Tasavvufî Meseleler

September 3, 2019 in Muhtelif Mevzular

Ahmed Zarrûk, Kavâidü’t-Tasavvuf isimli eserinin 21. kâidesinde şöyle der:

“Şu iyice anlaşılmıştır ki tasavvuf, kendisiyle amel edilmeden anlaşılamaz. Amel etmeden tasavvuf ehli gibi görünmek, ancak bir aldatmacadan ibarettir. Amel, tasavvufun kemâle ermesi için şarttır. «İlim, amel ile birlikte olmalıdır. İlim ameli bulursa durur, aksi takdirde gider» denilmiştir.”

*

Cüneyd Bağdâdî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Biz tasavvufu kîl ü kâl, münâkaşa ve cidâl yoluyla elde etmedik. Biz onu açlık, uykusuzluk ve amellere sıkıca sarılma yoluyla elde ettik.”

Tasavvuf ehlinin hâli şu hadîs-i şerifteki kişinin hâline benzer:

“Benî İsrâîl’den bir zât, birisinden bin dinar borç istemişti. Kendisinden borç talep edilen kimse:

“–Bana şâhitlerini getir, onların huzûrunda vereyim, şâhid olsunlar!” dedi. İsteyen ise:

“–Şâhid olarak Allâh yeter!” dedi. Borç verecek olan kimse:

“–Öyleyse bana kefil getir.” dedi. Borç isteyen kişi:

“–Kefil olarak da Allâh yeter.” dedi. Borç verecek olan şahıs:

“–Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vâde ile parayı ona verdi.

Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vâdesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Çâresizlik içinde bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı, sâhibine hitâb eden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi…” (Buhârî, Kefâlet 1, Büyû 10)

Allâh Teâlâ parayı alacaklıya ulaştırdı. Ancak borçlu gemi bulup memleketine döndüğünde, şeriatın hakkını yerine getirebilmek için bin dinar daha alıp alacaklısına götürdü. (Ahmed Zarrûk, Kavâidü’t-Tasavvuf, kâide: 33)

*

Bir kişi Şiblî Hazretleri’ne:

“‒Beş devede ne kadar zekât verilir?” diye sordu. Şiblî:

“‒Vâcib olan bir koyundur, ancak bize göre hepsi Allâh içindir.”

“‒Bu hususta delilin nedir?”

Şiblî Hazretleri şu cevâbı verdi:

“‒Ebû Bekir Efendimiz’dir. O malının tamamını Allâh ve Rasûlü’nün yolunda infak etmiştir. Kim bütün malını Allâh yolunda bezlederse onun imamı Ebû Bekir t Efendimiz’dir. Kim malının bir kısmını infak ederse onun imamı Hazret-i Osman t’dır. Kim dünyayı tamamen dünyacılara bırakırsa onun imamı da Hazret-i Ali t’dir. Dünyayı terk etmeye götürmeyen ilim, ilim değildir.” (Ahmed Zarrûk, Kavâidü’t-Tasavvuf, kâide: 33)

*

Cüneyd Bağdâdî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Bizim bu tasavvuf ilmimiz Kitap ve Sünnet’e bağlıdır. Kim hadîs-i şerîfleri dinlemez, fukahâ ile oturup kalkmaz ve edepli insanlardan edep öğrenmezse, kendisine tâbî olan kişileri ifsâd eder.”

Yine Cüneyd Bağdâdî şöyle der:

“Rasûlullah r’in yoluna ve sünnetine uymak ve onun izini takip etmekten başka bütün yollar insanlara kapalıdır. Çünkü bütün hayır yolları, sadece Rasûlullah r’e, onun izini takip edip ona tabi olanlara açıktır, başkasına değil!”

 

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle dua etmiştir:

«اللَّهُمَّ بِعِلْمِكَ الْغَيْبَ وَقُدْرَتِكَ عَلَى الْخَلْقِ أَحْيِنِى مَا عَلِمْتَ الْحَيَاةَ خَيْراً لِى وَتَوَفَّنِى إِذَا عَلِمْتَ الْوَفَاةَ خَيْراً لِى اللَّهُمَّ وَأَسْأَلُكَ خَشْيَتَكَ فِى الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ وَأَسْأَلُكَ كَلِمَةَ الْحَقِّ فِى الرِّضَا وَالْغَضَبِ وَأَسْأَلُكَ الْقَصْدَ فِى الْفَقْرِ وَالْغِنَى وَأَسْأَلُكَ نَعِيماً لاَ يَنْفَدُ وَأَسْأَلُكَ قُرَّةَ عَيْنٍ لاَ تَنْقَطِعُ وَأَسْأَلُكَ الرِّضَاءَ بَعْدَ الْقَضَاءِ وَأَسْأَلُكَ بَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَأَسْأَلُكَ لَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَالشَّوْقَ إِلَى لِقَائِكَ فِى غَيْرِ ضَرَّاءَ مُضِرَّةٍ وَلاَ فِتْنَةٍ مُضِلَّةٍ اللَّهُمَّ زَيِّنَّا بِزِينَةِ الإِيمَانِ وَاجْعَلْنَا هُدَاةً مُهْتَدِينَ»

Nesâî, Salât, 62/1305

 

  1. “Tasavvuf” İsmi.

İsimler, sonradan kullanılmaya başladı diye bid’at kabul edilemez. Fıkıh başta olmak üzere İslâmî ilimlerin pek çoğunun ismi birinci asırda kullanılmıyordu. Onlar da tasavvuf gibi sonradan kullanılmaya başladı.

Tasavvufta kullanılan diğer ıstılahlar da aynı şekilde değerlendirilmelidir.

*

İmam Süyûtî şöyle der:

“Tasavvuf ilminin incelikleri ve bunların mânâları fakihlere alışmış oldukları ibarelerle arzedilse, onları çok güzel bulup derhal kabul ederler ve onlara ilk inanan kişiler olurlar. Fakihleri tasavvufî mânâlardan soğutan, bu inceliklerin kapalı ve alışılmadık ifadelerle anlatılmasıdır.” (Te’yîdü’l-hakîkati’l-ilmiyye, s. 17)

 

  1. Zikir, Kur’ân tilâveti ve benzeri şeylerde virdleri muayyen sayıda yapmak.

Rasûlullâh r bazı zikirler için sayı tayin etmiş, bazıları için etmemiştir. Meselâ namazdan sonra ve yatarken yapılacak tasbihatın sayılarını 33 olarak belirlemiştir.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: جَاءَ الفُقَرَاءُ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا: ذَهَبَ أَهْلُ الدُّثُورِ مِنَ الأَمْوَالِ بِالدَّرَجَاتِ العُلاَ، وَالنَّعِيمِ المُقِيمِ يُصَلُّونَ كَمَا نُصَلِّي، وَيَصُومُونَ كَمَا نَصُومُ، وَلَهُمْ فَضْلٌ مِنْ أَمْوَالٍ يَحُجُّونَ بِهَا، وَيَعْتَمِرُونَ، وَيُجَاهِدُونَ، وَيَتَصَدَّقُونَ، قَالَ: «أَلاَ أُحَدِّثُكُمْ إِنْ أَخَذْتُمْ أَدْرَكْتُمْ مَنْ سَبَقَكُمْ وَلَمْ يُدْرِكْكُمْ أَحَدٌ بَعْدَكُمْ، وَكُنْتُمْ خَيْرَ مَنْ أَنْتُمْ بَيْنَ ظَهْرَانَيْهِ إِلَّا مَنْ عَمِلَ مِثْلَهُ تُسَبِّحُونَ وَتَحْمَدُونَ وَتُكَبِّرُونَ خَلْفَ كُلِّ صَلاَةٍ ثَلاَثًا وَثَلاَثِينَ» ، فَاخْتَلَفْنَا بَيْنَنَا، فَقَالَ بَعْضُنَا: نُسَبِّحُ ثَلاَثًا وَثَلاَثِينَ، وَنَحْمَدُ ثَلاَثًا وَثَلاَثِينَ، وَنُكَبِّرُ أَرْبَعًا وَثَلاَثِينَ، فَرَجَعْتُ إِلَيْهِ، فَقَالَ: «تَقُولُ: سُبْحَانَ اللَّهِ، وَالحَمْدُ لِلَّهِ، وَاللَّهُ أَكْبَرُ، حَتَّى يَكُونَ مِنْهُنَّ كُلِّهِنَّ ثَلاَثًا وَثَلاَثِينَ» (البخاري، الأذان، ١٥٥)

Berâ bin Âzib (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bana şöyle buyurdular:

«Yatağına vardığında önce namaz abdesti gibi bir abdest al! Sonra sağ tarafına uzanıp:

اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ، وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ، وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ، رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ، لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَا مِنْكَ إِلَّا إِلَيْكَ، اَللّٰهُمَّ آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ، وَنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ

“İlâhî, kendimi Sana teslim ettim. İşimi Sana bıraktım. Sırtımı Sana dayadım. Çünkü ümîdim de Sen’dedir, korkum da Sen’dendir. Sen’den sığınacak yer varsa o da yine Sen’sin! Sen’den kurtulacak yer varsa yine Sen’sin! İlâhî, indirdiğin Kitâb’ına, gönderdiğin Peygamber’ine îmân ettim!” de!

Şâyed o gece ölecek olursan fıtrat, yâni İslâm üzere ölürsün. Bunlar o günkü en son sözlerin olsun!»

Bu sözleri Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in huzûrunda tekrâr ettim. اَللّٰهُمَّ آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ cümlesinden sonra وَرَسُولِكَ dedim. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):

«‒Hayır, وَنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ» buyurdular.” (Buhârî, Vudû’, 75; Deavât, 6)

Hadîs-i şeriften, Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in ümmetine öğrettiği duâ lafızlarında hiç­bir değişiklik yapılmadan aynen muhafaza edilip, öylece okunmaları gereği an­laşılmaktadır. Çünkü burada “Rasûl” ve “Nebi” kelimelerinin birbiriyle değiştirilmesi ve birinin diğeri yerine konulması açıkça reddedilmiş, bunların öğ­retildikleri gibi, değiştirilmeksizin okunmaları Peygamber tarafından te’mîn ve tenbîh edilmiştir.

Ayrıca Buhârî, Zekât, 53’teki mü’min-müslim kelimelerinin kullanılışına da bakılabilir.

Hâlid-i Bağdâdî (r.a) şöyle buyurur:

“Sayıları söylenen adedlere hasretmekte, tasavvuf ehlince ince sırlar ve yüce hikmetler vardır. Bunla­rı da ancak kendisine hikmet verilenler, kalb gözüyle idrak edebilirler. Bu sebeble müridler sayılara riayet etmekle tenbihlenmişlerdir. Adedin hasrı yalnız hatmeye mahsus değildir. Ni­tekim hadis-i mutahharada Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur:

“Kim ki her farz namazdan sonra otuzüç sefer sübhanallah, otuzüç sefer elham­dülillah ve otuzüç sefer Allahuekber dese, günahları denizin köpüğü kadar çok olsa dahi afv ve mağfiret olacaktır.”

Zikirlerdeki sayı anahtarlardaki dişler gibidir. Bir kapının anahtarında, bir diş fazla ve­ya eksik olduğunda nasıl ki kilit açılmazsa, aynen bunun gibi zikrin tesiri için konulan sayı muhafaza edilmezse tesir azalır.” (Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, s. 279)

 

  1. Tesbih kullanmak

Rasûlullâh r çakıl taşlarıyla veya hurma çekirdekleriyle yaptığı zikrin sayısını tayin eden kişiyi görmüş ve onun bu davranışını ikrar etmiştir.

عَنْ عَائِشَةَ بِنْتِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ [ص:81]، عَنْ أَبِيهَا، أَنَّهُ دَخَلَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى امْرَأَةٍ وَبَيْنَ يَدَيْهَا نَوًى – أَوْ حَصًى – تُسَبِّحُ بِهِ، فَقَالَ: «أُخْبِرُكِ بِمَا هُوَ أَيْسَرُ عَلَيْكِ مِنْ هَذَا – أَوْ أَفْضَلُ -»، فَقَالَ: «سُبْحَانَ اللَّهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِي السَّمَاءِ، وَسُبْحَانَ اللَّهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِي الْأَرْضِ، وَسُبْحَانَ اللَّهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذَلِكَ، وَسُبْحَانَ اللَّهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ، وَاللَّهُ أَكْبَرُ مِثْلُ ذَلِكَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ مِثْلُ ذَلِكَ، وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مِثْلُ ذَلِكَ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ مِثْلُ ذَلِكَ»

Ebû Dâvud, Vitr, no: 1500

Tirmizî, Deavât, 104, 113, 114; Ebû Dâvûd, Vitir, 24, Salât, 359

Sahâbeden Ebû Hüreyre’nin, üzerinde 2000 adet düğüm bulunan bir ipi tesbih olarak kullandığı ve zikri bununla saydığı nakledilir[1].

Çok sayıda zikir yapılacaksa bunu parmaklarla saymak zordur. Bu durumda tesbih kullanmak kolaylık olur.

İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VI, 60/29478

 

  1. Zikir için toplanmak, toplu zikir

Muhammed Es’ad Erbilî (r.a) şöyle buyurur:

“Toplu halde halka-i zikir ve hatme yapmak meş­rudur ve sünnettir.

Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerîmin’de

«Sabah akşam Rablerinin rızâsını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret!» buyurmuştur.” (el-Kehf, 28) (M. Esʻad Efendi, er-Risâletü’l-Esʻadiyye, s. 11)

Ebû Saîd t anlatıyor:

“Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, (bütün vücûdunu örten bir elbisesi olmadığı için) diğerleri(nin karaltısından istifâde) ile iyice örtünmeye çalışıyorlardı. Bir kimse de bize Kur’ân okuyordu. Derken Rasûlullah r çıkageldi ve yanımızda durdu. Allah Rasûlü’nün gelmesi üzerine Kur’ân okuyan kimse okumayı bıraktı. Peygamber Efendimiz de selâm verdi ve:

«–Ne yapıyorsunuz?» diye sordu.

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! O hocamızdır, bize Kur’ân okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitâbını dinliyoruz.» dedik.

Bunun üzerine Fahr-i Kâinât r :

«–Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allâh’a hamd olsun!» dedi.[2]

Sonra Allah Rasûlü, büyük bir tevâzû ile ortamıza oturdu. Eliyle işâret edip:

«–Şöyle (halka yapın!)» dedi.

Cemaat hemen etrâfında halka oldu ve yüzlerini O’na doğru çevirdi. Nihâyet Rasûlullah r bizlere şu müjdeyi verdi:

«–Ey yoksul muhâcirler, müjdeler olsun! Sizlere kıyâmet gününde tam bir nûr müjdeliyorum. Sizler cennete, zenginlerden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beş yüz sene eder.»“ (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3666) (M. Esʻad Efendi, er-Risâletü’l-Esʻadiyye, s. 12)

*

Cenâb-ı Peygamber, Azîz ve Celîl olan Allâh Teâlâ’nın;

“Ben kuluma, hakkımdaki zannına göre muâmele ederim. Beni zikrettiğinde Ben onunla berâberim. O Ben’i kendi içinde zikrederse, Ben de onu kendi nefsimde zikrederim. O Beni bir topluluk içinde zikrederse, Ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim.” buyurduğunu haber vermiştir. (Buhârî, Tevhîd, 15; Müslim, Zikir, 2)

*

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ لِلَّهِ مَلَائِكَةً يَطُوفُونَ فِي الطُّرُقِ يَلْتَمِسُونَ أَهْلَ الذِّكْرِ فَإِذَا وَجَدُوا قَوْمًا يَذْكُرُونَ اللَّهَ تَنَادَوْا هَلُمُّوا إِلَى حَاجَتِكُمْ قَالَ فَيَحُفُّونَهُمْ بِأَجْنِحَتِهِمْ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا قَالَ فَيَسْأَلُهُمْ رَبُّهُمْ وَهُوَ أَعْلَمُ مِنْهُمْ مَا يَقُولُ عِبَادِي قَالُوا يَقُولُونَ يُسَبِّحُونَكَ وَيُكَبِّرُونَكَ وَيَحْمَدُونَكَ وَيُمَجِّدُونَكَ قَالَ فَيَقُولُ هَلْ رَأَوْنِي قَالَ فَيَقُولُونَ لَا وَاللَّهِ مَا رَأَوْكَ قَالَ فَيَقُولُ وَكَيْفَ لَوْ رَأَوْنِي قَالَ يَقُولُونَ لَوْ رَأَوْكَ كَانُوا أَشَدَّ لَكَ عِبَادَةً وَأَشَدَّ لَكَ تَمْجِيدًا وَتَحْمِيدًا وَأَكْثَرَ لَكَ تَسْبِيحًا قَالَ يَقُولُ فَمَا يَسْأَلُونِي قَالَ يَسْأَلُونَكَ الْجَنَّةَ قَالَ يَقُولُ وَهَلْ رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُونَ لَا وَاللَّهِ يَا رَبِّ مَا رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُ فَكَيْفَ لَوْ أَنَّهُمْ رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُونَ لَوْ أَنَّهُمْ رَأَوْهَا كَانُوا أَشَدَّ عَلَيْهَا حِرْصًا وَأَشَدَّ لَهَا طَلَبًا وَأَعْظَمَ فِيهَا رَغْبَةً قَالَ فَمِمَّ يَتَعَوَّذُونَ قَالَ يَقُولُونَ مِنْ النَّارِ قَالَ يَقُولُ وَهَلْ رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُونَ لَا وَاللَّهِ يَا رَبِّ مَا رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُ فَكَيْفَ لَوْ رَأَوْهَا قَالَ يَقُولُونَ لَوْ رَأَوْهَا كَانُوا أَشَدَّ مِنْهَا فِرَارًا وَأَشَدَّ لَهَا مَخَافَةً قَالَ فَيَقُولُ فَأُشْهِدُكُمْ أَنِّي قَدْ غَفَرْتُ لَهُمْ قَالَ يَقُولُ مَلَكٌ مِنْ الْمَلَائِكَةِ فِيهِمْ فُلَانٌ لَيْسَ مِنْهُمْ إِنَّمَا جَاءَ لِحَاجَةٍ قَالَ هُمْ الْجُلَسَاءُ لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ

Ebû Hüreyre (r) şöyle demiştir:

Rasûlullah r şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ’nın bir sınıf meleği vardır ki, onlar yollarda dolaşır, zikir ehlini ararlar. Al­lah Teâlâ’yı zikreden bir cemaat bulunca birbirlerine:

«‒Gelin, aradığınız şey burada!» diye nidâ ederler. Bunun üzerine melekler hemen gelip zikir ehlini kanatlarıyla sarar, tâ semâya kadar onları kuşatırlar. Rabb’leri onları pek iyi bil­diği hâlde, meleklere:

‒Kullarım ne söylüyorlar? diye sorar. Onlar da:

‒(Subhânallah’ diyerek) Sen ‘i tesbîh ediyorlar, (‘Allâhu Ekber* diyerek) Sen ‘i tekbîr ediyorlar, (‘el-Hamdu lillâhi’ diyerek) Seni hamd ve sena ediyorlar! suretinde cevâb verirler.

Sonra Allah:

‒Bu kullarım Beni görürler mi ki? diye sorar. Melekler:

‒Hayır, vallahi onlar Sen’i görmezler! derler. Allah:

‒O kullarım ya Beni görseler nasıl olurlar? buyurur. Melekler:

‒Onlar Sen’i görseler, Sana ibâdet ve ubudiyetleri daha şid­detli; temcîd ve tahmîdleri daha çetin; tesbihleri daha çok olur! der­ler.

Yüce Allah:

‒Benden ne diliyorlar? diye sorar. Melekler:

‒Cennet istiyorlar! diye cevâb verirler.

Yüce Allah:

‒Onlar cenneti görmüşler mi?

‒Hayır, vallahi onlar cenneti görmemişlerdir!

‒Ya onlar cenneti görselerdi?

‒Eğer görselerdi cennete karşı hevesleri daha çok, talebleri daha şiddetli, rağbetleri daha büyük olurdu.

Allah:

‒O kullarım neden istiâze ederler? Melekler:

‒Cehennem ateşinden!

‒Cehennemi gördüler mi?

‒Hayır, vallahi onu görmediler.

‒Ya görselerdi nasıl olurlardı?

“‒Ondan daha çok kaçınırlardı, korkuları daha çok olurdu.” Bunun üzerine Yüce Allah, meleklere:

“‒Ey melekler, ben sizleri şâhid yapıyorum ki, ben bu zikreden kullarımı mağfiret ettim!” buyurur.

Meleklerden birisi:

“‒O zikredenlerin arasında fulan kişi var ki, o zikir ehlinden değildir, bir haceti için gelmiş oturmuştu!” der.

Yüce Allah:

“‒O mecliste oturanlar öyle kemâl sahibi kimselerdir ki, onlar­la birlikte oturanlar şakî olamaz!” cevâbını verir.” (Buhârî, Deavât, 66)

*

Şu hadîs-i şerîf de buna en güzel delildir:

“…Bir grup insan, Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kaplar ve melekler çevrelerini kuşatır. Allah Teâlâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında zikreder.” (Müslim, Zikr, 38; Ebû Dâvûd, Vitr, 14/1455; Tirmizî, Kırâât, 10/2945; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

*

Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî v Peygamber r Efendimiz’in şöyle buyurduğuna şâhitlik ederler:

“Bir topluluk Allâh U Hazretleri’ni zikretmek üzere oturduklarında, mutlakâ onları melekler kuşatır, ilâhî rahmet kaplar, üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları, katında bulunan üstün kulları (nebîler ve büyük melekler) arasında zikreder.” (Müslim, Zikir, 39)

*

Muâviye (r.a) mescidde halka hâlinde oturan bir cemaatin yanına geldi ve:

“–Burada niçin toplandınız?” diye sordu.

“–Allâh’ı zikretmek için toplandık.” diye cevap verdiler. O tekrar:

“–Allah aşkına doğru söyleyin. Siz burada sadece Allâh’ı zikretmek için mi oturdunuz?” diye sordu.

“–Evet, sadece bu maksatla oturduk.” dediler. Bunun üzerine Muâviye t şöyle dedi:

“–Ben sizin sözünüze inanmadığım için yemin vermiş değilim. Rasûlullâh r’e benim kadar yakın olup da benden daha az hadis rivâyet eden yoktur. Birgün Rasûlullâh r halka hâlinde oturan bir grup ashâbının yanına geldi ve onlara:

«–Burada niçin oturuyorsunuz?» diye sordu.

«–Bize İslâmiyet’i nasip ederek büyük bir lutufta bulunması sebebiyle Allâh’ı zikretmek ve ona hamdetmek için oturuyoruz.» diye cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem r:

«–Allâh adına doğru söyleyin. Gerçekten siz burada sadece Allâh’ı zikretmek için mi oturdunuz?» diye sordu.

«–Evet, vallâhi sadece bu maksatla oturduk.» dediler. Bunun üzerine Allâh’ın Rasûlü r:

«–Ben size inanmadığım için yemin ettirmiş değilim. Fakat bana Cebrâil gelerek Allah Teâlâ’nın meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi de onun için böyle söyledim.» buyurdu.” (Müslim, Zikir, 40; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VI, 59)

*

Allâh Rasûlü r şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmak, bana İsmâiloğulları’ndan dört tânesini kölelikten kurtarmaktan daha sevimli gelir. Yine Allâh’ı zikreden bir cemaatle, ikindi namazı vaktinden güneş batıncaya kadar beraber olmak, bana dört kişi âzâd etmekten daha sevimlidir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3667)

*

Allâh Rasûlü r, bir gün sahâbîlere zikir halkalarının fazîletini beyân ederek:

“–Cennet bahçelerine uğradığınızda oradan hakkıyla istifâde ediniz.” buyurdu. Ashâb-ı kirâm:

“–Cennet bahçesiyle neyi kasdediyorsunuz yâ Rasûlallâh?” dediler.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Zikir halkalarını.” diye mukâbelede bulundu. (Tirmizî, Deavât, 82/3510)

*

Şeddâd bin Evs (r.a) şöyle rivâyet eder:

Allâh Rasûlü (s.a.v), yanında bulunduğumuz bir sırada bize:

“–Aranızda yabancı biri var mı?” diye sordular. Burada “yabancı” sözüyle Ehl-i Kitâb’ı kasdetmişlerdi. Biz de:

“–Hayır, yoktur yâ Rasûlallâh!” dedik.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü (s.a.v), kapıların kapatılmasını emrederek şöyle buyurdular:

“–Ellerinizi kaldırın ve « لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» deyin!”

Ellerimizi kaldırıp bir müddet böylece zikrettik. Akabinde Allâh Rasûlü (s.a.v) ellerini indirip şöyle dua ettiler:

«–el-Hamdü lillâh! Allâh’ım, beni “bu cümle” ile gön­derdin. Onu (söylemeyi ve gereğini yerine getirmeyi) bana em­rettin. Buna karşılık bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden as­la dönmezsin!»

Daha sonra Allâh Rasûlü (s.a.v) ashâb-ı kirâma:

«–Müjdeler olsun size! Muhakkak ki Allâh (c.c) sizi mağfiret etti.» buyurdular.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 124)

{

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ كَانَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ إِذَا لَقِيَ الرَّجُلَ مِنْ أَصْحَابِهِ يَقُولُ تَعَالَ نُؤْمِنْ بِرَبِّنَا سَاعَةً فَقَالَ ذَاتَ يَوْمٍ لِرَجُلٍ فَغَضِبَ الرَّجُلُ فَجَاءَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلَا تَرَى إِلَى ابْنِ رَوَاحَةَ يُرَغِّبُ عَنْ إِيمَانِكَ إِلَى إِيمَانِ سَاعَةٍ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَرْحَمُ اللَّهُ ابْنَ رَوَاحَةَ إِنَّهُ يُحِبُّ الْمَجَالِسَ الَّتِي تُبَاهَى بِهَا الْمَلَائِكَةُ عَلَيْهِمْ السَّلَام

(Ah­med, III, 265)

{

عن رسول الله صلى الله عليه و سلم قال Y ما من قوم اجتمعوا يذكرون الله لا يريدون بذلك الا وجهه الا ناداهم مناد من السماء ان قوموا مغفورا لكم قد بدلت سيئاتكم حسنات K صحيح لغيره , وهذا إسناد حسن

(Ah­med, III, 142)

{

Bir gün Selmân (r.a) Allah’ı zikreden bir topluluğun arasında bulunuyordu. O esnâda oradan geçmekte olan Rasûlullah (s.a.v), onları görünce bulundukları yere doğru döndü. Yanlarına yaklaşınca ashâb-ı kirâm, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e olan hürmetleri sebebiyle sükût ettiler. Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒Ne üzerine konuşuyordunuz? Ben sizin üzerinize inen rahmeti gördüm de bu hususta size ortak olmayı arzu ettim!” buyurdular. (Hâkim, I, 210/419)

{

İbn-i Abbâs v şöyle rivâyet eder:

“Rasûlullah r Abdullah bin Revâha t’ın yanına uğramıştı. O, arkadaşlarına sohbet ediyor ve onlara zikir yaptırıyordu. Rasûlullah r:

«‒Siz öyle seçkin insanlarsınız ki Cenâb-ı Hak bana sizinle beraber olmamı ve sıkıntılara sizinle birlikte sabretmemi emretti!» buyurdu. Sonra şu âyet-i kerîmeyi tilâvet etti:

«Sabah akşam Rabb’lerine (sırf) O’nun (rızâsını ve) cemâlini dileyerek duâ edenlerle beraber cândan sabır (ve sebat) et! (Sakın) dünya hayatının süsünü isteyerek göz­lerini onlardan çevirme! Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığı­mız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!..» (el-Kehf, 28)

Sonra Efendimiz r şöyle devam etti:

«Şunu bilin ki, Allah’ı zikir için kaç kişi oturursa, onların adedince melek de yanlarına oturur. Onlar Allah’ı tesbih ederlerse melekler de tesbih eder, Allah’a hamd ederlerse melekler de ham eder, tekbir getirirlerse melekler de tekbir getirirler. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkarlar ve Allah Teâlâ, hâdiseyi onlardan daha iyi bildiği hâlde:

“‒Yâ Rabbî! Kulların seni tesbih ettiler, biz de tesbih ettik; tekbir getirdiler biz de tekbir getirdik; onlar sana hamd ettiler, biz de hamd ettik.” derler. Cenâb-ı Hak:

“‒Ey meleklerim! Şâhit olun ki ben onları affettim!” buyurur. Melekler:

“‒Yâ Rabbî, onların içinde falan, falan kişiler var, bunlar çok hatâ yapan ve başka niyetle gelen insanlar?!” derler. Cenâb-ı Hak da:

“‒Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla birlikte oturan kişi şakî (kötü) olmaz.” buyurur».” (Heysemî, X, 76; Ebû Nuaym, Hilye, V, 118)

{

Rasûlullah r Efendimiz bir gün mescide girince halka hâlinde oturmuş iki grupla karşılaştılar. Gruplardan biri Kur’ân-ı Kerîm okuyor ve Allah Teâlâ’ya dua ediyordu. Diğeri ise ilim öğreniyor ve öğretiyordu. (Yani İslâm ahkâmı ve Sünnet-i Seniyye’nin tâlîmiyle meşguldüler.) Nebiyy-i Muhterem r Efendimiz:

“‒Bunların hepsi hayır üzeredirler. Şunlar Kur’ân-ı Kerîm okuyor ve Allah Teâlâ’ya duâ ediyorlar. Allah dilerse onlara (isteklerini) verir, dilerse vermez. Şunlar da ilim öğrenip öğretiyorlar. Ben de ancak bir muallim olarak gönderildim!buyurdular ve ilim halkasına oturdular. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

{

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:

“İnsanlar bir mecliste oturur da orada Allah’ın ismini anmazlarsa, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olurlar. Kim bir yolda yürür de Allah -azze ve celle-’yi zikretmezse, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olur. Kim yatağına girer de orada Allah’ı zikretmezse, yine eksik bir iş yapmış, günah işlemiş olur.” (Ahmed, II, 432; Ebû Dâvûd, Edeb, 25/4855, 97-98/5059)

{

Bir gün Rasûlullah (s.a.v):

“–Allah Teâlâ, kıyamet günü bir topluluğu diriltir. Yüzleri son derece nûrludur, inciden yapılmış minberler üzerine otururlar ve bütün insanlar onlara gıbta eder. Bunlar, ne peygamber ne de şehîddir!” buyurmuştu.

Bir bedevî hemen dizleri üzerine çökerek:

“–Yâ Rasûlallah! Ne olur onları bize anlat da bilelim!” diye yalvardı.

Fahr-i Kâinât Efendimiz şu açıklamayı yaptı:

“–Onlar, çeşitli kabile ve beldelerden olup Allah için birbirlerini seven ve Allah’ı zikretmek üzere toplanarak O’nu ananlardır.” (Heysemî, X, 77)

{

Rasûlullâh r yapmadığı hâlde Hz. Ömer (r.a) teravih namazı kılarken insanları bir imamın arkasında toplamıştır.

Hâfız İbn-i Receb, fazileti tescil edilen ilk üç asırda Şam ehlinin bir araya gelip Kur’ân okuduğunu nakleder.

 

  1. Tevessül

Rasûlullâh r kendisine gelip dua isteyen âmâya iki rekât namaz kılıp kendisiyle tevessül etmesini emretmiş, âmâ da iyileşmiştir.

 

  1. İstiğâse

Hakikî yardım eden, talepleri yerine getiren, nidâları işiten Allah Teâlâ’dır. Bunda hiçbir şek ve şüphe yoktur.

Her şeyin asıl sahibi Allah olduğu halde, bir iş bir insana nispet edilerek ifade ediliyorsa, bu, o insanın o işe sebep olması ve o fiili kesp etmesi cihetindendir. Bu tür ifadeler hakîkî mânâlarında değil, mecâzî mânâda kullanılmıştır.

Allah Teâlâ, insanların birbirinden yardım istemesine izin vermiş ve yardım isteyene icabet edip yardım etmeyi emretmiştir.

Rasûlullah r “istiğâse” kelimesini kullanarak şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الشَّمْسَ تَدْنُو يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يَبْلُغَ الْعَرَقُ نِصْفَ الْأُذُنِ فَبَيْنَا هُمْ كَذلِكَ اسْتَغَاثُوا بِآدَمَ ثُمَّ بِمُوسَى ثُمَّ بِمُحَمَّدٍ r

“Kıyamet günü güneş o kadar yaklaştırılır ki insanlardan akan ter birikerek kulakların yarısına kadar yükselir. Onlar bu vaziyetteyken Hazret-i Âdem’den, sonra Hazret-i Mûsâ’dan, sonra da Muhammed r’den yardım isterler.” (Buhârî, Zekât, 52)

Sahabe-i kiram, Rasûlullah r’den yardım ister, şefaat taleb eder, fakirlik, hastalık, belâ, borç gibi hallerinden şikâyet eder, sıkıntıya düştüklerinde ona koşarlardı. Böyle yaparken şunu gayet iyi biliyorlardı ki; Allah Rasûlü r, fayda ve zarar verme husûsunda sadece bir vasıta ve sebeptir. Hakikî fâil Allah Teâlâ’dır.

{

Ebû Hü­rey­re t şöyle anlatır: Fahr-i Kâ­inât r Efen­di­miz’e:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Siz­den pek çok ha­dîs işi­ti­yo­rum fa­kat on­la­rın bir­ kısmını hâ­fı­zam­da tu­ta­mı­yo­rum.” dedim.

Bu­nun üze­ri­ne Pey­gam­ber Efen­di­miz r:

“–Ridânı (elbiseni) ye­re ser!” bu­yur­du. Ben de ser­dim. Ra­sû­lul­lâh r mü­bâ­rek el­le­riy­le bir şey avuç­la­yıp ri­dâ­nın içi­ne atı­yor gi­bi yap­tı. Ar­dın­dan:

“–Ri­dâ­nı top­la!” bu­yur­du. Topladım ve ondan sonra hiç­bir şe­yi unut­ma­dım. (Buhârî, İlim, 42; Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 46)

{

Peygamber Efendimiz’in bir şeyi terk etmesi onun haramlığına delil değildir. Rasûlullâh r bazen yapmak istediği hâlde bir kısım müstehapları bile terk ediyordu. Bunları yaptığında ümmetine farz oluvermesinden veya insanların onu farz zannetmesinden korkuyordu. Bazen de daha evlâ olanı yapmak için evlâ olanı bırakıyordu.

عن عائشة رضي الله عنها قالت

: إن كان رسول الله صلى الله عليه و سلم ليدع العمل وهو يحب أن يعمل به خشية أن يعمل به الناس فيفرض عليهم وما سبح رسول الله صلى الله عليه و سلم سبحة الضحى قط وإني لأسبحها

Buhârî, Teheccüd, 5; Müslim, Müsâfirîn, 77

 

  1. Şeyh

Selman t ve Ebu’d-Derdâ t’ın hâdisesi bu konuda delildir. Selmân kardeşine gecenin ilk kısmında “uyu” demiş, son kısmında “haydi kalk” diyerek birlikte ibadet etmişler ve nihayet ona gerekli dersi vermiş, yol göstermiştir.

Nasıl ki Fıkıh, Hadis gibi ilimlerde hocaya ihtiyaç varsa bâtın ilminde, nefsi tezkiye faaliyetinde de şeyhe ihtiyaç vardır.

 

  1. Sâlihlerin kabrini ziyaret etmek ve bunun için yolculuk yapmak.

Âlimler bunu câiz, hatta müstehap görmüşlerdir.

Ra­sû­lul­lâh r Cennetü’l-Bakî’i ve Uhud şehidlerini sık sık ziyaret ederdi.

 

  1. Vecd Hâli

Vecde gelen kişi, gerçekten kendinden geçmişse bu hususta mes’ûl değildir. Böyle değilse râsih âlimlerin onu irşat etmesi lâzımdır.

 

  1. Keşf, Esrâra Vâkıf Olma ve Kerâmetler

Ehl-i sünnet, evliyâullâhın kerâmetlerinin hak olduğunu kabul etmiştir.

Gaybı sadece Allâh bilir, ancak dilediği kuluna dilediği kadar bildirebilir. (el-Cinn, 26-27)

 

  1. İhlâs Hatmi

Ebû Saîd el-Hudrî t şöyle nakleder:

“Bir sahâbî, diğer bir sahâbînin bütün gece «Kul huve’llâhu ehad» Sû­resi’ni tekrarladığını işitti. Sabah olunca Rasûlullah r Efendimiz’in yanına gelip hâdiseyi nakletti. Sanki bütün gece boyunca bu kısa sûrenin okunmasını az görüyordu. Rasûlullah r:

«‒Nefsim kudret elinde bulunan Zât’a yemîn ederim ki, bu sûre, Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birine müsâvîdir» buyur­dular.” (Buhârî, Eymân, 3)

{

Enes bin Mâlik t anlatır:

Ensâr’dan bir zât Kubâ mescidinde onlara imamlık ederdi. O zât, açıktan okunacak namazlarda önce mutlaka “Kul hüve’llâhu ehad” Sûresi’ni bitirinceye kadar okur, sonra onun yanında başka bir sûre daha okurdu. Bunu her rekâtta yapardı. Arkadaşları onunla konuşup:

“‒Sen bu sûre ile başlıyorsun, sonra onu kâfî görmeyip başka bir sûre daha okuyorsun. Ya bu sûreyi okumakla iktifâ et veya bunu bırak da başka sûre oku!” dediler. O da:

“‒Ben bu sûreyi terk etmem. Bu şekilde imamlık yapmamı isterseniz, yaparım. İstemezseniz imamlığı bırakırım.” dedi.

Cemaat o zâtı en faziletlileri olarak görüyorlardı. Bu sebeple başkasının kendilerine imamlık yapmasını hoş görmediler. Peygamber r Efendimiz, onları ziyarete geldiklerinde keyfiyeti O’na haber verdiler. Rasûlullah r:

“‒Ey filan, arkadaşlarının tavsiyesine uymana mânî olan şey nedir? Niçin her rekâtta İhlâs Sûresi’ni ısrarla okuyorsun?” diye sordular. O zât:

“‒Yâ Rasûlallah, ben bu sûreyi çok seviyorum!” dedi.

Allah Rasûlü r Efendimiz de:

“‒O sûreye olan muhabbetin seni cennete koyacaktır!” buyurdular.[3] (Buhârî, Ezân, 106; Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 11/2901)

{

Rasûlullâh r bir sahâbîyi bir seriyyenin başında kumandan olarak göndermişti. O mübârek sahâbî, arkadaşlarına namaz kıldırıyor, ancak kıraatini her defâsında İhlâs Sûresi ile bitiriyordu. Medîne-i Münevvere’ye döndüklerinde, durumu Allâh Rasûlü r’e haber verdiler. Efendimiz:

“–Ona, niçin böyle yaptığını sorun!” buyurdu. Arkadaşları bunun sebebini sorduklarında sahâbî:

“–Bu sûre, Rahmân’ın vasıflarını anlatmaktadır. Bu yüzden, onu okumayı seviyorum.” cevâbını verdi.

Bunu öğrenen Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Ona söyleyin, Allâh Teâlâ da onu seviyor.” (Buhârî, Tevhîd, 1)

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte yürüyordum. Efendimiz (s.a.v) “Kul hüvallâhu ehad, Allahu’s-samed” sûresini okuyan birini işittiler ve “Vecebet: vâcip oldu” buyurdular. Ben; “Vâcip olan nedir?” diye sordum. “Cennet” buyurdular. (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 11/2897)

Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Kim her gün iki yüz kere «Kul hüvallâhu ehad» sûresini okursa elli senelik günahı silinir, ancak üzerinde borç varsa o başka!” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 11/2898)

Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Kim yatağında uyumak istediğinde sağ tarafına yatar, sonra da yüz defa «Kul hüvallâhu ehad» sûresini okursa, kıyamet günü olduğunda Rabbimiz: «Ey kulum, sağ tarafın üzerinde cennete gir!» buyurur.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 11/2898)

 

 

سَمِعَ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيِّبِ، يَقُولُ: إِنَّ نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «مَنْ قَرَأَ قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ عَشْرَ مَرَّاتٍ، بُنِيَ لَهُ بِهَا قَصْرٌ فِي [ص:2157] الْجَنَّةِ، وَمَنْ قَرَأهاَ عِشْرِينَ مَرَّةً، بُنِيَ لَهُ بِهَا قَصْرَانِ فِي الْجَنَّةِ، وَمَنْ قَرَأَهَا ثَلَاثِينَ مَرَّةً، بُنِيَ لَهُ بِهَا ثَلَاثَةُ قُصُورٍ فِي الْجَنَّةِ». فَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِذَنْ لَنَكْثُرَنَّ قُصُورُنَا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «اللَّهُ أَوْسَعُ مِنْ ذَلِكَ» قَالَ أَبُو مُحَمَّد: «أَبُو عَقِيلٍ زُهْرَةُ بْنُ مَعْبَدٍ، وَزَعَمُوا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْأَبْدَالِ»

[تعليق المحقق] إسناده ضعيف لإرساله

Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, no: 3472. Bkz. Ahmed, III, 437

 

Hulâsa:

Cenâb-ı hak, “Zâhirî ve bâtınî günahları terk edin!” buyuruyor. (el-En’âm, 120)

Demek ki insanın bâtınını terbiye etmeye de ihtiyacı vardır. İşte tasavvuf bâtınî günahlardan temizlenmek, kalbî hâlleri terbiye etmek için zarûrîdir.

Tasavvufun ihtisas alanı ve vazîfesi, Kitap, Sünnet, imamların içtihatları ve şeyhlerin güzel gördükleri metodlara tâbî olarak iç âlemi temizlemek, bâtındaki günahları terkettirmek ve kalbî halleri ıslâh etmektir.

Fıkıh ile tasavvuf, Allâh Teâlâ’nın hükümlerine ve haklarına delâlet etme hususunda iki kardeş ilimdir, bir elmanın iki yarısıdır.

 

Hızır

عَنْ يَزِيدَ بْنِ هُرْمُزَ، قَالَ: كَتَبَ نَجْدَةُ بْنُ عَامِرٍ الْحَرُورِيُّ إِلَى ابْنِ عَبَّاسٍ يَسْأَلُهُ، عَنِ الْعَبْدِ وَالْمَرْأَةِ يَحْضُرَانِ الْمَغْنَمَ، هَلْ يُقْسَمُ لَهُمَا؟ وَعَنْ قَتْلِ الْوِلْدَانِ؟ وَعَنِ الْيَتِيمِ مَتَى يَنْقَطِعُ عَنْهُ الْيُتْمُ؟ وَعَنْ ذَوِي الْقُرْبَى مَنْ هُمْ؟ فَقَالَ لِيَزِيدَ: اكْتُبْ إِلَيْهِ، فَلَوْلَا أَنْ يَقَعَ فِي أُحْمُوقَةٍ مَا كَتَبْتُ إِلَيْهِ، اكْتُبْ: «إِنَّكَ كَتَبْتَ تَسْأَلُنِي عَنِ الْمَرْأَةِ وَالْعَبْدِ يَحْضُرَانِ الْمَغْنَمَ، هَلْ يُقْسَمُ لَهُمَا شَيْءٌ؟ وَإِنَّهُ لَيْسَ لَهُمَا شَيْءٌ إِلَّا أَنْ يُحْذَيَا، وَكَتَبْتَ تَسْأَلُنِي عَنْ قَتْلِ الْوِلْدَانِ، وَإِنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمْ يَقْتُلْهُمْ، وَأَنْتَ فَلَا تَقْتُلْهُمْ إِلَّا أَنْ تَعْلَمَ مِنْهُمْ مَا عَلِمَ صَاحِبُ مُوسَى مِنَ الْغُلَامِ الَّذِي قَتَلَهُ، وَكَتَبْتَ تَسْأَلُنِي عَنِ الْيَتِيمِ مَتَى يَنْقَطِعُ عَنْهُ اسْمُ الْيُتْمِ؟ وَإِنَّهُ لَا يَنْقَطِعُ عَنْهُ اسْمُ الْيُتْمِ حَتَّى يَبْلُغَ وَيُؤْنَسَ مِنْهُ رُشْدٌ، وَكَتَبْتَ تَسْأَلُنِي عَنْ ذَوِي الْقُرْبَى مَنْ هُمْ؟ وَإِنَّا زَعَمْنَا أَنَّا هُمْ، فَأَبَى ذَلِكَ عَلَيْنَا قَوْمُنَا»،

Müslim, Cihâd, 139; Ahmed, I, 349

 

Letâif Zikri Hakkında Mühim Bir İzah:

Müceddidî şeyhlerinden Mazhar Cân-ı Cânân (ö. 1195/1781) şöyle demiştir: “Kalbin hareket etmesi o kadar zarûrî değildir. Maksad Allah’a yönelmektir”[1].

Mazhar Cân-ı Cânân ile aynı asırda ve aynı şehirde (Delhi’de) yaşamış olup Nakşbendiyye ve Çiştiyye tarîkatlarından icâzetli bir şeyh olan Şâh Veliyullah Dihlevî (ö. 1176/1762) de benzer görüştedir. Rivâyete göre, Şâh Veliyullah Dihlevî’ye bir adam geldi ve: “Efendim! Kalbim cereyan ediyor” dedi. Şâh Veliyullah bu zâta hitâben buyurdu ki: “Kalbin hareketi ve atışı, onun cereyânı manasına gelmez. O cereyan ancak kalpte zikrullahın devamıyla mümkün olur. Hâlbuki halk çok defa “falan şeyhin yüreği oynuyor, tüyleri ürperiyor, birçok hummalı nöbetler geçiriyor, o kâmil bir şeyhtir” diye bunun dedikodusunu yapıyor ve bu şekilde olmayan kişiler hakkında “kendilerinde bâtınî kemâlât olmayan kişiler” diye küçümseyerek bahsediyorlar. Bununla beraber hakîkat şu ki, bâtınî kemâlâtın (kalbî olgunluğun) kat’iyyen etlerin seğirmesiyle, yüreğin hoplamasıyla bir alâkası yoktur”[2].

Hindistanlı meşhur âlim ve mutasavvıf Ebu’l-Hasan en-Nedvî, şeyhi Abdülkâdir Râîpûrî’nin (ö. 1962) letâif hakkında şöyle dediğini nakleder: “Bu letâifin cereyânının (açılıp çalışmasının) manası, kalbin hareket etmesi ve titremesi değildir. Kişinin nurlar ve ışıklar görmesi de değildir. Aksine onun manası, letâifin ilimlerinin ve sırlarının ortaya çıkmasıdır. Kalp latîfesinin (çalışmasının, zikretmesinin) manası, kalbin Allah’a bağlanması, bir an bile O’ndan gâfil olmaması, dünya ve mâsivâ sevgisinden uzaklaşmasıdır. Nefs latîfesinin manası, nefsin kötülüklerden ve kötü alışkanlıklardan kurtulması, onların yerine güzel ahlâkın ve sıfatların gelmesidir. Nefste acziyet ve kendini küçük görme (tevâzu) hâlinin oluşmasıdır. Öyle ki kişi kendisini Allah’ın en âciz ve en küçük kulu olarak görür. Bu hâl (dervişte) meydana gelince anlarız ki o bu maneviyat yolunda bir veya birkaç adım ilerlemiştir. Diğer letâif de böyledir. Onlarda nurları görmek vs. şart değildir”[3].

[1] Abdullah Dihlevî, Makâmât-ı Mazhariyye, s. 156.

[2] Eşref Ali Thânevî, er-Rafîk fî sevâi’t-tarîk, Melfûzât-ı Hakîmü’l-ümmet, Multân 1425/2004, c. 27-28, içinde, s. 108-109; Abdülbârî en-Nedvî, Tasavvuf ve Hayat (trc. Mustafa Ateş), İstanbul 1974, s. 94.

[3] Ebu’l-Hasan Ali en-Nedvî, er-Rabbâniyye Lâ Rahbâniyye, Beyrut 1966, s. 36. (Necdet Tosun)

 

İnsan Benim Sırrım, Ben insanın Sırrıyım

“Ben İnsanım sırrıyım insanda benim sırrımdır” ne demektir?

Cevap: Bu lafız ile hadis-i kudsi olması gereken “el-insanü sırrî ve ene sırruhû” şeklindeki rivayet güvenilir hadis kaynaklarında geçmez. Abdülkadir Geylani’ye nisbet edilen Gavsiyye isimli eserde geçer. Ancak bu eser de muhtemelen sonraları Geylani’ye nisbet edilmiştir. Bu eserde Cenab-ı Hakk’ın Geylani ile konuşması esnasında bu sözü söylediği ifade edilir. Cabbarzade Mehmed Arif, Atiyye-i Sübhaniyye Şerhi-i Gavsiyye-i Geylaniyye diye Osmanlıca bir eser yazmış ve Gavsiyye isimli eseri şerh etmiştir. Bu şerhte, o rivayet hakkında bazı açıklamalar bulunabilir. Bu şerh “Atiyye-i Sübhaniyye Yüce Allah’ın İhsanı” adıyla Kitsan Yayınları tarafından yeni harflerle neşredilmiştir. http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=468409
Ancak, şunu söyleyebiliriz: Ve nefahtü fihi min ruhi: “Ve ona (insana) kendi ruhumdan üfledim” ayetini yanlış yorumlayan kişiler olmuştur tarihte… Ancak İbn-i Arabi hazretleri de dahil, sufilere göre insanların ruhları “yaratılmıştır”. Ayette Allah Teâla’nın: ”rûhî” (ruhum) demesi Kabe’ye “beytî” (evim) veya insana “abdî” (kulum) demesi gibidir. Cenab-ı Hak değer verdiği şeyleri kendisine nisbet eder. İnsanın ruhunu, bitki ve hayvanların ruhuna göre daha kabiliyetli yarattığı için değer vermiş ve kendisine nisbet etmiştir. Kabe için “Evim” dediğinde, “benim mülkümde olan ev” demektir. Biz de “kalemim, kitabım” dediğimiz zaman, o kalem biz olmuyoruz. Bizim mülkümüzde olan kalem demektir. Ayetteki “ruhumdan üfledim” ifadesi, “özenerek yarattığım ve değer verdiğim için benim mülküm olan ruh dediğim ruhtan üfledim” şeklinde anlaşılmalıdır. Aksi takdirde haşa Allah’ın bir ruhu, bir de bedeni var gibi yanlış anlaşılır. Allah kendi ruhunu bize verdi demek, haşa Allah benim içimde veya ben Allah’tan bir parça taşıyorum gibi yanlış fikirlere gider. Allah haşa parçalanmaz. Bu hulul ve ittihad denen ve Tanrı ile kulu bir veya Tanrı’nın kul ile birleştiği (içine girip sirayet ettiği) gibi sapık bir anlayışa götürebilecek tehlikeli bir yorum olur. Tasavvuf ehli, ilk dönemleden itibaren eserlerinde hulul ve ittihadın yanlış ve batıl olduğuna işaret edip uyarmışlardır. (Necdet Tosun)

[1] Ebû Nuaym, Hılyetü’l-evliyâ, Beyrut 1405, I, 383; Nebi Bozkurt, “Tesbih”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2011, c. 40, s. 529-530.

[2] Peygamber Efendimiz bu sözüyle: “Sabah akşam Rab’lerine, O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sabret. Dünya hayâtının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini Biz’i anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (el-Kehf, 28) âyetine telmihte bulunmaktadır. Burada Allah Teâlâ, Rasûl-i Ekrem r Efendimiz’e, İslâm’a ilk önce giren fakir ve düşkünlerle birlikte başlarına gelebilecek sıkıntılara sabretmesini ve onlara muâmelesinde oldukça hassas davranmasını emretmiştir.

[3] İmâm olan zât, rivayete göre Amr bin Avf Oğulları’ndan Kulsüm bin Hidm’dir. Allah Rasûlü r Efendimiz, hicret esnasında Kuba’da bir müddet onun evine misâfir olmuştur.