Dostu Düşmanı İyi Tanımak

July 4, 2013 in Muhtelif Mevzular

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.

İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında «İnandık» derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.

Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız (takva sahibi olursanız), onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân, 118-120)

Allah’a iman eden müslümanlar daima firâsetli olup dost ile düşmanı çok iyi tefrik edebilmelidir. Dünya malı peşinde koşarak mü’minleri dışlamak ve müslüman kanı dökmek çok büyük günahtır. Bin kâfiri hayatta bırakmak, Allah katında bir müslümanı katletmekten daha hafiftir. Bu hâl, îmân cevherinin ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Allah’ın lûtfedeceği nimetler, dünya menfaatlerinden çok daha fazla ve güzeldir. Herkes kendi kusuruna baksın ve fiillerine dikkat etsin, zîrâ Cenâb-ı Hak her şeyden haberdârdır. (en-Nisâ,  94)

Mü’minler, mü’min kardeşlerini bırakarak kâfirleri dost edinmemelidir. Böyle bir davranış, ilâhî intikâma ve azâba sebep olur. (en-Nisâ, 144)

Cenâb-ı Hak, mü’minlere, yahûdi ve hristiyanları dost edinmemeyi emrediyor. Zîrâ onlar birbirlerinin dostlarıdır. Yüce Rabbimiz onları dost edinenlerin, onlardan olacağını haber veriyor. İlâhî emirleri dinlemeyerek yahudi ve hristiyanları dost edinenler, zâlim olur ve Allah Teâlâ onlara aslâ hidâyet vermez. (el-Mâide, 51)

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Medîne’ye hicret edince öncelikle müslümanlar arasında bir kardeşlik tesis etti, ardından gayr-i müslimlerle bir anlaşma yaparak onların haklarını tesbit etti ve buna sadık kaldı. Bu sebeple İslâm toplumunda gayr-i müslimlerin hukûku vardır ve ona hassâsiyetle riâyet edilir. Aksi takdirde kul hakkı ihlâl edilmiş olur. Kişi, üzerindeki kul haklarını dünyadayken ödemezse bunlar âhirette mutlaka kendisinden alınır. Ancak âhirette hak ödemek, hiçbir zaman dünyadaki kadar kolay değildir.

Mü’minler, dinleriyle alay eden ve onu hafife alan kimselerle de dost olmamalıdır. Îmânın gereği, İslâm’ı hafife alanlardan uzak durmak, onlara buğzetmek ve düşman olmaktır. (el-Mâide, 57)

Îmânı terkedip küfrü sevenler babaları ve kardeşleri de olsa, mü’minler onları dost edinmezler. Zîrâ kâfirleri dost edinenler zâlim olurlar. (et-Tevbe, 23)

Mü’minler, Allah’ın ve kendilerinin düşmanı olan kimseleri dost edinmemelidir. Onlar bizim dînimizi inkâr edip müslümanlara muhtelif eziyetler ettikleri ve pekçok zararlar verdikleri hâlde hâla onlara muhabbet duymak ahmaklık olur. Bu hatâya düşen mü’minler, dosdoğru yoldan sapmış, pek kıymetli bir nimeti kaybetmiş olurlar. Cenâb-ı Hak, kalplerde gizlenen duyguları bilir. O’ndan hiçbir şey gizli kalmaz. (el-Mümtehıne, 1)

Hâsılı mü’minler, Allah’ın gazap ettiği hiçbir kâfiri dost edinmemelidir. Zîrâ onlar, kabirdeki ölülerden ümid kestikleri gibi âhiretten ümidlerini kesmişlerdir, ona inanmazlar. (el-Mümtehıne, 13)

Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli olduğu devirlerde bile düşmanların hile ve desiselerinden kurtulmak mümkün olmamıştır. Birkaç misal verelim:

İstanbul, fethedildiğinde, buraya müslüman âileler getirildi. Bu gelenlere İstanbul’da evler verdiler. Şehir mâmur olmaya başladı. Ondan sonra bu verdikleri evler için kirâ (mukâtaa) koydular. Bu kira halka zor geldi. Hatta bazıları şehirden kaçtı. Daha sonra padişah mukâtaayı kesti ve:

“‒Verdiğimiz her evi mülk olarak verdim.” dedi.

Bu şekilde şehir tekrar mâmur olmaya başladı. Mescidler, zâviyeler ve çeşitli mülkler yapmaya başladılar. Şehrin hâli tekrar iyiliğe döndü.

O esnâda babası kâfir birisi (Rûmî Mehmed Paşa), Padişah’ın vezîri ve yakını oldu. Bu vezirin babasının dostları olan İstanbul’un eski kâfirleri onun yanına gelip:

“‒Hey ne yapıyorsun! Bu Türkler bu şehri tekrar mamur ettiler. Senin gayretin nerede? Senin atanın, dedenin yurdunu ve bizim atalarımızın ve dedelerimizin yurtlarını bu Türkler aldılar. Gözlerimizin önünde dilediklerini yapıyorlar. Şimdi sen padişahın yakınısın. Bir çare bul da bu halk bu şehri îmâr etmeyi bıraksınlar ve tekrar şehir bizim elimizde kalsın.” dedi.

Vezir de:

“‒Daha evvel koydukları şu mukâtaayı (ev kirâsını) padişaha söyleyelim tekrar koyduralım. Halk da mülk yapmaktan el çeksinler. Şehir tekrar harâbe hâline dönsün. Sonunda bizim elimizde kalsın.” dedi.

Ondan sonra bir gün padişaha vardı. Bir münasebetle mukâtaadan bahsetti. Padişahı râzı etti, yeni bir iş çıkardı. Bu fitneci melʻûn kâfirlerin birine adı müslüman birisini daha kattılar. O fitneci kâfir ne dediyse yazdılar, bu konuda hiç kimseye söz söylettirmediler.

Bu vezir, İstanbul’da esir edilen kimselerden Rum Mehmed’dir. Onu daha sonra padişah it gibi boğdurdu. (Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân, haz. Kemal Yavuz – M. A. Yekta Saraç, İstanbul 2010, s. 187-188)

*

…Bu Rum vezir, İstanbul’un intikâmını almak arzusuyla yanıyordu. Müslümanlara eziyet etmek hevesindeydi. Bu kez fırsat bulmuştu. Lârende’den ve Konya’dan çok ev sürmekten maksadı, müslümanların evlerini yıkmak idi…

Bu vezir Rum Mehmed’in ilk şeytanlığı, Mahmud Paşa gibi tedbir ehli bir veziri padişahın kapısından uzaklaştırmaktı. Zira müslümanlara ezâ etmek ve onlardan intikam almak, İstanbul’un acısını çıkarmak istiyordu. Bu seferin başlarında kazasker olan Keblioğlu’nu da Rum Mehmed azlettirdi. (Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân, s. 216)

*

Padişah Rum Mehmed’i:

“‒Var, Karamanoğlu’nu o vilayetten sürüp çıkar!” diye gönderdi ve kendi has askerleriyle Anadolu askerlerinden nice sancakları da yanına kattı. Rum Mehmed yürüdü, Lârende’ye vardı. Lârende’nin mescidlerini ve medreselerini yakıp yıktı, babasının eviymişcesine harap eyledi. Şehrin kadınını ve gencini soydurdu, çıplak bıraktı. O zâlim Rum, hiç merhamet etmedi, elinden gelen her şeyi yaptı, müslümanlara bunun benzeri hakâretler ettirdi. Oradan Ereğli’ye vardı. Ereğli’nin de vilayetini ve köylerini harap ettirdi.

O vilayetin halkı:

“‒Bu vilayet Allah ve Rasûlü’nündür. Vilayetteki vakıflar konusunda niçin hiç çekinmezsin? Bu vilayet O’nun Rasûlü’nün vakıflarıdır. Şimdi sen bunları harap ettin, Medine şehrinin fakirlerine bu vilayetten yardım gitmez olursa yarın kıyamet gününde (ki biz ona îmân ve tasdîk ederiz) Allah Rasûlü’nün huzûruna vardığın zaman ne cevap verirsin?” dediler.

Bunun gibi söz söyleyenleri o zalim Rum öldürttü. Allah’tan korkmadı, peygamberden utanmadı. (Halkın mallarını yağmaladı, haksız yere aldı.)…

Bu sefer Padişah, İshak Paşa’ya emretti:

“‒Var, Karamanoğlu’nu ilden çıkar. Bu devletsiz, uğursuz Rum orada hayli bedbahtlıklar etmiş. Sen şimdi Karaman’ın sadece fesat çıkaranlarını ilden çıkar.” dedi… (Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân, s. 218-219)

2. Bâyezid gelince, o Rum vezirin bozduğu gelenekleri Osmanlı kanunu üzerine tekrar fazlasıyla iade etti. Fakir gelen zengin gider oldu. O nesli belli olmayan vezirin bozduğu vakıfları ve mülkleri tekrar sahiplerine verdi. (Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân, s. 245)

*

Fâtih, İslâm askerini toplayıp Belgrad’a yürüdü. Tuna suyundan da gemiler yürüttü. İstanbul’u fethettiğinde bozdurduğu bakır at, vidalı haç ve çanlardan toplar döktürdü. Belgrad’a getirtti. O topları kurdular ve attılar. Cenge başladılar. Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca, Hünkâr’a:

“‒Devletli Sultanım! Ben kuluna izin ver Tuna’nın öte yakasına geçeyim, hisarın karşısında yer alayım.” dedi.

Bu düşünceye Rumeli’nin beyleri râzı olmadılar:

“‒Eğer Belgrad fetholunursa bize tarla sürmek düşer. Zira başka yerde düşmanımız kalmaz. Bu hisarı alıp bir avuç kalan kafiri de dağıtacak olursak halimiz sonra ne olur?” dediler ve hileler yaptılar.

Sözün kısası, Belgrad’ı almak için beyler gayret göstermediler…

Hünkâr:

“‒Hey gâziler! Yürümek gerek!” dedi ve yürüdüler. Hünkârın kendi askerleri yürüdü ama Rumelililer hain olup yürümediler.

Askerler hisara doğru yöneldi. Kâfirler hücûmun bu taraftan olduğunu görünce hepsi padişahın has askerlerinin üzerine hücum ettiler. Askerleri geri döndürdüler ve nicelerini de şehid ettiler. Padişah ordunun arkasına gelip:

“‒Hey gâziler! Daha ne duruyorsunuz, ne yapıyorsunuz?” deyip küffâr üzerine yürüdü. Garib yiğitler padişahla birlikte hücum ettiler, kâfiri tekrar hisara soktular ve çok sayıda kâfir öldürdüler. Bu defâ gerçekten büyük bir cenk oldu.

Hisarın alınmamasına Rumeli’nin hiyaneti sebep oldu. Padişah oradan göçtü, devletle tekrar memleketine döndü. (hicrî 861, milâdî, 1456-1457)” (Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân, s. 192-193)