10. İslâm Terörü Kaldırmak İçin gelmiştir

İsminde selâmet ve barış mânâları olan İslâm, ilk günden itibâren her türlü terör ve anarşizme karşı tavır almış ve dâimâ, kâfir olsun mü’min olsun bütün insanların, hayvanların, nebâtâtın ve hatta cansız varlıkların bile hak ve hukûkuna riâyeti emretmiştir.

Kullarını çok seven ve onların iki cihânda da cennet hayatı yaşamasını isteyen Cenâb-ı Hak, fertlerin temel haklarına, can ve mal güvenliğine, toplumda huzur ve âsâyişin sağlanmasına büyük bir ehemmiyet atfetmiş, yeryüzünde bozgunculuk yapmayı, çevre ve kamu düzenini ihlal etmeyi ve eşkiyalık yapmayı şiddetle yasaklamış, bunun için birtakım dinî, ahlâkî ve bazen de cezâî müeyyideler koymuştur. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“…Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)

Dolayısıyla bir müslümanın fitne ve karışıklığın hâkim olduğu ortamlardan uzak durması, böyle yerlerde hiçbir rol almaması îcâb eder. Rasûl-i Ekrem r şöyle buyurur:

“İleride öyle fitneler olacak ki o vakitte oturan kimse ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacaktır.”

Efendimiz’in bu sözü üzerine Sa‘d bin Ebî Vakkas t:

“–Yâ Rasûlallah! (Müslüman) bir adam evime girip, öldürmek için bana elini uzatsa ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?” deyince, Rasûlullah r:

“–Âdem’in oğlu (Hâbil) gibi ol!” buyurmuştur. (Tirmizî, Fiten, 29/2194; Ebû Dâvûd, Fiten, 2)

Yani müslüman zâlim veya mazlûm olma durumunda kalıp üçüncü bir yol bulamadığında mazlûm olmayı tercih etmeli, kesinlikle zulme meyletmemelidir. Peygamber Efendimiz’in işâret ettiği hâdise Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla anlat: Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden kabûl edilmiş, diğerinden kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden):

«–And olsun, seni öldüreceğim!» dedi. Diğeri de:

«–Allah ancak takvâ sahiplerinden kabûl eder» dedi (ve ekledi:) «And olsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için elimi uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım!»” (Mâide, 27-29)

İslam’a göre, savaş hâli dışında, kâfir bile olsa, insanların malı, canı, ırzı haramdır. Kurân-ı Kerim’in getirdiği hükme göre, masum bir kişinin öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi kadar büyük bir cinayettir. Tek bir ferdin hukuku, bütün insanların hukuku kadar aziz ve muhteremdir. (Mâide, 32)

Teröre Verilen Ceza

İslâm’ın en ağır cezayı verdiği suç; eşkıyalık, yol kesme, silahlı gasb ve yağma suçudur (hırâbe). Kamu düzeninin, emniyet ve âsâyişin sağlanması, kişilerin mal ve canlarının, seyahat hürriyetlerinin muhafazası İslâm’ın esas maksatları arasında yer aldığından, bu suçu işleyenlerin en ağır dünyevî müeyyidelerle cezalandırılması emredilir ve âhiretteki azaplarının ise daha şiddetli olacağı haber verilir. (Mâide, 33)

Tatbik edilen cezanın tesirli, önleyici ve caydırıcı karakterde olması insanları cezalandırma fikrinden ziyâde toplumdaki potansiyel suçları önleme ve böylece alınacak diğer tedbirlerle birlikte toplumda suçlu sayısını azaltma gâyesine mâtuftur. Yâni İslâm’ın gayesi suçluları cezalandırmak değil, toplumda suç vasatının oluşmasına mânî olarak insanların emniyet ve huzur içinde yaşamasını sağlamaktır. Bu sebeple âyette henüz yakalanmadan kendi isteğiyle eşkiyalığı bırakıp teslim olanların affedileceği bildirilmiştir.

Âyet-i kerimede bu suçun “Al­lah ve Rasulü’ne karşı savaş açma” şek­linde ifâde edilmesi, onun ne kadar ağır ve kötü bir günah olduğunu vur­gulamak içindir.

İnsan başkasına zarar veremeyeceği gibi kendisine zarar vermesi de şiddetle yasaklanmıştır.[1] Zira Allah’ın verdiği can insana bir emânettir ve onu almaya Allah’tan başka kimsenin hakkı yoktur. Bu husustaki bir müdâhale, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını celbeder. Nebiyy-i Ekrem r şöyle buyurmuştur:

“Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse, o cehennemde devamlı ve ebedî olarak sonsuza kadar kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, zehirini eline alır ve cehennem ateşinin içinde ebedî olarak onu içer. Kim de kendisini bir demir ile öldürürse, demirini eline alır ve cehennem ateşinin içinde ebedî olarak o demiri karnına saplar.” (Buhârî, Tıbb, 56; Müslim, Îmân, 175; Tirmizi, Tıbb, 7/2044-2045)

Bu hadiste, intihar eden kimsenin cezasının ebediyyen devam edeceği üst üste üç tekid ile ifade edilmiştir. Bu üslup, çok nâdir rastlanan bir tehdît ihtivâ etmektedir.

İnsanları öldürmek bir tarafa onlara lânet etmek bile İslâm’ın hoş görmediği bir davranıştır. Rasûlullah r şöyle buyurur:

“Çokça lânet eden kimseler, kıyamet günü ne şefaat ne de şahitlik edebilirler.” (Müslim, Birr, 85, 86; Ebû Dâvûd, Edeb, 45)

“İmanı sağlam (sıddîk) bir kişinin çokça lânet edici olması yakışık almaz.” (Müslim, Birr, 84)

Allah Rasûlü r dâimâ yumuşaklığı ve merhameti tavsiye etmiş, şiddeti, kabalığı ve zorbalığı hep zemmetmiştir. Şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ beni cömert ve güzel ahlâk sahibi bir kul olarak yarattı, zorba ve inatçı bir zâlim kılmadı.” (Ebû Dâvûd, Et‘ime, 17/3773)

“Allah Teâlâ beni şiddet uygulayan (muannif) birisi olarak göndermedi, bilâkis muallim ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.” (Ahmed, III, 328)

“Bize karşı silâh taşıyan bizden değildir.” (Ahmed, II, 185)

İnsanlara doğru silâh tutmak, silâhla şaka yapmak gibi hareketlerin ne kadar zararlı olduğu mâlumdur. Rasûlullah r bu tür ihtiyatsız hareketleri şiddetle yasaklamıştır. Düşman korkusu gibi herhangi bir zaruret yokken, insanların kalabalık olduğu yerlerde, çarşılarda, bayramlarda silâh taşımak tehlikeli ve yanlış bir harekettir. Hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur:

“Sizden biri silâh ile bir kardeşine işâret etmesin! Çünkü o bilmez, belki şeytan silâhı elinde boşandırır da, bu yüzden cehennemin bir çukuruna yuvarlanır gider.” (Buhârî, Fiten 7; Müslim, Birr 126)

“Bir kişi kardeşine demirle işâret ederse, onu elinden bırakıncaya kadar melekler kendisine lânet eder. Bu, anne baba bir kardeşi olsa bile.” (Müslim, Birr, 125; Tirmizî, Fiten, 4)

“Yanında ok varken mescidlerimize veya çarşı-pazarımıza uğrayan kimse, müslümanlardan herhangi birine onlardan bir zarar gelmemesi için, okunun ucundaki demiri eliyle tutsun!” (Buhârî, Salât, 66; Fiten, 7; Müslim, Birr, 120-124)

Câbir t şöyle der:

“Rasûlullah r, kınından çıkmış kılıcı elden ele vermeyi yasakladı.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 66; Tirmizî, Fiten, 5)

İslâm Zor Kullanmayı Yasaklar

İslâm’ı yaymak adına insanlara zor kullanmak onun yapısına ve karakterine uymaz. Pek çok âyet-i kerimede Peygamberimiz’e ve diğer peygamberlere apaçık tebliğden başka bir vazife düşmediği ifade edilir.[2] Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

(Rasûlüm), hatırlat ve öğüt ver! Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.” (Ğâşiye, 22)

(Rasûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette îman ederdi. O hâlde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yûnus, 99. Krş. Ra‘d, 31)

Bu sebeple tarih boyunca müslümanlar hiç kimseyi İslâm’a girmeye zorlamamış, ellerindeki esirleri bile bu hususta serbest bırakmışlardır. Mısır’ın fethine iştirak etmiş olan Ziyâd bin Cez’ şöyle anlatır:

“…Elimizdeki Mısırlı savaş esirlerini bir araya topladık; hristiyan olan karşı taraf da geldiler. Biz esirleri, İslâm’ı veya hristiyanlığı tercih etmesi hususunda serbest bıraktık. Birisi İslâm’ı seçtiğinde biz fetih esnâsında getirdiğimizden daha kuvvetli bir sesle tekbir getiriyor ve onu yanımıza alıyorduk. (Artık o bizimle aynı hak ve vazifelere sahip oluyordu.) Hristiyanlığı seçen olunca onu da serbest bırakıyorduk ve hristiyanlar bağırarak onu yanlarına alıyorlardı; biz de cizyesini bağlıyorduk. Ancak buna sanki içimizden biri onlara katılmış gibi çok üzülüyorduk…” (Taberî, Târih, Beyrut 1407, I, 512, [20. Sene])

Toynbee şöyle der:

“Asya’ya Araplar ve Türkler yerine Batı hristiyanları hâkim olsaydı, bugün Yunan kilisesinden hiçbir iz kalmazdı. Ve müslümanların orada Hristiyanlığa gösterdiği müsamahayı bunlar İslâm’a asla göstermezlerdi.” (Arnold Toynbee, Tarih Açısından Din, İstanbul 1978, s. 285)

Cenâb-ı Hak, Firavun gibi zâlim bir insana bile “leyyin lisân” ile yumuşak söz söylenmesini emretmiştir. (Tâhâ, 43-44)

Dolayısıyla müslümanların, dinlerinden kaynaklanan bir terör faaliyetine katılmaları mümkün değildir. Bazı insanlar terör faaliyetlerini İslâm’ın bir emriymiş gibi gösteriyorlarsa bu iddia ya İslâm’ı kötülemek için kasıtlı yapılan bir hıyânet veya cehâletle işlenen bir cinâyettir.

İslâm Aşırıya Gitmeyi Yasaklar

İslâm Hukûku’nda gâye kadar ona ulaştıran yolun da meşrû olması şarttır. Bu sebeple Kur’ân mü’minlere, savaşmak mecbûriyetinde kaldıklarında nasıl davranmaları gerektiğini açıklar ve bu hususta çok sıkı kâideler koyar. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın! Ancak aşırı gitmeyin! Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 190)

Âyetin “sizinle savaşanlar” kısmı “muhârip statüsünde olanlar” demektir. Demek ki muharip olmayanlar yani savaşma statüsünde olmayanlarla savaşılmayacaktır. Zira hukûken, inancı ne olursa olsun bir kişiyi öldürmeye cevaz vermek için, sıcak savaş ânında muharip vasfını hâiz bir kişinin fiilî bir zarar verme azminde olması şarttır. (Merginânî, Hidâye, İstanbul 1986, II, 138)

Peygamber Efendimiz’in savaşlarının hepsi de ya müslümanlara karşı yapılan saldırıları püskürtmek ya da istihbaratla tesbit edilen saldırı hazırlıklarını bozmak içindi. İlk büyük savaşın yapıldığı Bedir’e giden Peygamber Efendimiz’in niyeti harp değildi. Hicret eden müslümanların gasbedilen mallarıyla zenginleşen ve kazancıyla yine müslümanların aleyhine ordu hazırlanacak olan bir kervanı durdurmaktı. Kervan yol değiştirip kurtuldu. Ancak Mekke’den çıkıp 400 kilometre yol gelerek tâ Medîne yakınlarına konan müşrik ordusu, defalarca teklif edilen sulhü kabul etmeyince mecbûren harbe girildi ve zaferle çıkıldı. (Vâkıdî, I, 61-65)

Uhud ve Hendek, Medîne hurmalıklarında yapılan savaşlardır. Müşrikler saldırgan bir tavır içindeydi. Müslümanların kökünü kazımak için Medîne’nin üzerine sağdan soldan ordular yığıyorlardı. Allah Rasûlü r ise Medîne’de müdâfaa harbi yapıyordu. Rasûlullah r, şehrin çevresine hendek kazdırarak can kaybını sıfıra indirdi.

Mûte ve Tebük, şehit edilen elçinin hakkını almak ve muhtemel bir saldırıyı bertarâf etmek için yapılan müdâfaa harpleridir. Hatta Tebük’te herhangi bir çatışmaya girilmemiş, bir takım anlaşmalar yapıldıktan sonra dönülmüştür. Mekke’nin fethi, müşriklerin anlaşmaya ihânet etmeleri neticesinde gerçekleşmiştir. Bir de hicret eden müslümanların gasbedilmiş haklarının geri alınmasıdır. Diğer savaşlar da bu şekilde saldıran veya saldırıya hazırlanan düşmanı durdurmak için yapılmıştır.

Harp hâlindeyken bile kadın, çocuk, yaşlı ve savaşa katılmayan erkeklerin öldürülmesine izin vermeyen İslâm, savaş hâricindeki masum insanları öldürmeye nasıl müsâade edebilir?!.

Suçun Şahsîliği

İslâm’ın getirdiği prensiplerden biri de bir kişinin suçunu bir başkasının çekmeyeceğidir. Cenâb-ı Hak bu hükmü defalarca tekrar etmiştir:

“Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez.” (En‘âm, 164; İsrâ, 15; Fâtır, 18; Zümer, 7; Necm, 38)

Rasûlullah r de:

“Dikkat edin, evlât babasının suçu yüzünden öldürülmez!” buyurmuştur. (Dârakutnî, III, 45/186; Hâkim, II, 668/4219; İbn-i Hibbân, Sahîh, XIV, 517/6562)

Rasûlullah r başlarına Medineli Âsım bin Sâbit’i komutan tayin ettiği on kişiden oluşan bir kâfileyi irşad ve istihbârât için vazifelendirmişti. Lihyân Oğulları, yüze yakın okçuyla bunların sekizini şehîd ettiler. Hubeyb ile Zeyd bin Desine de esir düştü. Bunları götürüp Mekke’de sattılar. Hubeyb’i, Bedir Gazvesi’nde öldürdüğü Hâris bin Âmir’in oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini şehit ettikleri güne kadar onların elinde esir olarak kaldı.

Bu esâret günlerinde Hubeyb, traş olmak için Hâris’in kızından ustura istedi. O da usturayı üç yaşlarında bulunan oğlunun eline tutuşturup, “Git bunu esire ver!” dedi. Hâdisenin devamını kadın şöyle anlatır:

“Çocuk usturayı esire götürdü. Ben «Aman Allah’ım ben ne yaptım!» diye telaşla çocuğun arkasından koştum. Vardığımda çocuğu Hubeyb’in kucağına oturmuş onunla sohbet ederken gördüm ve bir çığlık attım. Hubeyb bana baktı:

«–Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Ben aslâ böyle bir şey yapmam! Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şânımızdan değildir. Sanki beni öldürecek olan siz misiniz?» dedi.”

Hubeyb ile Zeyd’i Mekke’ye on kilometre mesafedeki Ten‘im’e götürüp mızraklayarak fecî bir şekilde şehit ettiler. (Buhârî, Meğâzî, 28, 10; Cihad, 170; İbn-i Hacer, İsâbe, I, 418)

Hukukta cezalar ve suçlar şahsîdir. Dolayısıyla zâlimlerin yanında mazlumların da öldürüldüğü katliamları İslâm şiddetle yasaklar. Nitekim Cenâb-ı Hak suçsuz insanlara bilmeden zarar vermemeleri için gâlip durumdaki müslümanları savaştan uzak tutmuş ve Mekke’nin fethini iki sene geçiktirmiştir. (Fetih, 24-25)

Canlılara Şefkat ve Merhamet

İnsanlar bir tarafa İslâm hayvanların dahî hukûkunu muhafaza etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de Süleyman Peygamber’in muhteşem ordusunun karıncaları ezmemek için nasıl hassas davrandığından bahsedilir. (Neml, 18)

Ebû Vâkıd t şöyle anlatır:

“Rasûlullah r Medine’ye geldiği zaman, insanlar diri olan devenin hörgücünü kesiyor, koyunların da butlarından koparıp yiyorlardı. Bunu gören Rasûlullah r:

«–Hayvan diri iken ondan kesilen bir şey meyte (lâşe) hükmündedir, yenilmez» buyurdu.” (Tirmizî, Sayd, 12/1480)

Bir keresinde Hz. Âişe vâlidemiz hırçın bir deveye binmişti. Hayvanı sâkinleştirmek için onu sert bir şekilde ileri geri götürmeye başladı. Allah Rasûlü r kendisine:

“–Hayvana yumuşak davran! Çünkü yumuşaklık nerede bulunursa orayı güzelleştirir. Yumuşaklığın bulunmadığı her davranış çirkindir” buyurdu. (Müslim, Birr, 78, 79)

Bir defâsında da şöyle buyurdu:

“Kim bir serçeyi boş yere sırf eğlence olsun diye öldürürse, kıyâmet günü o serçe feryâd ederek Allah’a:

«–Yâ Rabbî! Falan kişi beni lüzumsuz yere öldürdü, herhangi bir fayda için öldürmedi» der.” (Nesâî, Dahâyâ, 42)

Rasûlullah r bir gün Mekke’ye gitmek üzere ihramlı olarak yola çıkmıştı. Ruveyse ile Arc arasındaki Üsâye mevkiine geldiğinde, gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördü. Ashâbından bir kişiye, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ve rahatsız ettirmemesi husûsunda tâlîmât verdi. (Muvatta’, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)

Canlı bir hayvanı hedef olarak dikip ona atış yapmayı şiddetle yasakladı. (Buhârî, Zebâih, 25; Müslim, Sayd, 59)

Değil hayvanlar, bitki örtüsü bile İslâm’ın merhamet ve hassasiyetinden nasip almıştır. Tabiat örtüsü ve meyveli ağaçlara zarar verilmemesi, Peygamber Efendimiz’in ve ilk halifelerin savaş tâlîmâtlarında yer almıştır. (Vâkıdî, III, 1117)

İslâm, hac esnâsında insanlarla tartışmayı, hayvan avlamayı, herhangi bir ot veya ağaç yaprağı koparmayı, hatta insanın kendi saç ve sakalından bilerek bir tel bile koparmasını yasaklayarak müslümanları tamamen zararsız bir hayata alıştırmaktadır.

Hâl böyleyken bir kısım insanlar; af, merhamet ve barış dini olan İslâm’ı günümüzdeki insanlık fâcialarından biri olan terör kelimesiyle birlikte zikretmektedir. Her hususta insanı ihyâ eden İslâm ile kalbsizlik ve vicdansızlık üzerine kurulmuş olup insanlığı perişân eden ve ahlâk, şefkat, merhamet gibi ulvî hisleri hiç tanımayan terör ve anarşizm nasıl bir araya gelebilir! Bu yanlışı yapan insanlar eğer hak ve hakikat peşinde iseler ellerini vicdanlarına koyup bir daha düşünmelidirler. İslâm’ı tam olarak bilmiyor, kulaktan dolma bilgilerle ve önyargılarla hareket ediyorlarsa, bunun daha büyük bir gaflet ve hatâ olduğunu fark etmelidirler.



[1] Nisâ, 29, 93; Bakara, 195; Buhârî, Cenâiz, 84, 182; Meğâzî, 38; Kader, 5; Edeb, 44, 73; Eymân, 7; Müslim, Îmân, 175-178.

[2] Âl-i İmrân, 20; Mâide, 92, 99; Ra‘d, 40; İbrahim, 52; Nahl, 35, 82 vs.

%d bloggers like this: