîm. Bahru’l-ulûm. 3 cilt. Yy., ts.

Semîn el-Halebî, Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Yûsuf b. İbrâhîm (Abdiddâim). ed-Dürrü’l-masûn fî ulûmi’l-Kitâbi’l-Meknûn. Thk. Ahmet Muhammet el-Harrât. 11 cilt. Dımeşk: Dâru’l-Kalem, ts.

Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr b. Yezîd el-Âmülî et-Taberî el-Bağdâdî. Câmiu’l-beyân fî te’vîli’l-Kur’ân. Thk. Ahmed Muhammed Şâkir. 24 cilt. Müessesetü’r-Risâle, 1420/2000.

Toprak, Süleyman. “Mîzan”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 30: 211-212. Ankara: TDV Yayınları, 2005.

Tüsterî, Ebû Muhammed Sehl b. Abdillâh b. Yûnus b. Îsâ b. Abdillâh b. Refî’. Tefsîrü’l-Ķur’âni’l-azîm (Tefsîrü’t-Tüsterî). Thk. Muhammed Bâsil Uyûn es-Sûd. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1423/2002.

Zemahşerî, Ebü’l-Kâsım Cârullah Mahmûd b. Ömer b. Muhammed el-Hârizmî. el-Keşşâf an hakâiki gavâmızı’t-Tenzîl ve uyûni’l-ekâvîl fî vücûhi’t-te’vîl. 6 cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1407.

 

[1] Bu tebliğ, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi ve İLMAR (İlmi ve Metodolojik Araştırmalar Merkezi)’ın işbirliği ile 7-9 Eylül 2018 tarihleri arasında Bolu’da düzenlenen “Tevhidi Düşünce Işığında İlim Dallarının Yeniden İnşası Şurası”na sunulmuştur.

[2] Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriyyâ b. Muhammed er-Râzî el-Kazvînî el-Hemedânî (ö. 395/1004), Muʻcemu mekâyîsi’l-luğa, thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn (Dâru’l-Fikr, 1399/1979), 6: 107.

[3] Ebü’t-Tâhir Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kūb b. Muhammed el-Fîrûzâbâdî, el-Kāmûsü’l-muhît, thk. Muhammed Nuaym el-Araksûsî (Beyrut: Risale, 1426/2005), 1238.

[4] Muhammed b. Mükerrem b. Ali, Ebü’l-Fadl Cemâlüddîn b. Manzûr el-Ensârî el-İfrîkî (ö. 711/1311), Lisânü’l-Arab (Beyrut: Dâru Sâdır, 1414), 13: 446-448.

[5] eş-Şûrâ 42/17; er-Rahman 55/7; Ebü’l-Haccâc Mücâhid b. Cebr et-Tâbiî el-Mekkî el-Kureşî el-Mahzûmî, Tefsîru Mücâhid, thk. Dr. Muhammed Abdüsselâm Ebu’n-Nîl (Mısır: Dâru’l-Fikri’l-İslâmi’l-Hadîs, 1410/1989), 636.

[6] Saʻlebî, Ahmed b. Muhammed b. İbrahim, Ebû İshak (ö. 427/1035), el-Keşfü ve’l-beyân an tefsîri’l-Kur’ân, thk. Ebû Muhammed b. Âşûr – Nezîr es-Sâidî (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1422/2002), 9: 178; Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed el-Bağdâdî, İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr fî ılmi’t-tefsîr, thk. Abdürrazzâk el-Mehdî, (Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1422), 4: 206; Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr b. Ferh el-Kurtubî, el-Câmiʻ li-ahkâmi’l-Kur’ân, thk. Ahmed el-Berdûnî – İbrahim Itfeyyiş (Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1384/1964), 17: 154.

[7] Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne, thk. Mecdî Baslûm (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1426/2005), 9: 464. Bkz. Ebû Muhammed İzzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi’l-Kāsım es-Sülemî ed-Dımaşkī, Tefsîru’l-Kur’ân, thk. Dr. Abdullah b. İbrahim el-Vehbî (Beyrut: Dâru İbn Hazm, 1416/1996), 3: 262; Kurtubî, 17: 154.

[8] Mâtürîdî, 9: 464.

[9] Ebü’l-Leys İmâmü’l-hüdâ Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhîm es-Semerkandî, Bahru’l-ulûm (yy., ts.), 3: 379.

[10] Ebü’l-Kāsım Hüseyn b. Muhammed b. el-Mufaddal er-Râgıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâzi’l-Kur’ân, thk. Safvân Adnân Dâvûdî (Dımeşk: Dâru’l-Kalem, 1418/1997), 868; İbn Âşûr, Muhammed Tâhir b. Muhammed b. Muhammed Tâhir et-Tûnusî, et-Tahrîr ve’t-tenvîr (Tûnus: ed-Dâru’t-Tûnusiyye, 1984), 27: 238.

[11] er-Rahmân 55/7-9 (Tefsîru Mücâhid, 636; Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd b. Abdillâh el-Absî el-Ferrâ’ (ö.207/822), Meâni’l-Kur’ân, thk. Ahmed Yûsuf en-Necâtî – Muhammed Ali en-Neccâr – Abdü’l-Fettâh İsmail eş-Şelebî (Mısır: Dâru’l-Mısrıyye, ts.), 3: 113; Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr b. Yezîd el-Âmülî et-Taberî el-Bağdâdî, Câmiu’l-beyân fî te’vîli’l-Kur’ân, thk. Ahmed Muhammed Şâkir (Müessesetü’r-Risâle, 1420/2000), 22: 13); eş-Şûrâ 42/17 (Taberî, 21: 520; Saʻlebî, 8: 307; İbnü’l-Cevzî, 4: 62).

[12] er-Rahmân 55/7-9.

[13] Mâtürîdî, 9: 464. Bkz. Iz b. Abdisselâm, 3: 262; Kurtubî, 17: 154.

[14] Iz b. Abdisselâm, 3: 262; Kurtubî, 17: 155.

[15] Saʻlebî, 9: 178; İbnü’l-Cevzî, 4: 206.

[16] Kurtubî, 17: 154.

[17] Mâtürîdî, 9: 464.

[18] Tefsîru Mücâhid, 636.

[19] Ferrâ’, 3: 113.

[20] Taberî, 22: 13.

[21] Semerkandî, 3: 379.

[22] Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 868.

[23] İbn Âşûr, 27: 238.

[24] Elmalılı Muhammed Hamdî Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili (İstanbul: Bedir Yayınevi, 1993), 6: 4666.

[25] Elmalılı, 6: 4666. Tafsilat için bkz. Şemsettin Işık, “Rahman Suresi 7-9. Ayetler Çerçevesinde Kozmik Denge”, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 3/6 (2014): 84-94.

[26] el-Enʻâm 6/152.

[27] el-İsrâ 17/35.

[28] el-Aʻrâf 7/85; eş-Şuʻara 26/181-183.

[29] el-Mutaffifîn 83/1-6.

[30] Hûd 11/84-85; eş-Şûrâ 42/17; el-Mutaffifîn 83/1-6.

[31] eş-Şûrâ 42/17.

[32] Taberî, 21: 520.

[33] Ebü’l-Kâsım Cârullah Mahmûd b. Ömer b. Muhammed el-Hârizmî ez-Zemahşerî, el-Keşşâf an hakâiki gavâmızı’t-Tenzîl ve uyûni’l-ekâvîl fî vücûhi’t-te’vîl (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1407), 4: 217; İbn Atıyye, Ebû Muhammed Abdülhak b. Gālib b. Abdirrahmân b. Gālib el-Muhâribî el-Gırnâtî el-Endelüsî, el-Muharraru’l-vecîz fî tefsiri’l-Kitâbi’l-Azîz, thk. Abdü’s-Selam Abdü’ş-Şâfî Muhammed (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1422), 5: 31.

[34] Mâtürîdî, 9: 117.

[35] Mâtürîdî, 9: 117.

[36] el-Aʻrâf 7/26.

[37] Saʻlebî, 8: 307; İbnü’l-Cevzî, 4: 62.

[38] Saʻlebî, 8: 307.

[39] Kurtubî, 16: 15.

[40] el-Hadîd 57/25.

[41] Ebü’l-Kāsım Tâcülkurrâ Burhânüddîn Mahmûd b. Hamza b. Nasr el-Kirmânî (ö. 500/1106’dan sonra), Ğarâibu’t-tefsîr ve acâibu’t-te’vîl (Cidde: Dâru’l-Kıble li’s-Sekâfeti’l-İslâmiyye – Beyrut: Müessesetü Ulûmi’l-Kur’ân, ts.), 2: 1050.

[42] İbn Atıyye, 5: 269.

[43] Elmalılı, 6: 4756.

[44] Bkz. Ebû Hayyân Muhammed b. Yûsuf b. Ali b. Yûsuf b. Hayyân Esîruddîn el-Endelüsî, el-Bahru’l-muhît fi’t-tefsîr, thk. Sıdkî Muhammed Cemîl (Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1420), 10: 114.

[45] Ebü’s-Senâ Şihâbüddîn Mahmûd b. Abdillâh b. Mahmûd el-Hüseynî el-Âlûsî (ö. 1270/1854), Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-azîm ve’s-sebʻi’l-mesânî, thk. Ali Abdülbârî Atıyye (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415), 14: 188.

[46] el-Hicr 15/19.

[47] İbn Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luğa, “فرق” md., 4: 493.

[48] İbn Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luğa, “فرق” md., 4: 493-494.

[49] İbn Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luğa, “فرق” md., 4: 494.

[50] Taberî, 1: 99.

[51] Ebü’l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr el-Kureşî el-Basrî ed-Dımeşkî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, thk. Sâmî b. Muhammed Selâme (Dâru’t-Taybe, 1420/1999), 1: 261.

[52] Elmalılı, 1: 353.

[53] İbn Âşûr, 17: 88-89.

[54] Tefsîru Mücâhid, 355; Taberî, 13: 560-563.

[55] el-Enfâl 8/41; Taberî, 13: 560; İbn Âşûr, 17: 88-89.

[56] el-Furkân 25/1; Ebû Abdillah Muhammed bin İsmail el-Cuʻfî el-Buhârî, el-Câmiʻu’l-müsnedü’s-sahîhu’l-muhtasar min umûri Rasûlillâh (s.a.v) ve sünenihî ve eyyâmih (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992), “Tefsîr”, 24/1; Taberî, 1: 93; Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer b. Hasen b. Hüseyn et-Teymî er-Râzî, et-Tefsîru’l-kebîr (Mefâtîhu’l-ğayb) (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420), 24: 429.

[57] Taberî, 1: 99.

[58] el-Bakara 2/252; Âl-i İmrân 3/103; Yûnus 10/108; el-İsrâ 17/9, 105; ez-Zümer 39/2, 41; el-Câsiye 45/6.

[59] Mâtürîdî, 2: 44; Semerkandî, 1: 123; Ebü’s-Süûd Muhammed b. Muhammed b. Mustafa el-Imâdî (ö. 982/1574), İrşâdü’l-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ts.), 1: 200.

[60] Elmalılı, 1: 641.

[61] el-Bakara 2/53, 185; Âl-i İmrân 3/3-4; el-Enbiyâ 21/48; el-Furkân 25/1; Taberî, 2: 70-71.

[62] el-Enfâl 8/29.

[63] Tefsîru Mücâhid, 354.

[64] Ebû Muhammed Sehl b. Abdillâh b. Yûnus b. Îsâ b. Abdillâh b. Refî’ et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ķur’âni’l-azîm (Tefsîrü’t-Tüsterî), thk. Muhammed Bâsil Uyûn es-Sûd (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1423/2002), 71.

[65] Saʻlebî, 4: 348.

[66] İbnü’l-Cevzî, 2: 204. Krş. İz b. Abdüsselâm, 1: 532; Beydâvî, Nâsırüddîn Ebû Saîd (Ebû Muhammed) Abdullāh b. Ömer b. Muhammed el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, thk. Muhammed Abdurrahman el-Merʻaşlî (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418), 3: 56; Âlûsî, 5: 184.

[67] Ebü’l-Kāsım Zeynülislâm Abdülkerîm b. Hevâzin b. Abdilmelik el-Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, thk. İbrahim el-Besyûnî (Mısır, el-Hey’etü’l-Mısrıyyetü’l-Âmme li’l-Kütüb, ts.), 1: 619.

[68] İbn Cüzey, Ebü’l-Kāsım Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Kelbî el-Gırnâtî, et-Teshîl li-ulûmi’t-Tenzîl, thk. Abdullah el-Hâlidî (Beyrut: Dâru’l-Erkam b. Ebi’l-Erkam, 1416), 1: 325.

[69] Ebü’l-Hasen Alâüddîn Alî b. Muhammed b. İbrâhîm el-Hâzin el-Bağdâdî, Lübâbü’t-te’vîl fî meʻâni’t-Tenzîl, tash. Muhammed Ali Şâhin (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415), 2: 306.

[70] Ebû Hayyân, 5: 308; Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Yûsuf b. İbrâhîm (Abdiddâim) es-Semîn el-Halebî (ö. 756/1355), ed-Dürrü’l-masûn fî ulûmi’l-Kitâbi’l-Meknûn, thk. Ahmet Muhammet el-Harrât (Dımeşk: Dâru’l-Kalem, ts.), 5: 595.

[71] el-Hadîd 57/28; İbn Kesîr, 4: 43.

[72] Bkz. Ebû Abdirrahmân el-Halîl b. Ahmed b. Amr b. Temîm el-Ferâhîdî (el-Fürhûdî), Kitâbu’l-Ayn, thk. Dr. Mehdî el-Mahzûmî – Dr. İbrahim es-Sâmirrâî (Dâru’l-Hilâl, ts.), 3: 66-67; Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasen b. Düreyd el-Ezdî el-Basrî, Cemheretü’l-luga, thk. Remzî Münîr Baʻlebekî (Beyrut: Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, 1987), “حكم” md., 1: 564; İbn Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luğa, “حكم” md., 2: 91.

[73] Halîl b. Ahmed, Ayn, “حكم” md., 3: 66.

[74] İbn Düreyd, Cemheretü’l-luga, “حكم” md., 1: 564.

[75] Fîrûzâbâdî, el-Kāmûsü’l-muhît, “حكم” md., 1095.

[76] Fîrûzâbâdî, el-Kāmûsü’l-muhît, “حكم” md., 1095.

[77] Elmalılı, 1: 915.

[78] el-Bakara 2/231, 269; en-Nisâ 4/113; en-Nahl 16/125.

[79] el-Enʻâm 6/89; Meryem 19/12; Lokmân 31/12.

[80] el-Bakara 2/251; en-Nisâ 4/54; Sâd 38/20.

[81] el-Bakara 2/269.

[82] en-Nahl 16/125.

[83] Ebü’l-Hasen Mukātil b. Süleymân b. Beşîr el-Ezdî el-Belhî, el-Vucûh ve’n-Nezâir, haz. Ali Özek (İstanbul: İlmî Neşriyat, 1993), 28-29.

[84] Taberî, 3: 87.

[85] Elmalılı, 1: 915-928.

[86] Taberî, 3: 87.

[87] İbn Atıyye, 1: 212.

[88] Elmalılı, 1: 929.

[89] İbnü’l-Cevzî, 1: 470.

[90] en-Nisâ 4/54; Sâd 38/20.

[91] el-İsrâ 17/39.

[92] Lokmân 31:13-19.

[93] Bakara 2:269.

[94] Bkz. Kuşeyrî, 1: 208.

[95] Zemahşerî, 1: 316.

[96] et-Tevbe 9/38.

[97] el-Enfâl 8/28.

[98] el-Kehf 18/46.

[99] el-Ankebût 29/64.

[100] Semerkandî, 1: 179; Kurtubî, 3: 331.

[101] Zemahşerî, 1: 316.

[102] İbn Âşûr, 3: 61.

[103] Taberî, 5: 576-579; Ebû Muhammed Abdurrahman b. İdris b. Münzir et-Temîmî el-Hanzalî er-Râzî İbn Ebî Hâtim, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, thk. Es’ad Muhammed et-Tîb (Memleketü’l-Arabiyyeti’s-Suûdiyye: Mektebetü Nizâr Mustafa el-Bâz, 1419), 2: 531-534; Mâtürîdî, 2: 261-262; İbn Atıyye, 1: 364.