Çilelerin Olgunlaştırdığı Yûsuf Peygamber (a.s) ve Kardeşleri

“Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, (hakikati arayıp) soranlar için ibretler vardır.”[1]

Yûsuf kıssasındaki ibretler, dersler, öğütler, hatırlatmalar “soranlar” içindir. Zira faydalı bilgilere ulaşmanın yolu merak edip sormak ve araştırmaktır. Ancak istekli kimseye bir şey öğretilebilir, isteği olmayan, sormayan kimseye zorla bir şey anlatılmaz. Sorana cevap verilir. Çünkü soran müsterşiddir, doğru yolu arıyordur, Kur’ân da işte bunlar için delil ve öğüttür.

Diğer taraftan sormak insanların ihtiyacıdır. Dolayısıyla bu âyette sormaya teşvik vardır. Dolayısıyla böylesine faydalı bilgileri herkesin sorup istemesi lâzımdır. Zira bu tür faydalı bilgileri ancak soran kimseler elde edebilirler.[2] Soru sebebiyle insanın hoşuna gidecek şeyler açıklanır ve bilinyen şeyler ortaya çıkar.[3] Soran kimseler meseleye vâkıf olur ve istifade ederler, yüz çevirenler ise mahrum kalırlar. “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler.”[4]

Haset Ateşi

Hz. Yûsuf’un ağabeyleri onu kıskandılar ve apaçık düşmanları olan şeytana uyarak kardeşlerine tuzak kurdular. Hasetçi, merhametsiz, zâlim ve yalancı bir genç modeli ortaya koydular. Hasetçiye rahat olmadığını, hasedin insanı kardeşini öldürmeye bile sevkedebileceğini, dolayısıyla onun şerrinden Allah’a sığınmak gerektiğini göstermiş oldular.

Hz. Yûsuf’un böylesine ağır ibtilâlara giriftâr olması ise ilâhî bir imtihan idi. Karşılığında kendisine büyük bir ilim, hikmet ve daha nice nimetler ihsân edilecekti. Hayatın sıkıntılarına düşen kimseler işin bu yönünü düşünerek tesellî bulmalı ve güzelce sabretmelidirler.

Şehvet Ateşi

Yûsuf (a.s) çocuk denecek yaşta ölüm kuyusundan kurtuldu ama bu sefer de ölüme denk olan esaret zincirine vuruldu. Bu esnâda Züleyhâ’nın şehvet ateşiyle karşılaştı. Çok büyük bir imtihan verdi. “Maʻâzallâh” diyerek  Allah’a sığındı, O’ndan yardım istedi, böylece kötülükten ve fuhşiyâttan korundu. Züleyha, şehvetine mağlub olan bir genç tipiydi. Bu uğurda hem yalan söylüyor, hem düzenbazlık yapıyordu. Nefsânî hazları için başkalarının hayatını karartmayı bile göze alabilmişti. Güzel ahlâka sarılmadığı için hem kendine hem de  başkalarına zarar veriyordu. Ama sonunda bu karaktersiz davranışlarla bir yere varılamayacağını anladı. Hak eninde sonunda ortaya çıktı.

Günâhlar Cehâletten Kaynaklanır

Bütün şartlar müsait olmasına, Züleyha ısrar ve hatta tehdit etmesine rağmen Yûsuf (a.s) yine de nefsine hâkim olarak günaha düşmemiş, sağlam bir karakter ve şahsiyet sergilemiştir. Zulüm ve ihanet edenlerin asla felâha eremeyeceğini bildirmiştir. Bütün sıkıntılar karşısında sâdık ve dürüst olmak Hz. Yûsuf’un bize öğrettiği bir düsturdur. O “Zindana girmek, bana günâha girmekten daha sevimlidir” diye Allah’a yalvarmıştı. Amr b. Mürre der ki: “Bilerek veya hata ile günah işleyen bir kimse o anda mutlaka cahildir, Hz. Yûsuf’un sözünü görmüyor musunuz: “Yûsuf, «Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum!» dedi.”[5] O, duasında zindanın daha sevimli geleceğini söyledi onunla imtihan edildi. Bundan şöyle bir ders çıkarabiliriz: İnsan gerek konuşurken, gerekse dua ederken hep hayırlı şeyler söylemelidir, aksi takdirde ağzından çıkan sözle imtihan ediliverir de zor durumlara düşer.

Dâvâ Sahibi Bir Genç

Yûsuf (a.s) en zor şartlarda dahî İslâm dâvâsına sahip çıktı, insanlara her fırsatta tevhîdi, âhireti ve şükrü anlattı, sabrı telkin etti, zindanı bile eğitim ve öğretim yuvası hâline getirdi. Bilgili ve kâbiliyetli olduğu için insanlara sözünü dinletebiliyordu, Mısır melikinin bile peşine düştüğü bilgili bir insandı. Müslüman gençler işte bu şekilde aranan ve iş bilen kimseler olmalıdırlar.

Sâdece Rabbine yönelmişti, kimseden bir şey beklemiyordu. Birisi ona “Seni seviyorum” dediğinde Yûsuf (a.s) ona şu cevabı verdi: “Senin sevginden Allah’a sığınırım. Beni babam sevdi, kardeşlerim tarafından kuyuya atıldım, azîzin hanımı sevdi zindana atıldım. Rabbim Allah’tan başka kimsenin sevgisine ihtiyacım yok!”[6]

İyi ve Güzel Bir Genç

Hz. Yûsuf iyi bir genç idi yani “muhsin” idi. Ona bu vasfı kazandıran özellikleri tefsirlerde şöyle sıralanır: Biri hastalandığında ziyaret edip onunla ilgilenir, üzgün olanı tesellî eder, dara düşeni rahatlatmaya çalışır, ihtiyacı olanın hâcetini giderir ve Rabbine çokça ibadet ederdi.[7]

Son derece sabırlı ve kerem sahibi idi. Zindanda iken kendisine Melik’in gördüğü rüyanın tabirini sormaya geldiler. O ise zindandan çıkarılma gibi herhagi bir talepte bulunmadan tabiri derhal söyleyiverdi. Oradan çıkması söylenince de hemen çıkmadı, önce kadınlara kendisinin temiz olduğunu itiraf ettirdi. Nefsini temize çıkarmış olmaktan korktuğu için de “Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir” dedi.[8] Zira insan nefsi kötülüğe meyillidir, mücadele edilmezse daima insanı zor durumlarda bırakır. Bu sebeple son nefese kadar her an onunla mücâhede hâlinde olmak gerekir.

İyi bir kul olması, takvâsı ve itaati sebebiyle Allah’ın rahmetine nâil oldu. Karakteri ve ilmi sâyesinde zindandan ve esâretten kurtulup Mısır’a sultan oldu. Ona, “Yeryüzünün hazineleri elinin altında olduğu hâlde niçin aç duruyorsun?!” denilince, “Karnımı doyurup da açları unutmaktan korkuyorum” cevabını verirdi.[9]

Genç Kadro

Yûsuf (a.s) idareci olunca kendisine genç bir kadro kurdu ve onlarla devlet işlerini başarılı bir şekilde yürüttü.

Gençlik Cehâletini Dizginlemeli

Kıskanç kardeşlerinin durumu ise içler acısı idi. Onlara babaları bile güvenmiyor, sözlerine itibar etmiyordu. Çünkü baştan yalan söylemiş, kötü bir ahlâk sergilemişlerdi. Yusuf (a.s) onlara “siz câhil iken, yani genç iken ve gençliğin cehâleti üzerinizdeyken Yûsuf’a ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?” demişti. Demek ki gençliğin cehâletini dizginlemek, büyüklerin tecrübesine ve onlarla istişareye önem vermek ve daima ihtiyatla hareket etmek lâzımdır.

Affedici Bir Genç

Yûsuf (a.s) kendisine zulmedenleri hemen affettiği gibi onları rencide etmemek için yaptıklarından da bahsetmedi, işin köküne dikkat çekerek “şeytan aramızı bozdu” dedi. Kardeşleri babalarına gidip kendileri için istiğfar edivermesini istediler. O da bunu seher vaktine veya Cuma gecesine erteledi. Bununla ilgili Atâ el-Horasânî şu değerlendirmeyi yapar: “İhtiyaçları gençlerden istemek, yaşlılardan istemekten daha kolaydır. Hz. Yûsuf’un «Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak, Allah sizi affetsin!»[10] sözü ile Hz. Yaʻkûb’un «Sizin için daha sonra Rabbimden af dileyeceğim»[11] sözünü görmüyor musun?”[12]

Yûsuf (a.s) vefâtı esnasında şöyle demiştir: “Ey kardeşlerim, dünyada bana zulmeden kimseden öc almadım, ben hep iyiliği ortaya çıkarıp kötülüğü gizlemeyi severdim. Bu benim dünyadan aldığım azığımdır.”[13]

Yûsuf (a.s) iffetin, şehvete hâkim olmanın, dürüstlüğün, affediciliğin ve ana-babaya hürmet ve muhabbetin örneği olan bir gençtir. Onun yolundan giden müslüman bir genç her hâlukârda dürüst, hakşinas ve affedici olmalı, insanların eziyetlerine, hayatın sıkıntılarına ve günahların câzibesine karşı sabretmeli; kıskançlık, hased ve kindarlıktan uzak durmalıdır. Şunu bilmelidir ki kim günahlardan sakınır ve sabırlı olursa, bilhassa zinadan korunur ve bekârlığa sabrederse Allah böyle muhsinlerin ecrini asla zâyi etmez.[14]

Allah bu kıssayı bizlere, Hz. Yûsuf’un kardeşlerini ve Azîz’in karısını ayıplamak için anlatmamıştır. Onların yaşadıklarını bize hatırlatarak ibret almamızı ve kendisinden hiçbir zaman ümîd kesmememizi istemiştir. “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.”[15]


[1] Yûsuf 12/7.

[2] İbn Atıyye, el-Muharraru’l-vecîz, III, 221; V, 6.

[3] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, II, 415.

[4] Yûsuf 12/105; Ebu’s-Suûd, İrşâdu akli’s-selîm, IV, 255.

[5] Yûsuf 12/33; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VIII, 247.

[6] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr, II, 332; İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, VII, 2132.

[7] Taberî, Câmiu’l-beyân, XIII, 156-158.

[8] Yûsuf 12/53.

[9] Beyhakî, Şuab, VII, 467/5291.

[10] Yûsuf 12/92.

[11] Yûsuf 12/98.

[12] Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, IV, 579.

[13] İbn Ebî Hâtim, VII, 2205.

[14] Yûsuf 12/90.

[15] Yûsuf 12/111.

%d bloggers like this: