3. Gaybı Bilmesi

Gayb, gizli kalmak, görünmemek, uzaklaşmak, gözden kaybolmak mânâsında masdar; gizlenen ve hazırda bulunmayan şey mânâsında ise isim veya sıfattır[1]. Râğıb el-Isfahânî’ye göre gayb: “Duyuların sınırına dâhil olmayan ve başlangıçta akılların gerektirmediği şeydir. Ancak peygamberlerin haber vermesi ile bilinebilir” Bu, insanlar için geçerlidir, Allah için gayb söz konusu değildir. Zira göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalamaz[2]. Gayb, “Göze görünmeyen mânevî âlem” olarak da tarif edilmiştir.

“Gayb” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif kalıplarda elli dokuz defa geçer[3]. Allah’a nisbet edildiğinde, sâdece Allah tarafından bilinebilen mutlak gaybı ifade eder. “Âlimu’l-ğayb”, “Âlimu’l-ğaybi ve’ş-şehâde”, “Allâmu’l-ğuyûb”, “Âlimü ğaybi’s-semâvâti ve’l-ard” şeklindeki terkiplerde, Allah’ın kâinattaki görünen ve görünmeyen her şeyi bildiğini, gizli denilen hiçbir şeyin O’na gizli kalmadığını; “ğaybu’s-semâvâti ve’l-ard” tarzındaki kullanımlarda, insanların mevcut şartlar içerisinde bilemedikleri her şeyi; “enbâü’l-ğayb” terkibinde ise geçmişte yaşanan tarihî hâdiseleri ifade eder. Demek ki insan için gaybın sınırları çok geniş olmakla birlikte, Allah için gayb sözkonusu değildir.

Gayb, sâdece Allah’ın bildiği ve O’nun bildirdiği kişiler tarafından bilinen diye ikiye ayrılabilir. Birinci kısmına “Gayb-ı Mutlak”, ikincisine de “Gayb-ı İzâfî” denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mutlak gaybın bilinmesini sadece Allah’a tahsis ederek, bu husustaki câhiliye inancını reddetmiştir. Gaybı bilme husûsiyetini sadece Allah’a âit bir kemâl sıfatı olarak göstermiştir[4].

Kur’ân’a bakıldığında Allah’ın gaybı bildiği kolayca anlaşılır. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz:

Gayb perdesi arkasında dalları, meyveleri, yaprakları çiçekleri ile gâyet mütenasip, yüksek ve büyük bir ağaç farzedelim. Biri çıkıp dalı, meyvesi ve yaprağıyla tamamen aslına uygun bir resim çizse, elbette o ressamın o gaybî ağacı görüp ihâta ettiğinde ve daha sonra tasvir ettiğinde şüphe kalmaz. Aynı şelilde Kur’ân-ı Kerîm de, dünyanın başlangıcından âhiretin nihâyetine kadar uzanmış ve yerden Arş’a, zerreden Güneş’e kadar yayılmış olan bütün mahlûkâtın hakikatine dair beyanatta bulunmuş ve bu açıklamalar da hakikate tıpatıp uygun düşmektedir. Bütün araştırmacılar, tahkiklerinin neticesinde, Kur’ân’ın kâinâtı tasvirine hayran kalmışlardır.

Kur’ân’ın bildirdiğine göre Allah Teâlâ’nın icraatı; “Allah, kişi ile kalbi arasına girer”[5], “Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah”[6], “Annelerinizin rahimlerinde size kendi dilediği gibi şekil veren Odur”[7] âyetlerinde olduğu gibi en ince ve gizli alanlardan “Gökler O’nun kudret elinde dürülmüştür”[8], “Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur”[9], “Güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi”[10] âyetlerinde bildirilen en muazzam kâinât hâdiselerine kadar uzanmaktadır. Demek ki Kur’ân’ın beyanları, beşerin cüz’î ilmine, hele bir ümmînin ilmine değil, bilakis her şeyi ihâta eden bir ilme istinad etmektedir. O hâlde Kur’ân, bütün eşyayı bir ânda görebilen, ezel ve ebed arasındaki bütün hakikatleri bir ânda müşahede edebilen bir Zât’ın kelâmıdır.

Bu hususta bir misal de şudur:

Peygamber Efendimiz’in son derece yalnız ve İslâm’ın garib olduğu bir zamanda, istikbâl hakkında kuvvet ve azametle vaad ve temînât veren Neml sûresi nâzil oldu. Orada; “De ki: Hamd Allah’a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”[11] buyruldu. Bu tarihten itibaren İslâm’ın dünyanın her tarafında gittikçe güçlenerek yayılması, Kur’ân’ın her şeyi bilen Allah tarafından gönderildiğini gösteren diğer bir kesin delildir[12].

a. Gaybı Ancak Allah Bilir

Kur’ân-ı Kerîm, gaybı ancak Allah’ın bildiğini söylemektedir. Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e şöyle hitab eder:

“De ki: Gaybı bilmek ancak Allah’a mahsustur”[13].

Ancak Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği kişiler izâfî gayba dâir O’nun bildirdiği şeyleri bilebilirler[14].

Başka bir âyette, ilahlığın en mühim vasıflarından biri olan ilim sıfatına temas edilerek, Allah’ın bir ve tek ilah olduğunu ispat için şöyle buyrulur:

“De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler”[15].

Tefsir âlimlerinin bildirdiğine göre, ilâhlık ile gaybı bilme arasında kesin ve kuvvetli bir alâka vardır. İnsan, bir şeyi varlık hâlinde düşündüğü ilk günden beri, ilâhın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, her şeyi bildiğini ve O’ndan hiçbir şeyin gizli kalmadığını, bütün bunların bir ilahta mutlaka bulunması gereken vasıflar olduğunu kabul etmiştir… Bu durumda ibâdet edilmeye lâyık yegâne varlık da O’dur[16].

Sınırlı varlığı ile başka yaratıklar, bu geniş ve her şeyi kuşatan ilme nasıl sahip olabilirler ve bu varlıkları yaratma ve besleme gibi işleri nasıl yapabilirler? Ancak tüm kâinatı idare eden yüce bir varlık, aynı anda hem insanların yaratılış ve ölümünden, hem rızklarını kısmak ve bollaştırmaktan, hem de kaza ve kaderlerinden tek başına sorumlu olabilir. Bu ise gaybı bilmeyi gerektirir. Âlimü’l-ğayb, yani gizli olan her şeyi bilen ve tüm yaratıkların Rabbi olan ise, sadece Allah’tır. Müşriklerin gayb hakkında bilgi sahibi olduğunu zannettiği ve dolayısıyla ilâhlıkta ortak kabul edilen nesnelerin, bizzat kendi geleceklerinden bile haberleri yoktur. O hâlde Allah’ın insanları tekrar dirilteceği zaman olan kıyametin vakti gibi mühim ve gaybî hususları nasıl bilebilirler[17].

Rivâyete göre Hâris bin Amr, Peygamber Efendimiz’e gelip:

“–Ya Muhammed! Kıyamet ne zaman kopacak? Beldelerimiz kuraklıktan helâk oldu, yağmur ne zaman yağacak? Hanımımı hâmile olarak bırakıp geldim, o ne doğuracak? Bugün kazandığımı biliyorum, peki yarın ne kazanacağım? Nerede doğduğumu biliyorum, fakat nerede öleceğimi merak ediyorum!” diye sormuş bunun üzerine de şu âyet nâzil olmuştur:

“Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır”[18].

Bu âyet-i kerime Allah’ın bilip kulların bilemeyeceği gaybî ve sırrî şeylerin tam bir listesini vermiyor. İnsanların kafasında belli bir tasavvur oluşturmak için en bâriz şeylere işaret ediyor. Gayb, mahlûkata gizli fakat Allah’ın bilgisi için apaçık olan bu türden her şeyi içine alır ve böyle şeyler sınırsızdır[19].

Fahreddin er-Râzî şöyle der:

“Bazı müfessirler, Allah Teâlâ bu âyet ile beş şeyi bilmeyi başkasından menetti, diyorlar. Gerçi öyledir lâkin maksat bu değildir. Çünkü Allah Teâlâ, mesela tufan zamanında bir kum yığınındaki bir atomu, rüzgârın onu doğudan batıya kaç kere naklettiğini ve şu anda nerede bulunduğunu bilir. Bu, başkası için mümkün değildir”[20].

Ebu’s-Suûd, “Kimse nerede öleceğini bilemediği gibi ne zaman öleceğini de bilemez” dedikten sonra, şu misali verir:

Ölüm Meleği bir gün, Hz. Süleyman’ın yanına uğramıştı. Meclisinde bulunan bir kişiye dikkatle baktı. O zât bir ara Hz. Süleyman’a:

“–Bu kim?” diye sordu. Süleyman (a.s) da, Ölüm Meleği olduğunu söyledi. Adam:

“–Sanki benim canımı almak istiyormuş gibi bakıyordu, rüzgâra emretsen de beni götürüp Hind diyârına bıraksa” diye ricâda bulundu. Süleyman (a.s) adamın isteğini yerine getirdi. Daha sonra Ölüm Meleği, Hz. Süleyman’a:

“–Ona dikkatlice bakmam taaccübüm sebebiyle idi. Çünkü onun canını Hindistan’da almam emredilmişti ve o hâlâ senin yanındaydı” dedi[21].

Rasûlullah (s.a.v):

“Allah Teâlâ bir kimsenin herhangi bir yerde ölmesine hükmettiğinde, o kimse için o yerde bir ihtiyaç zuhur ettirir” buyurmuştur[22].

Kader programı dâhilinde hareket eden insanın gaybı bilmesi mümkün olmadığı gibi, bilâkis bu yöndeki bir bilgi kendisi için zararlı olmaktadır. Zira hoşa gitmeyecek şeyleri vakinden evvel bilmek insanı huzursuz eder.

b. Kalplerde Olanı Bilir

Kalplerden geçenleri ve gizli niyetleri kimsenin bilmesi mümkün değildir. Ancak Allah Teâlâ, bütün insanların kalbinden geçen düşünceleri ve niyetleri bilir. Milyarlarca insan olduğunu düşündüğümüzde, Allah’ın bu husustaki kudret ve azametini bir nebzecik olsun anlayabiliriz. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Allah onların kalplerinde ne var, ne yok pek iyi biliyor[23].

Allah, kalplerdeki hayır ve şerri, kâfirlerin içlerinden geçirdikleri düşünceleri, münâfıkların nifaklarını, gayzlarını, kinlerini ve özürlerindeki yalanları, insanların amellerini ve bundaki maksatlarını bilir ve Peygamber Efendimiz’i onların iç hâllerine muttali kılarak insanlar öğrensin diye bunları ortaya çıkarır[24]. O’nun kullarını imtihan etmesi, kalplerde olan veya diğer şeylerin kendisine gizli kalmasından değildir. O, bütün her şeyi bildiği hâlde kullarını ya sırf ulûhiyetinden dolayı veya onların durumunu ıslah için imtihan eder[25]. Veya insanlara kendi hâllerini göstermek sûretiyle bütün itiraz kapılarını kapatır.

Allah Teâlâ diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“O bütün kalplerin künhünü (hakikatini) bilir”[26]. Yani, en gizli fikirleri, niyetleri, acı ve kederleri, hâsılı her türlü duyguyu O bilir[27]. İlmi bütün kalblerin en saklı duygularından haberdardır ve onları kıyamet günü herkesin önüne serecektir[28].

“Kalplerin künhü” demek, kalpte bulunan, oradan ayrılmayan, oranın dışına çıkmayan sırlar demektir. Allah’ın kalbin özünü ve en kuytu köşelerinde saklı duyguları bildiği ve bu gizlilikleri kuşattığı şuuru, insan kalbinde ince bir düşünce coşkusu ve yüksek bir duyarlılık hâli meydana getirir[29].

Vahyin devam ettiği günlerde bazı mü’min, müşrik ve münafıkların kalblerinden geçenler Allah Rasûlü’ne bildirilmiş, bunların doğruluğu da düşünce sahipleri tarafından itiraf edilmiştir. Bu hususta şu misalleri zikredebiliriz:

ü  Kıble hususunda Allah Rasûlü’nün kalbinden geçenlerin bildirilmesi[30],

ü  Yahudilerin kalblerindeki kinin daha büyük olduğunun bildirilmesi[31],

ü  Allah’ın âyetleri hakkında kesin bir delil olmaksızın münakaşa eden kimselerin, kalbinde asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesi taşıdıklarının haber verilmesi[32],

ü  Münafıkların kalblerinde mü’minlere karşı hissettiği korkunun Allah korkusundan fazla olduğunun bildirilmesi[33],

ü  Uhud Harbi’ne çıkan münafıkların kalblerindeki düşüncelerin bildirilmesi[34]

ü  Mekke fethi günü Ebû Süfyân, Mescid-i Harâm’da oturmuş düşünüyordu. Rasûlullah (s.a.v) önde, müslümanlar da ardında birlikte yürüdüklerini görünce:

“−Acaba Muhammed’e karşı asker toplasam mı? Şu adamla tekrar çarpışmaya dönsem mi, ne yapsam acabâ?!” diye içinden geçirdi. Allah Rasûlü (s.a.v) yanına varıp baş ucunda durdu ve iki kürek kemiği arasına eliyle dokunarak:

“–Allah o zaman da seni hor ve hakîr kılar!” buyurdu. Ebû Süfyân, başını kaldırıp Allâh Rasûlü’nü görünce:

“–Şu âna kadar senin peygamber olduğuna tam kanaat getirememiştim. İçimden geçirdiğim düşünceler sebebiyle Allah’a tevbe ediyor, O’ndan mağfiret diliyorum!” dedi[35].

ü  Yine o gün Fedâle isimli bir Mekkeli, Peygamber Efendimiz’i öldürmek maksadıyla yaklaştı. Allah Rasûlü (s.a.v), hiçbir telâş ve kızgınlık göstermeyip, şefkat ve rahmet kanatlarını açarak:

“–Sen Fedâle misin?” diye sordu.

“–Evet!” dedi. Ardından:

“–Ey Fedâle! Zihninde kur­duğun şeyden tevbe ve istiğfâr et!” buyurdu ve mübarek ellerini onun sadrına koydu. Böylece daha o anda zihnindeki öldürme düşüncesi kaybolan Fedâle’nin kalbi yumuşadı, îman nûru ile doldu ve Rasûlullah (s.a.v) bir anda nazarında yaratılanların en sevimlisi hâline geldi[36].

Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir takım insanlar, Rasûlullah (s.a.v) zamanında vahiy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şim­di ise vahiy kesilmiştir. Şimdi biz sizi ancak zâhirde gördüğümüz amellerinize göre değerlendiririz. Kim hayır hâli ızhâr ederse, biz ona güvenir ve ikrâm ederiz. Onun gizli işlerinden hiçbir şey(i araştırmak) bize âid de­ğildir. Gizli işleri hususunda onu Allah hesaba çeker. Kim de şer hâli ızhâr ederse, o kalbinin temiz oldu­ğunu söylese de, biz ona güvenmez ve sözünü tasdik etmeyiz”[37].

Bütün bu hâdiseler, Allah’ın kalblerdeki düşünceleri bildiğini ve bunları Rasûlü’ne bildirdiğini göstermektedir.

c. Kıyametin Vaktini Sadece O Bilir

İnsanlık için en mühim ve bir o kadar da merak konusu olan kıyametin kopma vakti, Allah’tan başka kimse tarafından bilinemez. Cenâb-ı Hak, gaybın bir kısmını istediği rasûlüne bildirdiğini beyan ettiği hâlde[38], kıyâmetin vaktini sâdece kendisinin bildiğini kesin ve tekitli ifadelerle ortaya koymaktadır.

Yahudilerden Cebel bin Ebî Ku‏şeyr ile Şemvâl bin Zeyd birgün Peygamber Efendimiz’e gelip:

“–Ey Muhammed (s.a.v), eğer peygamber isen bize kıyametin ne zaman kopacağını bildir. Zira biz, onun ne zaman kopacağını biliyoruz” dediler. Aslında bu hususta tek bildikleri şey, kıyâmet saatini Allah’tan başkasının bilemeyeceği idi. Onların bu sualine Rasûlullah (s.a.v) herhangi bir zaman belirterek cevap verdiğinde onu tekzip etmeyi kararlaştırmışlardı. Güyâ Allah Rasûlü’nü imtihan edeceklerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeyi indirdi:

“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O öyle bir meseledir ki, ne göklerde ve ne de yerde ona tahammül edecek hiç kimse yoktur! O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır; ancak insanların çoğu bilmezler”[39].

Rasûlullah (s.a.v), kendisine kıyametin vaktini soranlara herhangi bir tarih vermemiş, bunu sadece Allah’ın bildiğini ifade etmiştir. Bu da, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah Rasûlü’nün eseri olduğunu iddia eden inkârcılara güzel bir cevap teşkil etmiştir. “Cibrîl Hadîsi”nde de Hz. Cebrâil’in suâline Rasûlullah (s.a.v):

“Kendisine Kıyamet hakkında soru sorulan kimse, bu hususta soru sorandan daha bilgili değildir” cevabını vermiştir[40].

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle anlatır:

“Çöl Arablarından kaba ve câ­hil birtakım adamlar vardı. Bunlar Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gelir ve:

«‒Kıyamet ne zaman kopacak?» diye sorarlardı. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de onların en küçüğüne bakar ve:

«‒Bu genç yaşarsa, ona ihtiyarlık erişmeden sizin başınıza kı­yametiniz kopar!» buyururdu.”

Râvî Hişâm bin Urve der ki:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, «Kıyametiniz kopar!» sözüyle, on­ların ölümlerini kastediyordu”[41].

Bir gün Mekkeli müşrikler, Peygamber Efendimiz’le alay etmek için:

“–Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sorunca şu âyetler nâzil olmuştur[42]:

“Sana kıyameti sorarlar: Gelip çatması ne zamandır? (derler.) Sen onu nereden bilip haber vereceksin! Onun nihaî ilmi yalnız Rabbine aittir. Sen ancak ondan korkanları uyarırsın. Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar”[43].

Allah’ın Habîbi, insanların efendisi ve Allah katında evvelkilerin ve sonrakilerin en kıymetlisi olan Rasûlullah (s.a.v)[44] bile kıyametin vaktini bilmezse, artık diğer insanların bilmesi hiç mümkün değildir. Bununla birlikte Rasûlullah (s.a.v), peygamberlerin sonuncusudur ve kıyametin habercisidir. Onun gelmesi, kıyametin yakında vuku bulacağına delildir. Bu da insanlara ilim olarak yeterlidir. Bunun dışında soru sormaları ise mânâsızdır[45].

Âyette geçen, “Onun nihaî ilmi yalnız Rabbine aittir” ifadesi, bütün incelikleriyle ve vuku bulma vaktine kadar bütün tafsîlâtıyla onu bilmek, ancak Allâmu’l-ğuyûb olan Allah’a aittir, mânâsınadır. İlerisine karışmak, soru soranların haddi olmadığı gibi, daha fazlasını anlatmak da Allah Rasûlü’nün vazîfesi değildir[46].

Bu hususta en açık delil şudur: Tarih boyunca zaman zaman bazı insanlar çıkıp kıyametin kopmasıyla ilgili vakit tayininde bulunmuşlardır[47]. Fakat hakikat hep onları yalanlamış, insanların kıyametin vaktini bilemediğini ortaya koymuştur.

Kıyametin Vakti Niçin Gizlenmiştir?

Kıyamet vaktinin gizli olması, ibâdete teşvik ve günahtan sakındırmak için daha güçlü bir âmildir[48].

Kıyamet vakti muayyen olsaydı, ilk ve orta asırlarda yaşayan insanlar âhiret fikrinden pek az müteessir olacaklardı. Son asırlarda yaşayanlar ise büyük bir dehşet içinde bulunup ne dünya hayatının lezzet ve kıymetini ne de ihtiyarî olarak yapılan itaat ve ubudiyetin ehemmiyet ve hikmetini anlayabilirlerdi.

İnsanın eceli de buna benzer. Eğer ecel vakti muayyen olsaydı, insan ömrünün yarısı tam bir gaflet içinde diğer yarısı da darağacına asılmak için her gün bir adım daha yaklaşan kişinin duyduğu büyük dehşet içinde geçerdi. Korku ile ümit arasında olmanın getirdiği fayda ve hikmetler yok olurdu.

Diğer taraftan kıyametin vakti muayyen olduğunda bir kısım imanî hakikatler bedâhet kazanacağından, herkes ister istemez tasdik eder, ihtiyar ve irâdeye bağlı olan teklif sırrı ve iman hikmeti bozulurdu.

Bu gibi sebeplerle gaybî durumlar gizli kaldığından, herkes daima hem ecelini, hem bekasını düşünerek hem dünyası hem âhireti için çalışabilir. Kıyametin vakti gizli olduğundan, her asırda insanlar hem kıyametin kopacağını hem dünyanın devam edeceğini düşünebileceği için, hem dünyanın fâniliğinde bâki hayata, hem de hiç ölmeyecekmiş gibi dünyayı îmara çalışabilir. Nitekim bu gizlilik sebebiyle her asırda, hattâ hakikatler asrı olan Asr-ı Saadet’te bile insanlar daima kıyametten korkmuş, bazıları “Alâmetleri hemen hemen zuhur etti” demişlerdir.

Hâris bin Lakît şöyle der:

“Bir zamanlar birimizin atı yavrulardı da o, yeni doğan yavruyu boğazlar ve:

«–Bakalım ben buna binecek kadar yaşayabilecek miyim?!» derdi. O günlerde Hz. Ömer’in:

«Allâh’ın size rızık olarak verdiği şeyleri ıslah edin, çünkü (kıyametin gelişi) geniş zamana bağlıdır» diye mektubu geldi[49].

Bir insanın başına gelecek olan musibetlerin vakti muayyen olsa, o kişi musibetin gelmesini beklerken, belki o musibetin on katından daha fazla bir mânevî ızdırap hisseder. Böyle olmaması için musibetlerin zamanı ilahi hikmet ve rahmet icabı gizli bırakılmıştır. Gaybî hâdiselerin çoğu böyle hikmetler ihtiva ettiği için gaybden haber vermek de yasaklanmıştır.



[1] İbn-i Manzûr, Lisânü’l-Arab, “gyb” md., Fîrûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-muhît, “gyb” md.

[2] Râğıb, Müfredât, “ğyb” md., s. 370.

[3] Abdülbâkî, el-Mu’cemü’l-müfehres, s. 643-644.

[4] Bkz. el-Mâide, 109, 116; el-En’âm, 73; et-Tevbe, 94, 105; er-Ra’d, 9; Sebe’, 48.

[5] el-Enfâl, 24.

[6] el-En’âm, 95.

[7] Âl-i İmrân, 6.

[8] ez-Zümer, 67.

[9] Hûd, 7.

[10] er-Ra’d, 2.

[11] en-Neml, 93.

[12] Bkz. Yazır, M. Hamdi, V, 3712, (en-Neml, 93).

[13] Yûnus, 20. Ayrıca bkz. el-En’âm, 59; Hûd, 123; en-Nahl, 77; el-Kehf, 26; Fâtır, 38; el-Hucurât, 18. Bu husustaki bazı hadisler için bkz. Buhârî, İstiskâ, 29, Tevhîd, 4; Müslim, İman, 77.

[14] Bkz. el-Cin, 26-27.

[15] en-Neml, 65.

[16] Bkz. Râzî, XXIV, 181; Mevdûdî, IV, 137, (en-Neml, 65).

[17] Mevdûdî, IV, 137-138, (en-Neml, 65).

[18] Lokmân, 34. Vâhidî, s. 359; Kurtubî, XIV, 83; Ebu’s-Suûd, VII, 78.

[19] Bkz. Râzî, XXV, 144; Yazır, M. Hamdi, VI, 3852; Mevdûdî, IV, 344, (Lokmân, 34).

[20] Râzî, XXV, 144, (Lokmân, 34).

[21] Ebu’s-Suûd, VII, 78, (Lokmân, 34).

[22] Tirmizî, Kader, 11/2146, 2147; Hâkim, I, 102/127; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 780.

[23] en-Nisâ, 63. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 119, 154; el-Mâide, 7; en-Enfâl, 43; Hûd, 5; Lokmân, 23; Fâtır, 38; ez-Zümer, 7; eş-Şûrâ, 24; et-Teğâbün, 4; el-Mülk, 13; el-Âdiyât, 10.

[24] Bkz. Zemahşerî, I, 196; Kurtubî, IV, 243; Ebu’s-Suûd, II, 77, 100, 196; İbn-i Âşûr, IV, 66 (en-Nisâ, 63).

[25] Râzî, IX, 41, (Âl-i İmrân, 154).

[26] el-Hadîd, 6.

[27] Yazır, M. Hamdi, VII, 4732, (el-Hadîd, 6).

[28] et-Tarık, 9.

[29] Kutub, Fî Zılâl, VI, 3481-3482, (el-Hadîd, 6).

[30] İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salah, 56.

[31] Âl-i İmrân, 118.

[32] el-Mü’min, 56.

[33] el-Haşr, 11.

[34] Âl-i İmrân, 154, 167.

[35] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 296.

[36] İbn-i Hişâm, Sîret, IV, 37; İbn-i Kesîr, es-Sîre, III, 583.

[37] Buhârî, Şehâdât, 5. Krş. Buhârî, Nikâh, 80.

[38] el-Cin, 26-27.

[39] el-A’râf, 187. Vâhidî, s. 231; Zemahşerî, II, 149; Alûsî, IX, 132, (el-A‘râf, 187).

[40] Buharî, İmân 37; Müslim, İman 1, 5, 7.

[41] Buhârî, Rikâk, 42.

[42] Kurtubî, XIX, 209, (en-Nâziât, 42); Suyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, s. 253.

[43] en-Nâziât, 42-46. Ayrıca bkz. Lokmân, 34, Tâhâ, 15.

[44] Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616; Dârimî, Mukaddime, 8; Ahmed, VI, 241; Heysemî, IX, 29.

[45] Zemahşerî, VI, 208; Ebu’s-Suûd, IX, 105, (en-Nâziât, 44).

[46] Bkz. Taberî, XXX, 63; Yazır, M. Hamdi, VIII, 5569; Kutub, VI, 3819-3820, (en-Nâziât, 44).

[47] Meselâ bir Amerikan tarikatı 5 Mayıs 2000’de kıyamet kopacak diye ortalığı ayağa kaldırmıştı. http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=52899&Categoryid=4&wid=9, (Erişim, 20.03.2006).

[48] Zemahşerî, II, 149-150; Râzî, XV, 66; Ebu’s-Suûd, III, 301, (el-A’râf, 187).

[49] Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 478.

%d bloggers like this: