“Benim Misâlim”

Sultan göz alıcı bir saray yaptırır ve içinde muhteşem bir ziyafet hazırlar. Sonra elçisini gönderip halkı ziyafete davet eder. Davetçiye icabet eden kimseler saraya gelir ve ziyafetten yerler, Sultan da onlardan memnun olur. Davetçiye icabet edip gelmeyenler ise saraya giremez ve ziyafetten yiyemezler. Sultan da onlara gazap eder. Bu misalde sultan Allah teâlâ’dır, dâvetçi Muhammed (s.a.v), saray İslâm ve ziyafet de cennettir.[1] Elçiye uyan kimse, Sultan’ın emrini tutmuş olur, ona karşı gelen de Sultân’a âsî gelmiş olur.[2]

Cömertlikte benzeri olmayan Sultân’ın dâvetine icabet etmemek elbette saygısızlık olur ve onu gazaplandırır. İnsanların pek çoğu bu inceliği kavrayamadığından veya nezaketsizliğinden bu daveti reddeder ve kendini tehlikeye atar. İnsanları bu muhteşem davete çağıran Rasûlullah (s.a.v) bu sefer de onları bu dehşetli tehlikeden kurtarmak için koşar. Efendimiz (s.a.v) bu hâlini de bize şu misalle anlatmıştır:

Benimle sizin durumunuz şuna benzer: Bir adam ateş yakmıştır. Ateşi gören cırcır böcekleri ve pervaneler kendilerini onun içine atmaya başlarlar. Adam onları ateşten uzaklaştırmaya çalışır ama onlar bir fırsatını bularak kendilerini ateşe atmak için uğraşır dururlar. İşte ben de bu adam gibiyim. Sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmek için çalışıyorsunuz.[3]

İki Kurtarıcı El

Gerçekten insanlar işin sonunu düşünmeden kendi arzularına göre hareket eder ve birçoğu da kendisini büyük tehlikelere atar. Allah’ın elçisi ise bu insanları ateşten kurtarabilmek için canla başla çalışır. Bunun bir misâlini de Allah teâlâ rüyâ âleminde göstermiştir. İslâm’ın ilk günlerinde Mekke sâkinlerinden Hâlid b. Saîd (r.a), korkulu bir rüyâ görmüştü. Geniş bir ateşin kenarında duruyor, babası da onu ateşin içine iterek düşürmek için uğraşıyordu. Çok zor bir durumda olup selamete çıkamadığı bir anda iki kuvvetli el belinden sıkıca tutarak kendisini ateşe düşmekten kurtardı. Bu ellerin sahibi kimdir diye merakla baktığında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i gördü. Dehşet içinde uykudan uyandı. Korkusu hâlâ geçmemişti. Kendi kendine:

“–Vallahi bu sâdık bir rüyâ olsa gerek!” dedi.

Hz. Ebû Bekir’in yanına giderek rüyâsını ona anlattı. Rüyâ tâbiri hususunda maharet sahibi olan Ebû Bekir (r.a):

­“–Hakkında hayırlı olmasını temennî ederim. İşte Rasûlullah (s.a.v) orada! Hemen gidip ona tâbi ol! Eğer ona teslim olur, İslam’a girer ve yanında bulunursan, seni ateşe düşmekten muhafaza eder…” dedi.

Bu sözler üzerine Hâlid (r.a), Allah Rasûlü’ne gelerek müslüman oldu. Rasûlullah (s.a.v) buna çok sevindi. Babası ise onu diğer kardeşlerine yakalatarak feci şekilde dövdü. Güneş altında günlerce susuz bırakarak eziyet etti. Kardeşlerinin kendisiyle konuşmasını yasakladı. Dininden dönmeyeceğini anlayınca da onu bütün dünyalıklardan mahrum bırakarak evinden kovdu.[4] Baba oğlunu ateş gayyâsına düşürmek için zorlarken Rasûlullah (s.a.v) belinden sıkıca tutarak selâmete çıkardı.

İnsanlığı dünya ve âhiretin büyük sıkıntılarından kurtaracak olan iki kuvvetli el, Rasûlullah (s.a.v)’in getirdiği Kur’ân ve sünnettir. Bunlar Hz. Nûh’un gemisine benzerler, onlara binen kurtulur, binmeyen boğulur.

Dertli Haberci

Ölüm ve kıyamet her an insanlara doğru yaklaşmaktadır. Âhirete hazır olmayanlar için bu çok korkunç bir haberdir. Rasûlullah (s.a.v) ilk olarak insanları yaklaşan bu tehlikeye karşı uyarmıştır. Bunun misâlini de şöyle anlatmıştır:

“Benim ve Allah’ın benimle gönderdiği İslâm’ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:

«–Ey milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!

Bu sözler üzerine ahâlinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler ve kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanlayıp yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın yaptı ve hepsinin kökünü kazıdı. İşte bu hâl, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak’tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir.”[5]

Bu uyarıcı kavmini korumak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Peygamber Efendimiz bunu da çok güzel bir misalle anlatmıştır:

“(Önce) en yakın akrabanı uyar”[6] ayet-i kerimesi nâzil olunca Allah’ın Nebîsi (s.a.v) kayalık bir tepeye doğru ilerlemiş, en yüksek taşın üzerine çıkarak şöyle nidâ etmiştir:

“Ey Abdi Menâf! Benimle sizin misâliniz düşman ordusunu gören bir adama benzer. Bu kişi kavmini uyarıp düşman baskınından korumak için koşar. Sonra düşman ordusunun kendisini geçmesinden korkarak var gücüyle «Yâ Sabâhâh!» (Dikkat tehlike geliyor!) diye bağırır.”[7]

Akıllı ve dertli gözcü, koşarak yetişemediği yere sesi ve nefesiyle yetişir. Beden gücünün ve ömrünün yetişemediği çağlara kudsî nefesiyle hayat olur. Sözü kıyamete kadar kulaklarda çınlar.

Baba Şefkatiyle

Rasûlullah (s.a.v) ashâbına, bir babanın evladına olan şefkatiyle yaklaşmış, ihtiyaç duyacakları her şeyi öğretmiş, en ufak bir şeyi bile ihmal etmemiştir. Ebû Hüreyre’nin bildirdiğine göre o:

“Benim size karşı durumum babanın oğluna karşı durumu gibidir, ben size gerekli şeyleri öğretirim. Tuvalete gittiğinizde önünüzü ve arkanızı kıbleye doğru dönmeyin” buyurmuştur. Sonra da üç defa taharetlenmeyi emretmiş, (kırda taharetlenirken) kuru hayvan gübresi ve kemik kullanmayı ve sağ elle taharetlenmeyi yasaklamıştır.[8]

Bir Yolcu Gibi

Rasûlullah (s.a.v), dünya hayatına bakışı ve bu fâni hayatla ilgili de bir misal vermiştir. Abdullah b. Mesʻûd (r.a) şöyle anlatır: Rasûlullah (s.a.v) bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Uykudan uyandığında, hasır vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı. Biz:

«–Yâ Rasûlallah! Sizin için bir döşek edinsek» dedik. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” buyurdular.[9]

İnsan dünyaya yerli edasıyla sarılmayıp esas hedefine kilitlenmeli, yolcunun dinlenmekten çok yürüdüğünü unutmamalıdır.

Peygamberlik Binasının Son Tuğlası

Son olarak Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in kendisiyle ilgili verdiği şu misâli de zikredelim:

“Şüphesiz benimle benden önceki peygamberlerin meseli şuna benzer: Bir kişi bir ev yaptırmış ve onu süsleyip güzelleştirmiş; yalnız bir köşede bir tuğla yeri boş bırakmıştır. İnsanlar gelip evi dolaşır ve çok beğenirler. Ancak «Keşke şu tek tuğla da yerine konulsaydı!» derler. İşte ben, o (yeri boş bırakılan) tuğla gibiyim; ben Hâtemü’n-Nebiyyîn’im (peygamberlerin mührü ve sonuncusuyum!)” (Buhârî, Menâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 20-23)

Peygamber Efendimiz’i anlamadan var oluşumuzun sırrını çözmemiz ve hakkını vermemiz mümkün değildir. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.v) kendisini ümmetine bir de bu misallerle anlatmıştır ki hakikati daha rahat kavrayabilelim. Zira o mü’minlere çok şefkatli, raûf ve rahîmdir.


[1] Dârimî, Mukaddime, 2/11.

[2] Buhârî, İʻtisâm, 2; Abdürrazzâk, Tefsîr, I, 293-294; Taberî, Câmiʻu’l-beyân, XII, 154-155.

[3] Bkz. Buhârî, Rikâk 26; Müslim, Fezâil 19; Tirmizî, Edeb 82.

[4] İbn Saʻd, et-Tabakât, IV, 94; Hâkim, el-Müstedrek, III, 277.

[5] Buhârî, İʻtisâm 2.

[6] eş-Şuʻarâ 26/214.

[7] Müslim, İman, 353.

[8] İbn Mâce, Tahâret, 16.

[9] Tirmizî, Zühd 44.

%d bloggers like this: