Namaz Beş Vakittir

July 18, 2013 in Muhtelif Mevzular

Bir âyet-i kerîmede namazın mü’minler için vakitleri belli bir fariza olduğu belirtilmiştir:

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

“Namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” (en-Nisa, 103)

Namazın kılınacağı vakitlere de Kuran’ın kendine has üslubu içinde sarih biçimde veya işaret yoluyla temas edilmiştir. Mesela sabah (salatu’l-fecr) ve yatsı (salatu’l-işâ) namazları ismen zikredilmiştir:

 يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَاْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَاۤءِ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَات وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

“Ey mü’minler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem (kapanmamış) halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah, (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (en-Nur, 58)

Diğer vakit namazlarına ise işaretlerde bulunulmuştur. Rum suresinin 17 ve 18. âyetlerinde şöyle buyrulur:

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ﴿17﴾ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ﴿18﴾

“Haydi siz, akşam vaktine eriştiğinizde, sabah kalktığınızda, akşamüstü ve öğle vaktine ulaştığınızda Allah’ı tesbih edin (namaz kılın) ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.”

Tefsirlerde “akşam vaktine eriştiğinizde” ifadesinin akşam ve yatsı namazlarına, “sabah kalktığınızda” ifadesinin sabah namazına, “akşamüstü” ifadesinin ikindi namazına, “öğle vaktine ulaştığınızda” ifadesinin de öğle namazına işaret ettiği bildirilir.

Ayrıca namazın farz kılındığı miraç hâdisesinin ardından inen İsra suresinin 78. âyetinde şöyle buyrulur:

اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

“Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir.”

Buradaki “dülûki’ş-şems”in öğle ve ikindiyi, “ğasekı’l-leyl”in akşam ve yatsıyı, “kur’âne’l-fecr”in sabah namazını ifade ettiği belirtilmektedir.

Bu iki âyetin dışında:

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَ

“Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hud, 114) âyetinde gündüzün iki tarafında kılınması emredilen namazlardan biri sabah namazı, diğeri ise güneş batmadan önceki taraf olarak alındığında öğle ve ikindi, battıktan sonraki taraf olarak alındığında akşam ve yatsı olarak yorumlanmıştır. Âyette geçen zülef (gündüze yakın saatler) kelimesinin gecenin gündüze yakın olan ilk saatlerini ifade ettiği dikkate alınarak bu saatlerde kılınması emredilen namazın da yatsı namazı olduğu görüşü benimsenmiştir.

Elmalılı Hamdi Efendi bu âyetin tefsirinde şöyle der:

“Ve namaz kıldır, gündüzün her iki tarafında ve gecenin zülfelerinde yani gündüzün başlıca değişme saatlerinin ikisinde ve gecenin zülfeleri, saçakları demek olan eteklerinde, gündüze yakın olan saatlerinde.

Zülef: Zülfe’nin çoğuludur ve Arapça’da çoğul en az üç sayıdan oluştuğu için bu âyetteki ifadeden anlaşılan sonuç, ikisi gündüzün taraflarında, üçü de gecenin eteklerinde olmak üzere tam beş vakit namaz emredilmiş olduğu açıkça bellidir. Gündüz namazlarının kırâetinde cehir (sesli okuma) meselesinde sabah namazı gece namazlarından sayıldığı için “tarafeyi’n-nehar”dan murad öğle ve ikindi vakitleri, “zülefen mine’l-leyl”den maksat da akşam, yatsı ve sabah namazları olmak lazımgelir ki, İsra Sûresi’nde de “Güneşin öğle vakti zevalinden, gecenin karanlığına kadar namaz kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı gerçekten de şahitlidir.” (İsra, 17/78) diye buyrulmuştur. Böylece öğle ile ikindiye tarafeyi’n-nehar denilmesinin sebebi şudur: Sabah gündüzün kökü, güneşin doğuşundan öğleye kadar geçen vakit ise gövdesidir. Zevalden sonra öğle ile ikindi de, ta batıncaya kadar olan kısım da taraflarıdır. Şer’an da gündüz vaktinin sabah, öğle ve ikindi olmak üzere başlıca üç bölümü, üç tarafı vardır. Nitekim bir başka âyette “Gündüzün tarafları” (Tâhâ, 20/130) diye gündüzün üç tarafından söz edilmiştir. Sabah namazı güneş doğmadan önce olduğu için, sabah ve akşam namazları “zülefen mine’l-leyl”in kapsamı içinde kalmış olurlar. Böylece gündüz namazına iki taraf kalmış olur.”

Cerîr bin Abdullah (r.a) şöyle anlatır:

Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü (s.a.v), dolunaya bakarak şunları söyledi:

“–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, Rabbinizi de öyle rahatça göreceksiniz. Artık güneşin doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz.”

Bu sözlerin ardından Allah Rasûlü (s.a.v) şu âyet-i kerîmeyi okudu:

وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ اٰنَاۤئِ الَّيْلِ فَسَبِّحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى

“…Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini hamd ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki Rabbinin rızâsına erebilesin.” (Tâhâ, 20/130) (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

Bu âyet-i kerime de beş vakit namazın vakitlerini veciz bir şekilde tâyin etmektedir.

Âlimlerin çoğunluğu, Bakara suresinin 238. âyetinde yer alan “es-Salâtü’l-vüstâ: Orta namaz” ifadesiyle ikindi namazının kastedildiği kanaatindedir. Fazileti hakkındaki bazı rivayetlere dayanarak bu namazın sabah namazı olduğunu söyleyenler de vardır.

Hadis kaynaklarında, miraç hâdisesini takip eden günlerde Cebrail (a.s)’ın Kâbe’de Hz. Peygamber’e imamlık yapmak suretiyle beş vakit namazı kıldırdığı, her bir namazın başlangıç ve bitiş vakitlerini tatbikatıyla gösterdiği ve bunları ayrıca sözlü olarak da açıkladığı kaydedilmiştir. (Müslim, Mesacid, 176, 179)

 

HADÎS-İ ŞERÎFLER

Bir gün Ömer b. Abdülaziz (r.a) namazı geciktirmişti. Bunun üzerine Urve bin Zübeyr (r.a) yanına girmiş ve şunu haber vermişti:

Irak’ta (vali olan) Mugîre bin Şu’be de bir defâsında, aynen bunun gibi namazı geciktirmişti. Hemen Ebû Mesûd el-Ensârî (r.a) yanına girmiş ve:

“–Ey Mugîre, bu da neyin nesi?!” demiş ve şöyle devam etmişti:

“–Bilmez misin ki Cibrîl (a.s) indi ve namaz kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de namaz kıldı. Belli bir müddet sonra Cibril (a.s) bir daha namaz kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra bir daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra o daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra bir daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra Cibrîl (a.s):

«–İşte bununla emrolundun!» buyurdu.”

Bu sözlerin sonunda Ömer bin Abdülaziz, Urve’ye:

“–Ne söylediğine dikkat et! Namaz vakitlerini Rasûlullah (s.a.v)’e Cibrîl mi öğretti?” dedi.

Bunun üzerine Urve de:

“–Beşîr bin Ebû Mes’ûd, babasından böyle naklederdi” dedi… (Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 1)

*

Muâz radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni (yönetici olarak Yemen’e) gönderdi ve şunları söyledi:

“Sen kitap ehli olan bir topluma gidiyorsun, Onları, Allah’dan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın Resûlü olduğuma şahitlik etmeye dâvet et. Eğer onlar, bu dâvete uyup itaat ederlerse, Allah’ın kendilerine her bir gün ve gecede beş vakit namazı kesin olarak farz kıldığını bildir. Şayet buna da itaat ederlerse, Allah Teâlâ’nın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtı mutlak surette farz kıldığını bildir. Buna da itaat edip uydukları takdirde, onların mallarının en gözde ve kıymetli olanlarını almaktan sakın. Mazlumun bedduasını almaktan da son derece çekin, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur.” (Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29, 31. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 6; Nesâî, Zekât 46; İbni Mâce, Zekât 1)

*

Talha İbni Ubeydullah radıyallahu anh şöyle dedi:

Uzaktan sesini duyup ne dediğini anlayamadığımız saçı başı dağınık Necidli bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna geldi. Resulullah’a yaklaştı. Bir de baktık ki, İslâm’ın ne olduğunu soruyor. Bunun üzerine Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Bir gün bir gecede beş vakit namaz kılmaktır” buyurdu. Adam:

– Kılmam gereken başka namaz var mı? dedi.

– “Hayır yok! Nâfile olarak kılarsan o başka” buyurdu. Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem sözüne devam ederek:

– “Bir de ramazan ayı orucunu tutmaktır” buyurdu. Adam yine:

– Tutmam gereken başka oruç var mı? dedi. Resûl–i Ekrem Efendimiz:

– “Hayır yok. Nâfile olarak tutarsan o başka!” buyurdu.

Râvî Talha radıyallahu anh diyor ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem adama zekât vermeyi söyledi. Adam:

– Vermem gereken başka sadaka var mı? dedi.

– “Hayır yok. Nâfile olarak verirsen o başka” buyurdu.

Bu defa Adam:

– Bu söylediklerinden ne fazla ne eksik yaparım” diyerek Resûlullah’ın huzurundan ayrıldı.

Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Eğer sözüne sahip çıkarsa, kurtuldu gitti” buyurdu. (Buhârî, Îmân 34, Savm 1, Şehâdât 26, Hiyel 3; Müslim, Îmân 8, 9. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 1; Tirmizî, Mevâkît 4; Sıyâm 1; Nesâî, Sıyâm 1, Îmân 23)

{

Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Beş vakit namaz, herhangi birinizin kapısı önünden gürül gürül akan ve içinde günde beş defa yıkandığı ırmağa benzer. “ (Müslim, Mesâcid 284)

*

Ebû Abdurrahman Avf İbni Mâlik el–Eşca’î radıyallah anh şöyle dedi:

Biz dokuz veya sekiz yahut yedi kişilik bir grub Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyorduk. Bize:

– “Allah’ın elçisine bîat etmez misiniz?” buyurdu. Oysa biz, yeni bîat etmiştik. Bu sebeple:

– Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana bîat ettik ya! dedik. Sonra tekrar:

– “Allah’ın elçisine bîat etmeyecek misiniz?” buyurdu.

Bu defa bîat için ellerimizi uzatarak:

– Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana bîat etmiştik. Şimdi ne üzerine bîat edeceğiz? dedik.

– “Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, beş vakit namazı kılmak, itaat etmek – sesini alçaltarak bir cümle söyledi ve – kimseden bir şey istememek üzere bîat edeceksiniz! buyurdu.

Avf İbni Mâlik diyor ki: Yemin ederim ki bu gruptan bazılarını görürdüm; kamçısı yere düşerdi de kimseden onu kendisine vermesini istemezdi. (Müslim, Zekât 108. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 27; Nesâî, Salât 5; Bîat 18; İbni Mâce, Cihâd 41)

*

Ebû Ümâme (r.a) der ki:

Rasûlullah Efendimiz’i Vedâ Haccı’nda insanlara hitâb ederken işittim. Şöyle buyurdu:

“Rabbiniz olan Allah’a karşı takvâ sahibi olunuz! Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını hakkıyla ödeyiniz. İdârecilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin cennetine girersiniz.” (Tirmizî, Cum’a, 80/616)

*

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir. “ (Müslim, Tahâret16)

Cenâb-ı Hak elli vakit olan namazı hafifletmiş beş vakte indirmiştir. Namaz, edâ edilirken 5’tir ancak sevap ve hesapta 50’dir.

 

SÜNNET-İ SENİYYE İSLÂM’IN İKİNCİ KAYNAĞIDIR

Ahmed bin Hanbel Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Mushaf-ı Şerîf’e baktım ve otuz üç yerde Rasûlullâh (s.a.v)’e itaatin emredildiğini gördüm.”

Sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu:

فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

“…Onun (Rasûlün) emrine muhâlif davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (en-Nûr, 63)

Sonra bu âyet-i kerimeyi tekrar tekrar okuyor ve şöyle buyuruyordu:

“Âyette isabet edeceği bildirilen fitne nedir? Şirktir, küfürdür. Herhalde o fitne kişinin başına şöyle gelir: Bir kişi, Efendimiz (s.a.v)’in bir sözünü reddettiğinde kalbine bir eğrilik gelir, kalbi kaymaya başlar. Nihayet o kişinin kalbi hidâyetten tamamen uzaklaşır ve sahibini helâk eder.”

Bunları söyleyen Ahmed bin Hanbel, şu âyet-i kerîmeyi okumaya başladı:

 “Hayır, Rabbine yemîn olsun ki aralarında çıkan herhangi bir anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (en-Nisâ, 65) (İbn-i Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-kübrâ, no: 99; İbn-i Teymiyye, es-Sârimü’l-meslûl, Beyrut 1417, I, 59)

*

Yine Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir:

“Kim Nebî (s.a.v)’in hadîsini reddederse, o helâk uçurumunun kenârındadır.” (İbn-i Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-kübrâ, no: 99)

*

Bir kişi, Mâlik bin Enes Hazretleri’ne:

“‒Mescid-i Nebî’de mi ihrâma gireyim yoksa Zülhuleyfe’de mi?” diye sordu. İmâm Mâlik Hazretleri:

“‒Zülhuleyfe’de!” dedi. O zât:

“‒Ben Rasûlullâh (s.a.v)’in Mescid’inde ihrama girdim” dedi.

Bunun üzerine İmâm Mâlik Hazretleri şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“…Onun (Rasûlün) emrine muhâlif davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (en-Nûr, 63) (İbn-i Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-kübrâ, no: 100)

 

“(Râsûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (el-Kıyâme, 16-19)

Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığı üzere Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’i öz olarak indirmiş, onda umûmî esasları bildirmiş, Peygamberimiz’in hayatı ve hadîs-i şerîfleriyle de Kur’ân’ı tefsir etmiştir.

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 164)

 Demek ki Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’e Kitap ve hikmeti öğretme vazîfesi vermiş ve bu vazife mü’minler için çok büyük bir nimet olmuş.

Müfessir Taberî, bu âyetteki “hikmet” kelimesini, Sünnet-i Seniyye, hadîs-i şerîfler” diye açıklamıştır.

“… İnsanlara, kendilerine indirileni beyân etmen için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!” (en-Nisâ, 105)

Allah’ın gösterdiği şekilde, yani sünnet vahyi ile sana öğrettiği şekilde Kur’ân’ı tefsir edesin diye…

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (el-Haşr, 7)

Demek ki her şeyi Kur’ân’da aramak doğru değildir. Kur’ân temel kâideleri koyar, Peygamber Efendimiz de onu tebliğ ve tebyîn eder, yani açıklar, tefsir eder.

Bu iki delilden sonra İcmâ, Kıyas… gibi başka deliller de vardır.