2. Müslümanların İlim Aşkı

Peygamber Efendimiz, Bedir’de esir alınan müşriklerden fidye olarak on çocuğa okuma yazma öğretmelerini istemiştir.[1] Kendisi ashâbına en güzel metodlarla her şeyi öğrettiği[2] gibi, onlara da, ilim öğrenmeye gelen talebelere iyi davranmalarını vasiyet etmiştir. Ebû Hârun el-Abdî g şöyle anlatır: Biz gençler ilim öğrenebilmek için Ebû Saîd t’in yanına giderdik. Bizi görünce şöyle derdi:

“–Ey Peygamber Efendimiz’in bize vasiyet ve emanet ettiği kişiler, merhaba, hoş geldiniz! Rasûlullah r bize şöyle buyurmuştu:

«–İnsanlar size tâbî olacaklar. Dünyanın dört bir yanından size gelip dini iyice öğrenmek ve onda derinleşmek isteyecekler. Onlar size geldiğinde kendilerine îtinâ gösterin ve hayırla muâmele edin!»” (Tirmizî, İlim, 4/2650; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17, 22)

Peygamber Efendimiz’in torunu Hz. Hasan t kendi çocuklarıyla kardeşinin çocuklarını toplayıp şöyle derdi:

“Yavrularım! Yeğenlerim! Siz bugünkü insanların küçüklerisiniz ancak pek yakında büyükleri hâline geleceksiniz. Öyleyse mutlaka ilim öğreniniz! Öğrendiği ilmi ezberleyip rivâyet etmeye gücü yetmeyen de onu yazıp evine koysun!” (Dârimî, Mukaddime, 43/517)

Allah Rasûlü r vefât ettiğinde amcası Abbâs’ın oğlu Abdullah v on üç yaşlarında idi. Efendimiz’in duâsı sâyesinde daha sonra çok büyük bir âlim olmuştur. (Buhârî, Vudû, 10) Onun ilim yolundaki gayretleri kendi ifadesine göre şöyleydi:

“Rasûlullah r vefat edince, Ensâr’dan bir kişiye:

«–Ey filan! Gel, fırsat elimizdeyken Peygamber Efendimiz’in ashâbına gidelim, bilmediğimiz şeyleri sorup öğrenelim. Onlar bugün çok, ancak ya­rın azalıp giderler» dedim. O:

«–Şaşıyorum sana ey İbn-i Abbâs! İnsanların arasında Peygamberimiz’in ashâbından bu kadar kişi varken halkın sana ihtiyaç duyacağını mı düşünüyorsun?!» dedi ve teklifimi kabul etmedi.

Ben ise ashab-ı kiramdan ilim öğrenmek için peşlerinde koşmaya ve onlara sorular sormaya başladım. Bir kişide bir hadisin olduğunu öğrendiğimde hemen evine giderdim. Öğle vaktiyse bazen istirahat ediyor olurdu. Ben de kapısının yanında elbisemi yastık yapıp yaslanır ve sahâbînin öğle namazına çıkmasını beklerdim. O esnâda rüzgâr yüzüme toprak savururdu. Sahabînin uyandırılmasını isteseydim hemen uyandırırlardı, lâkin o hadisleri gönül hoşluğuyla rivayet etsin, ben de gönül hoşluğuyla dinleyeyim diye kendiliğinden dışarı çıkıncaya kadar rahatsız etmezdim. Sahâbî dışarı çıkıp beni gördüğünde:

«–Ey Rasûlullah’ın amcaoğlu! Niçin zahmet ettin? Haber gönderseydin de ben sana gel­seydim ya!» derdi. Ben de:

«–Benim sana gelmem daha münâsip olur» derdim.

«–Hiç değilse haber gönderseydin de seni bekletmeseydim!» derdi. Ben:

«–Bütün ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yanıma gelip bana rahatça ilim öğretmeni istediğim için böyle yaptım» der­ ve kendisine o hadisi sorardım.

Gün geldi, teklifimi kabul etmeyen kişi, insanların ilim öğrenmek için benim başıma toplandığını gördü ve:

«–Bu delikanlı ben­den daha akıllıca davrandı!» diyerek pişmanlığını ızhâr etti.” (Bkz. Dârimî, Mukaddime, 47/573-576)

İbn-i Abbas v ayrıntı denebilecek bir bilginin bile peşinde nasıl arzu ve iştiyakla koştuğunu şöyle anlatır:

Tahrîm sûresinin 4. âyetinde kendilerine hitâb edilen Peygamber Efendimiz’in iki hanımı hangileriydi diye Hz. Ömer’e sormayı çok istiyor, bunun için fırsat kollayıp duruyordum. Nihayet onunla birlikte hacca gittim. Bir ara Hz. Ömer t yoldan ayrılıp bir yere saptı. Ben de elimde deriden bir su kabı olduğu hâlde onunla birlikte yoldan ayrıldım. Ben kenarda beklerken Hz. Ömer kuytu bir yerde tuvaletini yaptı. Yanıma gelince kaptan su döktüm, abdest aldı. Tam fırsatını bulmuşken orada kafama takılan suali sordum. O da âyetin nüzûlüne sebep olan hâdiseleri uzun uzun anlattı. (Buhârî, Mezâlim, 25)

Ubâde bin Velîd t şöyle anlatır:

“Ben ve babam, vefât etmeden evvel kendilerinden ilim elde edelim diye Ensâr’ın ikamet ettiği mahalleye gittik. İlk rastladığımız kişi Rasûlullah r Efendimiz’in sahâbîsi Ebu’l-Yeser[3] oldu. Beraberinde bir de hizmetçisi vardı ki, elinde sahîfelerden müteşekkil bir bohça taşıyordu…”

Ubâde t bu sahâbîden bazı bilgiler aldıktan sonra diğer sahâbîleri de ziyaret edip onlardan öğrendiği bilgileri uzun uzun nakleder. (Müslim, Zühd, 74)

Bu tür misalleri artırmak mümkündür. Nitekim hadis kitaplarımızda müstakil “İlim” bölümleri mevcuttur.

Müslümanlar Allah ve Rasûlü’nün emirlerine uyarak okuma, öğrenme ve öğretme mevzuunda çok titiz davranmışlardır. Peygamber Efendimiz’in mescidinin arka tarafındaki Suffa, müslümanların ilk yatılı üniversitesi olmuştur. Rasûlullah r burada, dünyanın gelmiş geçmiş en bahtiyar öğrencileri olan sahabe-i kiramı yetiştirmiştir. Onun aydınlık izinden giden müslümanlar da kurdukları veya fethettikleri bütün şehirlerde, camilerin yanına okullar, kütüphaneler, hamamlar ve aşevleri inşâ etmişlerdir. Bu okullarda dinî ilimlerin yanında, tıp, coğrafya, matematik, astronomi gibi ilimlerin de tahsîli yapılmıştır. Zira namaz ve oruç gibi ibadetlerde kıble ve vakit tâyini için astronomi, coğrafya gibi ilimlere; zekât ve mîras taksiminde kuvvetli bir matematiğe ihtiyaç vardır. Kur’ân’da zikredilen kavimleri araştırmak için de tarih, coğrafya gibi ilimleri bilmek zaruridir. Bu sebeple müslümanlar her türlü faydalı ilimle meşgul olmuşlardır.[4]

İlmin kıymetini iyi bilen ecdâdımız âlimlere sonsuz bir hürmet beslemişlerdir. Fâtih Sultan Mehmed tahta çıktığında hocası Molla Gürânî’ye vezirlik vermişti, lâkin Gürânî (v. 893/1487) bunu kabul etmedi, kazasker olarak ilimle meşguliyeti tercih etti. Daha sonra Fâtih, hocasını Bursa’ya kadı tâyin etti. Bir ara Sultan’ın yakınlarından biri, İslâmî hükümlere muhâlif bir teklif getirdi. Buna çok hiddetlenen Molla Gürânî, Sultan’ın emrini yırtıp yazıyı getiren memuru da dövdü. Molla Gürânî, Fâtih’i îkâz etmekten, acı bile olsa hakikatleri yüzüne söylemekten çekinmezdi. Sultan’ı ve vezirleri isimleriyle çağırır, kimseye baş eğmezdi. Bayram günleri bile dâvet olunmadıkça Sultân’ın ziyaretine gitmezdi.[5]

Çoğu memurlara zamanın geçim şartlarına göre günlük iki, üç akçe verilirken Fâtih, müderrisler için günde elli akçe tâyin etmiştir. Astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu’ya olduğu gibi bazı âlimlere ise günde ikiyüz akçe tâyin ettiği, bütün âile ve akrabasına bol bol tahsisat bağladığı da vâkîdir. Fâtih talebelere de derecelerine göre muhtelif miktarlar tâyin etmiştir. Târihçi Lâtîfî’nin ifadesine göre Fâtih, nerede kudretli bir âlimin varlığını duysa, ister Hindistan’da ister daha uzak bir yerde olsun onu binlerce ikrâm ve iltifatla memleketine dâvet eder, kendisine yüksek makamlar verirdi. Nitekim Ali Kuşçu’yu diyâr-ı Acem’den dâvet ettiğinde ilmine hürmeten katettiği her menziline bin akçe takdir etmiştir. İstanbul’a geldiğinde bütün halk ayağa kalkmış, Türkistan’dan gelen bu kıymetli âlimi saygı ve muhabbetle karşılamaya koşmuştur. İstanbul’da hiç kimse böyle karşılanmamıştır.

Fâtih, İstanbul’u “Mecma‘-ı Ulemâ: Âlimlerin toplandığı yer” yapmak için uğraşıyordu. Bunun yanında, çalışmalarına kendi bölgelerinde devam eden ilim adamlarına da her ay yüksek miktarlarda maaş gönderirdi. Nâmık Kemâl’in Evrâk-ı Perîşan’ında bildirdiğine göre Fâtih bazı geceler âlimleri yanına alarak medreseleri dolaşır ve talebeleri çalışmaya teşvik ederdi. Sarayında kurduğu irfan meclisindeki âlimleri dünya çapındaki seçkin idrak sahibi kişilerden istifade ettirmek için, Avrupa ve Asya’daki zeki insanlarla dört beş dilde münâzaralar yaptırırdı.[6]

Fâtih âlimleri imtihan için de sık sık münâzaralar tertip ederdi. Bunun yanında çoğu zaman âlimlerin meclislerine gider ders takrirlerini dinlerdi. Bir defasında Zeyrek câmiine gelerek orada ders okutan Alâuddin Ali Tûsî’nin (v. 887/1482) dersine katılmıştı. Müderrisin sağına Pâdişah, soluna veziri Mahmud Paşa oturdular. Hoca zor ibareleri kolayca hallediyor, en ince meseleleri öyle ustalıkla çözüyordu ki Pâdişah memnûniyetinden ve sevincincinden oturduğu yerde duramıyor, uçacak gibi oluyordu. Dersten sonra Tûsî’ye bir hil‘at ve onbin dirhem ihsanda bulundu. Talebelerin her birine de beşeryüz dirhem atiyyeler verdi.[7]



[1] Ahmed, I, 247; Vâkıdî, I, 129; İbn-i Sa‘d, II, 22.

[2] Bu konudaki zengin misaller için bkz. Osman Nuri Topbaş, Peygamber Mesleği: İnsanın Eğitimi (Eğitim Rehberi 2), İstanbul 2009.

[3] İsmi Kâ‘b bin Amr’dır. 20 yaşındayken Akabe Bey’atleri’nde ve Bedir’de bulunmuştur. Ehl-i Bedir’den en son vefat eden sahabîdir. Medine’de hicrî 55 senesinde vefat etmiştir. Allah hepsinden râzı olsun!

[4] Prof. Dr. M. Hamîdullah, İslâm’a Giriş, s. 243-264.

[5] Mustafa Runyun – Osman Keskioğlu, Fâtih Devrinde İlim ve O devirde Yetişen İlim Adamları, s. 9.

[6] Mustafa Runyun, a.g.e., s. 6-7, 13, 18.

[7] Mustafa Runyun, a.e., s. 10-11.

%d bloggers like this: