Allah Rasûlü’nü (s.a.v) Üzen Hâdiseler

Rasûlullah (s.a.v) beşüş ve mütebessim bir çehreye sahip olmakla birlikte gönlü dâimâ mahzûn ve düşünceli idi.[1]

O, kendi nefsi için üzülmüyor, ümmetini, müslümanları ve hatta bütün insanları kucaklayan bir hüzün ve endişeyi yaşıyordu. Onun bütün üzüntü ve endişesi, insanların imân ve hidâyetiyle alâkalı idi. Nitekim O:

“Hüzün ayrılmaz arkadaşımdır, gam ve kederim ise ümmetime yöneliktir” buyurmuştur.[2]

Hayatta yaşanan bazı hâdiseler de vardı ki bunlar Rasûlullah (s.a.v)’i daha derinden üzmüş ve bu hâli mübarek çehrelerinden de belli olmuştur. Bunlardan bazısı şöyledir:

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in Rabbi ile bağı çok kuvvetli idi. Bu sebeple O’ndan gelen vahiyler Allah Rasûlü’ne tarifsiz bir huzûr ve sürûr bahşediyordu. Vahiy meleği Cebrâil (a.s)’ın gecikmesi ise onu çok üzüyordu. Peygamberliğin ilk günlerinde bir ara vahiy kesintiye uğramıştı. Peygamber (s.a.v), bu duruma pek üzüldü.[3]

Yine başka bir gün Cebrâil (a.s), Rasûlullah (s.a.v)’e geleceğini söylemişti. Ancak gecikti. Allah Rasûlü (s.a.v) çok üzüldü. Dışarı çıkınca Cebrâil (a.s) ile karşılaştı ve gecikmesinden şikayetçi oldu. Bunun üzerine Cebrâil (a.s):

“Biz melekler, içinde köpek ve sûret bulunan eve girmeyiz” cevabını verdi. (Buhârî, Libâs 94)

Meğer Allah Rasûlü’nün evine küçük bir köpek yavrusu girmiş, Efendimiz de onu fark edememişti.

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, insanlığın cehâlet karanlığında yaptıkları yanlış işlere üzülürdü. Birgün sahabeden biri Rasûlullah (s.a.v)’e geldi ve şöyle dedi:

“Yâ Rasûlallâh! Biz câhiliye ehliydik. Putlara tapar, kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki ben onu çağırdığım zaman sevincinden âdetâ uçar ve koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yine onu çağırdım, koşarak yanıma geldi ve beni tâkip etmeye başladı. Yürüdüm ve âilemize âit olan yakındaki bir kuyunun yanına vardım. Kızımın elinden tutarak onu kuyuya attım. Kulaklarıma gelen son sözleri «babacığım, babacığım» diyen çığlıkları oldu.”

Bunları duyunca merhamet ummânı Efendimiz ağladı ve gözlerinden yaşlar boşandı. Orada hazır bulunanlardan biri:

“–Ey filan! Sen Rasûlullah’ı üzdün!” diye hâdiseyi anlatan zâta çıkıştı.

Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–Mâni olmayın! O, kendisini hüzne garkeden ve önem verdiği bir şeyi sormak istiyor?” buyurdu ve o şahsa:

“–Anlattıklarını tekrar et!” buyurdu. Sahâbî sözlerini tekrarlayınca Rasûlullâh (s.a.v) yine ağladı. Gözyaşları sakallarının üzerinden aktı. Daha sonra ona:

“–Allâh, (mü’minlerin) câhiliye döneminde yaptıklarını affetti. Şimdi sen hayatına yeniden başla!” buyurdu. (Dârimî, Mukaddime, 1)

Peygamber Efendimiz, insanlar dâvetini kabul etmeyip kendisini yalanladıklarında, Tâif’te kimse iman etmeyince ve müşrikler Mirac’a çıktığını inkâr edince üzülmüştür. Çünkü o, insanlığın kurtulmasını istiyordu.

Rasûlullah (s.a.v), ümmetinin âhirette zor durumda kalmasına üzülürdü. Bu endişesi sebebiyle birgün, Allah Teâlâ’nın, İbrahim (a.s) hakkındaki:

“Rabbim, putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir” (İbrâhim, 36) âyetini ve Îsâ (a.s)’ın:

“Eğer kendilerine azâb edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin” (el-Mâide, 118) meâlindeki sözünü okudu, ellerini kaldırdı ve:

“Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye dua etti ve ağladı.

Bunun üzerine Allah Teâlâ:

“–Ey Cebrâil! -Rabbin herşeyi daha iyi bilir ya- git, Muhammed’e niçin ağladığını sor!” buyurdu. Cebrâil (a.s) geldi, Rasûlullah (s.a.v) de ümmeti için duyduğu endişeden dolayı ağladığını söyledi. Zaten Allah her şeyi en iyi bilendir. Bunu üzerine Allah Teâlâ:

“–Ey Cebrâil! Muhammed’e git ve ona şu sözümüzü ilet” buyurdu:

“Ümmetin konusunda seni razı edeceğiz ve seni asla üzmeyeceğiz.” (Müslim, Îmân 346)

Peygamber Efendimiz, ashabının zor durumda kalıp sıkıntı çekmesine üzülürdü. Nitekim birgün Sa’d b. Ubâde (r.a) hastalanmıştı. Rasûlullah (s.a.v) Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebû Vakkâs ve Abdullah b. Mes’ûd ile birlikte Sa’d’ı ziyârete geldi. Yanına girdiğinde onu elem ve ıstırap içinde, ailesi tarafından etrafı kuşatılmış bir halde buldu. Bunun üzerine:

“–Öldü mü?” buyurdu.

“–Hayır, ey Allah’ın Rasûlü, ölmedi” dediler.

Rasûlullah (s.a.v) (Sa’d’ın bu ağır durumuna üzülerek) ağladı. Nebî (s.a.v)’in ağladığını görünce oradakiler de ağladılar. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v):

“Bilmez misiniz, gerçekten Allah, gözyaşı ve kalbin hüznü sebebiyle insana azâb etmez. Fakat -eliyle diline işâret ederek- işte bunun yüzünden azâb eder veya bağışlar” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz 45, Talâk 24; Müslim, Cenâiz 12)

Peygamber Efendimiz ashabına düşkünlüğü sebebiyle, onların şehîd edilmelerine de üzülürdü. Meselâ Uhud’da, Recî’de, Bi’r-i Maûne’de, Mute’de ashabı şehîd edilince üzülmüş, bilhassa amcası Hz. Hamza’yı kaybettiğine son derece hüzünlenmişti.

Enes (r.a) şöyle der:

“Rasûlullâh (s.a.v)’in Bi’r-i Maûne’de şehîd edilen yetmiş kişiye üzüldüğü kadar, hiçbir seriyyeye üzüldüğünü görmedim. O sahabîlere «Kurâ» denirdi. Allah Rasûlü, onları şehid edenlere bir ay boyunca beddua etti.” (Müslim, Mesâcid, 302)

Rasûlullah (s.a.v), İslâm’ın ilk günlerinde kendisine yardım eden çile arkadaşlarına hürmet edilmemesine üzülürdü. Şu hâdise bunun şâhitlerinden sadece biridir:

Bir cuma günü Rasûlullâh (s.a.v) Suffa’da idi. Yer dardı. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Muhâcir ve Ensâr’dan Bedir ehline ikramda bulunurdu. Bedir ehlinden bazıları o gün meclise geldiklerinde biraz geç kalmışlardı. Hz. Peygamber’in karşısında ayakta durup birilerinin kendilerine yer açmasını beklediler, ama kimse onlara yer açmadı. Bu durum Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’i üzdü. Etrâfındaki Bedir ehlinden olmayan bazılarına:

“–Sen kalk ey filân, sen kalk ey filân!” buyurarak Bedir ehlinden olup da ayakta bekleyenler sayısınca bazılarını yerlerinden kaldırdı. Ancak bu da yerlerinden kaldırılanlara ağır geldi. Fahr-i Kâinât Efendimiz, onların bu memnûniyetsizliğini yüzlerinden okudu. Münafıklar da müslümanlara:

“–Hani siz arkadaşınızın (Peygamber Efendimiz’in) adâletli olduğunu iddiâ etmiyor muydunuz? Vallâhi O, şunlara adâletli davranmamıştır. Onlar, Peygamber’lerine yakın olmak istiyorlardı ama onları kaldırdı ve yerlerine meclise gelmekte gecikenleri oturttu” diye dedikodu ettiler.

Diğer bir rivâyete göre Rasûlullâh (s.a.v):

“–Kardeşi için yer açana Allâh rahmet eylesin!” diye dua buyurdular. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm hızla yerlerinden kalkarak yeni gelen kardeşlerine yer açmaya başladılar. Bu hâdise üzerine Allâh Tealâ o cuma günü şu âyet-i kerîmeyi indirdi:

“Ey îman edenler! Size «Meclislerde yer açın» denilince yer açın ki Allâh da size genişlik versin. Size «Kalkın» denilince de kalkın ki Allah sizden îman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allâh yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Mücâdele, 11)[4]

Fahr-i Kâinât Efendimiz, kabalığa üzülürdü. Huneyn Gazvesi’nden sonra Cirâne’de, işlenmemiş altın ve ganimetleri taksim ediyordu. Taksim edilen mal Hz. Bilal’in eteğinde idi. Bir adam:

“–Ey Muhammed âdil ol! Sen adâletli davranmıyorsun!” dedi.

Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz:

“–Yazıklar olsun! Eğer ben de âdil davranmazsam, kim adâlet gösterebilir?” diye mukabele etti.

Ömer (r.a), Hz. Peygamber’in üzüldüğünü görünce:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Bana müsaade buyurun, şu münafığın kellesini uçurayım!” dedi.

Rasûlullâh (s.a.v) müsâade etmedi:

“–Bu adamın arkadaşcıkları da vardır. Bunlar Kur’ân’ı okurlar, ama okudukları gırtlaklarından aşağı geçmez. Bunlar, okun avı delip geçmesi gibi dinden çıkıp giderler!” buyurdu. (İbn Mâce, Mukaddime, 12/172)

Peygamber Efendimiz, ümmeti arasında anlaşmazlık çıkınca üzülürdü. Münâfıkların bitip tükenmez fitneleriyle ortalığı karıştırarak Muhâcirlerle Ensar’ı, Evs ile Hazreç kabilelerini birbirine düşürdüğü anlar olmuştu. Bunu öğrenen Efendimiz, ashabına nasihat ederek cahiliye âdetlerine geri dönmemelerini istemiş ve aralarını hemen düzeltmiştir.[5]

Rasûlullah (s.a.v)’i üzen durumlardan biri de temizlik ve nezâkete riâyet etmemektir. Enes (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v) Mescid’in kıble duvarında bir tükürük gördü. Buna pek üzüldüğü yüzünden belli oldu. Hemen kalkıp onu eline aldığı bir çakıl taşıyla kazıdı. Sonra da şunları söyledi:

“İnsan namaza durduğu zaman Rabbine yönelmiş olur. Rabbi ise kendisiyle kıble arasındadır. O hâlde hiçbiriniz kıbleye karşı tükürmesin…” (Buhârî, Salât 34-36, 39, Ezân 94, Edeb 75; Müslim, Mesâcid 50-53, Zühd 74)

Rasûlullah (s.a.v), ibadetlerini rahat yapamadığı zaman üzülürdü. Nitekim Hendek Savaşı’nın kızıştığı birgün müşrikler şiddetle bastırmış, zaman zaman Allâh Rasûlü’nün çadırını bile oka tutmuşlardı. Bu şiddetli hücumlar altında Peygamber Efendimiz ve ashâbı namazlarını kılmaya fırsat bulamadılar. Akşam olup ordular yerlerine çekilince, Rasûlullâh (s.a.v), Hazret-i Bilâl’e ezân okumasını emretti. Her namaz için kâmet getirterek öğle, ikindi ve akşam namazlarını kazâ ettirdi. Buna çok üzülen Rasûlullâh (s.a.v), namazdan alıkoyan müşrikler için:

“Onlar nasıl güneş batıncaya kadar bizi meşgûl edip namazdan alıkoydularsa, Allâh da onların evlerine, karınlarına, kabirlerine ateş doldursun!” diyerek bedduâ etti.[6]

Peygamber Efendimiz için mü’minler çok büyük bir ehemmiyete sahipti. Onların yanlışlıkla da olsa öldürülmesi onu dilhûn ederdi. Mekke fethinden sonra, Hâlid bin Velîd’i 350 kişilik bir askerî birliğin başında, İslâm’a dâvet etmek üzere Benî Cezîme kabîlesine göndermişti. Hâlid (r.a), bu seriyyede bir yanlışlık eseri otuz kişiyi öldürdü. Haber, Allah Rasûlü’ne ulaşınca, çok üzüldü. Ellerini semâya kaldırıp iki kere:

“–Allâh’ım! Halid’in yaptığı şeyden uzak olduğumu Sana arz ederim!” diyerek Allâh’a sığındı. Sonra Hz. Ali’ye bol miktarda para vererek Benî Cezîme kabîlesine gönderdi. Öldürülen mü’minlerin diyetlerini ödetti. Ali (r.a), onlardan ganimet olarak alınmış ve zâyî edilmiş bütün malları, köpek yalaklarına varıncaya kadar, tazmîn etti. Artan parayı da muhtemel zararlar için Benî Cezîme kabîlesine bıraktı. Hz. Ali, geri dönüp yaptıklarını Peygamber Efendimiz’e anlattığında, o şöyle buyurdu:

“–Çok iyi yaptın, isâbet etmişsin!”[7]

Bunun daha çarpıcı bir misâli de şudur:

Rasûlullah (s.a.v), Ebû Katâde (r.a)’ı bir miktar kuvvetle Necid taraflarına göndermişti. Bu birlik, “İzâm” denilen yere geldiklerinde Âmir bin Adbat isimli bir zâtla karşı­laştılar. Âmir, müslümanlara selâm vererek kelime-i şehâdet getirip îmân ettiğini bildirdi. Ancak askerlerden Muhallim bin Cessâme, mâzîde kalmış şahsî bir mes’ele dolayısıyla Âmir’in öldürdü ve onun gerçekten müslüman olmadığını iddiâ etti. Eşyâsına da ganîmet diye el koydu.

Âmir’in yakınları gelip Muhallim’den dâvâcı oldu­lar. Bu hâdiseye çok üzülen Hz. Peygamber (s.a.v), Muhallim’e:

“–Âmir müslüman olduğunu bildirdiği hâlde sen onu katlettin öyle mi?” diye sordu. Karşılıklı konuşmaların sonunda Muhallim:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Benim için istiğfâr et!” demek mecbûriyetinde kaldı. İşlenen cürüm çok büyük olduğu için Rasûlullah (s.a.v):

“–Allâh seni affetmesin!” buyurdu.[8]

Çünkü onun nazarında bir mü’min çok kıymetli idi. Yine o, insanların birbirlerini öldürmesine mânî olmak istiyordu.

Muhallim’in kavmi, Allah Rasûlü’nün daha sonra onun için istiğfar ettiğine inanırlardı. (Ebû Dâvud, Diyât 3/4503)

Efendimiz (s.a.v), en yakın yarımcıları Hz. Hatice ile amcası Ebû Tâlib’in vefatına üzülmüş, evlatlarının kabri başında gözyaşı dökmüş ve daha pek çok üzüldüğü mekanlar olmuştur.

Bütün bunlar gösteriyor ki insanların en çok çile çekeni Rasûlullah (s.a.v)’dir. Ancak hiçbir sıkıntı ve üzüntü Allah Rasûlü’nü yolundan alıkoymamıştır.

O bir sıkıntıyla karşılaştığı ve bir şeye üzüldüğü zaman:

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ

“Yâ Hayyu yâ Kayyûm! Rahmetinle yardım istiyorum” diye duâ eder ve:

يَاذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

“«Ey Celâl ve ikrâm sahibi olan Allah’ım» zikrine çok devam edin!” tavsiyesinde bulunurdu. (Tirmizî, Deavât, 91)



[1] Bkz. İbn-i Sa’d, I, 422.

[2] Kadı Iyâz, Şifâ, I, 288-289.

[3] Buhârî, Enbiyâ 21; Tefsîr, 96, 1, 1-3; Ta’bîr 1; Müslim, İmân 252-54; Tirmizî, no: 3632.

[4] Vâhıdî, s. 431-432; İbn Kesîr, (el-Mücâdele, 11 tefsirinde)

[5] Bkz. Buhârî, Menâkıb, 8; İbn Sa‘d, Tabakât, II, 65; Vakıdî, Meğâzî, I, 416.

[6] Buhârî, Meğâzî, 29; İbn-i Sa’d, II, 68-69; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 112.

[7] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 58, Ahkâm 35; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 16; İbn-i Hişâm, IV, 53-57; Vâkıdî, III, 875-884.

[8] Bkz. Ebû Dâvud, Diyât 3/4503; Ahmed, V, 112; İbn-i Hişâm, IV, 304.

%d bloggers like this: