“Yavrucuğum!”

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN “YAVRUCUĞUM” HİTAPLARI

Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, küçük yaşlardan itibaren hizmetinde bulunma şerefine eren Enes -radıyallâhu anh-’a şöyle buyurmuştur:

“−Yavrucuğum! Namazda iken sağa sola bakmaktan sakın! Çünkü sağa sola bakmak namazın faziletini götürür. Sağa sola dönmekten kendini alıkoyamıyorsan bari bu nâfilede olsun, farzda olmasın.” (Tirmizî, Cuma, 60)

*

Ömer İbni Ebû Seleme radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in himâyesinde yetişen bir çocuktum. Yemek yerken, elim yemek tabağının her yanına giderdi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu:

 ”−Oğlum, besmele çek! Sağ elinle ye! Hep önünden ye!” (Buhârî, Etʻime, 2-3)

*

Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- diyor ki:

Rasûlullah -sallalâhu aleyhi ve sellem- bana:

“–Yavrucuğum, hiç kimse için gönlünde bir hile taşımadan sabahlayabilir ve akşamlayabilirsen, öyle yap!” buyurdu.

Sonar da şöyle devâm etti:

“–Yavrucuğum, bu benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi ihyâ ederse kesinlikle beni sevmiştir. Kim de beni severse, benimle birlikte cennette olacaktır.” (Tirmizî, İlim, 16/2678)

*

Abdullah İbni Abbas -radıyallâhu anh-ümâ’dan nakledildiğine göre şöyle demiştir:

Bir gün Hz. Peygamber’in terkisinde bulunuyordum. Bana:

Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim” dedi ve şöyle buyurdu:

“Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ın (rızâsını) her işte önde tut, Allah’ı önünde bulursun. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen, Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar, ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı temin edebilirler. Yine eğer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir. (Bundan sonra takdirde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.)” (Tirmizî, Kıyâmet 59)

Diğer bir rivayette şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’ın emir ve yasaklarını gözet, O’nu önünde bulursun. Bolluk içindeyken (emirlerine bağlı kalmakla) sen Allah’ı tanı ki O da darlığa düşünce (kurtarmak suretiyle) seni tanısın. Bil ki senin hakkında yazılmamış olan şey başına gelmez. Sana takdir edilen de seni atlayıp (başkalarına) gitmez. Bil ki zafer sabırla, sevinç üzüntüyle, kolaylık da zorlukla birliktedir.” (Ahmed, I, 307)

*

Müdrik el-Ezdî şöyle anlatır:

“Babamla birlikte (câhiliye) haccı yapıyordum. Mina’ya gelip konaklayınca bir toplulukla karşılaştım. Babama:

«–Bu cemaat niçin toplanmış?» diye sordum. Babam:

«–Kavminin dinini terk etmiş olan şu kişi için.» dedi. İşâret ettiği tarafa bakınca Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i gördüm:

«–Ey insanlar! Lâ ilâhe illallâh deyiniz de kurtulunuz!» diye sesleniyordu.

İnsanlardan kimi onun yüzüne tükürüyor, kimi başına toprak saçıyor, kimi de ona sövüp sayıyordu. Öğleye kadar bu hâl devâm etti. O sırada, yakası açılmış bir kız, içinde su bulunan bir kap ve elinde bir mendil olduğu hâlde geldi. Ağlıyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz kabı alıp sudan içti, elini yüzünü yıkadı. Başını kaldırıp:

«–Yavrucuğum, yakanı başörtünle ört! Baban hakkında, tuzağa düşürülüp öldürülecek ve zillete uğrayacak diye korkma!» buyurdu.

Bunun kim olduğunu sorduk, «Kızı Zeyneb!» dediler.” (Heysemî, VI, 21)

*

Râfî bin Amr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Ben çocukken Ensâr’ın hurma ağaçlarını taşlardım. Bu sebeple beni tutup Peygamber Efendimiz’e götürdüler.

Allah Rasûlü -sallalâhu aleyhi ve sellem- bana:

“–Yavrucuğum! Hurma ağaçlarını niçin taşlıyorsun?” diye sordu. Ben:

“–Yâ Rasûlallah! (Açtım) yemek için taşladım.” dedim.

Fahr-i Kâinât -sallalâhu aleyhi ve sellem-

“–Bir daha taşlama! Altlarına düşenlerden al, ye!” buyurdu ve başımı sıvazladı. Daha sonra da:

“Allâh’ım! Onun karnını doyur.” diye bana dua etti. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 85/2622; İbn-i Mâce, Ticârât, 67)

*

Hasan -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Muhterem dedem Rasûlullah -sallalâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte zekât mallarının bulunduğu bir bahçede yürüyordum. Ben zekât hurmalarından bir tane alıp ağzıma attım. Allah Rasûlü -sallalâhu aleyhi ve sellem- mübarek elini ağzıma sokup hurmayı çıkardı ve bana:

«−Yavrucuğum, bilmiyor musun, biz Ehl-i Beyt’e zekât malı yemek helâl değildir?!» buyurdu. (Taberânî, Kebir, III, 77/2713)

*

Muğîre bin Şûbe şöyle der:

“−Kimse Deccâl hakkında Allah Rasûlü’ne benim kadar soru sormamıştır. Rasûlullah -sallalâhu aleyhi ve sellem- bana:

«−Yavrucuğum, sen onun için niye yoruluyorsun, niçin kafana takıyorsun?! O hiçbir zaman sana zarar veremeyecektir» buyurdu.

Ben:

«−Onun yanında su nehirleri ve ekmek dağları olduğunu söylüyorlar?!» dedim.

Efendimiz -sallalâhu aleyhi ve sellem-:

«−O Allah katında bundan çok daha değersizdir. (Allah, Deccal’e hakikaten böyle büyük imkânlar vermez, onun gösterdiği hârikulâde şeyler göz boyamadır)» veya «Bunu yapmak Allah için çok kolaydır» buyurdu.” (Müslim, Âdâb, 32)

*

Şâbî şöyle anlatır:

Bir kadın Uhud günü oğluna bir kılıç verdi. Çocuk kılıcı taşıyamıyordu. Annesi kılıcı oğlunun koluna bir kayışla iyice sardı. Sonra onu Peygamber -sallalâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e getirip:

«−Yâ Rasûlallâh! Bu benim oğlum, harpte sizi müdâfaa etsin!» dedi.

Allah Rasûlü -sallalâhu aleyhi ve sellem- harp esnâsında onu:

«−Yavrucuğum şuraya saldır, yavrucuğum buraya saldır!» diye yönlendiriyordu.

Bir ara çocuk yaralandı ve yere düştü. Hemen Peygamber Efendimiz’in yanına getirildi. Allah Rasûlü -sallalâhu aleyhi ve sellem-:

«−Yavrucuğum, korktun mu?» diye sordu. O yiğit ise:

«−Hayır, yâ Rasûlallâh, korkmadım!» dedi.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Riyâd 1409, VII, 370/36782)

***

Hz. Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

Ben, harbi darbı seven bir adamdım. Oğlum doğduğu zaman ona Harb ismini vermiştim. Rasûlullah -sallallâhü aleyhi ve sellem- geldi.

“–Bana oğlumu gösterin! Ona ne isim verdiniz?” buyurdu.

Harb ismini koydum” dedim.

“–Hayır, o Hasan’dır!” buyurdu.

İkinci oğlum doğduğu zaman ona yine Harb ismini verdim. Rasûlullah -sallallâhü aleyhi ve sellem- geldi:

 “–Bana oğlumu gösterin! Ona ne isim verdiniz?” buyurdu.

Harb ismini koydum” dedim.

“–Hayır, o Hüseyin’dir!” buyurdu.

Üçüncü oğlum doğduğu zaman ona da Harb ismini verdim. Rasûlullah -sallallâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz gelip:

“–Bana oğlumu gösterin! Ona ne isim verdiniz?” buyurdu.

Harb ismini koydum” dedim.

“–Hayır, o Muhassin’dir! Ben bu torunlarıma Hz. Harun’un oğulları olan Şebber, Şübeyr ve Müşebbir’in isimlerini koydum” buyurdu. (Ahmed, I, 98, 118; Heysemî, XIII, 52)

Süryanîce olan bu isimler Hasan, Hüseyin ve Muhassin ile aynı mânaya gelmektedir. (Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri, s. 669-670)

*

Sevde bint-i Misrah el-Kindî şöyle anlatır:

Hz. Hasan doğduğunda Rasûlullâh -sallalâhu aleyhi ve sellem- gelip:

“–Kendisine fedâ olduğum evladım ne yapıyor, durumu nasıl?” diye sordu.

–Yâ Rasûlallah! O doğdu, göbeğini kestim ve onu sarı bir beze sardım, dedim.

“–Sen böyle yapmakla bana isyan etmiş oldun.” buyurdu.

–Allâh’a ve Rasûlü’ne isyan etmekten Allâh’a sığınırım… dedim.

“–Onu bana getir.” buyurdu. Hasan’ı ona götürdüm. Üzerindeki sarı bezi attı ve onu beyaz bir beze sardı… (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, XIII, 651-652/37652; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 337-338)

*

Esma bint-i Umeys der ki:

Hasan doğunca Allâh Rasûlü -sallalâhu aleyhi ve sellem- Fâtıma’nın evine geldi.

“–Ey Esmâ! Bana oğlumu gösteriniz!” buyurdu. Hasan sarı bir hırkaya sarılı idi.

“–Çocuğu sarı hırkaya sarmayınız.” buyurdu.

Hasan’ı beyaz bir hırkaya sarıp verdim. Kucağına aldı, sağ kulağına ezan, sol kulağına da kâmet okudu. (Diyarbekrî, Tarihu Hamîs, Osman Abdurrazzak mtb. 1302, I, 470)

*

Ebû Râfî, İbrahim’in doğumunu Allah Rasûlü’ne müjdelemişti. Bu habere çok sevinen Rasûlullah -sallalâhu aleyhi ve sellem- ona hediyeler verdi. Yanındakilere de:

“–Bu gece bir oğlum doğdu, ona atam İbrâhîm’in ismini verdim” buyurdu. (Müslim, Fedâil, 62)

*

Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- namaz kıldırırken ağlayan bir çocuk sesi duyduğu zaman, annesinin câmide namaz kıldığını ve yavrusunun ağlamasından dolayı huzursuz olacağını düşünerek namazı uzatmazdı. (Buhârî, Ezân, 65)

*

Fâtıma -radıyallahu anhâ-’nın rivâyetine göre birgün Rasûl-i Ekrem Efendimiz yanına gelmiş ve:

“– Oğullarım nerede?” diye sormuştu.

O da:

– Ali onları götürdü, dedi.

Efendimiz dışarı çıktı ve onları Meşrübe denilen yerde oynarken buldu. Önlerinde de biraz hurma vardı.

Allah Rasûlü:

“– Ey Ali! Oğullarımı sıcak iyice bastırmadan önce eve götürmeyecek misin?” buyurdu. (Hakim, III, 181)

Aynı şekilde çocukların güneş batımından, akşamın alaca karanlığı kayboluncaya kadar evden ayrılmalarını da istemezdi. (Buhârî,  Bed’ü’l-halk, 11; Müslim, Eşribe, 96)

*

Hz. Enes -radıyallahu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e:

− Ehl-i Beyt’inden hangisini daha çok seviyorsun, diye  sorulmuştu.

“− Hasan ve Hüseyin!” diye cevap verdi.

Efendimiz Hz. Fatıma -radıyallahu anhâ-’ya:

“− Benim oğullarımı bana çağır!” diye emreder, onları getirtip kucaklar ve koklardı. (Tirmizî, Menâkıb, 30)

*

Hasan veya Hüseyin’e sütannelik yapan Ümmü’l-Fadl, birgün Rasûlullah’ın torununu getirip kucağına koymuş, çocuk da Efendimiz’in üzerine akıtmıştı. Ümmü’l-Fadl bu sebeple çocuğun omuzuna vurmuş, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ise:

“−Oğlumun canını yaktın. Allah sana rahmet etsin!” buyurarak çocukların bu tür sıkıntılı hâllerine tahammül etmek gerektiğini göstermiştir. (İbn-i Mâce, Tabir, 10)

*

Abdullah İbnu Şeddâd, babası -radıyallahu anh-’tan naklediyor. O der ki:

“Rasulullah -aleyhissalâtu vesselâm- akşam ve yatsı namazlarının birinde yanımıza geldi. Hasan veya Hüseyin’den birini taşıyordu. Rasûlullah -aleyhissalâtu vesselâm- öne geçip çocuğu yere bıraktı. Sonra tekbir getirip namaza durdu. Sonra namaz sırasında uzunca bir secde yaptı.

Secde çok uzadığı için başımı kaldırıp baktım. Bir de ne göreyim! Secdede olan Rasûlullah’ın sırtına çocuk binmiş duruyor. Ben hemen secdeme döndüm. Namaz bitince, cemaatten biri Rasûlullah -aleyhissalâtu vesselâm-’a:

“−Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz sırasında öyle uzun bir secde yaptınız ki, bir hadise meydana geldi zannettik veya sana vahiy indi zannettik!”  diye sordu.

“−Hayır!” dedi, “Bunlardan hiçbiri olmadı. Velâkin, oğlum sırtıma bindi. Ben, acele edip hevesi geçmeden sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım (kendisi ininceye kadar bekledim).” (Nesâî, İftitah 83)

***

Rasûlullâh -sallalâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“Sizden kimse “kölem”, “cariyem” demesin. Köle de Rabbî (sahibim), rabbetî (sahibem) demesin. Mâlik (efendi) “Oğlum” “kızım” desin. Memluk (köle) de Seyyidî (efendim), seyyidetî desin. Zîrâ hepiniz memluklersiniz. Rabb de aziz ve celil olan Allâh’tır.” (Müslim, Elfâz, 14; Ebû Dâvud, Edeb, 83/4975, 4976)

Bir rivayette şöyle gelmiştir:

“Hiç kimse “Rabbini (efendini) doyur; “Rabbine abdest suyu dök”; “Rabbine su ver” demesin. Bilakis “Seyyidim”; “efendim” desin. Sizden kimse abdî (kulum), emetî (cariyem) de demesin. Bilakis “oğlum”, “kızım, “yavrum”desin.” (Müslim, Elfaz 15)

Müslim’in bir diğer rivayetinde:

“Sizden kimse “kölem!” “cariyem!” diye söylemesin. Hepiniz Allâh’ın kölelerisiniz, bütün kadınlarınız da Allâh’ın kullarıdır.” (Müslim, Elfaz 13)

 

ASHÂB-I KİRÂM’IN “YAVRUCUĞUM” HİTAPLARI

Hz. Hasan -radıyallâhu anh- kendi çocuklarıyla kardeşinin çocuklarını toplayıp şöyle derdi:

Yavrularım! Yeğenlerim! Siz bugünkü insanların küçüklerisiniz ancak pek yakında diğer insanların büyükleri durumuna geleceksiniz. Öyleyse mutlaka ilim öğreniniz! Öğrendiği ilmi ezberleyip rivâyet etmeye gücü yetmeyen de onu yazıp evine koysun!” (Dârimî, Mukaddime, 43/517)

*

İbrahim bin Edhem Hazretleri şöyle anlatır:

“Babam bana:

«−Evladım! Hadis öğren! Dinleyip ezberlediğin her hadis için sana bir dirhem vereceğim» dedi. Bu teşvik sâyesinde hadis üzerine çalışmaya başladım.” (Hatîb el-Bağdâdî, Şerafü Ashâbi’l-Hadîs, s. 165)

*

Enes -radıyallâhu anh- bir başka hâtırasını da şöyle anlatır:

“…Bir gün, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanıma geldi. Ben çocuklarla oynuyordum. Bize selâm verdi. Ardından beni çağırdı ve bir iş için gönderdi. Döndüğümde:

«−Bunu kimseye söyleme!» dedi.

Bu esnâda annemin yanına dönmekte gecikmiştim. Yanına vardığımda annem:

«−Yavrucuğum, niye geciktin?» diye sordu. Ben:

«−Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni bir iş için gönderdi.» dedim. Annem:

«−O iş neydi?» diye sordu. Ben:

«−Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “Bunu kimseye söyleme!” buyurdu» dedim. Annem:

«−Yavrucuğum, öyleyse Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sırrını sakla!» dedi.” (Ahmed, III, 174)

*

Zeyd bin Eslem şöyle anlatır:

“Babam beni İbn-i Ömer Hazretleri’nin yanına göndermişti. Kapısına varıp:

«−Girebilir miyim?» dedim. Sesimi tanıdı ve bana:

«−Yavrucuğum, insanların yanına vardığında “es-Selâmu aleyküm” de! Selâmına karşılık verirlerse ondan sonra “Girebilir miyim?” diye sor!» dedi. (Ahmed, II, 33)

*

Sa’d bin Ebî Vakkas’ın oğlunun şöyle dediği rivayet edil­miştir:

“Babam benim, «Allah’ım! Senden cenneti, nimetlerini, güzel­liğini, şunları ve şunları isterim. Cehennemden, cehennemin zincirlerinden, şunlarından ve şunlarından… sana sığınırım» dediğimi duydu. Bunun üzerine şöyle dedi:

«–Yavrucuğum! Böyle yapma, ben Rasûlullah -sallalâhu aleyhi ve sellem-’i:

“Duada haddi aşan bir topluluk gelecek” buyururken işittim. Sakın sen onlardan olma! Şüphesiz sana cennet verilirse içindeki hayırlarla birlikte verilir. Cehennemden korunursan ondaki serlerden de koru­nursun».” (Ebû Dâvud, Vitir, 23/1480; Tahâret, 45/96; Ahmed, I, 172, 183, 269)

*

Enes bin Mâlik t kardeşlik rûhunu kuvvetlendirmek için evlâtlarına şu tavsiyede bulunurdu:

Yavrularım, birbirinize ikramda bulunup hediyeleşin, çünkü bu, aranızdaki muhabbeti artıran en kuvvetli müessirdir.” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 595)

*

Ebû Hüreyre Zülhuleyfe’de otururdu. Annesi bir evde kendisi de başka bir evde ikâmet ederdi. Evinden çıkıp gideceği zaman annesinin kapısında durup şöyle seslenirdi:

“–Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey anneciğim!” Annesi:

“–Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun yavrum!” karşılığını verirdi. Sonra Ebû Hüreyre:

“–Beni küçükken şefkâtle büyütüp yetiştirdiğin gibi Allâh da sana merhamet eylesin!” derdi. Annesi de:

“–Bana yaşlılığımda iyilik ve ihsanda bulunduğun gibi Allâh da sana merhamet eylesin, seni hayırla mükâfatlandırsın ve senden râzı olsun!” cevâbını verirdi.

Ebû Hüreyre evine döndüğü zaman da aynı şeyleri yapardı. (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 12, 14)

*

Bir gün Efendimiz, Hüseyin’i omzuna almış taşıyordu. Bir sahâbî:

“–Yavrucuğum, ne güzel bir bineğe binmişsin!” dedi. Allâh Rasûlü -sallalâhu aleyhi ve sellem- de:

“–O da ne güzel bir süvâridir!” buyurarak muhabbetini gösterdi. (Tirmizî, Menâkıb, 30)

*

Peygamberimiz’in süt babası Hâris, nübüvvetten sonra Mekke’ye Rasûlullah r Efendimiz’i ziyarete gelmişti. Kureyş müşrikleri ona:

“–Duymadın mı ey Hâris, senin şu oğlun ne diyor?” dediler.

Hâris:

“–Ne diyor?” diye sorunca:

“–Allâh’ın, öldükten sonra insanları tekrar dirilte­ceğini iddia ediyor. Yine Allâh’ın Cennet ve Cehennem diye iki yurdu olduğunu, kendine âsî gelenlere orada azap edeceğini, itaat edenlere ise ikramlarda bulunacağını söylüyor. Bu tür iddiâlarıyla bizim düzenimizi bozdu, camaatimizi darmadağın etti.” dediler.

Hâris, Peygamber Efendimiz r’e gelip:

“–Yavrum, kavmin arasındaki mesele nedir? Sen’den şikâyet ediyorlar. Sen’in; «İnsanlar öldükten sonra diriltilecekler, sonra Cennet’e veya Cehennem’e gidecekler.» dediğini söylüyorlar.” dedi.

Rasûlullah r süt babasına:

“–Evet, ben böyle inanıyor ve bunu söylüyorum babacığım! Keşke bugün elinden tutsam da sana bu sözün hakikatini anlatsam!” buyurdu.

Hâris t daha sonra müslüman oldu ve zaman geçtikçe İslâm’ın gönül dokusundan nasipler almaya başladı. Hâris t İslâm’a girdikten sonra şöyle derdi:

“–Keşke oğlum o gün elimden tutup sözlerinin hakikatini bana anlatsaydı! Ve Allâh’ın izniyle beni Cennet’e koyuncaya kadar hiçbir yere bırakmasaydı!” derdi. (İbn-i İshâk, Sîret, s. 218; Süheylî, Ravdu’l-Ünüf, I, 284-285)

*

Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallalâhu aleyhi ve sellem-’e bey’at etmek için huzûruna çıkmıştık. Efendimiz’in yanından ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana:

«–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nûr saçılıyordu» dediler.” (Heysemî, VIII, 279-280)

*

Esmâ bint-i Ebî Bekir -radıyallâhu anh- şöyle der:

Babamı bir elbise içinde namaz kılarken gördüm:

“–Babacığım! Birkaç tane elbisen varken bir giysi içinde mi namaz kılıyorsun?” dedim. Şu cevâbı verdi:

“–Yavrucuğum! Rasûlullâh benim arkamda kıldığı son namazını bir tek elbise içinde kılmıştı.” (Heysemî, II, 48)

*

Abdullâh bin Abbâs birgün akşam namazında Mürselât sûresini okuyunca annesi Ümmü’l-Fadl:

“−Yavrucuğum! Sen bu sûreyi okumakla vallâhi benim derdimi aklıma getirip depreştirdin. Bu sûre akşam namazında Rasûlullâh’tan en son işittiğim sûredir.” demiştir. (Buhârî, Ezân, 98)

*

Hz. Ömer, Peygamber Efendimiz’in âzatlısı Zeyd İbni Hârise’nin oğlu Üsâme’ye üç bin beş yüz dirhem tahsis etmiş, oğlu Abdullah’a ondan beş yüz dirhem daha az vermişti.

İbn-i Ömer babasına bunun sebebini sorarak:

“−Üsâme’yi niçin benden üstün tutuyorsun? O benden daha çok savaşa katılmadı ki!” demişti.

Hz. Ömer, eşsiz adaleti yanında, zengin bir gönle ve üstün bir tevâzua sahip olduğunu gösteren şu cevabı vermişti:

“−Oğlum! Rasûlullâh Efendimiz onun babasını senin babandan daha çok severdi. Üsâme’ye de senden daha çok muhabbeti vardı. İşte bu sebeple, Rasûlullâh’ın sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim.” (Tirmizî, Menâkıb, 39)

*

Şerîk b. Nemle şöyle anlatır:

“Ömer b. Hattâb’ın yanına vardım, bana «Ey kardeşimin oğlu!” diye hitâb ediyordu. Sonra nesebimi sordu, ben de açıkladım. Bundan babamın İslâm’a yetişmediğini anladı ve bana «Yavrum, yavrum» diye hitâb etmeye başladı. (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 806)

*

Ümmü Kays bint-i Mihsan -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Oğlum ölmüştü. Bu sebeple çok üzüldüm. Onu yıkayan kimseye:

«–Oğlumu soğuk su ile yıkama, oğlumu öldüreceksin!» dedim. Bunun üzerine Ukkâşe bin Mihsan -radıyallâhu anh- hemen Rasûlullâh -sallalâhu aleyhi ve sellem-’e gidip benim söylediklerimi haber verdi. Rasûlullâh -sallalâhu aleyhi ve sellem- tebessüm etti ve:

“–Böyle mi söylüyor! Onun ömrü uzadı.” buyurdu.

Râvî: “Biz, onun gibi uzun yaşayan bir başka kadın bilmiyoruz” demiştir. (Nesai, Cenaiz 29)

*

Muâz bin Cebel oğluna şöyle vasiyet etmişti:

Oğlum! Bir namazını kıldığın vakit, o namazın senin kıldığın son namazın olacağını düşün! Bir daha böyle bir namaz vaktine yetişeceğini ümit etme!”

Oğlum! Mü’min olan bir kimsenin iki hayırlı iş arasında ölmesi lâzımdır. Yani bir hayırlı işi yaptığı zaman, ikinci hayırlı işi yapmak niyetinde ve kararında olmalıdır.”

 

%d bloggers like this: