Tasavvufî Tefsirler Işığında Kur’ân’a Göre İnsanın “Te’hîr” ve “Rec’a” Talep Etmesi

August 19, 2013 in İlmi Makaleler

Murat KAYA*

 

Özet

Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde, inkârcıların ve mücrimlerin, ölüm geldiğinde hakikati anlayarak, yanlış davranışları bırakıp sâlih bir kul olmak maksadıyla ecellerinin tehir edilmesini isteyecekleri haber verilir. Ölümden sonra yeniden diriltilip Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkınca, azabı görünce ve cehenneme atılınca da, aynı maksatla dünyaya geri gönderilmeyi (rec’a) talep edecekleri beyan edilir. Hasan Basrî gibi önde gelen müfessirler, bazı rivayetleri esas alarak iyi insanların da sâlih amellerini artırmak gâyesiyle aynı taleplerde bulunacağı görüşündedirler. Ancak âyet-i kerîmelere baktığımızda bu taleplerin hiçbirinin kabul edilmeyeceği görülmektedir. Tasavvuf ehli müfessirler ise bu mânâlara ilâveten, tasavvuf yolunu inkâr eden, tasavvufî terbiye almayan veya bu hususta ihmalkâr davranan insanların da tehir ve rec’a talep edeceklerini ifâde ederler. Bu makâlede mutasavvıf müfessirlerin bu husustaki görüşlerini incelemeye çalıştık.

Anahtar Kelimeler: Kur’ân, Tefsîr, Tasavvuf, Tehir, Rec’a.

In the Light of Sufism Commentaries According to The  Qur’an Human Beings’s Demand of Deferral and  Returning Back

 

Abstract

Several verses  of  the Qur’an  inform that when the passing away time  or death time comes the unbelivers  and evel-doer will understand the truth, willing to left the wrong doings  and  become a  true believer if the passing away time is deferred. When they are recreated again after the death, see the punishment of God and thrown into the hell, for the same reason,  they want to return the earth back again. The muslim scholars or interpreter, like Hasan Basri, based on some narrations, have the opinion that some people with the aim of   doing  more good  deeds  may ask for  deferral their passing away time. In addition to these commentaries,   muslim scholars  who are fond  of sufism or mysticism  state that  those who  reject the sufism, not getting  enough sufism moral virtues or ignoring the   sufism will ask for deferral and returning back. In the light of the verses we see that none of these demands  will be accepted. In this article we  try to study and research the views of  muslim scholars  fond  of sufism about this subsect.

Key words: Qur’an, Commentary,  Sufism, Mysticism, Deferral, Demands.

Giriş

Kur’ân-ı Kerîm, insanın yaratılış safhaları; çocukluk, gençlik ve yaşlılık halleri, fıtratında meknuz zafiyetler, ölüm ve sonrasındaki hayatta karşılaşacağı durumlar gibi insanı ilgilendiren pek çok husustan bahsetmekte, onun derin mânâlarını ortaya çıkarmak maksadıyla yazılmış sayısız tefsir eserleri de bu mevzuları muhtelif açılardan incelemektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen bu mühim meselelerden biri de, insanın, ölüm esnâsında kendisine biraz daha fırsat verilmesini temennî etmesi, âhiretin bundan sonraki safhalarında da devamlı olarak, sâlih amel işleyebilmek gâyesiyle dünyaya tekrar döndürülmeyi talep edip durmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif yerlerinde insanlar bu hususta defalarca îkâz edilmektedirler. Bu mevzuda iki mühim ıstılahtan bahsetmek mümkündür:

1. Te’hîr: Geriye atma, geciktirme demektir. Öne almanın zıddıdır.[1] Bizim burada incelediğimiz âyet-i kerîmelerdeki mânâsı ise eceli gelen insanın meleklere veya Allah’a yalvararak sâlih bir mü’min olabilmesi için kendisine bir fırsat daha verilerek vefâtının geciktirilmesini ve ömrünün biraz daha uzatılmasını talep etmesidir.

2. Rec’a: Geri dönmek demektir.[2] Bizim burada incelediğimiz âyet-i kerîmelerdeki mânâsı ise yeniden diriltilip hesaba çekilen, azâbı müşâhade eden ve azâba atılan insanların tekrar dünyaya dönerek îmân edip sâlih ameller işlemeyi, sadaka vermeyi ve güzel bir mü’min olmayı temennî etmeleridir.

Zühd ve rekâik mevzularına ehemmiyet veren Tasavvuf erbâbının, te’hîr ve rec’a ile alâkalı âyet-i kerîmelere daha fazla ağırlık vereceği mahakkaktır. Bununla birlikte onların bu âyet-i kerîmelere farklı işârî yorumlar getirip getirmediği de merak konusudur. Bu soruların cevabını bulmak için konumuzu Tasavvufî (İşârî) tefsirler ışığında incelemeye gayret edeceğiz. Böylece âyetlerin zâhirî tefsirleriyle işârî yorumlarını mukâyese imkânı da bulacağız.

 

A. Ölüm Geldiğinde İnsanın “Te’hîr” Talep Etmesi

Kur’ân-ı Kerîm’in tasvir ettiği tabloya baktığımızda görürüz ki, dünya hayatında sorumsuzca yaşayan insan, zamanla, isteklerini sınırsızca gerçekleştirebileceği ve hiçbir zaman hesaba çekilmeyeceği kanaatine varır. Bu yanlış inanış onu azgınlığa ve zulme sürükler. Ancak âniden ölümle yüz yüze gelince bu düşüncesinin yanlış olduğunu anlayıp pişmanlık hisleriyle dolar ve yalvarmaya başlar. Bu durum âyet-i kerîmede şöyle ifade edilir:

“Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zâlimlerin: “Ey Rabbimiz! Yakın bir müddete kadar bizi tehir et de senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım” diyecekleri gün hakkında insanları uyar. (Onlara denilir ki:) “Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?. (Sizden önce) kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz, onlara nasıl muamele ettiğimiz size apaçık belli oldu ve size misaller de verdik”.”[3]

Bazı tefsirlerin îzâhına göre burada “azâbın gelmesi”nden maksad, ölümün gelmesidir. Zira ölüm, azâb günlerinin ilkidir. Zâlim ve îmansız kimselere, ölümün sekerâtıyla azâb edilir. Veya burada kastedilen, dünyada âcil olarak istedikleri ve köklerini kazıyacak olan azâbın geldiği vakittir.[4] Bu durumda onlar, başlarına gelen azâbın kaldırılarak kısa bir süreliğine mükellef oldukları hâle döndürülmeyi ve Cenâb-ı Hakk’ı râzı edecek amel-i sâlihler işlemeyi talep ederler.[5]

Bu âyetlerin zâhirî mânâsını verdikten sonra tasavvufî (işârî) yoruma geçen İbn-i Acîbe (v. 1224), tasavvufî eğitimin lüzum ve ehemmiyetini tebârüz ettirmek için zâlimlerle sâlihlerin âhiretteki hallerini mukâyese edip tasavvufî ıstılahları da kullanarak konuyu şöyle açıklar:

“Cenâb-ı Hak, zâlimlere mühlet verip onların hesâbını şiddet ve korkular yurduna tehir ettiği gibi, sâlih kullarının mükâfâtını da kerâmet ve ihsanlar yurduna bırakır. Çünkü bu dünya Cenâb-ı Hakk’ın sâlih kullarına lütfetmek istediği hayırları ihâta edecek genişlikte değildir; zaman ve mekân itibarıyla çok dardır. Sâlih kullar ise kemiyet ve keyfiyet îtibâriyle, bekâsı olmayan bir dünyada mükâfatlandırılamayacak kadar yücedirler. Öbür dünya ise bâkîdir ve tükenmeyecektir. Cemâl ve celâl orada saflaşarak açıkça ortaya çıkar. Celâl ehline inen korkular kadar cemâl ehline de ikrâm ve ihsanlar yağar. Üzerlerine korku ve dehşetler yağmaya başlayınca celâl ehlinin: “Yâ Rabbî, bizi azıcık geciktir de senin yüce dâvetine icâbet edelim ve rasullerine uyalım!” diye temennî ettikleri şeyi bir düşün! Sonra hemen davetçiye icâbet et ve getirdiği bütün emir ve nehiylerde hidâyete erdiren Rasûl’e tâbî ol! Kendilerine zulmeden insanların geriye kalan meskenlerinden ibret al!”[6]

Ölümle karşılaşan inkârcıların te’hîr talebi ve bunun nasıl değerlendirildiği diğer bir âyet-i kerîmede şöyle haber verilir:

“Nihayet onlardan birine ölüm gelince (tekrar tekrar şöyle) yalvarır: “Rabbim, beni dünyaya geri gönderiniz[7] de daha önce terkettiğim (îmân ve) sâlih amellere sıkıca sarılayım!” Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde vardır.”[8]

Ebu’l-Leys Semerkandî (v. 373) ve Nahcuvânî (v. 920) ilk cümleyi şöyle tefsir ederler: Terkettiğim dünyada, yapmış olduğum amelleri bırakarak onların yerine, ihmâl ettiğim sâlih amelleri işleyeyim.[9]

Müfessirler, “terk ettiğim” ifadesinden geride bırakılan mal ve dünya mânâlarını da anlamışlardır. Bu durumda kişi malı ve dünya hayatı üzerinde Allah’ın râzı olduğu şekilde tasarruflarda bulunmak[10] ve ifsâd ettiği şeyleri ıslâh etmek[11] için izin istemektedir.

Buradaki amel-i sâlihten murâd, îman üzerine binâ edilen amellerdir. Çünkü kâfir, sâlih sûretinde amel işlese bile o hakîkatte fâsiddir. Zira küfür o ameli boşa çıkarmıştır. Kâfir, amellerinin iptal edildiğini görünce dünyaya dönüp îmân etmek ve sûreten ve hakikaten sâlih olan ameller işlemek ister.[12]

Tasavvuf ricâlinin önde gelen sîmâlarından Ebû Osman (Saîd bin Süleyman el-Mağribî v. 373/983), Cüzcân ehline yazdığı mektupta bu âyetin tefsiri mâhiyetinde şunları ifâde eder:

“Cehennem ehli, “Allah’a itaat ve sâlih bir insan olmak”tan daha kurtarıcı bir amel bilselerdi, her şeyin hakîkatini açıkça gördükleri kıyamet gününde sadece o amele yönelir ve ona teksif olurlardı. Nitekim bu âyet-i kerimede de dünyaya geri döndürülüp amel-i sâlih işlemeyi temennî etmektedirler. O hâlde Yüce Mevlâ’nın tâatine yönel, iddialardan ve mânevî haller üzere konuşup durmaktan vazgeç! Zira bu büyük bir fitnedir. Bu hususta bir grup mürid helâk olmuştur. Bir kişi kendini, muâmelâtını düzeltmeye verirse, bunun bereketi onu mutlaka muhtelif mertebelere ulaştırır. Bu yolu terkeden kimse ise sonunda mutlaka atâlete düşer, kaybeder.”[13]

Burada tasavvuf erbâbının dâimâ en faydalı işlere ve tevâzua yöneldiğini görüyoruz. Talebelerini, tasavvufî makamlar, mânevî haller, rüyâlar gibi insanı oyalayan, hatta zaman zaman gurur ve ucb’a sürükleyen konuşmalardan bile nehyetmektedirler. İnsanın yapması gereken en akıllıca iş, Allah’a itaat ve sâlih ameller husûsunda gayretli olmaktır. Bunun yanında geçmiş hatalara istiğfar ve tevbede acele etmek de çok mühimdir. Bunu İmam Kuşeyrî (v. 465), âyeti tefsir ederken naklettiği şu şiirle ifade etmiştir:

Nefs’e dedim ki: Eğer dönmeyi istersen,

Yol kapanmadan evvel dön![14]

Âyet-i kerimeyi işârî olarak tefsir eden Bursevî (v. 1127): “Yüce Allah beyân etmiştir ki, tâatlerin mertebelerinden düşen kimse mânevî derecelere ulaşamaz. Bidâyet hallerinde murâkabelerden mahrum olan, nihâyet hallerinde müşahedelerden ve muayenelerden (açıkça görmekten) mahcûb olur, perdelenir. Sahte ve bâtıl iddiâların sâhipleri ise ruhlarının bedenlerinden ayrılma vaktinde, zamanlarının tâatlerden gaflet ile geçmemiş olmasını; boş iddiâlarla, muhâlefetlerle ve imkânsız işlerle iştigal etmemiş olmayı temennî ederler.” der.[15]

İbn-i Acîbe, Katâde’nin âyetle ilgili:

“Kendisine ölüm gelen insan, âilesine veya kabilesine kavuşmak için değil ancak kaçırdığı fırsatları telâfi etmek için tekrar dünyaya dönmeyi temennî eder.” sözünü naklettikten sonra şöyle der:

“Kendisini müthiş bir tahassür ve pişmanlık kaplayacağı için insan bu sözü mutlakâ söyler, sükûta kâdir olamaz.”[16]

Daha sonra işârî mânâya geçerek ölüm ânında pişman olacakların gaflet ehli olduğunu ifade eder. Bu sebeple nefse yardımcı olmamayı ve şeytanın vesveselerinden Allah’a sığınmayı tavsiye eder. Nitekim uyanık kimseler daha sonra pişman olmamak için Cenâb-ı Hakk’in tâatine ciddiyetle sarılmış, vakitlerini mahbublarına yaklaştıracak amellerle değerlendirmiş ve bu hususlarda birbirleriyle canhıraş bir şekilde yarışmışlardır. Bazı âbidler evinin bahçesine kabir kazmış, yatsı namazını kıldıktan sonra o kabre girerek, bahis mevzuu yaptığımız âyetleri okumuş ve nefsine hitaben:

“Öyle bir zaman gelecek ki dünyaya geri dönmeyi isteyeceksin ancak buna imkân bulamayacaksın! Bugün ise sen dünyaya geri dönebilirsin! O hâlde kalk, rec’a (geri dönüş) ile arana perde çekilmeden evvel Rabbinin hizmetine koş!” diyerek kalkıp geceyi ayakta namaz kılarak geçirmiştir. İşte uyanık insanların hâli böyledir. Zamanı geçmeden önce pişmanlığın tedbirini alırlar ve büyük bir gayretle çalışırlar.[17]

Sâlih olmayan bir insan, ölüp de nelerle karşılaşacağını anladığında, son derece pişman olur ve kendi kendine: “Yazıklar olsun sana!” der. Kıyamete gitmek bir tarafa kabre bile gömülmeyi istemez. Nitekim Rasûlullah (sav)Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Ölü tabuta konup adamlar onu omuzladığında, eğer sâlih bir insan ise “Beni bir an evvel mekânıma götürün!” der. Sâlih biri değilse: “Yazıklar olsun ona! Nereye götürüyorsunuz onu!” der. Ölünün sesini, insanlardan başka her şey işitir. Eğer insan o sesi duyacak olsaydı korkudan bayılırdı.”[18]

1. İyilik Sâhibi İnsanlar da Tehir Talep Ederler

Ölüm ânında ecellerinin tehir edilmesini ve dünyada biraz daha yaşamayı isteyecek olanların sadece kâfir ve mücrimler olmadığı, iyilik sahibi insanların da böyle bir talepte bulunacağı görüşü, tasavvufî tefsirleri teyid eden mühim bir husustur. Nitekim tâbiîn âlimlerinin büyüklerinden Hasan Basrî (k.s.)[19] şunları söylemektedir: “Allah’ın hiçbir kulu ve velîsi yoktur ki ölüm ânında dünyaya döndürülmek istemesin! Herkes mutlaka bunu ister. Dilsiz olsa ve dünyada bir harf konuşmamış olsa bile kelâm ile konuşarak mutlaka bu talepte bulunur.”[20]

O, bu sözünü muhtemelen şu hadîs-i şerife dayandırmıştır: Rasûlullah (s.a.) Efendimiz bir gün:

“Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” buyurmuştu. Kendisine:

“O pişmanlık nedir yâ Rasûlallâh?” diye soruldu. Efendimiz (s.a.):

“(Ölen), muhsin (ihsan sâhibi, iyi) bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır.” cevâbını verdi.[21]

Bu mânâyı ifade eden diğer bir rivâyette Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur:

“Bir kişi doğduğu günden ihtiyarlayıp vefat ettiği güne kadar Allah’ın rızâsını kazanma uğruna yüz üstü yerlerde sürünse (yani her türlü meşakkate katlanarak ibadet, tâat ve hayır işlerine koştursa), kıyâmet günü bu yaptığını çok yetersiz görür (daha fazla yapmış olmayı ister).”[22]

Sahâbeden Muhammed bin Ebî Umeyra, bu rivâyeti şu ziyâde ile nakleder:

“…Ecir ve sevabını artırmak için dünyaya tekrar döndürülmek ister.”[23]

İyi insanların da ölüm esnâsında dünyaya geri dönmeyi istemeleri husûsunda bir misâli de İmâm Rabbânî Hazretleri’nin oğlu Muhammed Ma‘sûm (k.s.) nakleder. Ona göre sâlih insanların dünyaya geri dönmek istemelerinin sebebi, mârifetullâhı artırmak, Cenâb-ı Hakk’ı daha fazla tanımak ve diğer insanları bu hususta îkâz ve irşâd ederek kendilerine yardımcı olmaktır. O, bir misalle konuyu şöyle îzâh eder:

“Ma‘lûmları ola ki âferîneş-i insandan maksûd ma‘rifet-i Hakk celle ve ‘alâyı tahsîldir… Pes yârân-ı hûş-mende lâzımdır ki kendi hâsıl-ı kârlarında ve nakd-i rûzigârlarında hôşça te’emmül buyuralar ki her kime bu ma‘rifet-i mestûre hâsıl ise tûbâ lehû ve büşrâ! Gerektir ki bu hâsılına ümûr-i gayr-ı hâsılayı sarf eyleye ve ona himmet eyleye ki aslı dahi zıll gibi terk eyleye. Her kim ki tarîk-ı ma‘rifeti ona güşâde eylemeyeler ve bu devletin derdi-i taleb ve fakdını dahi ‘atâ eylemeyeler fe’l-veylü lehû külle’l-veyl [ona yazıklar olsun ki ne yazıklar!] ki onun hilkatinden maksûd olanı edâ eylemeyip ve bu neş’ede ondan matlûb olan emri tahsîl eylememiş ve umûr-i dîgerde meşgûl olmuş olur ve tahrîbini murâd eylediklerini ta’mîr eyleyip ve sermâye-i ömr-i kirâmı ber-hevâ ve lâ-ya’nîye sarf olunmuş ve zemîn-i isti’dâdını esbâbının husûlü mevcûd iken muattal kılmış olur… Tekrâr dünyâya gelmek yoktur. “Kim bu dünyada âmâ ise o âhirette de âmâdır, hattâ daha da şaşkındır.”[24]

Naklederler ki Ebû Ali Dekkâk kuddise sırruh vefât eyledikten sonra üstâd Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî rahmetullâhi ‘aleyh onu ru’yâda görür ki ziyâde bî-karâr olup ve girye eder. Ebu’l-Kâsım der ki;

“Ey üstâd! Niçin muzdarip olursunuz? Meğer tekrar dünyâya mı ‘avdet eylemek istersin?” dedikte, Ebû Ali dahi cevâbında:

“Belî! Velâkin maslahat-ı dünyâ için ve ‘akd-i meclis eylemek için değil, belki onun için dünyâyı isterim ki dâmen der-meyân edip ve asâmı destime alıp her gün birer birer asâm ile hânelerin bâblarını dakk edip nidâ edem ki; “Ey nâs! Olmaya ki bilmeyesiniz ki kimden mehcûrsiz” diye âgâh edem.” Ya‘nî kişi mebde’ ve ma‘âdını elbette bilmek lâzım idiğini i‘lâm ve tenbîh eder idim, dimekdir. Pes bizim gibi mehcûrlara lâzımdır ki ömr-i kirâmı bu ma‘âni-i bedî‘anın nahvine sarf oluna. Ve bu zindegâni-i fânîde ol usûlün fıkhına hikmet-i vusûlü taleb edip ve seyr-i sâlihîn ve güftâr-ı ârifînden bu mu‘ammânın beyânını ve bu hadîsin tefsirini cûyâ olup onun talebinde cân ile gûşiş edip ve her ne makâmdan ki meşâmm-ı câne onun râyihası resîde olursa ona pey-rev olalım…”[25]

İbn Acîbe, akıl nûru kemâle eren kişilerin fânî dünyaya aldanmayıp bâkî ve bize doğru yaklaşmakta olan âhirete ehemmiyet vereceğini, ona hazırlık yapıp, ölümü ve sonrasını dâimâ gözünün önünde tutacağını ifâde ettikten sonra hukemâdan birinin şu sözünü nakleder:

“Dünya altından yapılmış olsa, ancak fâni olsa, âhiret de çamurdan ancak bâkî olsa, akıllı insan bâkî olanı fâniye tercih eder. Peki durum bunun aksine olur da dünya çamurdan ve fâni, âhiret de altından ve bâkî olursa acaba ne yapmak lâzımdır?!”[26]

Kıyamet günü bütün insanlar pişmanlık duyacaktır, ancak fâsık, fâcir ve kâfirlerin pişmanlığı ile sâlih mü’minlerin pişmanlığının birbirinden çok farklı olacağı muhakkaktır.[27] Yukarıda ele aldığımız âyetlere göre ölüm geldiğinde inançsız insanlar, îmân etmek için; günâhkâr insanlar da, yanlışları terkedip sâlih ameller işlemek için vefatlarının tehir edilmesini ve dünyada biraz daha yaşamayı talep edeceklerdir. Tefsirlere ve bazı hadis kaynaklarına baktığımızda muhsinlerin de iyiliklerini artırmak için aynı talepte bulunacakları ifade edilmektedir. İşârî tefsirler ise bunlara ilâveten tasavvufî terbiyeyi reddeden veya bu yola karşı bigâne kalan insanların da ölüm ânında büyük bir pişmanlık yaşayacağını, dünyaya geri dönüp mürşid-i kâmillerin irşâdı istikâmetinde mânevî bir terbiye almayı isteyeceğini ifâde ederler. Kur’ân-ı Kerîm’in, ölüm ânı gelmeden evvel yapılmasını tavsiye ettiği hususlar ise bu görüşlerin hepsini destekler mâhiyettedir:

2. Ölüm Ânında Te’hîr Talep Etmemek İçin Yapılması Gerekenler

Allah Teâlâ, insanların ölüm esnâsında şiddetli pişmanlık ateşlerinde yanmaması için şu îkazda bulunmaktadır:

“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın! Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrâna uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de: “Ey Rabbim, beni yakın bir vakte kadar tehir etsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam!” demesinden evvel size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin! Çünkü Allah, bir kimseyi eceli geldiğinde asla tehir etmez. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[28]

Mealini verdiğimiz âyet-i kerîmelerde üç hususa dikkat çekilerek; bunlara riâyet edildiği nisbette ölüm ânındaki pişmanlığın hafifleyeceğine işaret edilmektedir. Bunlar:

a. Allah’ın zikrinden hiçbir zaman gâfil olmamak,

b. Sadaka vermek,

c. Sâlih bir kul olmak.

Bu mühim hususları birbiriyle bağlantılı olarak kısaca arzetmek gerekirse:

a. Allah’ın Zikrinden Hiçbir Zaman Gâfil Olmamak:

Kur’ân’a ve hadîs-i şerîflere baktığımızda İslâm’ın en mühim gâyesinin, insanları dâimî zikir hâline ulaştırmak olduğu görülmektedir.[29] Zira Allah’ı devamlı hatırında tutan insan onun emir ve nehiylerini yerine getirme husûsunda daha hassas davranır, insanlara ve diğer mahlûkâta zarar vermediği gibi aksine hep onların iyiliği için gayret eder. Dâimî zikir hâlini elde etmenin en mühim esasları ise farz ve nâfile ibadetleri en güzel şekilde îfâ etmek ve Allah yolunda gayret sarfetmektir. Nitekim Tüsterî (v. 283), 9. âyette geçen “Allah’ın zikrinden alıkoymasın!” cümlesiyle ilgili şunları söyler:

“Ey îmân edenler! Mallarınız ve evladlarınız sizi gaflete daldırarak farzları vaktinde edâ etmekten alıkoymasın! Dünya menfaatlerinden birine duyulan aşırı istek, bir kişiyi Allah’ın zikrinden ve O’nun dînine hizmet etmekten birazcık da olsa alıkoyar da o kişi buna rağmen ibadetlerinde zindelik hissederse, o kişi bu hâline aldanmasın! Zira bu hal hakîkî değildir. Allah -azze ve celle- o neş’eyi bir müddet sonra ondan alır.”[30]

Daha sonra Tüsterî, dünyaya dalarak Allah’ı unutmamak gerektiğine ve devamlı zikir hâlinde bulunmanın ehemmiyetine dikkat çeken şu rivâyeti kaydeder:

Selman (r.a.) hastalanmıştı. Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.) ziyaretine gittiğinde Selman’ın ağladığını gördü ve:

“‒Kardeşim, niçin ağlıyorsun? Rasûlullah (s.a.) Efendimiz senden râzı olarak vefât etti, vefat edersen ona kavuşacaksın, onun havuzunun yanına varacaksın?!” diye teselli etmeye çalıştı. Selman (r.a.):

“‒Ne ölüm korkusuyla, ne de dünyada kalma hırsıyla ağlıyorum. Lâkin Rasûlullah (s.a.) bize bir tavsiyede bulundu ve “Sizin iktifâ edeceğiniz dünyalığınız, yolcunun azığı gibi az olsun!” buyurdu. Ancak gördüğün gibi benim etrafımdaki şu yastıklar var?” dedi.

Yanında bir yastık, bir çanak ve bir ibrik vardı. Sa’d (r.a.):

“‒Ebû Abdullah! Bize tavsiyede bulun da senden sonra onları yapalım!” dedi. Selman (r.a.):

“‒Ey Sa’d! Bir şey yapmak istediğinde, hüküm vereceğin zaman, insanlara mal taksim ederken (yani her hâl u kârda) devamlı Allah’ı zikret, O’nu hatırla!” buyurdu.[31]

Tasavvufun meşhur sîmâlarından İmâm Kuşeyrî, bahsi geçen Münâfıkûn Sûresi’nin 9. âyet-i kerimesiyle ilgili şu değerlendirmede bulunur:

“Mallarınız ve evlâdlarınız sebebiyle dîninizin emirlerini zâyî etmeyin! Bilâkis Allah’ın hakkını her şeye tercih edin! Siz Allah’ın hakkını îfâ ile meşgul olursanız Allah Teâlâ dünya ve evlâdlarınızla alâkalı işlerinizi yoluna koyar. Sen kendini Allah’a adarsan, Allah da senin her arzunu yerine getirir, seni her hayra muvaffak kılar. Allah’ın hakkı, senden yapmanı istediği şeylerdir. Üzerine düşen vazîfeleri yaptığında ise haklarının sana verileceği garanti edilmiştir. O halde sen mükellef ve mes’ul olduğun şeyleri yapmakla meşgul ol, sana garanti edilen şeyleri elde edeceğim diye uğraşma!”[32]

Meşhur mutasavvıflardan Nahcuvânî’nin âyetle alâkalı yorumu ise şöyledir:

“Ey îmân edenler, dünya şerefine iltifat etmeyin, mal ve evlâd çokluğuna mağrur olmayın, aldanmayın, bunlar sizi Allah’ın zikrinden yani O’na teveccühden ve bütün hallerde O’na meyletmekten alıkoymasın… Zuhûrun müddetince (dünya hayatın boyunca) Rabbinin zikri üzere olman lâzımdır. Öyle ki hiçbir şey seni O’nun zikrinden bir an bile meşgul etmemeli, O’ndan ve O’na yönelmekten bir an, bir göz hareketi kadar bile gâfil kalmamalısın! Zira ecelin ne zaman geleceğini bilemezsin. Ecel geldiğinde ise kaçan fırsatları yakalamak ve eksikleri telâfî etmek mümkün değildir.”[33]

Ölüm vakti pişman olmamak için yapılması gereken en mühim ibadet, Allah’ın zikridir. Zikir; ibadetler, ahlâk ve muâmelât gibi zâhirî amellere tesiri olan kalbî bir ameldir. Asıl îtibâriyle gözle görülen bir şey olmayıp öncelikle şahsı ilgilendirir. Bunun yanında “Tasadduk” başlığı altında, maldan fedakârlık etmeye dayalı ibadetler de tavsiye edilmektedir:

b) Sadaka Vermek:

Ölüm ânındaki yakıcı pişmanlıktan kurtulmanın ikinci esası zekât, sadaka ve hac gibi mâli ibâdetleri îfâ etmek ve Allah yolunda maddî fedâkârlıklarda bulunmaktır. Nitekim bir defasında İbn-i Abbâs (r.a.):

“‒Kimin, Rabbinin Beyt’ini ziyarete gidebilecek veya zekât farz olacak kadar malı bulunur da bunları ifâ etmezse, ölüm sırasında dünyaya geri dönmeyi (rec’a) ister.” buyurmuştu. Bir kişi:

“‒Ey İbn-i Abbâs, Allah’tan kork! Rec’a isteyecek olanlar kâfirlerdir.” dedi. İbn-i Abbâs:

“‒Sözüme delil olarak sana Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okuyacağım” dedi ve yukarıdaki âyet-i kerîmeleri okudu.[34]

Bu rivâyette “recʻa” kelimesi kullanılmakla birlikte “te’hîr” mânâsının kastedildiği açıktır. Zira peşinden delil olarak getirilen âyetlerde te’hîrden bahsedilmektedir.

Bursevî, Münâfıkûn Sûresi 10. âyet-i kerimenin tefsirinde, “tasadduk”un salâh ve tâat sebeplerinden, onu terk etmenin de fesâd ve fısk sebeplerinden olduğuna işaret edildiğini söyler. Tasadduk ile hediye arasındaki farkı ise şöyle îzâh eder: “Tasadduk, merhamet edilerek muhtâca yapılır, hediye ise muhabbet sebebiyle sevilen kişiye verilir.” Bursevî’ye göre de, ölüm esnâsında tehir edilme temennîsi sadece kâfirlere has değildir, bütün kusurlu davranan ve aşırı giden insanlar bunu temennî edeceklerdir.[35]

İbn Acîbe, buradaki infâktan, Allah’ın ihsân ettiği ilim ve marifetlerden, talep eden ehil kişilere verilmesi şeklinde bir mânâ da anlamaktadır.[36]

Hâsılı, kişi diğergam olup Allah’ın lûtfettiği maddî-mânevî bütün nimetleri Allah’ın yolunda seferber edecek, O’nun kullarına ihsânlarda bulunacaktır. Zikredilen bu iki tavsiye yerine getirildiğinde sâlih bir kul olma yolunda mühim bir adım atılmış olmaktadır. Nitekim Kur’ân’ın tavsiye ettiği üçüncü husus da budur:

c) Sâlih Bir Kul Olmak:

Ölüm ânındaki pişmanlıktan kurtulmanın üçüncü esası da sâlihlerden olmak, Allah’ın râzı olduğu bir kul hâline gelebilmektir. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede sâlih olup kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri Allah’ın mağfiret edeceği haber verilir[37] ve pek çok âyette de sâlihlerden övgüyle bahsedilir.[38]

Sâlih bir kul olmayı öz olarak tarif etmek gerekirse, Kur’ân’a tâbî olmaktır, diyebiliriz. Bu sebeple şu âyet-i kerimedeki tavsiyeyi de burada zikretmek yerinde olur:

“Siz farkında olmadan ansızın başınıza azap gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) tâbi olun![39]

Tavsiye edilen bu üç madde çok mühimdir. Zira bunlar dışında bir kurtuluş yolu ve ümidi yoktur. Bunu görmek için tehir talep edenlere verilecek cevaba bakmak yeterlidir:

3. Te’hîr Talep Edenlere Verilecek Cevap

Îmânî ve amelî durumu ne olursa olsun, vefâtı esnâsında te’hîr edilmeyi isteyen insanlara verilecek cevabın olumsuz olacağı anlaşılmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“De ki: (Ey müşrikler!) Ne dersiniz? Allah’ın azabı size geceleyin veya gündüzün gelirse (ne yaparsınız?). Suçlular ondan hangisini istemekte acele ediyorlar? Olacaklar olduktan sonra mı O’na iman edeceksiniz? (O zaman size şöyle denir:) Şimdi mi? Hâlbuki onu (azabın gelmesini) istemekte acele ediyordunuz. Sonra o (kendilerine) zulmedenlere, “Ebedî azabı tadın!” denilecek. Vaktiyle kazandığınızdan başka bir sebeple cezalandırılacak değilsiniz!”[40]

Tüsterî, 51. âyet-i kerimeyi şöyle tefsir eder: Yani bizi inkâr etmekte acele ediyor, bizden başkasını hatırlayıp anıyordunuz. Bize gelip size vaad ettiğimiz azâbın bir kısmını açıkça görünce îman ettiniz, ancak böyle bir zamanda îmân fayda vermez. Âhirette Zât-ı İlâhî’nin hükmü tecellî edip zıtlar, ortaklar ve onlarla ilgili dâvâların bâtıllığı ortaya çıkınca, şüphelerin zâil olması ve azab korkusu sebebiyle bütün mahlûkât tevhidi ikrâr edecektir.[41]

Kuşeyrî, gayb perdesinin yırtılmasından ve delillerin açıkça ortaya çıkmasından sonra tazarru ve özür beyanlarının kabul edilmeyeceğini söyler.[42]

Kur’ân-ı Kerîm, te’hîr talebi kabul edilmeyenlere misâl olarak Firavun’dan bahseder:

“…Nihayet (denizde) boğulma hâline gelince: “Hakîkaten, İsrailoğullarının inandığı İlâh’tan başka ilâh olmadığına îmân ettim. Ben de O’na teslim olanlardanım!” dedi. Şimdi mi! Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan birçoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.”[43]

İbn Acîbe, Firavun’un pervasızca denize dalmasını, ölümle yüz yüze gelince îmân etmek istemesini ve ona verilen cevabı, işârî olarak şöyle yorumlar:

“Sadece ilmî yönden tevhîd denizine dalan ve kendisini ucb hastalığından kurtaracak bir müşridin yanında olmayan herkes, zındıklık ve iddiâ denizinde boğulur gider. Zira böyle biri kendinde bir varlık hissedeceği için firavun gibidir. Şeriat kılıcıyla helâk olacağını görünce îmâna dönerse ona: “Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyân etmiş ve müfsitlerden olmuştun!” denir. Hakîkî tevbeye yönelirse kurtulması umulur, bu hal üzere öldürülürse ardından gelenler için bir ibret olur. Onun bu cezaya çarptırılması, sonrakiler için caydırıcılık vasfı taşır.”[44]

Firavun’un ölüm ânında yaşadığı acı pişmanlık ve kendi kendine kızması, diğer bir âyet-i kerîmede şöyle tasvir edilir:

“Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık. Bu esnâda kendi kendini kınayıp duruyordu.”[45]

Nahcuvânî bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Küfür, inat, taşkınlık ve fesadları sebebiyle kendini kınıyor, bütün yaptıklarına nedâmet duyuyordu. Ancak o vakit hissettiği nedâmet ona fayda vermiyordu.”[46]

Bursevî’ye göre, 38-40. âyet-i kerimelerde Hz. Mûsâ (a.s) kalbi temsil eder. Allah Teâlâ onu Firavun’a yani nefse açık bir mucize ile göndermiştir. O mucize “Lâ ilâhe illallâh” asâsıdır. Bu asâ, sihirbazların yani nefsin sıfatlarının aldatmacalarını yutuyordu. Nefis bu mucizeden ve bütün sıfatlarıyla birlikte îmân etmekten yüz çevirdi, Allah da onu dünya, kahr ve celâl denizinde boğdu.[47]

İbn Acîbe de Bursevî’nin izini tâkip ederek Hz. Musa’yı kalb ile, Firavun’u da nefs ile tefsir eder. Kalb, açık delillerle nefsin te’dîb ve tehzîbi için gönderilmiştir. Nefis, hevâ ve hevesleri ağır bastığı için kalpten yüz çevirir; Hakk’a boyun eğmeyi ve tevâzuu emrettiği için de ona mecnun der. Nefsin askerleri hevâ, cehl ve gaflettir. Cenâb-ı Hak, nefsi ve askerlerini yakalayıp vahdet denizine atar. Azamet denizinde boğulan nefis, erir ve yok olup gider. Ne ondan, ne de askerlerinden bir eser kalmaz. Nefis artık kendi kendini ayıplamaya başlar. Zira o vahdet ve azamet denizine atılmadan önce, Allah’tan başka şeylere meyletmekle, ayıplanacak bir iş yapmıştır.[48]

Ne sebeple olursa olsun ölüm ânında yapılan bütün tehir talepleri karşılıksız kalacak, insanoğlu o esnâdaki pişmanlıklarından fayda göremeyecektir. Ancak ölüm sonrasının dehşetli halleri insanı bu hususta ısrarcı olmaya zorlayacaktır. Bundan sonraki muhtelif safhalarda tekrar edilecek talep ise şekil değiştirerek “âhiretten çıkıp dünyaya geri dönme” hâlini alacaktır:

B. İnsanların Ölümden Sonra Rec’a Talep Etmeleri

İnsanın, ölümden sonra hesaba çekilip azâba dûçâr oluncaya, hatta oradan çıkmaktan ümidini kesinceye kadar pek çok defa dünyaya geri dönme talebiyle Cenâb-ı Hakk’a ve O’nun meleklerine yalvaracağı haber verilir. Biz bu mevzûyu üç merhale hâlinde ele alacağız:[49]

1. Tekrar Diriltildikten Sonra Allah’ın Huzûrunda Rec’a Talep Etmeleri

İnsanlar ölüm sınırını geçtikten sonra pişmanlık[50] duyguları artarak devam eder. Bu sebeple, kıyamet gününün isimlerinden biri de “Yevmü’l-Hasre”dir. Yani pişmanlık günü.[51] Orada te’hîr isteme imkânı olmadığı için insanlar rec’a talep etmeye başlarlar. Secde sûresinde şöyle buyrulur:

“Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Şimdi bizi (dünyaya) döndür de sâlih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen!”[52]

Semerkandî, mücrimlerin Allah’ın huzuruna varınca dünyada yaptıklarından dolayı utanıp hayâ edeceklerini ifâde eder.[53]

Kuşeyrî de “Büyük bir dehşet ve mahcubiyet içindedirler. Özrün geçerli olmadığı bir zamanda özür diler, îtirâfın fayda vermediği bir vakitte hatâlarını îtirâf ederler” der.[54]

Nahcuvânî bu mücrimlerin ölümden sonra dirilmeyi, hesâbı ve Cenâb-ı Hakk’a mülâkî olma, O’na kavuşma şerefini inkâr eden kimseler olduğunu söyler.[55]

Bursevî, mücrimlerin sözlerinden bazı işârî mânâlar çıkararak şöyle der:

“Mücrimler bu sözleriyle artık kalplerinin sıhhate kavuştuğunu iddia etmektedirler. Zira âyet-i kerîmelerin mânâlarını anlayıp mûcibince amel edebilmek için kalbin tasfiyesi şarttır. Burada şuna da işâret edilmektedir: Allah onları Elest Bezmi’nde, yani Mîsâk Günü başları dik olarak yarattığı halde onlar dünyanın ihtirasları ve zînetleriyle imtihan edilince başlarını eğip hayvanlar gibi olmuşlar, dünyanın şehevâtına ve süfliyâtına dalmışlardır. Dünyada başları eğik olarak yaşadıkları için de o vaziyette ölmüş ve aynı hâl üzere haşrolunmuşlardır.”[56]

Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’dir. Bu sebeple herhangi bir âyeti tefsir ederken öncelikle onun hadîs-i şerîflerini ve hayatını dikkate almamız îcâb eder. Hadis kaynaklarımızda yer alan şu rivâyet, konumuz ve bahis mevzuu ettiğimiz âyeti kerîme ile doğrudan alâkalı olduğu için buraya alıyoruz: Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur:

“Kıyâmet gününde Âdemoğlu âdeta bir kuzu gibi getirilip Allâh’ın huzûrunda durdurulacak ve Allâh Teâlâ ona:

“Sana bolca nîmet verdim, mülk verdim, bu kadar lutuf ve ihsanda bulundum. Buna karşılık sen ne yaptın?” buyuracak. Kul:

“Yâ Rabbi biriktirdim, artırdım, olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni (dünyaya) geri gönder de hepsini Sana getireyim.” diyecek. Allâh Teâlâ:

“Haydi, bana önceden âhirete gönderdiklerini göster.” buyuracak. Kul yine:

“Yâ Rabbi onları biriktirdim, artırdım, olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni (dünyâya) geri gönder de hepsini Sana getireyim.” diyecek. Zîrâ bu kul, önceden hiçbir hayır göndermemiştir. İşte bu sebeple de cehenneme atılmasına hükmedilecektir.”[57]

Abdullah İbnü’l-Mübârek’in Zühd’ünde bu hadîsin sonu şu şekilde nihayete erer:

“Önceden gönderdiği bir şey bulamayınca rec’a talep eder ancak geri dönemez.”[58]

Yukarıdaki âyet ve hadiste, ölümden sonra tekrar diriltilen günahkâr insanların hesap için Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıktıkları zaman, yaptıklarına ve kaçırdıkları fırsatlara pişman olarak dünyaya geri döndürülmeyi isteyecekleri haber verildi. Diğer âyetlere baktığımızda bu talebin burada bitmeyeceği, ileriki safhalarda kuvvetli bir arzu hâlinde tekrar tekrar dile getirileceği anlaşılmaktadır:

2. Azâbı Görünce Recʻa Talep Etmeleri

Kâfir ve günahkârların kıyamet günü dehşetli bir korkuyla sarsılacakları anlardan biri de cehennem azâbını gördükleri andır. Dolayısıyla inkâr ve günâhlarla istikballerini karartmış bedbahtların azâbı gördüklerinde dünyaya geri gönderilme talepleri daha da şiddetlenecektir. Bu husustaki âyet-i kerîmeler şöyledir:

“…Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman, dünyada kendilerine tâbi olunan önderler, arkalarından gelenlerden uzaklaşarak “Biz bunları tanımıyoruz” derler. Zîrâ azabı görmüş ve aralarındaki bütün bağlar parça parça olmuştur. Tâbî olanlar da şöyle derler: “Ah, keşke bir daha dünyaya geri dönmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak olsaydık ve onlarla hiç alâka kurmasaydık!” Böylece Allah Teâlâ onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış bir yığın nedâmet şeklinde gösterecek ve kendileri de bu ateşten çıkamayacaklar.”[59]

Kuşeyrî, bâtıl önderleri tâkip etmeyi işârî mânâda mâsivâ ile sohbet, yani Allah’tan başka şeylerle beraber olmak ve onlara gönül vermek şeklinde alır ve şöyle der: “İşte o zaman yaratılmışlarla sohbet etmenin tadının ne kadar acı olduğunu anlarlar lâkin pişmanlık ve hasretten başka bir şey elde edemezler.”[60]

İbn Acîbe de benzer bir mânâ üzerinde durur:

“Hâli seni mânen terakkî ettirmeyen ve sözü seni Allah’a ulaştırmayan kimselerle sohbet etme, beraber olma! Gaflet ehliyle sohbet eden ve ehl-i dünyaya meyleden herkes, nedâmetin fayda vermediği ve ayakların kaydığı kıyâmet gününde mutlaka büyük pişmanlıklar yaşayacaktır.”[61]

Onların bu pişmanlığı bir başka âyet-i kerîmede şöyle dile getirilir:

“Bunların beklediği, Kur’ân’ın haber verdiği âkıbetin tahakkukundan başka bir şey değil! O âkıbetin geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar şöyle diyecekler: “Meğer Rabbimizin peygamberleri gerçekten hakkı tebliğ ediyorlarmış. Acaba şimdi bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Veya (dünyaya) geri dönebilir miyiz ki önceki yaptıklarımızdan başka ameller işleyelim?” Gerçekten onlar kendilerine yazık etmişlerdir. (İlâh diye) uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp gitmişlerdir.”[62]

Âyet-i kerîmenin zâhirî mânâsı: “Peygamberlerin lisânıyla vaad edildikleri sevap ve ikâbın tahakkuk etmesini mi bekliyorlar” şeklinde olmakla birlikte,[63] İbn-i Acîbe şöyle bir tasavvufî yorum yapmaktadır:

“Mukarrabîn’in A’lâ-yı İlliyyîn’deki dereceleri ortaya çıkarak vaad edilen hakikatler tahakkuk edince, tasavvuf ehlini inkâr edenler, Allah’a yakın kulların varlığını veya nebevî terbiyenin bütün zaman ve vakitlerde mevcut olduğunu yakînen görmüş olacaklar. Onlara katılmak veya onların amellerini yapabilmek üzere geri gönderilmek için şefaat talep edecekler… Ancak heyhat! Arzularına kavuşmaları ne uzak!”[64]

İşte bir başka hasret ve nedâmet sahnesi ve rec’a talebi:

“Siz farkında olmadan ansızın başınıza azap gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) tâbi olun! Kişinin: “Allah’ın yanında yaptığım eksikliklerden dolayı veya Allah’a yaklaşma husûsunda kusurlu davrandığım için bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim!” (diyeceği günden sakının)! Veya: “Allah bana hidayet verseydi, elbette müttakîlerden olurdum!” diyeceği yahut azabı gördüğünde: “Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkân bulunsa da muhsinlerden olsam!” diyeceği günden sakının! Hayır (dönemeyeceksin)! Âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştun!”[65]

Tüsterî, “Allah’a yaklaşma husûsunda kusurlu davrandığım için bana yazıklar olsun!” kısmını şöyle tefsir eder:

“Dünyanın peşin nimetleri, hevâ ve hevesin lezzetleri ve nefsin arzularına uymakla meşgul oldum, Allah’a yaklaşma fırsatını zâyî ettim, yani O’nun haklarına riâyeti ve devamlı O’nun yolunda hizmete koşmayı terkederek, Allah’ın zatına yönelme ve sadece O’na dayanma husûsunda kusur gösterdim.”[66]

Semerkandî, Mukâtil’den şunu nakleder: “Kişi “Allah’ın zikrini terkettiğim için bana yazıklar olsun!” der.” Sonra da âyete şöyle bir tasavvufî yorum getirir:

“Kişi “Allah beni mârifetle hidâyete erdirseydi muhakkak müttakîlerden yani tevhid ehlinden olurdum, yani benim için hak, bâtıldan açıkça ayrılsaydı mü’minlerden olurdum” veya azâbı gördüğünde “Bana bir defa dünyaya geri dönme fırsatı verilse muhsinlerden yani muvahhidlerden olurdum” diye nedâmet ve pişmanlık ateşiyle yanmadan önce, bu hâle düşmekten korkarak Rabbinizden size indirilene tâbî olun!”[67]

Kuşeyrî, “denir ki” diyerek temrîz sîgasıyla şu işârî yorumu nakleder:

“Bu âyet-i kerîmelerde pişmân olacağı ifade edilen insanlar, kendi emsallerinin mânevî hallerde öne geçtiğini görüp geçmişte yaptıkları kusurları hatırlayan, emsallerinin ulaştırıldığı mertebeleri görüp pişmanlık dişleriyle haybet (kayıp ve hüsrân) parmaklarını ısıranlardır.”[68]

Nahcuvânî “Azabı gördüğünde: “Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkân bulunsa da muhsinlerden olsam!” der” ifadesini şöyle tefsir eder:

“Eğer bir kere daha dünyaya geri dönme fırsatım olursa o zaman Allah’a karşı güzel edeb sahibi olan, O’nun rasullerini ve kitaplarını tasdik eden muhsinlerden olurum!” İnsan bu sözleri, kaybettiklerine karşı pişmanlık ve tehassürünün zirveye çıkması ve üzerine inen azâbdan duyduğu korkunun şiddeti sebebiyle söyler.[69]

Sülemî (v. 412) ve Bursevî, Fârisî’den şu işârî tefsîri naklederler:

“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kim benden nefsine kaçarsa, onu pişmanlık ve üzüntü ateşiyle yakarım. O kimse yarın, mârifetlerime sâhip olan kişilerin makamlarını görünce beni tanıma fırsatını kaçırdığına pişman olarak yanar”.”[70]

İbn Acîbe, kıyamet günü insanın Cenâb-ı Hakk’ı tanıma (maʻrifetü zâtihî) ve O’na yaklaşma (kurb) husûsunda kusur ettiği için âh u figân edeceğini ifade eder.[71] O, azâb inmeden önce en güzel ve en fazla tercih edilen fiil, söz ve inançlara tâbî olma husûsunda gayret ve mücâhedeye sarılmayı tavsiye eder. Üzüntü ve pişmanlığın fayda vermediği kıyâmet gününde, hicâb yani Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve tanımaktan uzak düşmek ve dostların makamlarından geri kalmaktan daha büyük bir azâb yoktur. O gün kişi, dostlardan ayrılma ve geri kalma azâbını görünce “Keşke dünyaya geri dönme imkânım olsa da nefsimle sıkı bir mücâhedeye girsem ve Allah’ı görüyormuş gibi kulluk eden ihsan ehlinden olsam!” der. Ona şöyle denir: “Hayır! Sana âyetlerim, yani bütün zamanlarda mevcut olan ve bana dâvet eden velîlerim gelmişti de sen onları yalanlamış, onlara boyun eğmeyi gururuna yediremeyip büyüklenmiş ve terbiye yolunu inkâr edenlerden olmuştun.”

İbn Acîbe burada cümle arasında “Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak ondan daha hayırlısını yahut onun eşini indiririz.”[72] âyet-i kerimesindeki “âyet” lâfzı ile Allah dostlarının kastedildiğine ve onların her devirde mutlaka mevcut olacağına, biri vefât ettiğinde ondan daha büyüğünün veya aynı seviyede bir velinin yetişeceğine işâret etmektedir.[73]

Mevzuyla ilgili dördüncü âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“…Azabı gördüklerinde[74] zâlimlerin, “Dünyaya dönmek için bir yol var mı?” dediklerini görürsün. Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün…”[75]

Bursevî âyet-i kerimeye şöyle bir işârî mânâ verir:

“Dünyada iken mânevî tedâvî ile salâh’ı kabul etmeyen nefisler, kıyamet günü dünyaya geri döndürülmeyi talep edeceklerdir ki şer’î emir ve yasaklara ve tarikatın gösterdiği mücâhedelere riâyet ederek ıslâh olsunlar.”[76]

Azâbı gören mücrimlerin dünyaya geri döndürülme taleplerinin kabul edilmeyeceği ve bunun sebebini beyan sadedinde şöyle buyrulur:

“Sen bunların ateşin başında durdurulup, “Ah, ne olurdu, keşke dünyaya geri çevrilsek de Rabbimizin âyetlerini inkâr etmeyerek mü’minlerden olsak!” dediklerini bir görmüş olaydın… Hayır, onların dediği gibi değil! Bilâkis daha önce gizledikleri şeyler bugün karşılarına çıktı. Eğer geri çevrilseler, elbette kendilerine yasaklanan şeylere tekrar dönerler. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.”[77]

Âlûsî (v. 1270) tefsirinde şöyle bir tevcihe yer verir: Mâsiyetlere verilen korkunç cezaları gördükten sonra dünyaya dönen insanlara, bu gördüklerinin hiçbir fayda vermemesi, aynen, açık mucizelerle desteklenen Peygamber Efendimiz’in verdiği haberlere inanmamaları gibidir. Yani Allah Rasûlü (s.a.) Efendimiz’in verdiği haberler, gözle görülen hâdiseler gibi kesin ve kuvvetlidir. Kâfirler nasıl Peygamber (s.a.) Efendimiz’in haberlerinden faydalanamadılar ve onlara inanmadılarsa âhiretteki azâbı görmeleri de onlara bir fayda sağlamayacak, yine aynı yanlış yola döneceklerdir.[78]

Yani kâfirlerin, pek çok âyette geçen dünyaya dönme taleplerinin kabul edilmeyişi ve ebedî azâba atılmaları, onların, dünyaya geri çevrildiklerinde tekrar nehyedildikleri şeylere dönecek olmaları sebebiyledir.[79]

Bu nokta çok mühimdir. Cenâb-ı Hak mücrimlerin tıynetlerini, fıtratlarını, ahlâklarını ve hallerini pekiyi bilmektedir. Onların tekrar aynı yanlışlara döneceklerini önceden bildiği için taleplerini kabul etmeyecek ve onları hak ettikleri azâba atacaktır:

3. Ateşe Atılıp Azâba Dûçar Olunca Rec’a Talep Etmeleri

Cehenneme giren insanlar azâbı tatmaya başlayınca dünyaya dönme temennîlerini, önceki safhalara nisbetle daha kuvvetli bir şekilde tekrar ederler. Allah Teâlâ onların bu hâlini şöyle haber verir:

“Artık o (sahte ilâhlar), o azgınlar ve İblis orduları, toptan tepetaklak oraya (cehenneme) atılırlar. Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler: Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk. Bizi ancak o günahkârlar saptırdı. Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz. Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, mü’minlerden olsak!”[80]

Semerkandî son âyetleri şöyle tefsir eder: “Cehenneme atılan kâfirler, “Keşke tekrar dünyaya dönme imkânımız olsa da mü’minlerden yani İslâm dînini tasdik edenlerden olsak” derler. İşte bu hâdisede, Allah’tan başka şeylere tapanlar için büyük bir ibret vardır. Zira taptığı şey âhirette ondan uzaklaşacak ve hiçbir fayda sağlamayacaktır.”[81]

Kuşeyrî burada, “rivâyet edilir ki” diye başlayarak bir haseneye ihtiyâcı olup da onu annesinden, babasından ve yakınlarından isteyen, ancak hiç birinden alamayan, nihâyet Allah için sevdiği samîmî ve sıcak bir dostuna giderek ondan alan ve arkadaşıyla birlikte mağfiret edilen bir kişiden bahseder ve “yakın dost”tan kasdın da bu şekilde Allah için sevilen bir arkadaş olduğunu ifade eder.[82]

 “İblis orduları”nı “Yoldan sapanlarla beraber olan ve kendilerinden hiç ayrılmayan behîmî, şehevî ve gadabî kuvetlerdir ki bunlar nefs-i emmârenin yardımcılarıdır” diye tefsir eden Nahcuvânî, bunların her birinin insanı saptırmak için tam bir sebep olduğunu söyler. Bu kuvvetlere tâbî olarak cehenneme düşen insanlar, orada şefaat ve himâyeden ümidlerini kesince muhal olan bir rec’a ve iâde temennî etmeye başlarlar.[83]

İbn Acîbe âyetlerin zâhirî tefsirlerini yaptıktan sonra tasavvufî îzahlarda bulunur. Buna göre; müttakîlere yaklaştırılan cennet ile ilâhî mârifetlere, cehennem ile de Allah’tan uzak kalmaya işâret edilmiştir. Allah’tan uzak kalan azgınlar ise hevâlarına tâbî olanlardır. Hikem’de şöyle denilmiştir: “Senin hakkında, yollar karışık gelir de nereye gideceğini bilemezsin diye endişe edilmez, ancak hevâ ve heveslerinin sana galebe çalarak seni yoldan çıkarmasından korkulur.”[84] Hevâ ehli ve onları evliyâullahın terbiyesine girmekten men edenler, en alçak yere atılırlar. İlâhî marifetlerden mahrum kalmanın gamı ve Allah’tan uzak kalmanın ateşi içinde, kendilerini nefsânî hazlara ve şehvetlere sevkeden kişilerle tartışmaya başlarlar. Onlara: “Muhabbet ve meyletme hususlarında sizi Âlemlerin Rabbi’ne denk tuttuk” derler. Sonra da “Bizi ancak, mânevî terbiyenin kesildiğini, günümüzde devam etmediğini iddiâ eden ve Hak erlerine açılan kapıları kapatan mücrimler saptırdı. Bugün artık Mukarrabîn’in makamına ulaşmamızı sağlayacak şefaatçilerimiz ve yakın bir dostumuz yok!” diye kaybettiklerine yanarlar. Hâlbuki âhirette mukarrabîne iltihak edebilmek, ancak dünya hayatında onlarla birlikte mücâhede makâmına girmekle mümkündür. Hevâlarına tâbî olanlar daha sonra dünyaya geri döndürülerek Hak dostlarını tasdik etmeyi ve onların yoluna girerek terbiyelerinden geçmeyi temennî edecekler ancak buna yol bulamayacaklar.[85]

Azâba duçar olan insanların tekrar dünyaya dönme temennîleri gittikçe dayanılmaz bir istek hâline gelir ve Cenâb-ı Hakk’a yalvarmaya başlarlar. Onların bu hâli ve buna sebep olan davranışları Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvîr edilir:

“Kimin mîzânı hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır. Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar. Allah Teâlâ, “Size âyetlerim okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?” buyurur. Onlar da şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Azgınlığımız bize galebe çaldı ve sapkın bir toplum olduk. Ey Rabbimiz! Bizi bu cehennemden çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz.” Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Aşağılık içinde kalın orada ve susun, artık benimle konuşmayın! Zira kullarımdan bir zümre: “Ey Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi mağfiret eyle, bize merhamet eyle! Zîrâ sen, merhametlilerin en merhametlisisin!” diyorlardı da siz onları alaya alıyordunuz. Onlar (ile alay etmeniz), sonunda size beni yâdetmeyi unutturdu. Siz onlara öyle gülüyordunuz. İşte onlara ben, sabretmelerine mukâbil, bugün bu mükâfâtı verdim ve işte asıl murâda erenler onlar oldu”.”[86]

Kuşeyrî, 108. âyetin tefsirinde, zikrin insanı sıkıntı ve belâlardan koruduğuna, zikirden uzak kalındığında ise meşakkatlerin zirveye çıkacağına işaretle şöyle der:

“Cenâb-ı Hak onları “konuşmayın” diye azarladığında üzerlerine çöken belâ zirveye çıkmış, zorluk ve sıkıntıları son hadde varmış olur. Zira onlar Allah’ı zikrettikleri müddetçe tam bir ayrılık söz konusu olmaz. Ancak “susun, konuşmayın!” denilerek Allah’ın zikriyle aralarına bir perde çekildiğinde tam bir mihnet ve meşakkate dûçâr olurlar.”[87]

Ebû Türâb Nahşebî’ye göre, “Azgınlığımız bize galebe çaldı” ifâdesindeki “Şıkve” kelimesi, insanın kendisine hüsnüzan, diğer insanlara ise suizan beslemesidir.[88] Demek ki hep kendini beğenip ibâdullâhı istihkâr eden insanlar umumiyetle sonunda dalâlete sürüklenmektedirler.

Azap içindeki münkirler, taleplerinin kabul edilmediğini görünce başka bir yol denerler. Seslerini yükseltip bağrışarak dualarını kabul ettirebileceklerini zannederler. Cenâb-ı Hak onların acıklı hâlini şöyle haber verir:

“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Ölüm hükmü verilmez ki ölsünler.[89] Kendilerinden cehennem azabı da hiç hafifletilmez. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar da yapageldiklerimizden başka sâlih ameller işleyelim!” diye feryâd ederler. (Onlara şöyle denilir:) “Size, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın azabı! Çünkü zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur”.”[90]

Semerkandî, “uyarıcı”yı, saçların ağarması ve yaşlılık ile tefsir etmiş ve şu hadîs-i şerifi nakletmiştir: “Allah, altmış yıl ömür verdiği kişinin mazeret gösterme imkânını ortadan kaldırmıştır.”[91]

Kuşeyrî de “uyarıcı”nın, peygamberler, yaşlılık zaafiyeti, dişlerin düşmesi veya sırtın kamburlaşması olabileceğini söyler.[92] Cumhûr-i ulemâ ise, uyarıcının Peygamber Efendimiz (s.a.) olduğu kanaatindedir. Uyarıcıdan maksadın, Kur’ân olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, hayır ile şerrin arasını ayırdığı için akıl diyenler de vardır. Bunun yanında uyarıcının akrabâ, komşu ve kardeşlerin ölümü olduğu kanaati de mevcuttur.[93]

Nahcuvânî âyet-i kerîmedeki “tezekkür”ü şöyle tefsir eder: Size düşünebileceğiniz kadar vakit verdik, ancak siz bu zaman zarfında, düşünebilecek bir fıtratta yaratıldığınız halde ne kendi kendinize, ne de irşâd edip vaaz u nasihat eden bir mürşidi dinleyerek tefekkür etmediniz.[94]

İbn-i Acîbe’nin âyetle ilgili işârî yorumu ise şöyledir:

“Tasavvuf yolunu ve ıslâh yoluyla terbiyenin varlığını inkâr ederek nefisleriyle beraber kalanlar, her ne kadar hissî cennete girseler de onlar için İlâhî Huzur’dan uzak kalma ateşi vardır. Onlar öldürülmezler ki Huzûr-i İlâhî’ye nâil olabilmek için tekrar hazırlanmak üzere dünyaya geri dönebilsinler! Gaflet perdesinin verdiği azâb da hafifletilmez. Aksine hazların birikmesi ve kalplerinin üzerinde perdelerin oluşması sebebiyle hicâb yani Cenâb-ı Hakk’ı görmekten engellenmeleri iyice artar. İşte terbiye yolunu inkâr edenleri biz böyle cezalandırırız. Onlar orada hal lisanıyla şöyle feryad ederler: “Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkarıp fenâ yurduna geri gönder ki önceki amellerimizden daha güzel ameller işleyelim de azimli ve uyanık mü’minlerin girdiği cennetlere biz de girebilelim!” Onlara şöyle denir: “Size, düşünen kimsenin tefekkür edip ibret alabileceği kadar bir ömür vermedim mi? Size, Allah’tan ayrı kalmanın vebâlini anlatan ve İlâhî Huzûr’a varmanın yolunu tarif eden uyarıcı da geldi, ancak siz onu inkâr ettiniz. O hâlde İlâhî Huzur’dan ve Cemâlullah’ı seyretmekten uzak kalmanın azâbını tadın. Zâlimler için yardımcı yoktur.”[95]

Hiçbir çarenin işe yaramadığını gören kâfirler kendi kendilerine kızmaktan başka bir şey yapamazlar. Bu sefer de:

“İnkâr edenlere şöyle seslenilir: “Allah’ın gazabı, sizin kendinize olan kızgınlığınızdan elbette daha büyüktür. Zira siz îmâna dâvet ediliyor, fakat inkâr ediyordunuz.” Onlar: “Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi (bu ateşten) çıkmaya bir yol var mı?” derler.[96] (Onlara denir ki: “Hayır, burada ebedî kalacaksınız.) Zîrâ siz, sadece Allah’a ibadet etmeye dâvet edildiğinde inkâr ediyor, O’na şirk koşulunca (bunu) tasdik ediyordunuz. Artık hüküm, yüceler yücesi ve sonsuz kudret sahibi Allah’ındır.”[97]

Bursevî şöyle der:

“Kâfirler cehenneme girdiklerinde hevâlarına tâbî olarak onları ebedî azâba atan Nefs-i Emmâre’lerine kızarlar, parmaklarını ısırırlar, müthiş bir pişmanlık içerisinde “Biz bunu nasıl yaptık!” diye kötü amellerini kabullenemezler ve bu dehşetli pişmanlıklarını herkesin ortasında ızhâr ederler. Melekler onlara, Allah’ın gazabının kendilerine olan kızgınlıklarından daha şiddetli olduğunu haber verir. Hâlbuki Allah Teâlâ, sevenlerin en fazla sevenidir. Nefis de düşmanların en büyüğüdür. Kim en çok seven zâtın muhabbetinden yüz çevirip en azılı düşmana yönelir ve onun istediği şekilde hareket ederse Allah Teâlâ da o kimseden nazarını çevirir ve ona gazap eder.”[98]

Tasavvuf ehline göre Allah’ın, kâfirlerin amellerine olan kızgınlığı, onlara, cehennem âteşine girmekten daha şiddetli gelecektir. Cezâların en şiddetlisi, Allah’ın gazabının emârelerini görmektir. Kıyamet günü kâfir, Rabbinin kendisine gazaplı olduğunu anladığında, onun kalbine bundan daha zor gelen bir şey olmaz.[99]

Günahlarını îtirâf ederek “Ateşten hızlı veya yavaş veya bir amel işleyerek herhangi bir şekilde çıkma (hurûc) imkânı var mı? Veya dünyaya çıkmak için bir yol var mı ki önceki yaptıklarımızı terkederek sâlih ameller işleyelim!” derler. Bir görüşe göre bu sözü, istifhâm için değil, ümitsizliğin zirvesine çıktıkları için söyleyeceklerdir.[100]

İbn-i Acîbe 10. âyet-i kerîmeye şöyle bir işârî mânâ verir:

“Tasavvuf yolunu ve mânevî terbiyenin varlığını inkâr ederek sonunda Allah’tan perdeli olarak vefat edenler ve aynı hâl üzere tekrar diriltilenlere kıyâmet günü hâl lisanıyla şöyle nidâ edilir: “Mukarrabînin derecelerinden aşağı düşmeniz sebebiyle bugün Allah’ın size olan gazabı, şeyh efendilerin diliyle îman ve îkânı tahkike erdirmeye dâvet edildiğiniz vakit nefsinizi mârifet ve ihsân makamlarından mahrum bıraktığınız için bugün kendinize duyduğunuz gazaptan daha büyüktür. O zaman siz, Hak dostlarını inkâr ediyor ve “Bir zamandan beri mânevî terbiye yolu kesildi” diyordunuz.” O zaman bu insanlar, kaçırdıkları Mârifet’i tahsîl edebilmek için âhiret âleminden dünyaya çıkmayı talep ederler. Onlara “Heyhât! Zamanını kaçırdınız! Artık ilâhî huzura yaklaşmaktan mahrum olarak gaflet perdenizin ardında kalın!” denir.”[101]

 

Sonuç

Müracaat ettiğimiz işârî tefsirlerden Semerkandî, Mazharî ve Âlûsî, daha çok zâhirî tefsire teksif olmuşlar, zaman zaman da işârî yorumlara yer vermişlerdir. Bursevî de aynı usulü tâkip etmekle birlikte işârî tefsire biraz daha fazla ağırlık vermiştir. Sehl et-Tüsterî ve Nahcuvânî’nin işârî tefsir tarafları gâlib olmakla birlikte bazen zâhirî tefsire de yer vermişlerdir. İbn Acîbe âyetlerin zâhirî tefsirlerini yaptıktan sonra “İşâret:” alt başlığıyla tasavvufî îzahlarda bulunmaktadır. Bunu hemen her âyet grubu için yapmıştır. Sülemî ve Kuşeyrî bütün himmetlerini işârî tefsir tarafına vermiş, zâhirî mânâlara hiç temas etmemişlerdir. Sülemî’nin kitabı telif maksadı ise Tasavvuf ehlinin âyet-i kerîmeler hakkındaki sözlerini bir araya getirmektir. Sûre sırasını takip etmiş, hakkında söz bulabildiği âyet-i kerimeleri yazarak o âyet ile alâkalı tasavvuf erbabının sözlerini sıralamıştır.

Mutasavvıf müfessirler, Kur’ân’ın mânâ dünyasının çok geniş olduğunu düşünürler. Bu sebeple de âyet-i kerîmelerin zâhirî mânaları ile iktifâ etmezler. Âyetlerdeki işâretlerden de istifâde etme cihetine giderler. Ele aldığımız mevzu ile alâkalı olarak, Allah’ı inkâr eden insanların ölürken büyük bir pişmanlık duyarak vefatlarının tehir edilmesini ve bu arada îmân ederek sâlih ameller işlemeyi istemelerini ve vefat ettikten sonra ilâhî huzura çıkan, azâbı gören ve ateşe atılan insanların da oradan çıkarak dünyaya geri gönderilip îmân etmeyi ve sâlih ameller işlemeyi talep etmelerini, işârî mânâda, îmanlı olmakla birlikte mürşid-i kâmilleri inkâr veya ihmâl ederek kalbî ve rûhî tekâmülden geri kalan insanların acı pişmanlığı ile tefsir ederler. Buna göre dünya hayâtında tasavvufî terbiye görmeyen mü’minler, kıyâmet günü yüksek makamlara nâil olan mukarrabîni gördükçe tekrar dünyaya döndürülerek bir Hak dostuna intisâb edip onun irşâdı ile yoğun bir ibadet hayatı yaşamayı ve ilâhî mârifetleri elde etmeyi temennî ederler. Ancak bu mümkün olmayacaktır. O hâlde bu dünyada fırsat elde iken nefsin tezkiyesi ve kalbin tasviyesi ile meşgul olmalı, ilâhî mârifetleri elde etmek için ciddî bir çalışma içine girmelidir.

Müfessirlere göre Allah’a îmân etmeyen ve günahlara dalan insanların ölüm ânında ve sonrasında pişman olacakları şüphesizdir. Mutasavvıf müfessirlere göre ise, bunun yanında mü’minlerin pek çoğu da pişmanlık yaşayacaktır. Zira mü’minlerin hepsi aynı seviyede olmayıp kademe kademedir. İmtihan âlemini çok iyi değerlendirip mânen yüksek makamlara çıkanlar daha az pişman olurken, vakitlerini iyi değerlendiremeyen veya amelî kusurları olan insanlar bu yaptıklarına daha çok pişman olacaklardır. Dolayısıyla mü’minlerin cennetteki makamları da farklı farklı olacaktır. Bir insanın ebedî hayatta daha yüksek bir mevkide olabilme imkânı varken bunu kaçırması ve daha aşağı mertebelerde kalması çok büyük bir kayıptır. Nitekim kıyamet günü üstün mertebelere ulaşmış insanları görünce, kaybettiklerine yanacak ve çok büyük pişmanlıklar yaşayacaklardır. Bunu ifâde sadedinde Rasûlullah (s.a.) Efendimiz:

“Pişmanlığın en kötüsü, kıyâmet gününde duyulandır.” buyurmuşlardır.[102] İşte tasavvuf erbabı, bu acıyı tatmamaları için insanları önceden îkâz etmektedirler.

Kaynakça

Ahmed İbn-i Hanbel, el-Müsned, İstanbul 1992.

Âlûsî, Şihâbüddîn Mahmûd bin Abdullah el-Hüseynî, Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’u’l-Mesânî, thk. Ali Abdü’l-Bârî Atıyye, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ilmiyye, 1415.

Beydâvî, Nâsıruddîn Ebû Saîd, Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, thk. Abdurrahman Mar’aşlî, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418.

Bey­ha­kî, Ebû Be­kir Ah­med bin el-Hü­seyn, Şuabu’l-îmân, thk. Dr. Abdü’l-Aliy Abdü’l-Hamîd Hâmid, Riyâd: Mektebetü’r-Rüşd, 1423.

Buhârî, Muhammed bin İsmail, es-Sahîh, İstanbul 1992.

Bursevî, İsmâil Hakkı, Rûhu’l-Beyân, Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.

Ebû Dâvûd, Süleyman bin Eş‘as, es-Sünen, İstanbul 1992.

Ebû Hayyân Muhammed bin Yûsuf bin Ali el-Endelüsî, el-Bahru’l-muhît fi’t-tefsîr, thk. Sıdkî Muhammed Cemîl, Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1420.

Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed bin Abdillah en-Neysâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, thk. Mustafa Abdülkâdir Atâ, Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411.

Heysemî, Ebü’l-Hasen Nureddin Ali bin Ebî Bekr bin Süleyman, Mecmau’z-zevâid ve menbau’l-fevâid, thk. Hüsamüddin el-Kudsî, Kâhire: Mektebetü’l-Kudsî, 1414.

İbn Acîbe, Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed, el-Bahru’l-medîd fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Mecîd, Kâhire 1419.

İbn Ebî Şeybe, Musannef, thk. Kemâl Yûsuf el-Hût, Riyâd: Mektebetü’r-Rüşd, 1409.

İbn Ebî Zemenîn, Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah el-İlbîrî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîz, Kâhire 1423.

İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed, es-Sünen, tahk. Muhammed Fuad Abdülbaki, İstanbul 1992.

İbn Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemâlüddîn Muhammed bin Mükrim bin Ali, Lisânü’l-Arab, Beyrut: Dâru Sâdır, 1414.

İbnü’l-Cevzî, Cemâlüddîn Ebü’l-Ferec Abdurrahman bin Ali bin Muhammed, Âdâbu’l-Haseni’l-Basrî, thk. Süleyman el-Harş, Dâru’n-Nevâdir, 1428.

İbnü’l-Mübârek, Abdullah, ez-Zühd ve’r-rekâik, thk. Habîburrahman el-A’zamî, Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, ts.

İskenderî, Tâcü’d-dîn Ahmed bin Muhammed bin Abdi’l-Kerîm İbn-i Atâullâh, Tâcu’l-arûs, Dımeşk: Mektebetü İbni’l-Kayyım, 1419.

Kudâî, Ebû Abdullah Muhammed bin Selâme (v. 454), Müsnedü’ş-Şihâb, Beyrût: Risâle, 1407.

Kuşeyrî, Abdülkerîm bin Hevâzin bin Abdilmelik, Letâifü’l-işârât, thk. İbrahim Besyûnî, Mısır, ts.

Maʻsûm, Muhammed, Mektûbât, trc. Müstakimzade Süleyman Sâdeddin, İstanbul: Ali Rıza Efendi Litoğrafya Matbaası, 1277/1860.

Mazharî, Kâdî Muhammed Senâullâh en-Nakşibendî, et-Tefsîru’l-Mazharî, Pâkistân: Mektebetü’r-Rüşdiye, 1412.

Mollahâtır, Halil bin İbrahim, Bid’atü da’ve’l-i’timâdi ale’l-Kitâbi dûne’s-sünneti -Mekânetü’s-sünneti’n-nebeviyye ve hucciyyetühâ-, Cidde 1431.

Nahcuvânî, Nimetullah bin Mahmûd, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye ve’l-mefâtihu’l-ğaybiyye, Mısır 1419.

Na’sân, Ahmed Yûsuf, el-Fetâva’ş-şer’iyye, Haleb: Merkezü’l-Hayr, 2007.

Râzî, Ebû Abdullah Muhammed bin Ömer, Fahruddîn, Mefâtîhu’l-ğayb, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420.

Semerkandî, Ebü’l-Leys, Bahru’l-ulûm, yy., ts.

Sülemî, İmâm Ebû Abdurrahman Muhammed bin Hüseyin bin Musa el-Ezdî, Hakâiku’t-tefsîr, thk. Seyyid Umrân, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1421.

Taberânî, el-Hâfız Ebu’l-Kâsım Süleyman bin Ahmed, el-Mu’cemu’l-Kebîr, thk. Hamdî bin Abdi’l-Mecîd, Kâhire, 1415.

Tirmizî, Ebû İsâ, Muhammed bin İsâ, Sünenü’t-Tirmizî, İstanbul 1992.

Tüsterî, Ebû Muhammed Sehl bin Abdullah, Tefsîru’t-Tüsterî, Dârul-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1423.

Zemahşerî, Ebü’l-Kâsım Cârullah, el-Keşşâf ‘an hakâiki’t-tenzîl ve ‘uyûni’l-ekâvîl, Kahire: Dâru’l-Mushaf, ts.

Vâkidî, Ebû Abdillah Muhammed bin Ömer, Meğâzî, Beyrut: Dâru’l-E’lamî, 1409.



* Dr. (muratkaya43@gmail.com)

[1] İbn Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemâlüddîn Muhammed bin Mükrim bin Ali, Lisânü’l-Arab, Beyrut: Dâru Sâdır, 1414, IV, 12; VIII, 114.

[2] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, VIII, 114.

[3] İbrahim 14/44-45. Ayrıca bkz. el-Enʻâm 6/31.

[4] Bkz. Nâsıruddîn Ebû Saîd Beydâvî (v. 685), Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, thk. Abdurrahman Mar’aşlî, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418, III, 202; Ebû Hayyân Muhammed bin Yûsuf bin Ali el-Endelüsî (v. 745), el-Bahru’l-muhît fi’t-tefsîr, thk. Sıdkî Muhammed Cemîl, Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1420, VI, 452; İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Beyrut, Dâru’l-Fikr, IV, 432; Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Mecîd, Kâhire 1419, III, 70; Kâdî Muhammed Senâullâh el-Mazharî en-Nakşibendî (v. 1225), et-Tefsîru’l-Mazharî, Pâkistân: Mektebetü’r-Rüşdiye, 1412, V, 280.

[5] Şihâbüddîn Mahmûd bin Abdullah el-Hüseynî el-Âlûsî (v. 1270), Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’u’l-Mesânî, thk. Ali Abdü’l-Bârî Atıyye, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ilmiyye, 1415, VII, 233.

[6] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, III, 71.

[7]Âyet-i kerîmede, “Dünyaya geri gönderiniz” ifadesi çoğul olarak kullanılmıştır. Çünkü Araplar, şânı yüce bir zâta hitâb ederken cemî sîgası kullanırlar. (Semerkandî, Bahru’l-ulûm, II, 489-490)

[8] el-Mü’minûn 23/99-100. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân 3/30; en-Nahl 16/28; el-Furkân 25/21-23.

[9] Bkz. Ebü’l-Leys Semerkandî, Bahru’l-ulûm, yy., ts., II, 490; Nimetullah bin Mahmûd Nahcuvânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye ve’l-mefâtihu’l-ğaybiyye, Mısır 1419, I, 577.

[10] Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, IV, 95.

[11] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VI, 106.

[12] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VI, 106.

[13] İmâm Ebû Abdurrahman Muhammed bin Hüseyin bin Musa el-Ezdî es-Sülemî (v. 412), Hakâiku’t-tefsîr, thk. Seyyid Umrân, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1421, II, 39.

[14] Abdülkerîm bin Hevâzin bin Abdilmelik el-Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, thk. İbrahim Besyûnî, Mısır, ts., II, 589.

[15] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VI, 106.

[16] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, III, 598. Ayrıca bkz. Âlûsî, Rûhu’l-meânî, IX, 263.

[17] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, III, 598-599.

[18] Buhârî, Cenâiz, 51.

[19] İnsanın tehir ve rec’a talep etmesi mevzularına, zühd ve rikâk ehli olan mutasavvıfların daha büyük hassasiyetle eğileceklerini tahmin ettiğimizi daha evvel ifade etmiştik. Gerçekten de durumun böyle olduğu müşâhede edilmektedir. Nitekim Hasan Basrî Hazretleri’nin yaşadığı şu hâdise bu düşüncenin güzel bir delîlî olmakla birlikte, îzâh etmeye çalıştığımız âyetin tefsîriyle de doğrudan alâkalıdır:

Nakledildiğine göre o, bir cenaze teşyîine katılmıştı. Orada yaşlı bir zât gördü. Defin işlemleri bittikten sonra ona:

“Ey yaşlı! Sana Allah için soruyorum, ne dersin, acaba vefât eden bu zât şu anda dünyaya geri dönüp sâlih amellerini artırmayı ve geçmiş günahlarına istiğfar etmeyi düşünüyor mudur?” diye sordu. O zât da:

“Evet, vallahi, tabiî ki düşünüyordur” dedi. Bunun üzerine Hasan Basrî (k.s.):

“O hâlde bize ne oluyor ki bu vefât eden kişi gibi düşünmüyoruz?” diyerek yürümeye başladı. Giderken kendi kendine şöyle mırıldandığı işitiliyordu:

“(Ölüm) ne müthiş bir nasihat! Kalplerde hayat olsa ne kadar beliğ ve tesirli bir mevʻiza, lâkin nidâ ettiğin kimselerde hayat yok!” (İbnü’l-Cevzî, Âdâbu’l-Haseni’l-Basrî, thk. Süleyman el-Harş, Dâru’n-Nevâdir, 1428, s. 29)

[20] Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah el-İlbîrî el-ma’rûf bi-İbni Ebî Zemenîn (v. 399), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîz, Kâhire 1423, III, 211.

[21] Tirmizî, “Zühd”, 59/2403.

[22] Ahmed, IV, 185; Beyhakî, Şuab, I, 479; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I, 51; X, 225, 358.

[23] Ahmed, IV, 185; Heysemî, I, 51; X, 225.

[24] el-İsrâ 17/72.

[25] Muhammed Maʻsûm, Mektûbât, trc. Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, İstanbul: Ali Rıza Efendi Litoğrafya Matbaası, 1277/1860, I, 87, no: 102.

[26] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, II, 112.

[27] Halil bin İbrahim Mollâhâtır, Bid’atü da’ve’l-i’timâdi ale’l-Kitâbi dûne’s-sünneti -Mekânetü’s-sünneti’n-nebeviyye ve hucciyyetühâ-, Cidde 1431, s. 335.

[28] el-Münâfikûn 63/9-11. Ayrıca bkz. el-Bakara 2/254.

[29] Bkz. en-Nisâ 4/103; el-A‘râf 7/205; el-Ahzâb, 33/21, 41-42; el-Cumʼa 62/10; Buhârî, “Bed’ü’l-Halk”, 11, “Cihâd”, 131-132; Müslim, “Hayz”, 117, “Zikir”, 44-46; Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 9/18; Tirmizî, “Deavât”, 9/3384; Ahmed, III, 333; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, X, 74.

[30] Ebû Muhammed Sehl bin Abdullah et-Tüsterî, Tefsîru’t-Tüsterî, Dârul-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1423, s, 168.

[31] İbn Ebî Şeybe, Musannef, thk. Kemâl Yûsuf el-Hût, Riyâd: Mektebetü’r-Rüşd, 1409, VII, 76/34312; İbn Mâce, “Zühd”, 1; Hâkim, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, thk. Mustafa Abdülkâdir Atâ, Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411, IV, 353/7891.

[32] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 590-591. Kuşeyrî, Münâfıkûn Sûresi 10. âyet-i kerimenin tefsîrinde de şunları söyler: “Vakitlerinizin selâmet üzere geçmesine aldanmayın! Ecelinizin âniden başınıza getireceği halleri gözetleyin! Önünüzdeki yolculuk için hazırlanın! «Yarın yaparım» aldatmacaları arasında dalgalanıp durmayın!” (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 591)

[33] Nahcuvânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye, II, 417.

[34] Tirmizî, “Tefsir”, 63/3316; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XII, 115/12636.

[35] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IX, 541-542.

[36] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, VII, 54. İbn-i Acîbe’nin bu âyetten çıkardığı farklı mânâlar da vardır. O şöyle der: “Gayret ve vakitleri değerlendirme husûsunda taksiri olan herkes rec’a talep eder. Allah’a vâsıl olmadan evvel kendisine ölüm ulaşan herkes aldanmıştır. Bunun için, bundan sonra gelen sûrenin ismi Teğâbün: Aldanma’dır. Diğer taraftan, (tefsirini yaptığımız âyetlerin içinde bulunduğu) Münâfıkûn Sûresi 63. sûredir. Bu sûrenin “Çünkü Allah, bir kimseyi eceli geldiği zaman asla ertelemez.” (el-Münâfikûn 63/11) âyetiyle Efendimiz (s.a.)’in 63 yaşında vefat edeceğine işaret edilmiştir. Bu sûrenin akabinde Teğâbün Sûresi’nin gelmesi de Peygamber Efendimiz’den sonra aldatmaların artacağına işarettir.” (İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, VII, 53)

[37] el-İsrâ 17/25.

[38] Birkaç misal için bkz. el-Bakara 2/130; Âl-i İmrân 3/39, 46, 114; en-Nisâ 4/69; el-Mâide 5/84; el-En’âm 6/85; el-A’râf 7/196…

[39] ez-Zümer 39/55.

[40] Yûnus 10/50-52.

[41] Tüsterî, Tefsîru’t-Tüsterî, s, 76.

[42] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, II, 100.

[43] Yûnus 10/90-92.

[44] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, II, 497.

[45] ez-Zâriyât 51/40.

[46] Nahcuvânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye, II, 354.

[47] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IX, 166.

[48] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, 479.

[49] Te’hîr ve Rec’a talep edilecek yerlerle alâkalı olarak farklı tasnifler yapılmıştır. Bu taleplerin on ayrı yerde gerçekleşeceğini ifâde eden bir îzâh için bkz. Ahmed Yûsuf Na’sân, el-Fetâva’ş-şer’iyye, Haleb: Merkezü’l-Hayr, 2007, I, 18-22.

[50] İnsanın haşir sonrasında yaşayacağı pişmanlıkla alâkalı bir çalışma için bkz: Ömer Küçükceranlar, Kur’an’a Göre İnkârcıların Haşir Sonrası İtiraf, Pişmanlık ve Yalvarış Dolu Hazin Tavırları, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2011. Pişmanlık üzerine yapılan diğer bir çalışma için bkz. Demir Sani Tunç, Kur’an’da Pişmanlık, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas 2000.

[51] Meryem 19/39.

[52] es-Secde 32/12.

[53] Semerkandî, Bahru’l-ulûm, III, 36. Kur’ân’da, günahkâr rûhların âhirette hissedeceği mânevî azap ve ızdırabın, onlara cehennem azâbından daha büyük ve daha şiddetli geleceğine işâret edilmektedir. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi’nin 192. âyetinde cehenneme giren insanların son derece rezil rüsvâ olacağı beyân edilerek, kıyâmet günü hor ve hakîr düşmenin, başa gelebilecek en büyük belâlardan olduğu hissettirilmektedir. Bu sebeple hemen 194. âyette, kıyâmet günü rezil rüsvâ etmemesi için Yüce Rabbimize nasıl duâ edeceğimiz öğretilmektedir. Hz. İbrahim (a.s) da, tekrar diriltildiğimiz gün küçük düşmemek için Allah’a yalvarmıştır. (eş-Şuarâ 26/87)

[54] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 141.

[55] Nahcuvânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye, II, 141.

[56] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VII, 116.

[57] Tirmizî, “Kıyâmet”, 6/2427.

[58] Abdullah İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd ve’r-rekâik, thk. Habîburrahman el-A’zamî, Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, ts., s. 357.

[59] el-Bakara 2/165-167. Ayrıca bkz. İbrâhîm 14/21-22; el-Furkân 25/27-29; Sebe’ 34/31-33; Sâd 38/59-61; ez-Zuhruf 43/36-39.

[60] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 146.

[61] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 198.

[62] el-A’râf 7/53. Ayrıca bkz. Yûnus 10/54.

[63] Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420, XIV, 254.

[64] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, II, 222.

[65] ez-Zümer 39/55-59.

[66] Tüsterî, Tefsîru’t-Tüsterî, s, 135.

[67] Semerkandî, Bahru’l-ulûm, III, 191-192.

[68] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 288.

[69] Nahcuvânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye, II, 252.

[70] Sülemî, Hakâiku’t-tefsîr, II, 202; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VIII, 129.

[71] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, 95.

[72] el-Bakara 2/106.

[73] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, 96; II, 222. İbn-i Atâullâh el-İskenderî de hiçbir zaman sâlih kulların eksik olmayacağını vurgulayarak şöyle der: “Bir Allah dostu aradık, ama bulamadık.” deme! Sadâkatle arasaydın bulurdun. Bulamayışının sebebi, ona hazır ve lâyık olmayışındır. Nitekim büyük bir îtinâ ile hazırlanmış olan gelin, kötü ahlâklı ve kötü niyetli fâcirlere gösterilmez. Gelini görmek istiyorsan fücuru terketmelisin! Fücuru terkettiğinde evliyâullâhı görürsün. Allah dostları çoktur ve adedleri eksilmez. Eğer onlardan biri eksilecek olsaydı nübüvvet nûru noksanlaşırdı.” (Tâcü’d-dîn Ahmed bin Muhammed bin Abdi’l-Kerîm İbn-i Atâullâh el-İskenderî, Tâcu’l-arûs, Dımeşk: Mektebetü İbni’l-Kayyım, 1419, s. 39)

[74] Tefsirler, “Gördüklerinde” fiilinin, bahsedilen hâdisenin mutlakâ vuku bulacağına delâlet etmek için mâzî sîgasıyla geldiğini ifâde ederler. (İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, 227; Mazharî, et-Tefsîru’l-Mazharî, VIII, 331; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, XIII, 50)

[75] eş-Şûrâ 42/44-45.

[76] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VIII, 338.

[77] el-En’âm 6/27-28.

[78] Âlûsî, Rûhu’l-meânî, IV, 123.

[79] Semerkandî, Bahru’l-ulûm, III, 111; Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, II, 589; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, III, 172, VI, 290, VII, 356; İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, 171; Mazharî, et-Tefsîru’l-Mazharî, III, 230; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, IV, 133, VIII, 108.

[80] eş-Şuarâ 26/94-102.

[81] Semerkandî, Bahru’l-ulûm, II, 560.

[82] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 16-17. Bursevî ve İbn-i Acîbe de aynı rivayeti naklederler. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VI, 290; İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, IV, 147)

[83] Nahcuvânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye, II, 46.

[84] Burada bahsi geçen Hikem, İbn Atâullâh el-İskenderî’nin el-Hikemü’l-Atâiyye isimli eseridir. Nakledilen hikmet de 107. hikmettir.

[85] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, IV, 148.

[86] el-Mü’minûn 23/103-111. Ayrıca bkz. Fussılet 41/24; el-Câsiye 45/35.

[87] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, II, 589.

[88] Sülemî, Hakâiku’t-tefsîr, II, 39; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VI, 109.

[89] İnkârcıların cehennemde ölümü, hatta kötü bir şekilde helâk edilip yok olmayı arzuladıklarını ifade eden başka âyetler de vardır: “(Vazifeli meleğe) şöyle seslenirler: «Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!» O da, «Siz hep böyle kalacaksınız!» der. Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.” (ez-Zuhruf 43/77-78) “O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: «Keşke toprak olsaydım!» diyecektir.” (en-Nebe’ 78/40) Bu hususta Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehennemde oldukları zaman ölüm getirilir. Cennetle cehennemin arasına konup orada kesilir. Sonra bir münadi nida eder: «Ey ehl-i cennet! Artık ebediyet var, ölüm yok! Ey ehl-i nâr! Artık ebediyet var, ölüm yok!» Cennetliklerin sürûru bununla daha da artar. Cehennemliklerin de hüznü artar.” (Buhârî, “Rikâk”, 50, 51; Müslim, “Cennet”, 40, 43; Tirmizî, “Zühd”, 39, “Cennet” 20; “Tefsir”, 19/3156; İbn Mâce, “Zühd” 38; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 118, 121, 261; III, 9)

[90] Fâtır 35/36-37. Ayrıca bkz. el-Mü’min 40/49-50; el-Mülk 67/8-11.

[91] Buhârî, “Rikak”, 5. Semerkandî, Bahru’l-ulûm, III, 111.

[92] Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 208.

[93] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VII, 356.

[94] Nahcuvânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye, II, 193.

[95] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, IV, 548.

[96] Diğer âyetlerde, yeryüzünün bütün imkânları ve servetleri ve bunun yanında bir o kadarı da kendilerinin olsa, kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye olarak vermek isteyecekleri, ancak bunun onlardan asla kabul edilmeyeceği ifade edilir. (el-Mâide 5/36-37; Yûnus 10/54) Bu hususta Rasûlullah (s.a.) de şöyle buyurmuştur:

“Allah Tebâreke ve Teâlâ, cehennemliklerden azapça en hafif olan kimseye:

“Dünya ve içindekiler senin olsa bu azaptan kurtulmak için onları verir miydin?” buyurur, o da: “Evet” diye cevap verir. Allah Teâlâ:

“Sen Âdem’in sulbünde iken ben senden bundan daha hafif bir şey istemiştim: Şirk koşmayacaktın, ben de seni cehenneme koymayacaktım. Lâkin sen şirk koşmakta direttin” buyurur.” (Müslim, Münâfıkîn, 51)

[97] el-Mü’min 40/10-12. Bu âyet-i kerîmelerde “hurûc” tabiri kullanılmıştır. Kâfirler hurûc’u yani cehennemden çıkmayı talep edecekler, ancak oradan çıkarılmayacaklardır. Bu husustaki diğer âyet-i kerîmeler şöyledir: “Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.” (el-Mâide 5/37) “Izdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve: «Tadın bu yakıcı azabı!» (denilir).” (el-Hac 22/22) “Yoldan çıkanlar ise, onların varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: «Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın!» denir.” (es-Secde 32/20) “Denilir ki: Siz bu gününüzün geleceğini unuttuğunuz gibi biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur! Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Siz Allah’ın âyetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün ateşten çıkarılmayacaklardır ve onların (Allah’ı) hoşnut etmeleri de istenmeyecektir.” (el-Câsiye 45/34-35) Ayrıca bkz. el-Bakara 2/167.

[98] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VIII, 160.

[99] Bkz. Tüsterî, Tefsîru’t-Tüsterî, s, 136; Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 297-298.

[100] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VIII, 161; İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, 118; Mazharî, et-Tefsîru’l-Mazharî, VIII, 247; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, XII, 307.

[101] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, 118.

[102] Vâkıdî, III, 1016-1017; Kudâî, Müsnedü’ş-şihâb, no: 1337.