Fitneler

August 16, 2013 in Muhtelif Mevzular

Huzeyfe bin Yemân -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“İnsanlar, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e (geleceğe âid) hayırlı işlerden sorarlardı. Ben de aksine, bana da dokunur diye korkarak vukû bulacak şerlerden sorardım. Bu endîşe ile bir keresinde:

«−Yâ Rasûlallah! Biz vaktiyle bir câhiliyet ve şer için­deydik. Sonra Allah bize şu hayrı (İslâm’ı) lûtfetti. Acaba bu hayır ve saadetten sonra tekrar bir şer gelecek mi?» diye sordum.

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

«−Evet gelecek» buyurdu. Ben:

«−O şer ve fitneden sonra tekrar hayır gelecek mi?» dedim.

«−Evet, fakat onun içinde biraz fesâd dumanı ve bulanıklığı olacak» buyurdu.

«−O, hayrı bulandıran kirlilik nedir?» dedim. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

«−Bazı insanlar benim sünnetimden ayrılarak başka bir yol tutacaklar ve benim getirdiğim hidâyetten başka bir yol gösterici arayacaklar. Onların yaptığı işlerin bir kısmını güzel görürsün bir kısmını da çirkin!» buyurdu.

«−(Yâ Rasûlallah!) Bu hayır devrinden sonra yine bir şer ve fesâd devri gelecek mi?» dedim.

«−Evet gelecektir. O devirde birtakım dâvetçiler, insanları cehennem kapılarına çağıracaklar. Her kim onların dâvetine icabet ederse, onu cehenneme atacaklar» buyurdu.

«−Yâ Rasûlallah! Onları bize târif edebilir misiniz?!» dedim.

«−Onlar bizim milletimizin insanlarıdır. Bizim dilimizle konuşurlar» buyurdu. Ben:

«−(Yâ Rasûlallah!) O devre yetişirsem bana nasıl hare­ket etmemi emredersiniz?» dedim.

«−İslâm cemâatinden ve onların devlet başkanlarından ayrılmazsın» buyurdu.

«−Onların bir cemâati ve devlet başkanı yoksa?» dedim. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

«−O zaman mevcut fırkaların hepsinden ayrıl (evine çekil!) Velev ki bu ayrıl­ma, bir ağaç kütüğünü ısırmak kadar meşakkatli olsa bile, artık ölüm gelinceye kadar tefrikaya yaklaşma!» buyurdu.” (Buhârî, Menâkıb, 25, IV, 178; Müslim, İmâre, 51, 52)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Her kim itâattan çıkar, cemaattan ayrılır ve bu hâl üzere ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür. Her  kim  körü   körüne   (çekilmiş)   bir  sancağın   altında  harbeder kabile asabiyetiyle kızar yahud bu asabiyete davet eder veya bu asabiyete yardımda bulunur da öldürülürse bu da bir câhiliyye ölümüdür. Ve her kim benim ümmetime karşı çıkar, iyisini kötüsünü vurur; mü’mininden çekinmez, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o benden değildir; ben de ondan değilim! (Müslim, İmâre, 53)

*

Âmir bin Sa’d, babasından naklen anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) Benî Muâviye Mescidine girdi. Orada iki rek’at namaz kıldı, biz de onunla beraber kıldık. Sonra Rabbine uzun uzun dua etti. Sonra yanımıza döndü. Dedi ki:

«Rabbimden üç şey talep ettim. İkisini verdi, birini geri çevirdi: Rabbimden ümmetimi umumi bir kıtlıkla helâk etmemesini talep ettim, bunu bana verdi. Ümmetimi suda boğulma suretiyle helâk etmemesini diledim, bana bunu da verdi. Ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını da talep etmiştim, bu geri çevrildi.» (Müslim, Fiten, 20/2890)

*

Hz. Sevbân (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“Allâh Teâla Hazretleri yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. (Altın ve gümüş. Kisrâ ve Kayser’in hazîneleri. Irak ve Şam) Ben Rabbimden, ümmetimi umumî bir kıtlıkla helak etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu helâk etmelerine, köklerini kazımalarına meydan vermemesini talep ettim.

Rabbim Teâla Hazretleri bu isteklerime şöyle cevap verdi:

“Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetini umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar bile. Ama kendi aralarında birbirlerini helâk edecek, birbirlerini esir alacaklar.” (Müslim, Fiten 19; Tirmizî, Fiten, 14/2176; Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4252)

*

Ömer b. Ubeydullah’ın azatlısı Ebu Nadr’dan: Rasûlullâh (s.a.v) Uhud şehidleri için:

“–Bunların îmânla amel ettiklerine ben şahidim!” buyurunca Hz. Ebu Bekir:

“–Biz onların arkadaşları değil miyiz ya Rasûlallâh? Onlar gibi biz de Müslüman olduk, onların cihât ettiği gibi biz de ettik.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“–Evet yaptınız ama, benden sonra ne yapacağınızı bilmiyorum.” buyurdu. bu söz üzerine Hz. Ebu Bekir ağladı sonra da:

“–Biz Sen’den sonraya mı kalacağız/Senden sonra biz öyle mi olacağız?” dedi. (Muvatta, Cihâd, 32)

*

Rasûlullâh (s.a.v):

“–Benden sonra adam kayırma olayları ve görmeye alışmadığınız işler meydana gelecektir.” buyurdu. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallâh! Bizden o günleri görenlere ne emredersiniz?” diye sordular. Şöyle cevap verdi:

“–Yapmanız gereken vazifeleri yaparsınız, hakkınız olan şeyin size verilmesini Allâh’tan niyâz edersiniz.” (Buhârî, Fiten 2, Müslim, İmâre 45. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 25)

*

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sâlih ameller işlemekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.” (Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78)

*

Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir.” (Müslim, Fiten 130; Tirmizi, Fiten 31, (2202); İbni Mâce, Fiten 14)

*

Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“Benim bu ümmetim rahmete mazhar olmuş bir ümmettir. Âhirette azâba mâruz kalmayacaktır. Onların azâbı fitneler, zelzeleler, birbirini öldürmeler ve sıkıntılar şeklinde dünyada olacaktır.” (Ebu Davud, Fiten, 7/4278)

Ümmet-i Muhammed’den azaba uğratılacak olanlar varsa da onların azabı kâfirlerinki gibi olmaz. Onlar azaplarının çoğunu dünyadaki mihnetler, hastalıklar ve belâlarla çekerler, âhirette de umumiyetle mağfiret olunurlar. Müslümanlardan azaba uğratılanların ateşin elemini hissetmeyeceği, çünkü cehenneme atıldıklarında orada öldürülecekleri de söylenmiştir.

*

Tâbiînden Atâ el-Âmirî (r.a) şöyle anlatır:

Abdullah bin Amr (r.a)’ın atının gemini tutuyordum. O esnâda:

«‒Şu Beyt’i yıkıp taş üstünde taş bırakmadığınız zaman hâliniz nice olacak!» buyurdu. Yanındakiler:

«‒İslâm üzere olduğumuz halde mi?» diye hayretle sordular. O da:

«‒Evet, İslâm üzere olduğumuz hâlde!» buyurdu. Ben:

«‒Sonra ne olacak?» dedim.

«‒Sonra olduğundan daha güzel bir şekilde inşâ edilecek. Mekke’nin her tarafına tünellerin açıldığını, binânın dağ başlarından daha yüksek olduğunu gördüğün zaman bil ki kıyâmetin gölgesi üzerine düşmüş demektir».” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, III, 270/14107)

*

Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Biz Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanında oturuyorduk. Efendimiz (s.a.v) uzun uzadıya fitneleri (meydana gelecek büyük hadisleri) anlattı, hattâ Ehlâs fitnesini zikretti. Birisi:

«‒Ehlâs fitnesi nedir, yâ Rasûlullah?» dedi.

Efendimiz (s.a.v):

«‒O, insanların birbirinden kaçması ve haksız yere malların alınma­sıdır.

Sonra Serrâ (nimet) fitnesi vardır. Bu fitne, benim âilemden, ben­den olduğunu zanneden ama aslında benden olmayan bir adamın ayak­ları altından yayılacaktır. Benim dostlarım ancak muttakî olanlardır.

Sonra insanlar, kaburga üzerindeki oturak gibi (istikrârı olmayan) bir adamla anlaşacaklar.

Daha sonra karanlık fitne çıkacak, bu ümmetten tokatlamadığı kimse kalmayacak. Bitti, denildiğinde, tekrar devam edecek. O fitne esnasında kişi, mümin olarak sabahlayacak akşama kâfir olarak çıkacak. Nihâyet insanlar iki çadırda (gurupta) toplanacaklar: İçinde asla nifâkın olmadığı iman çadırı ve içinde aslâ imanın olmadığı nifak çadı­rıdır. Siz o güne ulaştığınızda Deccâli bekleyiniz! O gün veya ertesi günü çıkar».” (Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

Ehlâs, “Hıls” kelimesinin çoğuludur. Hıls, yere veya hayvanın sırtına serilen çuldur. Fitne­nin bu isime izafe ediliş sebebi iki şekilde açıklanmıştır. Bunlar:

a) Bu çul, kaldırılmadıkça serildiği yerde kalır. Yani orada devamlıdır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) fitnenin devamlılığına işaret etmek için fitneyi bu kelime ile ifade etmiştir.

b) Bu çul siyah renktedir. Fitnelerin karışıklığı ve karanlığından dola­yı Hz. Peygamber bu tabiri kullanmıştır.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bu fitnenin “herab” ve  “harab” olduğunu söylemiştir.

Herab: Kişilerin aralarındaki düşmanlık ve savaştan dolayı birbirle­rinden kaçmalarıdır.

Harab: Bir insanın malını elinden almak ve onu eli boş bırakmaktır. Mal ve ailenin yok olmasıdır.

Serrâ’dan maksat; sıhhat, rahatlık, bolluk, hastalık ve belâlardan uzak kalma gibi insanı sevindiren nimetlerdir. Kişi elindeki bol nimetler sebebiyle ahireti unutup Allah’a isyana dalacağı için fitne bu ke­limeye izafe edilmiştir.

Fitne’nin kendi ailesinden bir adamın ayağının altında çıkmasından maksat o şahsın bu fitneyi yayacağı, böyle bir fitnenin yayılması için onun gayret göstereceğidir. Hadiste bu mânâ  (Dehan)  kelimesi ile ifâdelendirilmiştir. Bu kelime, duman mânâsındaki dühân kelimesi ile aynı köktendir. Duman ateşin yandığı yerden çıkıp koyu bir renkle yayıl­dığı için, fitne bu kelime ile ifâdelendirilmiştir.

“Sonra insanlar, kaburga üzerindeki oturak gibi (istikrârı olmayan) bir adamla anlaşacaklar.”

Bu tâbir bir darb-ı meseldir. Maksat adamın saltanının sürekli ve düz­gün olmayacağının ifadesidir. Oturak ağır, kaburga kemiği dayanıksız ol­duğu için, oturağın kemik üzerinde uzun süre kalması ve o kemiğin ağırlığa tahammül etmesi mümkün değildir. İşte insanların, idaresi uzun sürmeyecek ve düzenli olmayacak birisini başlarına getirmelerini Efendimiz (s.a.v) bu sözle­riyle ifade buyurmuşlardır.

Karanlık fitneler zamanında bazı insanlar, sabahları müslüman oldukları halde, akşam kafir olacaktır. Şârihlerin beyânına göre buna sebep, kişilerin sabahla­rı diğer müsümanların kanlarını, mallarını ve ırzlarını haram kabul ettikle­ri halde, akşam olunca onları helâl saymalarıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in, imansızları kâfir diye değil, münafık olarak ifâde etmesidir. Bundan anlıyoruz ki, o fitne geldiğinde kimi insanlar gerçekte mü’min olmadıkları halde ken­dilerini mü’min olarak göstereceklerdir. İşte bu hâlin zuhuru, Deccal’in, başka bir ifadeyle kıyametin habercisidir. Çünkü, Deccâl kıyametin bü­yük âlâmetlerindendir.

*

Muâz bin Cebel (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân insanlara açılacak, öyle ki kadın, çocuk, adam herkes onu okuyacak. Adam diyecek ki:

«Kur’ân okudum ancak kimse beni tâkip etmedi. Vallahi insanların arasında Kur’ân’dan âyetler okuyarak konuşmalar yapacağım, belki bana uyanlar olur!»

Dediğini yapacak ancak yine ona kimse uymayacak. Adam:

«Kur’ân okudum, kimse bana uymadı, Kur’ân ile aralarında konuşmalar yaptım yine kimse bana tâbî olmadı. O zaman evimde bir mescid edinip kendimi ibadete vereyim belki bana uyan olur!» diyecek.

Evinde mescid edinecek ancak yine kendisine tâbî olan bulunmayacak. Sonunda:

«Kur’ân okudum, kimse bana uymadı, Kur’ân ile aralarında konuşmalar yaptım kimse bana tâbî olmadı, evimde bir yeri mescid yaptım yine tâbî olan yok! Vallâhi onlara öyle sözler söyleyeceğim ki onu Allah’ın kitâbında bulamayacaklar, Rasûlullah (s.a.v)’den de duymuş olmayacaklar. Belki o zaman peşimden gelirler.» diyecek.”

Bunları nakleden Muâz (r.a) şu îkâzda bulunur:

“Ondan ve onun sözlerinden sakının! Onun getirdiği şeyler dalâlettir, sapıklıktır.” (Dârimî, Mukaddime, 22/205)

Muaz bin Cebel’in, büyük ihtimalle Peygamber Efendimiz’den işittiği şu sözünde, bunlarla ilgili çok mühim îkaz ve irşatlar bulunmaktadır:

O şöyle der:

“Muhakkak ki ileride (birtakım) fitneler olacaktır. O zaman mal çoğalır, Kur’ân açılır, mü’min, münafık, erkek, kadın, köle, hür, küçük, büyük herkes Kur’ân’ı alıp okur. İçlerinden birinin:

«Bu insanlara ne oluyor da Kur’ân okudu­ğum hâlde bana tâbi olmuyorlar? Ben (din adına) Kur’ân’a muğâyir şeyler ortaya atmadıkça onlar bana uymayacaklar» diyeceği günler yakındır.

Böyle sonradan uydurulan şeylere tabi olmaktan sakının! Zira bu bid’atler apaçık bir dalâlet ve sapıklıktır. Ben sizi hakîm (ilim ve hikmet ehli) kişilerin ayaklarının sürçmesine karşı uyarıyorum. Çünkü şeytan bâtıl sözleri, bazen âlim kimselerin diliyle söyler. Bazen de münâfık doğru söz söyler.”

Oradakilerden biri:

“–Allah sa­na rahmet etsin, âlim kimsenin yanlış söz söylediğini, münafığın da hakkı konuştuğunu nasıl bileceğiz?” diye sordu.

Muâz (r.a) şöyle cevap verdi:

“–Evet, sen âlimin o şöhret kazanmış, herkesin gözüne batan, sana karışık gelen ve «Bundan ne kastediyor acaba?» denilen sözlerinden kaçın! Fakat âlimin bazen böyle yanılması, seni onun sözlerini dinlemekten tamamen vazgeçirmesin! Çünkü onun (bu bâtıl sözünden hakka) dönmesi (her zaman için) mümkündür. Sen hakkı işittiğin zaman (onu kimin ağ­zından çıktığına bakmadan mutlaka) al! Çünkü hakkın üzerinde nûr var­dır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 6/4611)

 

Fitne Zamanlarında Dua

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Yakında öyle bir fitne zuhûr edecek ki ondan kişiyi ancak Allah Teâlâ kurtarır bir de boğulmak üzere olan kişinin duası gibi bir duâ…” (Beyhakî, Şuab, II, 367/1077)

*

Huzeyfe (r.a) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zaman ancak denizde boğulmak üzere olan biri gibi dua eden kişi kurtulabilecektir.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VI, 22/29173; Hâkim, IV, 471/8308)

*

Şâir ne güzel söyler:

Allâh’ın son derece anlayışlı akıllı ve zekî kulları vardır

Onlar dünyayı terkettiler ve fitnelerden korktular

Dünyaya bakıp şu gerçeği iyice anladılar

Burası diriler için kalıcı bir vatan değildir

Neticede bu dünyayı bir deniz sayıp

Sâlih amelleri kendilerine gemiler edindiler.