2. Tebliğin Fazileti

٢٢٥. عَنْ سَهْلِ بنِ سَعْدٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لِعَلِىٍّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ:

«فَوَاللّٰهِ لَأَنْ يَهْدِيَ اللّٰهُ بِكَ رَجُلاً وَاحِداً خَيْرٌ لَكَ مِنْ حُمْرِ النَّعَمِ».

225. Sehl bin Sa’d (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem (s.a.v), Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur:

“Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidâyete erdirmesi, senin için, en kıymetli dünya malı olan kırmızı develerden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9; Meğâzî, 38; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 34; Ebû Dâvûd, İlim, 10/3661)

٢٢٦. عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

«نَضَّرَ اللّٰهُ امْرَأً سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا وَحَفِظَهَا وَبَلَّغَهَا فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ…».

226. Abdullah bin Mes’ûd Hazretleri’nden rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sözümü işiten, onu güzelce anlayıp ezberleyen ve başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ak etsin! Nice bilgi sahibi kimse vardır ki, onu kendisinden daha anlayışlı kimseye ulaştırır…” (Tirmizî, İlim, 7/2658)

٢٢٧. عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

«مَنْ دَعَا إِلَى هُدًى كَانَ لَهُ مِنَ الْاَجْرِ مِثْلُ أُجُورِ مَنْ تَبِعَهُ لَا يَنْقُصُ ذٰلِكَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْئًا وَمَنْ دَعَا إِلَى ضَلَالَةٍ كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الْاِثْمِ مِثْلُ آثَامِ مَنْ تَبِعَهُ لَا يَنْقُصُ ذٰلِكَ مِنْ آثَامِهِمْ شَيْئًا».

227. Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“İnsanları hidâyete çağıran kimseye, kendisine tâbî olanların sevabı gibi sevap verilir. Bu durum, ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksiltmez. İnsanları dalâlete çağıran kimseye de, kendisine tâbî olanların günahı gibi günah verilir. Bu durum, ona uyanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim, 16. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, İlim, 15; İbn-i Mâce, Mukaddime, 14)

Açıklamalar:

Cenâb-ı Hakk’ın mü’minleri tebliğ vazifesiyle mükellef kılması, O’nun kullarını çok sevdiğini ve onlara karşı son derece merhametli olduğunu göstermektedir. Yüce Rabbimiz, bütün insanların hidâyete ermek sûretiyle ilâhî nimet ve lûtuflarından istifâde etmesini arzu etmektedir. Dolayısıyla, bu maksadın gerçekleşmesine hizmet eden mü’minlere çok büyük mükâfatlar vaad etmiştir.

Tebliğ vazifesinin faziletini ifade etmek için, onun peygamberlere âit hususî sıfatlar arasında bulunduğunu hatırlamak kâfîdir. Hatta peygamberler için sıdk, emânet, fetânet ve ismet sıfatlarının zarûrî olması, tebliğ vazifesinin hakkıyla îfâ edilebilmesi içindir.

Cenâb-ı Hak, sâlih kişilerden olduklarını bildirdiği insanların vasıflarını beyan ederken şöyle buyurur:

“…Gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okurlar; Allah’a ve âhiret gününe iman ederler; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte bunlar sâlihlerdendir.” (Âl-i İmrân 3/113-114)

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de, cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın aldığı mü’minlerden bahseder. Bütün insanlara karşı medhettiği bu kullarını, yaptıkları kârlı alış veriş sebebiyle müjdeler ve bunun hakikaten büyük bir kazanç olduğunu bildirir. Cenâb-ı Hak, bu sevgili kullarının Allah yolunda fedâkarâne bir şekilde cihâd ettiklerini ifade ettikten sonra bir kısım vasıflarını şöyle zikreder:

(Bu alış verişi yapanlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükûa varanlar, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu (helal-haram) hudûdunu koruyanlardır. O mü’minleri müjdele!” (Tevbe 9/112)

Lokman (a.s) da oğluna, tebliğin azmedilecek mühim işlerden olduğunu ve bu yolda karşılaşılan meşakkatlere sabretmek gerektiğini tavsiye etmiştir. (Lokman 31/17)

Birinci hadisimizde Allah Rasûlü (s.a.v), tebliğ vazifesini îfâ netîcesinde bir kişinin hidâyetine vesile olmanın, en değerli dünya mallarından daha büyük bir kıymet ifade ettiğini yemin ederek haber vermiştir.

Rasûlullah (s.a.v) bu sözü, sancağı eline verip Hayber kalesini fethetmeye gönderdiği zaman Hz. Ali’ye söylemiştir. Demek ki insanlar ile İslâm arasındaki engelleri kaldırıp onların hakikatle buluşmasına vesîle olmanın sevap ve mükâfâtı, hiçbir dünya malıyla kıyas edilemeyecek derecede üstün ve kıymetlidir. Zira dünyadaki her şey ve hatta dünyanın kendisi bile geçicidir, yaz bulutu gibi çabuk zevâl bulur. Hâlbuki iman ve hidayet ebedî olup, ecri ve mükâfatı da bizi âhirette âbâd etmeye yetecektir. Dünyevî kazançlar, hakkı verilmediği takdirde insanın azgınlık ve sapkınlığa düşmesine, neticede cehenneme sürüklenmesine sebep olabilir. Hidâyet ise, bir insanı dünya ve âhiret saadetine kavuşturur, ebedî cennet hayatına nâil eyler.

Hadiste bahsedilen “kırmızı develer”, o gün Araplar arasında en büyük zenginlik alâmetiydi. Bunu diğer bölgeler için farklı dünya malları şeklinde düşünmek mükündür. Rasûlullah (s.a.v) kırmızı develeri, tebliğin faziletini beyan etmek için misâl olarak zikretmiştir.

İkinci hadisimizde, Rasûlullah (s.a.v), kendisinden bir söz işitip güzelce ezberleyen ve onu başkalarına ulaştıran kimselere dua etmekte, “Allah yüzünü ak etsin!” buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz’in bu güzel duasını almak bir mü’min için ne büyük mazhariyettir.

Tebliğ vazifesini yerine getiren kullarını Cenâb-ı Hak da medhetmektedir. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih ameller işleyen ve «Ben müslümanlardanım» diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussılet 41/33)

Hadisimizin devamında Allah Rasûlü (s.a.v), tebliğin hikmetlerinden birine temas etmektedir. Bir âyet veya hadisi işiten, okuyan ve hatta ezberleyen kişi, onu hakkıyla anlamayabilir. Bildiklerini doğru bir şekilde başkalarına aktaran kişi de, o hakikatleri daha anlayışlı ve daha akıllı kimselere ulaştırmış olabilir. Bu da o bilginin daha güzel bir şekilde değerlendirilmesini sağlar. Üçüncü hadisimizde ifade edildiği gibi Cenâb-ı Hak, tebliğ edilen ilimle amel eden veya bir hayır işleyen kişinin kazandığı sevabın aynısını, onu nakledene de verir. Böylece her ikisi de kazanmış olur.

Burada mühim bir hususa daha temas etmek lâzımdır. O da, insanlara İslâmî hakikatleri ulaştırırken, âdâb, usûl ve metoda âzamî derecede riâyet etmek gerektiğidir. Cenâb-ı Hak, kendi yoluna hikmetle, basîretle ve güzel öğütle dâvet etmemizi emretmektedir. Dille veya elle mücâdele mecbûriyeti hâsıl olursa, onu da en güzel şekilde ve hakkâniyete riâyetle yapmamızı arzu buyurmaktadır. (Nahl 16/125; Yûsuf 12/108; Ankebût 29/46)

Müslüman, mârufu emrederken muhabbetle ve güzellikle hareket etmelidir. Çünkü ona her şeyi en güzel şekilde yapmak yaraşır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İyi­lik ve kö­tü­lük mü­sâ­vî de­ğil­dir. Sen, kö­tü­lü­ğü en gü­zel bir tarz­da ön­le­me­ye ça­lış. O za­man (gö­re­cek­sin ki) se­nin­le ara­sın­da düş­man­lık bu­lu­nan kim­se, san­ki can­dan ve sı­cak bir dost olu­ver­miş­tir.” (Fus­sı­let 41/34)

Cenâb-ı Hak yumuşak söylenen sözün, daha çok dikkate alınma imkânına sahip olduğuna işaret eder. (Tâ­-hâ 20/44)

Sert ve kaba davranış ise, insanları nefret ettirir. Bu sebeple, Allah’ın rahmetinden yumuşaklık ve müsâmaha taleb etmek lâzımdır.

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e hitâben şöyle buyurur:

(Ey Habîbim!) Allah’tan (sana gelen) bir rahmet sebebiyle, onlara yumuşak davrandın! Şayet kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar, etrâfından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için istiğfarda bulun ve (hakkında vahiy gelmeyen) bir iş husûsunda onlarla istişare et!..” (Âl-i İmrân 3/159)

Hakka dâvet metodlarının en mühimi ve en tesirlisi ise, doğruları yaşayarak tebliğ etmektir. Bir şeyi, bizzat tatbik ederek öğretmek, hem daha kolay hem de daha tesirlidir. Zâten söylediğinin aksini yapan insanlar, kıyamet günü zor bir hesap ile karşılaşacaklardır. Çünkü bildikleri hâlde yanlış yapmışlardır.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:

“İsrâ (Miraç) gecesi, dudakları ateşten makaslarla kesilip doğranan bir takım insanların yanından geçtim.

«–Ey Cibrîl! Onlar kimlerdir?» diye sordum:

«–Onlar ümmetinden bir takım hatiplerdir. Allah’ın kitabını okuyup durdukları halde, insanlara iyiliği emrederken kendilerini unuturlardı. Hâlâ akıllarını başlarına almazlar mı?!»[1] cevabını verdi.” (Ahmed, III, 231, 120, 180, 239; Beyhakî, Şuab, II, 283. Ayrıca bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 10; Fiten, 17; Müslim, Zühd, 51)

İyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifesini îfâ eden kişilerin, söylediklerini evvelâ kendilerinin yapması, her yönüyle mühim ve lüzumludur. Ancak insan, kendi yaşayamasa bile yine de doğruları söylemekten geri durmamalıdır. Böyleleri, önce kendilerine emir ve nehiyde bulunmuş, sonra da başkalarından bunu istemiş olur ve zamanla bildiklerini tatbîk etmeleri umulur. Lâkin bu hâl, hiçbir zaman tasvip edilecek bir şey değildir. Tebliğin ehemmiyetini gösteren ve geçici bir süreye mahsus olması gereken bir müsâadedir. Kişi, bir an evvel tavsiye ettiği iyilikleri kendisi de yaşamaya başlamalıdır. Aksi takdirde âhiretteki durumu çok acıklı olacaktır.[2]


[1] Bu hadiste, şu âyet-i kerimeye işaret edilmektedir:

(Ey âlimler!) Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz (hakikatleri bildiğiniz) hâlde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Bakara 2/44)

[2] Tebliğ ve metodları hakkında tafsîlât için bkz. Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, İstanbul 2005, I, 260-281; Ömer Çelik, Mustafa Öztürk, Murat Kaya, Üsve-i Hasene, İstanbul 2004, II, 15-144.

%d bloggers like this: