Sünnet-i Gayr-i Müekkede Nedir, Bize Ne Kazandırır?

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere, Peygamber Efendimiz’in sünnetine tâbî olmayı ısrarla ve tekrar tekrar emretmektedir. Bu husustaki âyet-i kerîmeden ikisi şöyledir:

“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisâ, 80)

“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisâ, 69)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sünnetleri ikiye ayrılır. Allah Rasûlü’nün devamlı olarak işleyip nâdiren terkettiği; ancak farz ve vâcip de olmayan amellere Sünnet-i Müekkede denir. Meselâ sabah namazının farzından önce iki rekât, öğle namazının farzından önce dört rekât, sonra iki rekât, akşam ve yatsı namazlarının farzlarından sonra ikişer rekât namaz kılmak, abdest alırken misvak kullanmak, ağız ve burnu iyice yıkamak, abdest azalarını üç defa yıkamak, namazı cemaatle kılmak… sünnet-i müekkededir. Sünnet-i müekkedeleri îfâ etmek dînî hayatı kemale erdirir ve kişiye sevap kazandırır. Bu sünnetleri mâzeretsiz olarak terk etmek ise dinle alay kabul edilmiştir. Dolayısıyla sünnet-i müekkedeleri özürsüz olarak ve ısrarla terketmek harama yakın bir yanlış olup -Allah korusun- kişiyi Allah Rasûlü’nün şefaatinden mahrum bırakır.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in bazen yapıp bazen de terkettiği amellere ise Sünnet-i Gayr-i Müekkede denir. Yatsı ve ikindi namazlarının ilk sünnetleri gibi. Bu sünnetleri îfâ etmek kişiye sevap kazandırır. Terkeden ise cezâlandırılmaz ve kınanmaz. Ancak büyük kayıplara uğrar. Kıyamet günü insanların ne kadar çok sevaba muhtaç olacağı âşikârdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v), vefat etmek üzere olan herkesin muhakkak pişman olacağını, dünyada güzel bir hayat yaşayanların dahî “Niçin daha fazla hasene kazanmadım?” diye acı bir pişmanlık duyacağını ifade etmiştir. (Tirmizî, Zühd, 59/2403)

O hâlde, sünnet-i gayr-i müekkedeleri, “Peygamber Efendimiz bunları bazen yapar bazen de terk ederdi” diye tamamen terk edivermemiz veya o hususta büyük bir zaaf içinde olmamız son derece yanlıştır. Zira Rasûlullah (s.a.v) devamlılığı severdi. Bir namaza veya herhangi bir işe başladığında ona devam etmeyi arzu ederdi. Ancak bazı nâfile ibadetlere ve sünnetlere devam ettiğinde onun ümmetine farz oluvermesinden veya ümmetinin sünnetine tâbî olmak için meşakkate düşmesinden korkardı. Bu sebeple onları zaman zaman terk eder veya evinde kendi başına devam ederdi. Demek ki Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in az da olsa işaret ettiği bir ibadete ve sünnete gücümüz nisbetinde devam etmemiz, bizim için son derece faydalı olacaktır. Zaten Akıllı bir insan, istifade edeceği hususa ehemmiyet verir ve onu yerine getirebilmek için bütün gücünü sarfeder.

İkindi ve yatsı namazlarının sünnetlerini ele alacak olursak, bu namazları ihmâl etmek mi daha kârlı yoksa imkân nisbetinde ciddiyetle devam etmek mi? Tabiî ki bu sünnetlere devam etmek son derece faydalıdır. Bir kul Allah’a ne kadar fazla secde ederse o nisbette âhiret sermayesini artırmış olur. Zira secde, kulu Allah’a yaklaştıran en kıymetli ibadetlerden biridir. Cenâb-ı Hak: “Secde et ve yaklaş!” buyurur. (Alak, 19) Kâinâttaki her şey Allâh Teâlâ’ya secde hâlindedir. (Hac, 18) Gölgeler bile ona secde etmektedir: “Görmüyorlar mı ki Allah’ın yarattığı şeylerin gölgeleri bile nasıl sağdan soldan sürünüp Allah’a secde ederek dönmektedir?” (Nahl, 48)

Rebîa bin Kâ’b (r.a)’ın naklettiği şu hâdise secdenin kıymetini ne güzel ortaya koymaktadır: Peygamber Efendimiz’in yakınında geceler, ona abdest suyunu getirir ve diğer ihtiyaçlarını görürdüm. Bir gün Allah Râsûlü (s.a.v) bana:

«–İste!» buyurdu. Ben de:

«–Cennette seninle beraber olmayı isterim» dedim. Efendimiz (s.a.v):

«–Başka bir şey istesen olmaz mı?» buyurdu. Bu sefer ben:

«–Dileğim ancak budur!» dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

«–Öyleyse çokça secde ederek kendin için bana yardımcı ol!» buyurdu.” (Müslim, Salât, 226; Ahmed, III, 500)

Kıyâmet günü kendisine şefaat etmesini isteyen sahâbîsine Efendimiz (s.a.v):

“–Öyleyse sen de çok secde ederek bu hususta bana yardımcı ol!” buyurdu. (Ahmed, III, 500)

Ebû Fâtıma el-Ezdî şöyle anlatır: “Rasûlullah (s.a.v) bana dedi ki:

«–Ey Ebû Fâtıma! (Âhirette) bana kavuşmak istersen secdeleri çoğalt!»

«Ey Ebû Fâtıma! Secdeleri çoğalt! Zîrâ herhangi bir müslüman Allâh Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri için bir secde yaparsa, Allâh Teâlâ da onu bu secde sebebiyle bir derece yükseltir.»” (Ahmed, III, 428)

Ma’dan bin Ebî Talha (r.a) anlatıyor: “Rasûlullâh (s.a.v)’in azadlısı Sevbân (r.a)’a rastladım. Kendisine:

«–Bana öyle bir amel söyle ki onu yaptığımda Allâh beni cennetine koysun!» dedim. Veya «Allah’a en sevgili amel hangisidir?» diye sordum. Sevbân sükût etti. Sonra ben tekrar aynı şeyi sordum. O yine sükût etti. Ben üçüncü sefer sordum. Sonunda dedi ki:

«–Aynı şeyleri ben de Rasûlullâh (s.a.v)’e sormuştum. Bana şu cevabı vermişti:

“–Allah için çokça secde yapmaya bak! Zîrâ Allah için bir secde yaptığında, Allah o sâyede seni bir derece yükseltir ve bir günahını siler.” Sonra Ebu’d-Derdâ’ya geldim. Aynı şeyi ona da sordum. O da Sevbân’ın bana söylediğinin aynısını söyledi.” (Müslim, Salât 225. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Tirmizî, Salât 169)

Ebu’d-Derda (r.a) şöyle demektedir: “Üç haslet olmasaydı dünyada kalmak istemezdim: 1. Alnımı yere koyarak gece gündüz Yaratan’ıma secde etmek ve bu şekilde ebedî hayatıma hazırlanmak. 2. Günün en sıcak anlarında (oruç tutarak) susuzluğa katlanmak. 3. Meyvenin iyisi seçildiği gibi sözlerin iyisini seçen kimselerle oturmak.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, II, 11/1193)

Efendimiz (s.a.v) ümmetini ikindi ve yatsı namazının sünnetlerine teşvik ederdi:

“İkindi namazının farzından önce dört rekât namaz kılan kimseye, Allah rahmetini ihsân eylesin!” (Ebû Dâvûd, Tatavvu 8/1271; Tirmizî, Salât 201/430)

Ali bin Ebû Tâlib (r.a) şöyle der: “Nebî (s.a.v) ikindi namazının farzından önce dört rekât namaz kılardı. İkinci rekâtın tahiyyatında Allah Teâlâ’ya en yakın meleklere ve onların yolunca giden müslüman ve mü’min kimselere selâm ederdi.” (Tirmizî, Salât 201/429, Cum’a 66/598)

Hz. Meymûne vâlidemizin ifade ettiğine göre Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, bir defasında devlet işleriyle meşgulken, ikindi namazından önce kıldığı iki rekât namazı kılamamıştı. İkindi namazını kıldırdıktan sonra evine geldi ve kılamadığı o sünneti ikindinin farzından sonra kıldı. (Bkz. Ahmed, VI, 334-335; Nesâî, Mevâkît, 36/578)

Yine Allah Rasûlü (s.a.v) bir defasında:

“Her ezan ve kamet arasında namaz vardır. Her ezan ve kamet arasında namaz vardır. Her ezan ve kamet arasında namaz vardır” buyurdu ve üçüncü defasında: “Arzu eden için” dedi.[1] (Buhârî, Ezân 14, 16; Müslim, Müsâfirîn 304)

Rasûlullah (s.a.v) her ne kadar “arzu eden için” ifadesiyle bu namazların farzlar gibi mutlaka kılınması gerekmediğini söylemekte ise de, “Her ezan ve kamet arasında namaz vardır” şeklindeki ifadelere dikkatle baktığımız zaman, onları ne yapıp edip mutlaka kılmamızın bizim için son derece mühim olduğunu farkederiz. Efendimiz (s.a.v)’in sözlerini üç defa ısrarla tekrar etmesi de bu namazların ehemmiyetini gösterir.

Allah Rasûlü (s.a.v), müezzinlerine, ezan okuduktan sonra hemen kâmet getirmemelerini tenbih etmiştir. Yemek yiyenin yemeğini bitirebileceği, abdest almak isteyenin rahatlıkla abdest alabileceği kadar bir süre beklenmesini münâsip görmüştür. Bu zaman diliminde kişi, rahatlıkla iki veya dört rekât namaz kılabilir.

Peygamber Efendimiz sünnet namazların evlerde kılınmasını tavsiye eder, (Buhârî, Ezân 108) kendisi de sabah, akşam ve yatsı namazlarının sünnetlerini evinde kılardı. Zira bu vakitler istirahat zamanı olduğu için evinde bulunurdu. Öğle ile ikindi vakitlerinde ise ekseriyetle ashâbının arasında bulunup devlet işleriyle meşgul olduğu için, gündüz namazlarının sünnetini bulunduğu yerde, mescidde, bazen de yine evinde kılardı. Yatsı namazının ilk sünnetiyle ilgili en kuvvetli rivayet, “Her ezan ve kamet arasında namaz vardır” hadîs-i şerîfidir. Bu hadis, Rasûlullah (s.a.v)’in yatsı ezanı okunduktan sonra bir nâfile namaz kıldığını göstermektedir.

Ashâb-ı kirâm, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in işaretleri karşısında çok hassas davranırlardı. Efendimiz’in hareket ve tavırlarını dikkatle gözleyerek onun dile getirmediği arzularını dahî anlamaya çalışırlardı. Onu sâlih bir amel üzerinde bir defa görmeleri yeterliydi. Ayrıca “Böyle yapın!” diye söylemesine gerek kalmaz, o güzel ameli ömür boyu tâkip ederlerdi. İşte buna bir misâl: Enes (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah (s.a.v)’i bir gün Duhâ namazını altı rekât kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.” Bu rivayeti bize nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassasiyet içinde şöyle der:

“Hz. Enes’in bu ifadelerinden sonra ben de o namazı hiç terk etmedim.” (Taberânî, Evsat, II, 68/1276)

 

عن عائشة رضي الله عنها قالت: إن كان رسول الله صلى الله عليه و سلم ليدع العمل وهو يحب أن يعمل به خشية أن يعمل به الناس فيفرض عليهم وما سبح رسول الله صلى الله عليه و سلم سبحة الضحى قط وإني لأسبحها

Buhârî, Teheccüd, 5; Müslim, Müsâfirîn, 77

Ashâb-ı kirâmın ve onları tâkip eden ihsan sahiplerinin Rasûlullah (s.a.v)’e muhabbetle bağlandıklarını gösteren hallerine güzel bir misâl de şudur: Talha bin Nâfi’in nakline göre Câbir (r.a) şunları anlatır:

Bir gün Peygamber (s.a.v) elimden tutarak beni evine götürdü. Bir ekmek parçası çıkardı ve âilesine:

“–Herhangi bir katık var mı?” diye sordu. Onlar:

“–Evde sirkeden başka bir şey yok” dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v):

“–Sirke ne güzel katıktır!” buyurdu. Câbir (r.a) der ki:

“Nebî (s.a.v)’den bu sözü duyduğumdan beri sirke yemeyi severim.” Hadîsin râvîsi Talha da aynı şeyleri tekrarlar:

“Câbir (r.a)’den bu sözü duyduğumdan beri ben de sirke yemeyi severim.” (Müslim, Eşribe 167-169. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Et’ime 39; Tirmizî, Et’ime 35; İbni Mâce, Et’ime 33)

عن جرير بن عبدالله قال جاء ناس من الأعراب إلى رسول الله صلى الله عليه و سلم فقالوا إن ناسا من المصدقين يأتوننا فيظلموننا قال فقال رسول الله صلى الله عليه و سلم أرضوا مصدقيكم قال جرير ما صدر عنى مصدق منذ سمعت هذا من رسول الله صلى الله عليه و سلم إلا وهو عني راض

 [ ش ( المصدقين ) بتخفيف الصاد وهم السعاة العاملون على الصدقات (ارضوا مصدقيكم ) معناه ببذل الواجب وملا طفتهم وترك مشاقهم ]

(Müslim, Zekât, 29)

 Emin Saraç Hocaefendi’nin nakline göre Tunuslu mütefekkir Raşid Gannuşi, bir yaz mevsimi Fatih camiine gelmişti. İkindi namazının sünnetini kılan cemaati seyrettikten sonra:

“–Maşaallah… Herkes geldi, ikindi namazının sünnetini sükûnetle kıldı. İşte Osmanlı’nın izzetinin sebeplerinden biri de bu sünnet namazlara gösterdiği ihtiramdır” dedi.

Allah Rasûlü’nün bütün hâllerini bu şekilde derin bir muhabbetle tâkip etmenin, bizim için büyük bir kazanç olacağı muhakkaktır.

Cenâb-ı Hak, bizlere, bütün sünnetleri hakkıyla tatbîk etme gayret ve azmi lûtfeylesin! Cennette Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e en yakın olma bahtiyarlığına eren kullarının zümresine ilhâk eylesin!. Âmîn!.



[1] Her ezan ile kâmet arasında sünnet kılmak sevap olmakla birlikte, akşam namazının farzından önce sünnet kılmayı, diğer mezhep imamlarının aksine İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe mekrûh saymıştır.

%d bloggers like this: