4. Kur’ân-ı Kerîm’in İʻcâz Vecihleri

Kur’ân-ı Kerîm’in mûciz bir kitap olduğu ittifakla kabul edilmekle birlikte onun hangi yönlerden mûcize olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Rummânî, i‘câz vecihlerini yedi başlık altında incelemiştir. Şöyle ki: Kur’ân’a karşı koyup onunla yarış etmeleri için birçok sebep mevcut olmasına ve buna şiddetle ihtiyaç duymalarına rağmen Arapların Kur’ân’a nazîre yapamayışı, Kur’ân’ın bütün insanlara meydan okuması, belağati, ilerde vuku bulacak hâdiseleri doğru bir şekilde haber vermesi, bilinen edebî şekillerden farklı olması, her mûcizeye kıyas edilebilmesi ve sarfe[1].

Hattâbî, i‘câzın Kur’ân’ın belâğatında olduğunu söylemekle birlikte, bu konuda başka bir hususa daha dikkat çekerek, Kur’ân’ın kalblerde meydana getirdiği derûnî ve manevî tesiri açıklar. Kur’ân’dan başka hiçbir manzûm ya da mensûr söz, kulağa geldiğinde, korku ve dehşet halinde bile olsa, kalbe lezzet ve tatlılık vermez. Kur’ân’ı dinlediğinde ise gönüller huzur duyar ve kalpler açılır. İnsan onun hazzını aldığında derinden sarsılır, içini huşû kaplar, tüyleri diken diken olur ve kalbi çarpmaya başlar. Kur’ân, onun nefsi ile içinde gizlediği köklü inançları arasına girer. Allah Rasûlü’nün nice düşmanı vardır ki, onu öldürme niyetiyle gelmiş, Kur’ân’ı işitince hiç vakit geçirmeden ilk düşüncesinden vazgeçmiş, onunla anlaşmış ve dinine girmiş, düşmanlığı dostluğa, küfrü îmana dönmüştür.[2]

Bâkıllânî’ye göre ise i‘câz vecihleri üçtür: Kur’ân’ın gaybî haberler ihtivâ etmesi, ümmî bir kimse vâsıtasıyla tebliğ edilmesi ve Kur’ân’ın hiçbir beşerin ulaşamayacağı derecede belağatın zirvesinde olan bir nazım, tertip ve telife sahip olması[3].

Cürcânî, öncekilere nazaran biraz daha farklı bir nazariye ortaya koymuş ve i‘câzın Kur’ân’ın nazmında olduğunu bildirmiştir. Ona göre kelamın unsurları üçtür: Lafız, mânâ ve nazım. Nazım, kelamı ancak nahiv ilminin gerektirdiği biçimde ortaya koymak, onun kanun ve usullerine uygun davranmak, belirlediği metodları bilip onlardan sapmamak, çizdiği prensipleri gözetip onlardan hiçbirini ihlal etmemektir. Cürcanî’ye göre, istiâre, kinâye, temsîl ve bütün çeşitleriyle mecaz, nazmın ge­reklerindendir[4].

İbn-i Atıyye de, Kur’ânî i‘câzın tecellî alanlarını kısaca zikrederken, cumhûrun görüşüne atıfta bulunur ve i‘câzın, Kur’ân’ın nazmı, onun mânâlarının doğruluğu ve lafızlarındaki fesâhatin birbirini izlemesi sebebiyle olduğunu belirtir[5].

Kâdî İyâz, Kur’ân’ın i‘câz yönünü dört başlık altında ele alır: Kur’ân’ın telif güzelliği, harikulâde nazm biçimi ile Arapların ifade üslubuna benzemeyen hayranlık verici üslûbu, geçmişe ve geleceğe âit gaybî haberler ihtivâ etmesi. Kadı Iyâz, bunlardan başka diğer i‘câz vecihlerinden de kısa kısa bahseder[6].

Muâsır âlimlerden Mustafâ Sâdık er-Râfiî’ye göre ise i‘câz, şu alanlarda tahakkuk etmiştir: Kur’ân’ın kendisine has mûsikîsi, belâğatı, insanlara tesir etmesi, tarihi (Nüzûlü, cem’i vs…), lüzumsuz söz ve kelime bulunmaması ve ilmî hakîkatleri ihtivâ etmesi[7].

Yine muâsır âlimlerden Zerkânî on dört vecih sayar[8].

Suyûtî’ye göre, i‘câz vecihleri çoktur ve sınırlandırılamaz. Kendisi üç ciltlik eserinde otuz beş madde zikretmiştir[9].

Kur’ân Allah kelâmı olduğu için, onun i‘câz vecihlerini sınırlandırma hususunda âlimler tam bir karara varamamıştır. Bazı âlimler i‘câzı muayyen hususlara inhisar ettirmişlerdir. Ancak cumhûrun görüşünü dikkate aldığımızda doğru olan, i‘câz vecihlerini tahdit etmemektir[10]. İ’câzı, her hangi bir mevzû ile sınırlandırmak mümkün gözükmemektedir. Çünkü zaman ilerledikçe, Kur’ân’ın mûcizelik istidâdı da onunla birlikte yeniden anlam kazanarak farklı boyutlarıyla beşeriyetin ufkunu süslemeye devam etmektedir. Yani Kur’ân’ın i‘câzı, bir kişinin, hatta bir cemaatin herhangi bir zamanda tam olarak ortaya koyabileceği bir şey değildir. Bu sebeple, konu üzerinde çalışan âlimler onun esrarından ancak bir kısmını aydınlatabilirler[11]. Şu halde Şâtıbî’nin dediği gibi:

“Kur’ân’ın mûcize oluşu, belli bir sûreye, belli bir âyete veya muayyen bir tarz ve üslûba has değildir. Aksine mûcize olan onun mâhiyetidir, kendisidir… Onun i‘câzının hangi yolla olduğu farz edilirse edilsin, ona delâlet edecek olan Kur’ân’ın bizzat kendisi ve mâhiyetidir ve onun hangi tarafını ele alacak olursanız olun, o yön sizi Allah Rasûlü’nün doğruluğuna götürecektir”[12].

Hâsılı, îcâz kanı, “elif”ten “ye”ye kadar Kur’ân-ı Kerîm’in bütün harflerinde akar durur. Bununla birlikte biz, öne çıkan i‘câz vecihlerinin bir kısmını misâl kabîlinden kısaca açıklamaya çalışalım:

a. Kur’ân’ın Fesâhatı, Belağatı ve Nazmı

Her peygamber, kavminin diliy­le gönderildiği gibi[13] Kur’ân-ı Kerîm de apaçık bir Arapça ile nazil ol­muştur[14]. Arapça indirilmiş olan Kur’ân’da, kelimelerin seçimi, cümlelerin teşkili ve mevzuların anlatımı gibi hususlarda, Arapça’da bilinen şe­killere göre farklılık arz eden ve kendine has eşsiz bir üslup mevcuttur. Bir mukayese yapıldığında, Allah kelâmı ile beşer kelâmı arasında, Yaratan ile yaratı­lan arasındaki kadar muazzam bir fark olduğu görülür[15].

Arapça’yı iyi bilen insanlar bu farkı çok iyi anlıyorlardı. Meselâ bir bedevî, Cenâb-ı Hakk’ın:

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ

“Sana emrolunan şeyleri açıkça söyle ve şirk koşanlardan yüz çevir!”[16] âyetini bir kişinin okuduğunu işitince derhal secdeye kapanmıştı. Bu hareketinin sebebi sorulunca da:

“–Sırf fesâhati sebebiyle secde ettim!” dedi.[17]

Bu âyette ona tesir eden hususlar, “ilahî tebliği en mükemmel bir şekilde açıklama, hak ile batılın arasını iyice ayırıp onu apaçık bir şekilde dile getirme ve bu yolda cesur davranma mânâlarını ihtivâ eden fe’sda‘” kelimesiyle[18]; bunca kısalığına rağmen çok mânâlar ihtivâ eden “bi-mâ tu’mer: Sana emredilen, söylenilen her şeyi” terkibiydi.

Yine bir başka bedevî:

فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّا

“Ondan umudu kesince aralarında fısıltıyla konuşmak üzere (bir kenara) çekildiler”[19] âyetini işitmişti. Bunun üzerine:

–Şehâdet ederim ki, bir kul böyle bir söz söylemeye güç yetiremez! diyerek, hayret ve hayranlığını izhar etti.[20]

O zaman bedevîler, belâğat ve fesâhatta en zirve insanlardı.

Rummânî’nin ifadesine göre “anlamı, münâsip ve güzel lafızla zihinlere ulaştırmak” demek olan; üst, orta ve alt tabakaları bulunan belâgatın en yüksek derecesi Kur’ân’da mevcuttur. Bu bakımdan Kur’ân’ın hem Arapların hem de Arap olmayanların benzerini ortaya koyamayacakları bir i‘câz husûsiyeti vardır[21].

Kur’ân’ın, ses nizamında ve lisanî güzelliğinde ortaya çıkan tatlı ve dikkat çekici lafızları kullanması, hem avam hem havas herkesi tatmin etmesi, hem aklı hem de rûhu birlikte doyurması, nazmının kuvvetli ve mütenasip olması, tek bir mânâyı bir çok lafız ve değişik yollarla en fasih bir şekilde takdim etmesi, insanlar açısından birlikte kullanılması mümkün olmayan ve biri diğerinin zıddı iki ayrı gayeyi teşkil eden icmâl ve beyânı bir arada bulundurması, lafız için mânâyı, mânâ için de lafzı fedâ etmemesi gibi pek çok lisanî üstünlükleri mevcuttur ve bunlarla insanlara karşı meydan okumuştur.

Bu sebeple Kur’ân’ın kendi yapısına has olan asıl i‘câzı, onun sahip olduğu husûsî söz dizimiyle alâkalıdır[22]. Yani ilâhî nazmından kaynaklanan eşsiz belâğati, fesâhati ve lafız-mânâ dengesiyle ilgilidir[23]. Çünkü Kur’ân’ın belâğat, fesâhat ve kendine mahsus üslup husûsiyetleri, onun tamamını içine alır. Uzun veya kısa bütün sûre ve âyetler bu vecihten nasibini almıştır.

En Münâsip Kelimeyi Seçmek

Kur’ân’ın mûcizevî nazmında öne çıkan belâğat; sözün, hâlin gereklerine mutâbık olması ve lafzın kastedilen mânâya hassas bir şekilde uymasıdır. Bir insan, kendisine ne kadar kudret verilirse verilsin bu gâyenin zirvesine çıkmaya güç yetiremez. İnsanın, belâğatı hakkıyla gerçekleştirebilmesi için Arapça’nın bütün lafızlarını müterâdifleriyle birlikte gözden geçirmesi ve onların içinden kastedilen mânâya ve hayal edilen sûrete en münâsip olanını seçmesi lâzımdır. Zira söz; zihindeki mânâ, ona delâlet eden lafız ve muhayyilede onun için oluşturulan sûretin hassas uyumu nisbetinde beliğ sayılır[24]. İnsan ise bu kadar zor bir işi tam olarak yapamaz. Ancak kabiliyeti nisbetinde bir kısmına muvaffak olabilir. Ramazan el-Bûtî, insanın, bütün gayret ve çabasına rağmen belâğatın bu seviyesine ulaşamayışını şu iki sebebe bağlar:

a. Mânâlar, fikirler ve tasavvurlar insan nefsinin derinliklerinden zuhur eder. Lafızlar ve tabirler ise insana hâriçten gelir. Bu sebeple de sınırlı ve kısıtlıdır. Dolayısıyla üzerinde ittifak edilen husus şudur ki: Bir dil ne kadar geniş olursa olsun, mânâ ve duyguların çok cüz’î bir kısmını ifade edebilir. Meselâ “elem” ve “güzel” kelimelerini pek çok şuur, his ve mânâ çeşidine karşılık olarak kullanmaktayız. Bu çeşitleri tefrik ederek her biri için en uygun lafzı kullanamıyoruz. Bunun gibi, kelimelerin ekserisi birbirinden farklı birçok mânâ için kullanılmakta, aralarındaki müşterek nokta da sathî alâkalardan öteye gitmemektedir. Bir insan, bu dallanmış mânâları tam ifâde edebilmek için uğraştığında, buna tâkatinin yetmeyeceğini anlar.

b. Kur’ân dili olan Arapça, bahsedilen bu kusurlara rağmen, büyük bir kelime ve lâfız deryâsıdır. Bu kelimelerin büyük çoğunluğu da müterâdifler, yani eş anlamlı kelimelerdir. Bir yazar, ne kadar belîğ olursa olsun, zihninde ne kadar çok kelime bulunursa bulunsun, kelimelerin tamamını bütün müterâdifleriyle ve bütün açıklığı ile bilmesi mümkün değildir. Bu sebeple içinden geçen mânâ ve hislere en yakın olan kelimeyi seçip kullanması imkansızdır. Ancak konuşmak ve yazmak istediğinde hızlı bir şekilde düşünür ve ilk aklına gelen ve kendisine kolay gelen bir kelimeyi alıp kullanır. Kullanması gereken kelime üzerinde biraz daha düşünse, mânâya daha uygun olan bir başkasını bulabilir. Ancak bunu sürekli bir şekilde devam ettiremez. Bazı yerlerde muvaffak olsa, çoğu yerde bunu başaramaz. Maksadını daha açık bir şekilde ifâde edecek kelime ve müterâdifler her zaman için mevcut olmaya devam eder[25].

Dilin İmkânları Tükendiğinde

Bununla birlikte hissedilen mânâların sâdece en münasip kelimeyi seçmekle ifade edilmesi de mümkün olmayabilir. Kelimelerin dizilişi, cümlelerin teşekkülü, metnin siyak ve sibakı da mânâ ve hislerin ifade aracıdır. Kur’ân-ı Kerîm, müterâdifler arasında delâlet itibariyle en uygun, tasvir açısından en mükemmel olan kelimeyi almaktadır. Dilin imkanları tükenip geride dil sınırlarının ötesinde bazı mânâ ve tasavvurlar kaldığında, Kur’ânî kelimeler onları nazım, ses, vezin ve ölçü yoluyla ifade yoluna gitmektedir. Bunlar da okuyucunun, kelimeleri birbirine kaynaştırarak tilâvet ettiği veya dinlediği esnâda hissettiği ve Kur’ân’ın bütünlüğü içinde mevcut olan mânâlardır[26].

Bu sebeple bazı âlimler, Kur’ân’ın i‘câzını nazmında görmüşlerdir. Hattâbî ise: “Kelâm şu üç şeyden teşekkül eder: لَفْظٌ حَامِلٌ وَمَعْنًى بِهِ قَائِمٌ وَرِبَاطٌ لَهُمَا نَاظِمٌ: Taşıyıcı olan lafız, lafızla ayakta durabilen mânâ, bu ikisini birbirine bağlayan nazım. Dikkat edersen Kur’ân’da bu üç unsur en üst mertebededir. Öyle ki onun lafızlarından daha fasih, mânâ bakımından daha zengin ve daha tatlı bir lafız olamaz. Nazım yönüyle ondan daha uyumlu ve daha güzel bir eser bulunamaz”[27] diyerek lafız, mânâ ve nazmın her birine hakkını vermiş, böylece pek kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır. İbn-i Âşûr da, üç cihetten ele aldığı i‘câz yönlerinden ikisini belâğî açıdan değerlendirmiştir[28].

Üsluptaki Nezâhet ve Zenginlik

Bütün bunlardan çıkarılacak netice, Kur’ân kelimelerinin üstün vasıflarını insanların sözlerinde ve tabirlerinde bulmanın mümkün olmadığı ve bu yönüyle Kur’ân’ın insanları âciz bıraktığıdır. Az önce de belirttiğimiz gibi Kur’ân, kelimeleri; mânânın sathını, derinliklerini, farklı tasvir ve husûsiyetlerini ihtiva edecek şekilde kullanır. Mürâdif kelimeler içinde, verilmek istenen mânâya en münâsip olanı seçer. Meselâ Mısır Azizi’nin hanımı tarafından, kendisini ayıplayan kadınlara verilen daveti ifâde etmek için kullanılan kelimeye bir bakalım. Aziz’in hanımı misafirlerini gayet düzenli, lüks ve göz alıcı bir mekanda oturtmuştu. Ellerini kestikleri ifâde edildiğine göre bu mecliste yemek ikram edildiği muhakkaktır. Kur’ân bunu anlatır fakat “yemek” kelimesini kullanmaz. Çünkü bu kelime, çevresindekilerin yemek arzu ve iştahını tasvir etmekte, dolayısıyla fikir ve hayali mutfağa çekmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, hiçbir karışıklık ve çirkinlik hissettiren tasavvura dokunmadan, lüks sofrada yenen yemeği nezih bir şekilde ifâde etmek için çok güzel ve tam yerine oturan bir tabir icad etmiştir. Şimdi âyete bakalım:

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَاً

“Hanım o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli mükellef bir (sofra) hazırlattı”[29].

“Oturup yaslanılacak yer, koltuk, yastık gibi manâlara gelen مُتَّكَاً kelimesi burada, siyak sibak ve cümlede kullanımı itibariyle rahat, lüks, keyif verici, güzel ve zengin bir sofra tasviri vermektedir. Âyet, yemekten hiç bahsetmemekle birlikte, hem onun en âlâsını ifâde etmekte hem de kadınların içinde bulundukları müreffeh ortamın tasvirini pek çok ayrıntısı ile sunmaktadır[30].

Ramazan el-Bûtî, üzerinde durduğumuz “Mütteke’en” kelimesinin kalıbını ve iştikaklarını Kur’ân’ın ortaya koyduğunu ve Arapların bu kelimeyi Kur’ân’dan sonra kullanmaya başladıklarını söyler. Böyle ilk defâ Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu kelimelerin çok olduğunu da ilâve eder[31].

Mustafa Sıddîk er-Râfiî de Kur’ân’ın bazı lüğavî vecihler ortaya koyduğunu, bunların daha sonra insanların dilinde ve kaleminde bir metod hâline geldiğini, dolayısıyla Kur’ân’ın Arap dili üzerinde büyük bir tesire sâhip olduğunu ifade eder[32].

 

Bir Mukâyese

Bu hususta bir misal de şudur: Abese Sûresi’nde şöyle buyrulur:

“O kulakları patlatan kıyamet sayhası geldiği zaman! İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, hanımından ve evlatlarından kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır”[33].

Meâric Sûresi’nde de şöyle buyrulur:

“Her mücrim o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak oğullarını, hanımını, kardeşini, kendisini barındıran sülalesini, hatta yeryüzündeki bütün insanları ve cinleri verip de kurtulmak ister. Lâkin ne mümkün! O cehennem alev alev yanan bir ateştir. Derileri kavurup soyar”[34].

Şimdi bu iki grup âyeti mukâyese edecek olursak, Abese Sûresi’nde kardeş zikredilerek başlanmış, onu anne, baba, hanım ve çocuklar takip etmiştir. Meâric Sûresi’nde ise bunun aksine çocuklardan başlanmış, hanım, kardeş, kabile ve yeryüzündeki diğer insanlar ve cinler sayılmıştır. Bu tanzim rasgele bir şey olmayıp pek çok hikmet ihtiva etmektedir. Bunların bir kısmından şöylece bahsetmek mümkündür: Abese’de mevzu kaçma üzerinedir. İnsan önce uzak olandan kaçar en son ise kendisine yakın olan kimseden kaçar. Burada zikredilenler içinde insana en uzak olan kardeş, en yakın olan da zevce ve çocuklardır. Çocuklar hanımdan da sonradır. Zira bir insan hanımından ayrılabilir, lâkin çocuklarından hiçbir zaman ayrılamaz. Onları koruyup kollamak ister, üzerlerine titrer.

Âyette anne, babadan önce zikredilmiştir. Çünkü baba yardım etme, zararlardan koruma hususunda, anneye göre daha güçlü ve kuvvetlidir. İnsan ise o anda korku ve kaçma hâlindedir ve kuvvetli kimselerin yardımına muhtaç durumdadır. Zevceden kaçış da babadan sonraya bırakılmıştır. Çünkü insanın kalbi zevceye babadan daha çok bağlıdır. Hanımı bir kişinin sır ortağı ve hayat arkadaşıdır.

Abese Sûresi’nde siyak, tanıdıklardan ve yakınlardan kaçış ve kendi başına kalmak isteyiştir. Çünkü o gün herkes kendini kurtarma derdindedir ve en yakınlarına dahi bakma fırsatı yoktur. Hatta onların hak iddia etmelerinden korkmaktadır. Bu kaçış manzarası, aynı konuyu işleyen sûrede anlatılmıştır. Zira sûrenin başında zikredilen “Abûs: Surat asmak”, ülfet etme ve açılmanın zıddı olarak bir iç kaçışı bildirdiği gibi, “Tevellî: Yüz çevirmek, dönmek” de kaçmanın bir çeşididir. Aynı şekilde 10. âyetteki “Telehhî: İlgi göstermemek” kelimesi de bir şekilde kaçışı ifade etmektedir.

Meâric Sûresi’ndeki görüntü ise tâkat getirilemeyecek bir azâb sahnesidir. Mücrim, alevlenmiş ve kızışmış olan cehennem ateşine atılmak için getirilmiştir. Bu mücrim, bütün yolları deneyerek ve her şeyini feda ederek kurtulmak istemektedir. Bu da onu en yakını olan çocuklarından başlamaya ve biricik yavrusunu, cehennemin azgın ateşinin dibine atmaya sevk etmektedir. Durumun vahameti ve korkunçluğu icabı, burada kalbe en yakın olandan başlanmıştır. Şuna da dikkat etmek lazım ki, burada söz konusu olan kimse normal birisi değil mücrimdir. Mücrim, kendi kurtuluşu için her şeyi yapmaya hazırdır, hatta menfaatine bir an evvel kavuşmak için en yakınını dahi ateşe atabilir. O, kendi işlediği cürüm sebebiyle insanların tamamını fedâ eder ve onların cehennemde yanmasına hiç aldırmaz.

Bu manzaradan önce 10. âyette konuyla alakalı olarak “Birbirlerine gösterildikleri halde hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz” buyrulurken, sonrasında da insanın çok hırslı, sabırsız, başı derde düştüğünde sızlanıp duran bir yapıya sâhip olduğu söylenir. Böylece siyak sibak münasebeti hâsıl olur.

İnsanın kendisine en yakın olan kimseleri dahi fedâ etmesi gösteriyor ki, o azap, bütün tasavvurların üstünde ve korkusu da hayâlin ötesindedir. Bu sahnenin azaptan bahsederek başlayan bir sûreye konulması, işlenen konular arasında muazzam bir âhenk olduğunu gösterir ki bu, Kur’ân’ın ilâhî üslûbundaki azamete delâlet eden yönlerden sadece biridir.

Abese Sûresi’ndeki âyetlerde “الْمَرْءُ” kelimesi kullanılmıştır. Hâlbuki öncesindeki âyetlerde “İnsan” kelimesi kullanılmıştı. Bu kelime sâdece erkekler için kullanılırken insan kelimesi hem erkek hem de kadın için kullanılır. Âyetteki manzarada ise kişinin hanımından kaçtığı bildirilmektedir. Öyleyse kadını ifade etmeyip sadece erkeği ifade eden “el-Mer’ü” kelimesi kullanılmalıydı. Aynı şekilde bu kelimenin çoğulu olan “Ricâl” cinler için de kullanılmaktadır. Âyet “el-Mer’ü” kelimesiyle bu kaçışın insanlar gibi cinlere de şamil olduğunu bildirmektedir. İnsan kelimesi ise cinleri içine almaz. Yine bu kelime, “Racül” kelimesinin aksine büyük küçük bütün erkekleri ihtiva etmektedir. Erkeklerin kaçıştığı ifâde edilen bir ortamda ise kadınların kaçmasından bahsetmeye hâcet yoktur. Bu durumda, hiçbir açık kapı bırakmayan, makâma ve ifâde edilmek istenen mânâya en münâsip kelime “el-Mer’ü” kelimesidir[35].

 

Kelime Seçimindeki Hassâsiyet

Sultânü’l-Ulemâ İzz bin Abdi’s-Selâm şöyle der:

Şunu bilmek gerekir ki aynı mânâ, biri diğerinden daha güzel olan farklı lafızlarla ifâde edilebilir. Yine aynı şekilde bir cümledeki her bir parça da diğer parçaya daha uygun şekliyle ifâde edilebilir.

Evvelâ cümlelerin mânâlarını düşünmek ve bu mânâları en münâsib bir şekilde ifâde edecek lafızları tesbit etmek, sonra da bu lafızların en fasîhini kullanmak gerekir. Bunu becerebilmek, insanlar için çoğu zaman ve hâlde hakîkaten zordur. Hâlbuki bahsettiğimiz durum yani mânânın, en uygun ve en fasîh lafızlarla ifâdesi, ilm-i ilâhîde mevcuttur. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm sözlerin en fasîhi, en üstünü ve en güzelidir. Kur’ân, fasîh, daha fasîh; tatlı, güzel ve daha güzel ifâdeleri ihtivâ etmektedir. Birkaç misal verelim:

1. Allah Teâlâ وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ[36] âyet-i kerîmesinde bu lafızların yerine, aynı mânâya gelen وَثَمَرُ الْجَنَّتَيْنِ قَرِيبٌ buyurmuş olsaydı, ifâde şu yönlerden düşük olurdu:

* O durumda جَنَا ve الْجَنَّتَيْنِ kelimeleri arasındaki cinâs kaybolurdu.

* اَلثَّمَرُ kelimesi, meyvelerin olgunlaşıp hasat vaktinin geldiğini hissettirmezdi. Hâlbuki جَنَا bunu hissettirmektedir.

* Âyet sonlarındaki fâsılaların uyumu sağlanmamış olurdu.

2. Allah Teâlâ [37]وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ âyet-i kerîmesinde bu lafızların yerine, aynı mânâya gelen وَلَوْ أُعِيدُوا إلَى الدُّنْيَا لَعَادُوا إِلَى مَا نُهُوا عَنْهُ buyurmuş olsaydı ifâde şu iki cihetten düşük olurdu:

* رُدُّوا kelimesi bir önceki âyet-i kerîmede buyrulan يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ ifâdesine muvâfık düşmezdi.

* أُعِيدُوا buyrulsaydı, kelime tekrârı olacağı için hoş bir kullanım olmazdı. Aynı kelimelerin tekrarı, aynı yemeği ard arda yemek gibi insana bıkkınlık verir. Mânâ aynı olmakla birlikte farklı lâfızların kullanılması ise, farklı yemekler yemek gibi insana hoş gelir. Farklı lâfızlar kulağa, alışılmış lâfızlardan daha lezzetli gelir. Tıpkı farklı yemeklerin, her zaman yenen alışılmış yemekten daha lezzetli olduğu gibi.

3. [38]وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ âyet-i kerîmesinde تَقْرَأُ yerine تَتْلُوا buyrulması تَقْرَأُ kelimesindeki hemzenin dile ağır gelmesinden dolayı daha güzeldir.

4. Bakara sûresinin ikinci âyet-i kerîmesinde لَا رَيْبَ ف۪يهِ buyrulması لَا شَكَّ ف۪يهِ lafızlarının kullanımından daha güzel ve daha hoştur. Çünkü شَكَّ kelimesindeki idğâm-ı misleyn (iki harfin ard arda gelmesi) dile ağır gelmektedir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de رَيْب kelimesi çok zikredilmiştir.

5. Kur’ân’da buyrulan وَلَا تَهِنُوا lafzı, aynı mânâya gelen وَلَا تَضْعَفُوا lafzından daha güzeldir. Çünkü تَهِنُوا hafiftir, rahat söylenir, تَضْعَفُوا ise dile ağır gelmektedir. Yine وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي (Meryem, 4) âyet-i kerîmesi de ضَعُفَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي lafızlarından daha fasîhtir. Çünkü وَهَنَ fiilindeki fetha ضَعُفَ fiilindeki zammeden daha hafiftir.

6. اٰمَنَ fiili صَدَّقَ fiilinden daha hafiftir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de اٰمَنَ fiili, diğerinden daha çok zikredilmektedir.

7. Yûsuf sûresinin 91. âyet-i kerîmesindeki اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا kısmı, فَضَّلَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا ifadesinden daha fasîhtir. Çünkü اٰثَرَ hafiftir, kolay telaffuz edilir, فَضَّلَ ise dile ağır gelmektedir.

8. Hafif olması ve kolay söylenmesi itibâriyle اٰتَى fiili اَعْطَى fiilinden daha güzeldir, bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de çok zikredilmiştir.

9. اَنْذَرَ fiili خَوَّفَ fiilinden daha iyidir. Çünkü خَوَّفَ fiilinde hem şedde hem de idğâm-ı misleyn vardır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de اِنْذَار daha çok zikredilmektedir.

10. Hac sûresi 77. âyet-i kerîmede buyrulan وَافْعَلُوا الْخَيْرَ terkîbi وَافْعَلُوا الطَّاعَةَ terkîbinden daha güzeldir. Yine خَيْرٌ مِنْ كذا lafzı da اَفْضَلُ مِنْ كذا lafzından evlâdır. Çünkü خَيْر hafif, اَفْضَل ise ağırdır. Dolayısıyla Bakara sûresi 216. âyet-i kerîmedeki وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ lafzı وَهُوَ اَفْضَلُ لَكُمْ lafzından daha iyidir.

11. Bazen mef‘ûl yerine masdar kullanılır. Çünkü masdarı telaffuz etmek mef‘ûlü telaffuz etmekten daha kolaydır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulan هذَا خَلْقُ اللّٰهِ (er-Rûm, 11) terkîbi, dile هذَا مَخْلُوقُ اللّٰهِ terkîbinden daha kolay gelmektedir. Çünkü خَلْق kelimesi 3 harfli مَخْلُوق kelimesi ise 5 harflidir. Âl-i İmrân 190. âyetde اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ buyrulması da bunun gibidir.

12. Bir cümlede fâil yerine masdarı zikretmek bizzat fâili zikretmekten daha hafiftir. Meselâ مَرَرْتُ بِرَجُلٍ عَدْلٍ cümlesinde عَدْل kelimesi عَادِل kelimesinden daha hafiftir. Aynı şekilde Bakara sûresinin 3. âyetinde يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ buyrulması da dile يُؤْمِنُونَ بِالْغَائِبِ buyrulmasından daha hafif gelmektedir.

13. تَنْكِحُ fiili تَتَزَوَّجُ fiilinden daha rahat telaffuz edilir. Bu yüzden “nikâh”, Kur’ân-ı Kerîm’de “tezvîc”den daha çok zikredilmiştir.

14. تُبْدُوا fiili تُظْهِرُوا fiilinden daha hafiftir. Zira ikicisinde hareke daha fazladır.

15. Kur’ân’da zikredilen غَدَوْا kelimesi بَكَّرُوا kelimesinden daha hafiftir. Yine hafifliği sebebiyle العَذَاب, التَّعْزِيب yerine; السَّلَام, التَّسْلِيم yerine; الكَلَام, التَّكْلِيم yerine kullanılmıştır.

Aynı mânâya gelen خُذْ fiili تَنَاوَلْ fiilinden, قُلْ fiili تَكَلَّمْ fiilinden, عُدْ fiili اِرْجِعْ fiilinden daha hafiftir. İsrâ sûresi 8. âyet-i kerîmede وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا buyrulması, aynı mânâdaki وَاِنْ رَجَعْتُمْ رَجَعْنَا ifadesinden daha hafiftir. Aynı şekilde الرِّبَا lafzı da الزِّيَادَة kelimesinden daha hafiftir.

İhtisâr ve tahfîf için الرحْمَة, الغضب, الرضَا, السَخط, الحُبّ, المَقْت lafızları Cenâb-ı Hakk’ın vasıfları olarak kullanılmıştır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, noksanlık ifâde ettikleri için bu fiillerle hakîkî mânâlarıyla vasıflandırılamaz. Ancak Allah Teâlâ’yı hakîkî lafızlarla tavsîf etmek istesek kelâm uzar.

Meselâ الْمُحِبّ وَالْمَاقِت yerine يُعَامِلُهُ مُعَامَلَةَ الْمُحِبِّ وَالْمَاقِتِ veya يَفْعَلُ بِهِ مَا يَفْعَلُ بِهِ مَا يَفْعَلُهُ الْمُحِبُّ وَالْمَاقِتُ “Ona, bir şeyi seven veya gazap eden kişinin ona yaptığı muâmele gibi muâmele eder” denilmesi gibi. Bu gibi yerlerde “mecâz”, “hakîkat”ten daha iyidir. Çünkü daha hafif ve daha kısadır ve teşbîh-i belîğin güzellik ve faydalarını taşımaktadır.

Nitekim Zuhruf sûresi 55. âyet-i kerîmede zikredilen فَلَمَّاۤ اٰسَفُونَا “Onlar bizi gazaplandırınca” lafzı فَلَمَّا عَامَلُونَا مُعَامَلَةَ الْمُغْضِبِ veya فَلَمَّا عَصَوْنَا مَعْصِيَةَ الْمُغْضِبِ “Gazaplandıran kişinin günahı gibi bir günah işleyince” veya فَلَمَّا اۤتَوْا اِلَيْنَا مَا يَاْتِيهِ الْمُغْضِبِ “Bize karşı, gazaplandıran kişinin yaptığı gibi bir iş yaptıklarında” lafızlarından daha kısadır.[39]

Bu hususta bir misâl de الرِّيح kelimesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime şer ve ukûbât için kullanılmıştır. Cemi sîgası olan الرِّيَاح ise “hayır” ve “rahmet”ten bahsedilirken kullanılır[40]. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

وَهُوَ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِه۪

“O dur ki, rahmetinin önünden müjdeci olarak rüzgârları gönderir”[41].

مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُوۤا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

“O (kâfirlerin) bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar”[42].

“Rîh” kelimesi Kur’ân’da bir yerde “hayır” için kullanılır, ancak onu da hemen şer takip eder:

“…Gemide olduğunuz zamanı düşünün: Gemiler, tatlı bir rüzgarla içindeki yolcuları alıp götürdüğü ve yolcular da bundan ötürü keyiflendikleri bir sırada, birden gemiye şiddetli bir fırtına gelir, dalgalar her taraftan onları sarar…”[43].

Bunu şu hadîs-i şerîf de açıkça göstermektedir:

كَانَ النَّبِيُّ r إِذَا هَاجَتِ الرِّيحُ اِسْتَقْبَلَهَا بِوَجْهِهِ وَجَثا عَلَى رُكْبَتَيْهِ وَمَدَّ بِيَدَيْهِ وَقَالَ:

»اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ خَيْرَ هَذِهِ الرِّيحِ وَخَيْرَ مَا أَرْسَلْتَ بِهِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ مَا أَرْسَلْتَ بِهِ، اَللّهُمَّ اجْعَلْهَا رَحْمَةً وَلاَ تَجْعَلْهَا عَذَابًا، اَللّهُمَّ اجْعَلْهَا رِيَاحًا وَلاَ تَجْعَلْهَا رِيْحًا»

Rüzgâr şiddetlendiğinde Rasûlullâh (s.a.v) yüzünü rüzgâra doğru döner, dizlerini üzerine çöker, elerini kaldırır ve şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Senden bu rüzgârın ve onunla gönderdiğin şeylerin hayrını isterim, onun ve onunla gönderdiğin şeylerin şerrinden de sana sığınırım. Allah’ım! Onu rahmet kıl, azâb kılma! Allah’ım! Onu riyâh (rahmet rüzgârı) kıl, rîh (azâb rüzgârı) kılma!”[44].

Kur’ân’ın fesâhat alanındaki bir husûsiyeti de şudur: Kur’ân’da bazı kelimeler, âhengi sağlamak ve daha bilemediğimiz pek çok hikmetten dolayı sâdece cemî sîğasıyla kullanılır, müfredleri hiç kullanılmaz:

Mesela “لُبٌّ” kelimesi hep çoğulu ile “أَلْبَابٌ” şeklinde kullanılır[45]. Müfred kullanılması gerektiğinde “kalb” kelimesi devreye girer. Çünkü “ب” harfinde şiddet sıfatı vardır. Ona ancak şiddetli bir lâm uygun gelir ve kelimeyi rahatlatır. İki ب arasına bir fâsıla da girince harflerin geçişi ve kelime yumuşar, rahat okunur hâle gelir. Buna mukâbil aynı vezindeki “جُبّ” kelimesi Kur’ân’da kullanılır. Çünkü bu kelimenin harfleri birbirine uygundur ve fesahatı bozacak bir zorluk yoktur. Yine “أَكْوَابٌ” kelimesi kullanılmakla birlikte, müfredi hiç geçmez. Çünkü müfredinde, cemisindeki kadar incelik, güzellik ve tenâsüb yoktur. Aynı şekilde “الأَرْجَاءُ” kullanılır, müfredi yer almaz. Bunun aksine “الأَرْضُ” kelimesi müfred olarak kullanılır, cemisi kullanılmaz. Cemiye ihtiyaç olduğunda bütün tefekkür ve düşünceleri uzun süre secde ettirecek mükemmel bir usul devreye girer ve سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ “yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini…” denir[46]. “الآجُرُّ” kelimesi için de benzer bir metod kullanılarak gayet rakîk, latîf ve tatlı bir ifâde kullanılmıştır: فَاَوْقِدْ ل۪ي يَا هَامَانُ عَلَى الطّ۪ينِ “Ey Hâmân! Haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et!)[47].

Tabii burada Firavun’un durumunu tahkir, akılsızlığını ve şaşkınlığını tasvir gibi daha başka i‘câz yönleri de mevcuttur [48].

Bütün bu misallerde de açıkça görüldüğü üzere Kur’ân’da fesâhat sırrı hiçbir zaman bozulmamıştır. Onda, mûcizevî nazmının dışına çıkan bir kelime dahî yoktur. Sırf câmid isimlerin serdedildiği âyetleri okusanız, onlardaki nazmın dahî müthiş bir i‘câz ihtiva ettiğini görürsünüz. Harflerinin yapısına ve cümledeki söyleniş husûsiyetine göre veya başka bir nükte sebebiyle yapılan takdim-tehirler insanı hayrette bırakır. Mesela şu âyeti düşünelim:

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ

“Biz de kudretimizin ayrı ayrı delilleri olarak onların üzerine tufan, çekirge sürüsü, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik…”[49].

Buradaki beş isimden tûfân, cerâd ve dem diğerlerine göre daha hafiftir. Kummel ve defâdi‘ ise ağırdır. Dolayısıyla “tûfân” başa alınmış ki lisân onun hafifliğiyle kıraate ünsiyet sağlasın. Onu, med yani uzatma sâyesinde hafiflik kazanan “cerâd” izlemiştir. Sonra nisbeten hafifinden başlayarak ağır kelimeler gelmiştir. En son da bu beş kelimenin en hafifi olan dem gelmiştir. Böylece dil serîlik kazansın ki nazmın zevki kemâle ulaşsın ve kişi okumaya rahatça devam edebilsin. Bu kelimelerin yeri ne kadar değiştirilirse değiştirilsin fesâhat cihetiyle en münâsip nazmın bu olduğu görülecektir[50].

Bu hususla alâkalı son bir misâl daha verelim: Kureyş’in ileri gelenleri birgün Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek:

“−Siz Kur’ân’ın Allah tarafından gönderildiğini söylüyorsunuz. Hâlbuki Arapça nâzil olan ilahî kelamın o dilde kullanımı terk edilmiş veya hiç işitilmemiş kelimelerden uzak durması gerekir. İ‘câzın en yüksek derecesinde olduğunu söylediğiniz bu sözde fesahat yerine garabetin bulunmasına ne dersiniz?” dediler. Allâh Rasûlü (s.a.v):

“−Ne gibi? Birkaç misâl verin de îzâh edelim!” buyurdu. Onlar:

“−«تَزْدَرِي: Alay ediyorsun»[51], «كُبَّار: Büyük»[52] ve «عُجَاب: Şaşılacak, hayret edilecek şey»[53]. İşte bu kelimeler hâlis Arabın dilinde yoktur. Biz de arabız, ancak bunları bilmiyoruz” dediler.

Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz ufka doğru bakarak karşıdan hecin devesine binmiş, başları örtülü, kabilelerinin en güzidelerinden bir grubun geldiğini görünce müşriklere dönerek:

“−Sorularınızın cevabını şimdi alırsınız” buyurdu.

Derken kabile reisi huzura girip hangi kabileden olduğunu, İslâm’ı araştırıp öğrenmek maksadıyla kabilesi tarafından gönderildiğini ifade etti. Fahr-i Âlem Efendimiz ona hitaben:

“−Otur!” buyurdu. Bedevî oturdu.

“−Kalk!” buyurdu. Bedevî kalktı. Tekrar,

“−Otur!” buyurdu. Bedevî yine oturdu. Tekrar,

“−Kalk!” emrini verince bedevî kızdı. Tepkisini o anda son derece tabiî ve içinden geldiği şekilde şöyle dile getirdi.

يَا مُحَمَّدُ أَ تَزْدَرِي بِي

أنَا مِنْ كُبَّارِ قَوْمِي

إنَّ هذَا لَشَيْءٌ عُجَابُ

“–Ya Muhammed, benimle alay mı ediyorsun? Ben kavmimin büyüklerindenim. Şüphesiz bu tavrın çok şaşırtıcı bir şeydir!”

Müşrikler, sorularının cevabının bedevînin sözlerinde beliğ ve mûciz bir tarzda tecellî ettiğini gördükleri hâlde, yine de; “Muhammed’in sihir ve tesiri, afâk-ı Arabı tutmuş!” gibi hezeyanlar ederek oradan çıkıp gittiler[54].

Kur’ân-ı Kerîm, aynı şekilde harfleri kullanmada da husûsî bir metod tâkip etmiş, mânâyı en güzel ve en açık şekilde ifâde etmek için harf-i cerlerin birbiri yerine kullanılması veya hazfedilmesinde beşer üstü bir mükemmellik sergilemiştir[55]. “Kur’ân Üslûbunun Başlıca Husûsiyetleri” kısmında onun bu mûcizevî yönüne kısmen yer verilecektir.

 

Sadâkat ve Güzellik Bir Arada

Kur’ân’ın fesâhat ve belâğatındaki en mühim husus şudur: Araplar arasında; “أحسن الشعر أكذبه: En güzel şiir, en yalancı olanıdır” sözü meşhurdu. Onların şâir ve edebiyatçıları, doğru bilgi verdiklerinde ve hakîkati söylediklerinde şiir ve sözlerindeki fesâhat ve belâğatin seviyesi düşerdi. Kur’ân-ı Kerîm ise her harfinde doğru bilgiye ve hakîkate kemâl derecede riâyet etmekle birlikte fesâhat ve belâğatin zirvesindedir.

 

Her Kelimesinde Fesâhat ve Belâğat

Diğer taraftan, bir şâir ne kadar fasîh, ne kadar belîğ olursa olsun, onun bir kasîdesinde ancak bir veya iki belîğ beyte tesâdüf edilebilir. Zirâ belâğat, kelimelerin fasîh olmasıyla birlikte kelâmın muktezâ-yı hâle mutâbakatı demektir. Sözün makâm ve hâlleri çok farklı ve birbirine zıt olduğundan her kelâmı kendine mahsus bir makamda söylemek ve o makâma münâsip olan durumların tamamına riâyet etmek, beşerin kudreti hâricindedir. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’in her kelime ve cümlesi, kendine mahsus olan hâl ve makâmda gelmiş ve o makâma münâsip olan durumların tamamına riâyet edilmiştir.

 

Her Mevzûda Aynı Üstün Belâğat

Zühd, takvâ, fıkhî meseleler, fetvâ, dünyaya dalmayı kötülemek, âhirete hazırlanmaya teşvik gibi muhtelif konulara dâir, belîğ teşbihler ve ince istiârelerle süslenmiş bir şiir veya yazı yazmak, bir insan için mümkün değildir. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’de bu gibi yüksek mevzûlar üstün bir fesâhat ve belâğatla büyük bir tenâsüp içinde ele alınmıştır.

İnsanlar bazı konularda mâharet kazanır, diğer mevzûları ise aynı seviyede ihâta ve ifâde edemezler. Meselâ İmruü’l-Kays’ın şiiri “at” ve “kadın” gibi şeyleri tavsifte, Nâbiğa’nın şiiri “korku” mevzuunda, A‘şâ’nın şiiri ise “içki” konusunda fasîh olup başka hususlarda o kadar güçlü değildir.

Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm terğîb, terhîb, vaaz, zecr gibi pek çok muhtelif konuyu ihtiva eder ve hepsinde de fesâhat, belâğat ve zâtî güzelliğini hârikulâde bir şekilde ızhâr eder. Bunun yanında, ihtivâ ettiği muhtelif konu ve kıssaların birinden diğerine devamlı intikâl ettiği hâlde irtibat, insicâm ve güzelliğine hiçbir halel gelmemiştir.

 

Kusursuz Fesâhat ve Belâğat

Ebiplerin mâlumu olduğu üzere bir kelâmda cezâlet ile uzûbet (tatlılık) ve letâfeti lâyık olduğu şekilde bir araya getirmek insan için neredeyse mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm ise birbirine zıt olan bu keyfiyetleri en güzel şekilde cem etmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm; rekâket, kıyâsa ve kâideye muhâlefet, tenâfur-i hurûf ve kelimât gibi fesahatı bozan şeylerden tamamen uzaktır. Bununla birlikte tekid, ıtlak, takdim, tehir, fasl, vasl gibi belâğatta riâyet edilmesi gereken durumların hepsini ihtivâ eder. Hiçbir edîbin kelâmında böyle bir durum görülmemiştir ve görülme imkânı da yoktur[56].

Bu konuyu Sekkâkî’nin (v. 626/1229) şu sözüyle nihayete erdirelim:

“Bilesin ki, i‘câz meselesi, ilginç bir şey olup kavranılması zor, târifi de mümkün değildir. Bana göre, i‘câzı idrak edip kavrayan yetenek, bediî zevktir, başkası değil! Böylesi bir zevki elde etmenin yolu ise, şu iki ilme, yani Meânî ve Beyân’a uzun müddet hizmet etmektir. Evet, belâğatin, âdeta yüzü peçeli pek çok vecihleri vardır. Bazen yüzünden perdeyi şöyle bir aralayarak sana tecellî etmesi mümkün ise de i‘câzın bizzat özünü tam olarak anlamak mümkün değildir…”[57].

 

b. Muhtevasının Kapsamlılığı (Câmiiyyeti)

İ‘câzın tezâhür ettiği alanlardan biri de Kur’ân’ın emsalsiz câmiiyyeti, yani kapsayıcılığıdır. Bu da onun lafzında, mânâlarında, ilminde, bahislerinde ve üslûbunda tezâhür eder[58].

Kur’ân-ı Kerîm’in lafızları birden çok konum ve ihtimal karşısında bile, pek çok mânâlar ve bakış açıları ifade eder. Her muhâtap ondan, kendi kültürel ortamı, tarihî durumu, arayışı ve seziş istidadına göre anlamlar çıkarır. Kur’ân lafızları, taşıdığı derin mânâlar yanında, duygu, estetik, sezgi gibi, insan varlığını tamamlayan en temel noktalara da hitap ederek bu pencerelerden insan benliğine nüfuz edip büyük tesirler uyandırmaktadır[59]. Bu açıdan bakıldığında Kur’ân lafızları tek bir mânâ ile anlatılmaya çalışıldığında büyük bir hata ve eksikliğe düşüleceği muhakkaktır. Bu durum, aynı zamanda Kur’ân’ın, dili ve nazmı açısından tam bir tercümesinin imkânsız olduğunu da göstermektedir[60]. Bu mevzuya şu misali verebiliriz:

Meselâ, “Elhamdülillah” bir Kur’ân cümlesidir. Bunun en kısa mânâsı, ilm-i Nahiv ve Beyan kâideleri muktezâsınca şöyledir:

كُلُّ فَرْدٍ مِنْ أَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَيِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلَى اَيِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ الْأَزَلِ اِلَى الْأَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحَقٌّ لِالذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمَّى بِاللّٰهِ

 “Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelirse ve kime karşı olursa olsun, ezelden ebede kadar, «Allah» diye isimlendirilen O Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a hâs ve lâyıktır”. Bu cümledeki “Ne kadar hamd varsa” mânâsı, “İstiğrâk”tan çıkıyor. “Her kimden gelirse” kaydı ise, “Hamd”in mastar olup fâilinin terk edilmesinden çıkıyor. Böyle yerlerde cümle umûmiyet ifâde eder. Aynı şekilde mef’ûlün terk edilmesi de hitap makamında külliyet ve umûmiyet ifâde ettiği için, «Her kime karşı olursa olsun» mânâsı anlaşılıyor. Fiil cümlesinden isim cümlesine intikal, sebat ve devâma delâlet ettiği için, buradan “Ezelden ebede kadar” mânâsı anlaşılıyor. “Has ve müstehak” mânâsını “Lillah”taki “Lâm-ı cer” ifâde ediyor. Çünki o “Lâm”, ihtisas ve istihkak içindir. “Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd” kaydı ise, Vücûb-i vücûd, ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı Zülcelâle karşı bir ünvan-ı mülâhaza olduğundan, «Lâfzatullah» sâir esmâ ve sıfâta câmiiyyeti ve İsm-i A’zam olduğu itibariyle delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcibü’l-Vücûd ünvânına dahi, o delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ediyor. İşte, “Elhamdülillah” cümlesinin en kısa ve Arapça mütehassısları tarafından ittifakla kabul edilen zâhirî bir mânâsı böyle olursa, başka bir lisana o i‘câz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?”[61].

Kur’ân-ı Kerîm; mânâsı, bahsettiği ilimler ve mevzûlar yönünden de kapsayıcıdır. İtikad konularından iba­detlere ve toplum düzenini sağlayan ahlâk ve hukuk prensiplerine; kâinatın yaratı­lışından, insanın ruh ve beden yapısına, karakterine ve sağlığına kadar bir beşerin ihâta etmesi mümkün olmayan çok çeşitli sahalarda gerçek, tatmin edici ve tenâkuzlardan uzak bilgiler ihtiva etmektedir[62]. Bunun en açık delili târih boyunca onlarca cilt tutarında yüzlerce tefsirin yazılmış olması ve bunun hâlâ devam ediyor olmasıdır[63].

Meselâ Kur’ân, insan ve onun vazifesi, kâinât ve onu Yaratan, gökler ve yer, dünya ve âhiret, mâzî ve müstakbel, ezel ve ebed gibi nihayetsiz konuları ihtiva eder. Bununla birlikte yaratılışın başlangıcında göklerin bir duman oluşu, her canlının sudan yaratılması, dünya nimetlerinin imtihan maksadıyla azalıp çoğalması, yeme, yatma, konuşma âdâbı, kıyametin kopması, insanın kabre girmesi, orada karşılaşacağı haller, cennet ve cehennem gibi mevzûlardan bahseder. Hz. Âdem’in yaratılıp meleklerin ona secde etmesini, iki oğlunun kavgasını, Nûh Tûfânı’nı, Firavun’un boğulmasını anlatır. Göklerin ve yerin bitişikken ayrılması, kâinâtın genişlemesi ve bunların kıyamette Allah’ın elinde dürüleceği gibi konulardan söz eder. Her insanın parmak ucunun farklı oluşuna, öldükten sonra aynı şekilde yaratılacağına dikkat çeker…[64]

Diğer taraftan Kur’ân, bütün İslâmî ilimlere kaynaklık yapmıştır. Tefsir, Hadîs, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf, Hitabet, İrşâd, Siyer ve İslâm Tarihi… gibi pek çok İslâmî ilimlerin esas kaynağı, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân, kevnî ve tabiî ilimlere dâir en mühim hakikatleri de ihtiva etmektedir[65].

Hâsılı Kur’ân’da, bir insanın ihata edemeyeceği kadar konu ve kavram bulunmaktadır. İnsanın son derece fazla olan bu konulara kaynaklık etmesi bir tarafa, hazır bir şekilde Kur’ân’dan alıp hakkıyla öğrenmesi bile imkânsızdır.

 

c. Getirdiği Esasların İnsanlığı Tatmin Etmesi

Kur’ân’ın getirdiği esaslar, çok uzun zamandan beri beşeriyetin bütün ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Öyle ki, inanç bakımından yaklaşıldığında, insanın ruhî bağlılık ve itaat arzusuna en güzel şekilde cevap verilmiş; iman etmeye değer konular bütün zenginliği ve çeşitliliği ile sergilenmiştir. Kur’ân, insan tefekkürünün ve rûhunun arayış ve çırpınışlarını sükûnete erdirmiş; onu yanlış, temelsiz ve uydurma itikadî sapmalardan kurtarıp sahih iman ve kulluğun yoluna sevketmiştir. Âhiret hakîkati ışığında, dünya hayatına bambaşka bir anlam kazandırmak sûretiyle insanın, en ehemmiyetsiz gibi görünen gündelik bir işine bile son derece derin ve tesirli bir ahlâkî boyut, insanî mesuliyet, metafizik bir kıvam kazandırmıştır. Yine, büyük bir muammâ olan ve insana müthiş bir korku salan ölüm, “Âhiret Hayatı” perspektifinden bakılarak tam bir vuzûha kavuşturulmuş; ölüm sonrası uhrevî hayat vaadiyle büyük ruhî bunalım ve handikapların önüne geçilmiştir[66].

Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerîm, asırlardan beri toplumlara hukukî, içtimaî, iktisadî problem ve çözüm arayışlarında ilham kaynağı olmuş; kütüphaneleri dolduran, gönülleri ve kafaları nurlandıran pek çok eserin yazılmasına da sebep teşkil etmiştir[67].

Bu husûsta Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah şöyle der:

“Kur’ân, zulme uğramış zayıf insanlardan teşekkül eden ilk İslâm toplumunun ihtiyaçlarına cevap verebildiği gibi Atlantik Okyanusu’ndan Pasifik Okyanusu’na kadar hâkimiyet kurduğu ve yeryüzünün tek ve muazzam bir devleti hâline geldiği devirde de İslâm camiasının bütün ahlâkî ve hukûkî ihtiyaçlarını karşılamıştır. İşte bu câmia, inanç ve itikatları, ibadetleri, ictimâî hayatı, sosyal kanunları ve diğer ihtiyaçları ile ilgili bütün bilgileri her zaman için bu kitapta bulabilmiştir”[68].

Hayatını Kur’ânî esaslara göre tanzîm eden toplumlar; îtikâdî, amelî, ilmî, ahlâkî ve içtimâî açıdan mutmain ve huzurlu olmuş, her yönden dâimâ gelişerek insanlığa refah ve saadet bahşetmiş; aklî ve mantıkî çıkmazların girdabına sürüklenmemiş; kanun ve kâidelerin yetersizliği sebebiyle insanlığın zararına olan yanlış uygulamalar içine düşmemiştir. İslâmî esaslardan ayrıldıklarında ise, her yönden gerilemiş ve insanlara karşı zulüm ve haksızlık yapmaya meyletmişlerdir.

Zira Kur’ân, bütün zaman ve mekânlarda, başka hiçbir dinde ve nizamda görülmeyecek şekilde insanlara doğruyu göstermiştir. Ve onun öğrettiği kâideler âlemşümûl değerler niteliğinde olup insanlar için vazgeçilmez bir mâhiyet taşır[69].

 

d. Gaybî Haberler Vermesi

Kur’ân, “Allâmu’l-Ğuyûb” yani gaybleri tam olarak bilen Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine delalet edecek şekilde, gaybe dâir haber ve işaretler ihtivâ eder. Onda geçmişe, hâle ve geleceğe dair işaretler, bilgiler ve atıflar mevcuttur[70]. İnsanın ilk yaratılış sahnesini, burada cereyan eden hâdiseleri, önceki toplumları, onların hayat hikâyelerini, kendilerine gönderilen peygamberler ile münasebetlerini anlatması, mâzîye âit gayb haberleridir. Cenâb-ı Hakk’ın zât-ı ulûhiyeti, sıfatları, fiilleri, melekler, cinler ve kabir âlemi, cennet cehennem ile alakalı haberler, bilhassa ehl-i kitab, münafık ve müşriklerin içlerinden geçirdikleri hîle ve tuzaklar ile psikolojik yapılarını anlatan âyetler de nüzul zamanıyla alâkalı gaybî bilgilerdir. Gaybe dâir haberlerin en başta gelenleri ise, gelecekte cereyan edecek hâdiselerin bildirilmesidir. Bu haberlerin, aynen bildirildiği gibi tahakkuk ettiğini tarih de tasdik edince, Kur’ân’ın gaybleri en iyi bilen Allah tarafından indirildiğinde şüphe kalmamıştır.

Allah Teâlâ, mâzîye dâir Hz. Meryem’in doğumunu[71] ve Hz. Yusuf’un kıssasını anlattıktan sonra[72] bu hâdiselerin ğayb olduğunu bildirmiş, Hz. Nuh’un kıssasından sonra da:

“İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin! O hâlde sabret, âkıbet muhakkak muttakîlerindir”[73] buyurmuştur.

Geleceğe âit haberler hususunda Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Evet, biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz ki Kur’ân’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?”[74].

Âyetten şu hususlar anlaşılmaktadır: Birincisi, Allah insanlara delillerini gösterecektir. İkinci olarak bu gösterme işi istikbalde, yani Kur’ân’ın nüzûlünden sonra ileriki bir zamanda olacaktır. Üçüncüsü, bu deliller hem dış dünyada, hem de kendi öz varlıklarında olacaktır. Dördüncüsü, bu belgeler, Kur’ân’ın vahiy eseri olduğunu ispatlayacaktır. Son olarak, bu işin teminâtı ve kefili de her şeyi hakkıyla gören Yüce Allah’tır[75].

–  Yapılacak bir savaşta Bizanslılar’ın İranlılar’a galip ge­leceği[76],

–  Bedir Savaşı’nda düşman ordusunun yenilgiye uğratılaca­ğı[77],

–  Müslümanların Mescid-i Harâm’a emniyet içinde gireceği[78],

–  İnsanların kitleler hâlinde İs­lâm’a gireceği[79],

–  İslâm’ın diğer bütün dinlere üstün geleceği[80],

–  Müslümanların muzaffer olup Mekke’yi fethedeceği[81],

–  Kur’ân’a muâraza yapılamayacağı[82],

–  Kur’ân metninin muhâfaza edileceği[83],

–  Müslümanlar arasında tefrika çıkacağı[84],

–  Firavun’un cesedinin muhâfaza edilip gelecek nesillere ibret olarak bırakılacağı[85] gibi birçok hâdiseyi önceden bildirmesi ise, Kur’ân’ın istikbâle âit haberlerindendir[86].

Peygamber Efendimiz’in, kendisi açı­sından gayb alanına giren bu tür haber­leri vahye istinad etmeden, önceden haber vermesi imkânsızdır.

Bu hususta şu âyetleri de zikretmek mümkündür:

(Rasûlüm, o yahûdîlere) de ki: «Şayet âhiret yurdu(nun saâdeti), Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size mahsus ise ve bu iddianızda sâdık iseniz haydi ölümü temennî edin! Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları (günah ve isyanlar) sebebiyle hiç bir zaman ölümü temennî etmeyeceklerdir. Allah, zâlimleri pek iyi bilir. Yemin ederim ki, sen onları hayâta karşı insanların en hırslısı olarak bulursun. Hatta müşriklerden bile daha hırslıdırlar. Onların her biri, bin sene yaşamak ister. Hâlbuki ömrünün uzatılması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah Teâlâ onların neler yaptığını hakkıyla görür”[87].

“Hem kendilerine binesiniz, hem de ziynet olsun diye atları, katırları ve merkepleri yarattı. Ve şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeyler yaratacak”[88].

Keza yahûdiler hakkındaki şu haberler de bu cümledendir:

“…Andolsun ki sana Rabbinden indirilen (Kur’ân), onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Biz onların arasına, kıyamete kadar sürüp gidecek bir kin ve nefret attık. Her ne zaman savaş çıkarmak için bir ateş yakmışlarsa (fitne çıkarmışlarsa), Allah onu söndürmüştür. Sırf fesat çıkarmak için dünyanın her tarafında koşup dururlar. Allah müfsitleri sevmez”[89].

“O vakit Rabbin, kıyamet gününe kadar onları kötü azaba uğratacak kimseler ortaya çıkaracağını bildirdi. Onları parça parça topluluklar hâlinde dünyanın her yerine dağıttık. Aralarında iyi kimseler de vardı, iyi olmayanlar da. Kötülüklerden dönüş yaparlar diye onları gâh nimetler, gâh musîbetlerle imtihan ettik”[90].

Kur’ân’ın kevnî ve tabiî kanunlar hakkındaki kesin beyânâtı da gaybî haberler cinsindendir[91]. Bunların bir kısmı şöyledir:

“Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmezler mi?”[92].

“Nerede bulunursanız bulunun, sağlam ve yüksek kulelerde, hattâ gökteki yıldız burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size ulaşır”[93].

“Biz gökten belirlediğimiz bir ölçüye göre su indirir ve onu yerde dinlendiririz. Ancak dilersek biz onu gidermeye de kâdiriz”[94].

“Bir de sana rûh hakkında sorarlar. De ki: «Rûh Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir»”[95].

“…Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır”[96].

Zaman ve mekân kayıtlarından âzâde ve kesin bir üslûba sâhip olan bu hükümlerin, yarının ne getireceğini, ilmin neleri keşfedeceğini bilemeyen bir insan tarafından söylenmesi mümkün değildir.

 

İlmî İ‘câz

Gayba dair i‘câz ile yakından alâkalı olan bir yön de, bilhassa son iki asırda üzerinde ehemmiyetle durulan Kur’ân’daki “İlmî İ‘câz”dır. Esas maksadı insanı hidâyete erdirmek olan Kur’ân’ın çok sayıdaki âyetinde, bilhassa tevhid akidesine dik­kat çekmek üzere tabiat ilimlerinin sahasına giren konularda verdiği özlü bilgi­lerin, daha sonra modern ilim tarafından da keşfedilmesi, onun ayrı bir i‘câz yönünü teş­kil etmektedir[97].

Bir âyet-i kerîmede; ilmî araştırmalar yapan, Allah’ın tabiata ve sosyal hayata koymuş olduğu değişmez kanunları keşfetmeye çalışan âlimlerin, bu araştırmalar neticesinde Kur’ân’ın vahiy mahsulü bir kitap olduğunu görecekleri ifade edilir[98]. Diğer bir âyete göre[99] Kur’ân-ı Kerîm, ileride ortaya çıkacak bazı bilgilere işaret etmektedir. İnkârcılar ise Kur’ân’ın üslûbunu incelemeden ve geleceğe dâir verdiği haberlerin gerçekleşmesini beklemeden hemen körü körüne onu yalanlamaya kalkmışlardır[100]. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’in işâret ettiği ilmî hakîkatleri inceleseler, ona îman etmek gerektiğini anlayacaklardır.

Kur’ân’ın fennî ilimler husûsunda bazı ipuçları vermesi, mühim bir mûcizedir. Fakat âyetler ile ilmin ulaştığı neticeler arasında irtibat kurarken Kur’ân’ın asıl hedefini unutarak zorlama tevillere gitmemek gerekir. Kur’ân’ın bir fen kitabı olmadığı ve her şeyi en ince teferruatıyla bilen Cenâb-ı Hakk’ın sözlerini kesin olmayan nazariye­lerle irtibatlandıranların yanlışa düşme ihtimalinin büyük olduğu unutulmamalıdır[103]. Kur’ân ile bu nazariyeler arasında bir uyumsuzluk varsa, Allah’ın verdiği bilgi ve haberler doğrudur, insanların nazariyeleri ise yanılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onun (Kur’ân’ın) haberlerinin doğru olduğunu bir müddet sonra mutlaka öğreneceksiniz”[104].

Bu hususta Osman Nûri Topbaş Hocaefendi şöyle der:

“Kur’ân-ı Kerîm, geçmişteki tarihî vak’alardan istikbalde zuhûr edecek hâdiselere kadar birçok ilmî ve fennî meseleye temâs ettiği hâlde, 1400 yıldan beri hiçbir keşif O’nu tekzîb edememiştir. Hâlbuki bugün bile dünyânın en meşhur ansiklopedileri, zaman zaman ek ciltler çıkarıp, kendilerini tashih ve yenilemek mecbûriyetiyle karşı karşıya kalmaktadır”[105].

Hâsılı Kur’ân, gaybden verdiği haberler açısından da mûcizedir. Çünkü onun bildirdiği şeyler aynen tahakkuk etmektedir. Bu tür haberlerden bahseden başka kitaplar da bulunabilir, ancak onların verdiği bilgilerin az bir kısmı doğru çıksa bile ekseriyeti yanlış çıkar. Tarihin şehâdetiyle sâbittir ki, hiçbir kitaptaki gayb haberleri, Kur’ân’dakiler kadar objektif bir kesinlik derecesinde doğrulanmamıştır.

 

e. Daima Yeni Kalması

Kur’ân, bütün asırlara ve her seviyedeki insana gönderilen ezelî bir kitap olduğundan, her devirde yeni nâzil olmuşçasına dâimâ taze kalması gerekmektedir[106]. Bu sebeple Allah Teâlâ onu bu vechesiyle de mûcize kılmıştır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu), nûr üstüne nûrdur”[107].

Hasan Basrî, Süfyân bin Uyeyne, Zeyd bin Eslem ve Taberî gibi âlimler bu âyetteki nûru, “Kur’ân Nûru” olarak kabul etmiş ve ona göre tefsir etmişlerdir[108]. Bu mânâyı, “Şüphesiz size Allah tarafından bir nûr, apaçık bir kitap geldi”[109] âyeti de desteklemektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Kur’ân’ın devamlı yeni kalacağını, şu veciz ifâdeleriyle beyân etmektedir:

“Kur’ân-ı Kerîm, …âlimlerin kendisine doyamadığı, çok tekrardan dolayı tâzeliğini asla kaybetmeyen, insanları şaşırtan mûcizevî husûsiyetleri asla nihâyete ermeyen, cinlerin, dinledikleri zaman; «Gerçekten biz, hayranlık veren bir Kur’ân dinledik»[110] demekten kendilerini alamadıkları… ilâhî bir kelâmdır”[111].

Kur’ân’da, beşer mahsûlü eserlerde görülen tek düzelik ve sıkıcılık yoktur. Onun âhengi biteviye olmayıp devamlı sûrette bir sesten diğerine geçer. Binlerce defa tekrar edilse usandırmaz, bilakis lezzet verir. Küçük bir çocuğun hâfızasına dahi ağır gelmez, çocuklar tarafından bile kolaylıkla ezberlenebilir. En hastalıklı ve çok az sözden bile rahatsız olan kulağa dahî hoş gelir. Kur’ân’ın, okuyanları usandırmayışının sırrı, onun kalblere azık ve gıda, akıllara kuvvet ve zenginlik, rûha su ve ışık, nefislere devâ ve şifâ olmasıdır. İnsanlar, her gün ekmek yemelerine rağmen ondan usanmazlar. Çünkü ekmek temel gıdadır. Fakat en güzel meyveyi her gün yeseler, bir müddet sonra usanırlar[112].

Osman (r.a) şöyle demiştir:

“Eğer kalbleriniz tertemiz olsaydı Allah’ın kelamına doyamazdınız”[113].

Kur’ân, hak ve hakikat, sıdk ve hidâyet olduğundan, bir de hârika bir fesâhate sâhip bulunduğundan insanlara bıkkınlık vermez, daima gençliğini, tarâvetini, halâvetini muhafaza eder. Dindar Katolik bir âilede doğup koyu bir hristiyan olarak yaşarken, Kur’ân’ın tarâveti karşısında îman eden Ahmed Garcia, şöyle anlatır:

“…Patagonya ormanlarının içindeki bir araştırma merkezinde arkadaşım Pablo ile birlikte teknisyen olarak çalışıyorduk. Pablo bir gün «Kur’ân’da Matematiksel Mûcizeler» isimli bir makale getirdi ve bana; «Oku, ilgini çekeceğine eminim!» dedi. Makalede Fâtiha Sûresi’nin meali ve Portekizce okunuşu vardı. «Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemin» âyetini tekrar tekrar okumaktan kendimi alamıyordum, sonra mealini okudum: «Hamd olsun Âlemlerin Rabbi’ne!» Bir an zâhiren sessizliğe büründüm, ancak aynı anda bâtınımda da fırtınalar koptu sanki. Yani Kur’ân ile ilk tanışmam, Allah ismine ilk aşık olmam, Kur’ân’ın ilk Sûresi’nin ilk âyet-i celilesiyle oldu. Fatiha Sûresi’nin tamamını okuduğum zaman ise o güne kadar olan tüm hayatım gözümün önünden geçti ve sanki bu 7 âyet benim tüm yaşadıklarımın özetiydi. O anki duygularımı kelimelere sığdırmam çok zor; bunu ancak o hissi yaşamış olanlar anlayabilir… Ertesi gün hemen Kur’ân-ı Kerîm’in İngilizce tercümesini buldum ve okumaya başladım. Okuduğum bir sûreyi tekrar tekrar okumak istiyordum. Ne kadar ilginç diye de kendime hayret ediyordum. Çünkü o güne kadar okuduğum hiçbir kitabı ikinci kez okumayı düşünmemiştim. İnsan bildiği bir şeyi tekrar okuyunca pek zevk almaz. Ancak Kur’ân öyle değildi, her okuyuşta ayrı bir ufuk açıyordu sanki bana. Ve şundan çok emindim ki, bu kitap yıllardır izini sürdüğüm O Yaratıcı’nın yeryüzüne yolladığı bir kitaptı!”[114].

Görüldüğü üzere Kur’ân, devamlı tâze kalarak 14 asır sonra bile insanları hayretler içinde bırakıp Allah’a teslim olmalarını sağlamaktadır.

Diğer taraftan, insanlara âit eserler ve medeniyetler ilk çıktıkları anda mükemmel olmayıp, en basitten başlayarak kemâle doğru tedrîcen yavaş yavaş gelişirler. Kur’ân medeniyeti ise, ilk doğduğu anda en mükemmel bir nizâm olarak başlamış ve zamanın geçmesiyle de eskiyip yetersiz kalmamış, bilakis her asırda yeniliğini muhafaza etmiştir. Çünkü o, asrın ihtiyacına göre konuşmakta, gelecek zamanların muhtaç olacakları ilkeleri de muhtevâsında şifreli bir şekilde barındırmaktadır. Onlar vakti geldiğinde ortaya çıkmaktadır.

Bugüne kadar dünya görüşü olarak ortaya çıkan eski-yeni pek çok ideoloji ve nizâmın, insanlığın ihtiyaçları karşısında âciz kalarak değiştiği ve çöktüğü mâlumdur. Ancak Kur’ân’ın getirdiği İslâm nizâmının, hâlâ ilk günkü canlılığıyla durduğu, insanlığın muhtaç olduğu her türlü meseleye cevap verdiği, gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm, pek çok ilmî hakîkate işâret etmiştir. Bunlar modern bilim tarafından zamanın ilerlemesiyle keşfedildikçe, Kur’ân’ın tâzeliği ve tarâveti de her defâsında bir kere daha hissedilmektedir.

 

f. Vahyin Hz. Peygamber’in Arzusuna Göre Gelmeyişi

İlk vahiyden sonra başlayan fetret döneminde ve daha sonra meydana gelen bazı hâdiselerde, Allah Rasûlü (s.a.v) vahyin gelmesini çok istemiştir. Lâkin Cebrâil (a.s) onun arzusuna göre hareket etmemiş, Allah Teâlâ ne zaman emrettiyse vahyi o zaman getirmiştir[115]. Aynı şekilde, Peygamber Efendimiz, İslâm’ı tebliğ ederken gerek müşriklerin, gerekse inatçı ehl-i kitâbın şiddetli inkârları ve maddî mânevî saldırıları karşısında, kalbini rahatlatmak için vahyin gelmesini isterdi. Ancak vahiy Allah’ın takdir ettiği vakitte ve miktarda nâzil olurdu. Peygamberimiz, bu durum karşısında sadece bir muhâtap, yani vakti ve zamanı İlahî İrade tarafından belirlenen vahyin dikkatli, uyanık, sorumlu ve sâdık bir telakkî edicisi (alıcısı) mevkiinde kalmıştır. Çoğu zaman istediği istikamette vahiy gelmemiş, gelen vahyi tebliğ etmeme gibi bir hakkı da söz konusu olmamıştır. Allah Teâlâ: “O, ğaybın bilgilerini (vahyi[116], sizden) esirgemez”[117] âyetiyle onun bu husustaki hassasiyetini ortaya koymuştur.

İbn-i Abbâs Hazretleri’nin şu rivâyeti konumuzu aydınlatan mühim bir misâldir:

Rasûlullah (s.a.v) Hz. Cibril’e:

“−Niçin yanıma daha fazla gelmiyorsun?” diye sormuştu. Bunun üzerine:

“Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir” âyeti nâzil oldu[118].

Diğer bir misâl de şudur: Kureyş müşrikleri, Nadr bin Hâris ile Ukbe bin Ebî Muayt’ı, Medine’deki yahudi hahamlarına gönderip:

“−Onlara Muhammed’i sorun; vasıflarını söyleyip sözlerini nakledin! Onlar, önceki ilâhî kitapların sahibidir. Bizde olmayan peygamber haberleri onlarda vardır” dediler…

Yahudi hahamları bu gelenlere şöyle akıl verdiler:

“−Şimdi size söyleyeceğimiz üç şeyi ona sorun! Eğer onları bilirse, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Bilemezse, bir sahtekârdır ve söyledikleri şeyleri kendi kendine uyduruyordur. Bu durumda ona istediğinizi yapabilirsiniz. Evvelâ ona çok eski zamanlarda yaşamış olan gençleri (Ashâb-ı Kehf) sorun! Onların gerçekten garip, şaşırtıcı haberleri vardır. Sonra, çok seyahat eden ve yeryüzünün doğularına, batılarına kadar giderek oraları fetheden kişiyi (Zülkarneyn) sorun! Bir de rûhu sorun!.”

Kureyşliler Peygamber Efendimiz’e gelerek bunları sordular. Rasûlullah (s.a.v) de “İnşaallah” demeyi unutarak:

“−Sorduklarınızın cevabını size yarın haber vereceğim” buyurdu. Bunun üzerine Kureyşliler yanından ayrıldılar.

Allah Rasûlü (s.a.v) 15 gün (bir rivayete göre 40 gün) bekledi fakat bu esnada Allah Teâlâ kendisine bu hususlarda vahy göndermedi, Cebrail (a.s) da yanına gelmedi. Nihâyet Mekkeliler:

“−Muhammed bize «Yarın haber vereceğim» diye vaadde bulundu. Bugün 15 gün oldu hâlâ sorduğumuz suallerden hiçbiri hakkında bize bilgi vermedi” demeye başladılar. Vahyin gelmemesi elbette Peygamber Efendimiz’i çok üzdü, Mekkelilerin konuşmaları da ona ağır geldi. Sonunda Cebrâîl (a.s) gelince Rasûlullah (s.a.v):

“–Ey Cibrîl, o kadar geciktin ki senin hakkında (artık gelmeyeceksin diye) su-i zanda bulunmaya başladım ve aynı zamanda seni özledim” buyurdu.

Cebrâîl (a.s):

“–Ben seni daha çok özledim, fakat ben vazîfeli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem” dedi.

Cebrâil (a.s), Allah Teâlâ’dan Kehf Sûresi’ni getirmişti. Bu sûrede inkârcıların sorduğu gençlerin ve çok seyahat eden zâtın haberi ile müşriklerin söylediklerine üzüldüğü için Allah Rasûlü’ne bir itâb vardı. O esnâda bir de:

“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir ve size ilimden çok az bir şey verilmiştir” âyeti nâzil oldu[119].

Aynı şekilde Kıble’nin Kudüs’ten Kâbe cihetine döndürülmesini emreden vahiy de Efendimiz’in istediği zaman inmemiştir. Allah Rasûlü (s.a.v), bu vahyi bekliyor ve yüzünü semâya çeviriyordu. Zira Kâbe, İbrahim (a.s)’ın kıblesiydi ve Arapları îmâna daha fazla teşvik ederdi. Çünkü Araplar Kâbe ile iftihar ediyor, onu ziyaret ederek tavaf ediyorlardı. Bir de müslümanlar Kâbe’ye dönmek sûretiyle yahudilere benzemekten kurtulacaklardı[120]. Ancak on altı[121] ya da on yedi ay gibi uzun bir süre bekledikten sonra kıble, pek çok hikmete binâen Kâbe istikametine çevrildi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünü semâya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Artık müsterih ol, işte memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi çevir yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru!..”[122].

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v), İfk Hâdisesi’nde, bir aya yakın dehşet verici bir sıkıntı içinde beklemiş, hayatının en zor zamanlarını geçirmişti. Zira âilesinin iffet ve nâmûsuna iftirâ edilmişti. Efendimiz (s.a.v) bu zor durumdan bir an evvel kurtulmak istiyor, bunun için de hâdiseyi aydınlatıcı bir beyâna şiddetle ihtiyaç duyuyordu. Ancak vahiy, Allah Rasûlü’nün istediği zaman değil, Allah’ın dilediği zaman geldi; çünkü O’nun iradesine bağlı idi[123].

Kur’ân’daki itâb âyetlerini de bu meyanda düşünmek mümkündür[124]. Abese sûresinin baş tarafındaki itab âyetleri konumuz açısından çarpıcı bir misaldir. Âmâ olan Abdullah bin Ümm-i Mektûm (r.a) bir gün Peygamber Efendimiz’in yanına gelip:

“–Ey Allah’ın Rasûlü beni irşâd et!” diye talepte bulunmuştu. O esnâda Rasûlullah (s.a.v) müşriklerin ileri gelenlerinden biri ile ilgileniyor, ona İslâm’ı anlatıyordu. Bu sebeple İbn Ümm-i Mektûm’a cevap veremedi. Sahâbî talebinde ısrar ediyor, Allah Rasûlü (s.a.v) ise onun talebini tehir ederek, müşriğe dönüyor:

“–Söylediklerimde bir beis görüyor musun?” diye iknâ etmeye çalışıyordu. Müşrik de bir beis görmediğini söylüyordu. İşte bu hâdise üzerine Âbese sûresindeki itâb âyetleri nâzil oldu[125].

Bir keresinde Allah Rasûlü (s.a.v), Zeyneb bint-i Cahş’ın yanında biraz fazlaca kalmış ve orada bal şerbeti içmişti. Hz. Âişe ile Hz. Hafsa anlaşarak Rasûlullah (s.a.v) yanlarına geldiğinde:

“−Sende meşe ağacı zamkının kokusu var, ondan mı yedin?” dediler. Kötü kokuları hiç sevmeyen Rasûlullah (s.a.v) de:

“–Hayır, Zeyneb bint-i Cahş’ın yanında bal şerbeti içtim, bir daha asla içmeyeceğim” buyurdu. Bunun üzerine:

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızâsını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çokça mağfiret ve merhamet edendir”[126] âyet-i kerîmesi nâzil oldu[127].

Aynı şekilde Bedir Harbi sonrasında esir alınan müşriklere yapılan muâmele üzerine de itab âyetleri nâzil oldu[128].

Yine, Efendimiz’in Hz. Zeyneb ile evlenmesini konu alan Ahzab Sûresi’nin 37-39. âyetleri de bu mevzûda ele alınabilir. Hz. Âişe (r.a):

“Eğer Allah Rasûlü kendisine inen vahiyden bir şey gizleseydi şu âyeti gizlerdi.” diyerek Ahzâb Sûresi’nin itâb ihtivâ eden otuz yedinci âyetini zikretmiştir[129].

Yine Âişe (r.a) şöyle demiştir:

“Kim Rasûlullah’ın Allah’ın kitâbından bir şeyi gizlediği zannına kapılırsa Allah’a en büyük iftirâyı atmış olur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«Ey Rasûl! Rabbinden sana inen vahiyleri tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun risâletini yerine getirmiş olmazsın! Allah seni insanlardan koruyacaktır. Emin ol ki Allah, kâfirleri murâdlarına erdirmeyecektir!»[130].

Burada şuna da temas etmek gerekir ki, itab vâki olan durumlar dikkatle incelendiğinde şu görülür:

Rasûlullah (s.a.v), mübah olan iki durumdan dâimâ muhâtaplarının hidâyetine, insanlara merhamete ve düşmanların kalplerini kazanmaya en müsait olduğunu düşündüğü tarafı tercih etmiştir. Bu tercihleri neticesinde itâba mâruz kaldığı durumlarda, açık bir emir olmadığı için isâbet edememiş bir müctehid veya evlâ olanı terk eden bir kişi mevkiindedir. Dolayısıyla mâzurdur ve ictihadının karşılığında sevabını alır[131].

Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşıldığı üzere vahiy tamâmen Allah’ın irâdesiyle inmiş, çok defâ Hz. Peygamber’in arzu ettiği zaman ve muhtevâda gelmemiştir. Bazen de Allah Rasûlü’nü azarlayıcı ve îkâz edici mâhiyette gelmiştir. Rasûlullah (s.a.v) de kendisine gelen vahiyden bir tek harfi bile gizlemeden olduğu gibi insanlığa nakletmiştir. İşte bu durum, Kur’ân’ın ilâhî menşe’li olduğunu ve beşerin ortaya koyduğu eserlere benzemediğini göstermektedir. Çünkü insanlar, ihtiyaç duydukları şeyi istedikleri anda söyleyiverirler ve onların eserlerinde kendileri ile alâkalı bu tür hitâb ve itâbları bulmak mümkün değildir.

 

g. Hukuk Nizâmı Yönüyle Mûcize Oluşu

Kur’ân-ı Kerîm’de, hukukçuların müstağnî kalması mümkün olmayan köklü bir kanun koyma metodu ile birlikte insanların maslahatı için zarurî ve mühim hükümler mevcuttur. Kur’ân’ın bu husûsiyeti, asırların geçmesiyle birlikte kuvvetlenerek devam etmektedir. Bu, onun teşrî‘î yani kanun koyma yönünden mûcize olduğunu gösterir.

Kur’ân’ın ihtivâ ettiği hükümler, zamanın ilerlemesine rağmen her devrin ihtiyaçlarına uygundur. Bu hükümlerin, insaf ehli tarafından tenkid edilecek hiçbir yeri yoktur. Diğer kanunlar tarafından halli çok zor olan meseleleri İslâm kolayca çözüverir[132] ve getirdiği hükümler çok büyük hikmetler taşır[133].

Buna rağmen bir de bu muhteşem hukuk nizâmı, diğerlerine nazaran çok kısa sürede zirveye ulaşmıştır. Şu saydığımız hususları beşerî kanunlarda bulmak mümkün değildir. Biz ise burada daha çok, İslâmî hukuk nizâmının son derece kısa bir sürede tamamlanıp bu zaman zarfında insanları ahlâkın zirvesine çıkarmasındaki mûcizevî yöne ağırlık vereceğiz.

Toplumların hayatında kanun ilk başta tam mânâsıyla tekâmül etmez. Hiçbir cemiyet ilk önce mütekâmil bir kanunî yapı tesis edip daha sonra yükselerek medeniyet seviyesine çıkmaz. Kültür ve medeniyet seviyesi yavaş yavaş yükseldikçe toplumun kanunî yapısı da oturmaya ve gelişmeye başlar. Sosyoloji âlimleri ve hukukçular, bu konuda ittifâk hâlindedir. Ancak Arap yarımadasında durum bu ittifakın aksine olmuştur. İlim, medeniyet ve kültürden nasîbi olmayan ümmî bir toplum içinden birden bire mütekâmil bir kanun zuhûr etmiş; medenî hukûku, ahvâl-i şahsiyeyi, devletlerarası hukûku, harp ve barış ahkâmını… en güzel ve en sağlam şekilde ortaya koymuştur.

Tarihin şehâdetiyle sabittir ki hiçbir teşrîî hüküm ve açıklama, Kur’ân’dakiler kadar tesirli, geçerli, gündemde ve insanlık için hayırlarla dolu olamamıştır. Bu hususta inceleme yapan müsteşrikler, böyle mûcizevî bir durumu izâh edebilmek için muhtelif yollara başvurdular. Önce onun, Roma hukukundan iktibas edildiğini iddia ettiler. Böyle bir faraziye ile o zamanki Arap Yarımadası’nın durumu arasında hiçbir alâkanın olmadığını görünce, yahudi şeriatinden alındığını söylediler. Bunu da inandırıcı bulmayınca “Hammurâbî kanunlarından muktebes olabilir” dediler. Bütün bunlar hakikati kabul etmekten kaçışın tezâhürleridir[134].

Hakikat şudur ki Kur’ân-ı Kerîm, o tarihe kadar hiçbir dinin, hiçbir medenî teşekkülün ortaya koyamadığı adâlet ve medeniyet esaslarını tebliğ etmiştir. En bedevî ve ibtidâî bir muhitte, İslâm gibi yüksek bir medeniyetin ilk olarak ve kısa sürede ortaya konulması, hiç şüphesiz bir mûcizedir. Bu muhteşem medeniyetin, tahsil görmemiş ve okuma yazma bilmeyen bir ümmî tarafından inşâ edilmesi ise daha büyük bir mûcizedir. Müfessir Kâsımî şöyle der:

“Allah Teâlâ, Arap ümmetini tedrîcî olarak yirmi üç senede terbiye edip yetiştirmiştir. Bu seviyede bir gelişme, normal şartlarda diğer toplumlar için, ictimâî âmiller vâsıtasıyla ancak birkaç asırda tamamlanabilir…”[135].

Nitekim Ashâb-ı Kehf’in mücâdele ettiği insanların değişip inançlı bir toplum hâline gelebilmesi, üç asırda anca gerçekleşebilmiştir[136].

Mustafa Öztürk de, Kur’ân’ın i‘câzının daha ziyâde, Ümmî Peygamber’in dilinden şifâhî olarak tebliğ ve tebyin edilen bir mesajın, yirmi üç sene gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde, gerek şahsî gerekse ictimâî sahada gerçekleştirmiş olduğu tevhid merkezli fevkalâde dönüşümde aranması gerektiğini söylemektedir[137].

İslâm’ın getirdiği hukûkî prensiplerden sadece müslümanlar değil bütün insanlık istifâde etmiştir. Onun nûru her tarafa yayıldıktan sonra, dünya üzerinde bir uyanış devri başlamış ve adâlet, medeniyet gibi hisler harekete geçerek yükseliş kaydetmiştir. Kur’ân’ın adâlet ve hürriyet prensiplerini gören La Fayette (v. 1834) hayretler içinde kalarak:

“Ey şanlı Arap, aşkolsun sana! Adâletin tâ kendisini bulmuşsun!” diye haykırmıştır[138].

İslâmî hassâsiyete sahip olmayan bir hukuk profesörünün şu îtirâfı da oldukça mânidârdır:

“Hukukçular bir konuyla ilgili kânun maddelerini aynı başlık altında topluca zikrederler. Buna rağmen sayfanın başında zikrettikleri bir hükümle aynı sayfa içinde tenâkuza düştükleri çok olur. Kur’ân-ı Kerîm’de ise bir konuyla ilgili hükümler yerine göre farklı sûrelerde zikredilir. Buna rağmen onda hiçbir tenâkuz yoktur.”


[1] Rummânî (v. 384/994), en-Nüket, s. 101.

[2] Hattâbî (v. 388/998), Beyânü i’câzi’l-Kur’ân, s. 24, 64. Suyutî, el-İtkân, IV, 14-16.

[3] Bâkıllânî (v. 403/1012), İ’câzü’l-Kur’ân, s. 50-68.

[4] Cürcanî (v. 471/1078), Delâilü’l-i’câz, s. 17 vd.

[5] Suyutî, a.g.e, IV, 9.

[6] Kadı Iyâz (v. 544/1149), Şifâ, I, 227-247.

[7] Râfiî, İ’câzu’l-Kur’ân, s. 131 vd.

[8] Zerkânî, Menâhilü’l-irfân, II, 332-412.

[9] Suyûtî, Mu’tereku’l-akrân, I, 3.

[10] Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 174.

[11] Sâmerrâî, Lemesâtün beyâniyye, s. 5, 8; Kılıç, Sâdık, Kur’ân: Dildeki Sonsuz Mu’cize, s. 222.

[12] Şâtıbî, el-Muvâfakât, III, 376-377. Âlimlerin i’câz hakkındaki görüşlerini daha geniş bir şekilde görmek için bkz. Suyûtî, el-İtkân, IV, 7-20; Abbâs, İ’câz, s. 37-160; Karaçam, Sonsuz Mûcize, s. 144-145, 383-386; Hacımüftüoğlu, Kur’ân’ın Belâğatı, s. 109, 150-163.

[13] İbrâhîm, 4.

[14] en-Nahl, 103; eş-Şuarâ, 195.

[15] Yıldırım, “Kur’ân” md., DİA, XXVI, 394.

[16] el-Hicr, 94.

[17] Kâdî Iyâz, Şifâ, trc. M. Yaşar Kandemir, İstanbul 2012, I, 551; Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, İstanbul 1976, I, 82.

[18] Zemahşerî, Esâsü’l-belâğa, s. 351, “صدع” maddesi.

[19] Yûsuf, 80.

[20] Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 551; İbn-i Aşûr, I, 107; Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e, I, 82.

[21] Rummânî, en-Nüket, s. 69-70.

[22]Suyûtî, el-İtkân, IV, 10-11; Yıldırım, “Kur’ân” md., DİA, XXVI, 395; .

[23] Şensoy, Sedat, “Nazmü’l-Kur’ân” md, DİA, XXXII, 464.

[24] Bûtî, Ravâi‘, s. 135-136.

[25] Bkz. Bûtî, Ravâi’, s. 136-137; Taşköprülüzade, Mevzuâtü’l-Ulûm, II, 849.

[26] Bûtî, a.g.e, s. 140.

[27] Hattâbî, Beyân, s. 24.

[28] İbn-i Âşûr (v. 1973), I, 104, (Mukaddime).

[29] Yûsuf, 31.

[30] Bûtî, Ravâi’, s. 142.

[31] Bûtî, a.g.e, s. 142.

[32] Râfiî, İ’câzü’l-Kur’ân, s. 64. Kur’ân’ın, kelimeleri kendine mahsus bir yapıda kullanması hakkında bkz: Sâmirrâî, et-Ta’bîru’l-Kur’ânî, s. 16 vd.; a.mlf., Belâğatü’l-kelimeti fi’t-ta’bîri’l-Kur’ânî, Ammân 1429/2008.

[33] Abese, 33-37.

[34] el-Meâric, 11-16.

[35] Sâmirrâî, Lemesâtün beyâniyye, s. 193-197.

[36] “İki cennetin de meyvesinin devşirilmesi yakındır.” (er-Rahmân, 54)

[37]Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir.” (el-En‘âm, 28)

[38] “Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın.” (el-Ankebût, 48)

[39] İzzüddîn bin Abdi’s-Selâm, el-İşâratü ile’l-îcâz fî ba‘di envâi’l-mecâz, s. 204-206.

[40] İbn-i Esîr, en-Nihâye, II, 272.

[41] el-A’râf, 57. Aynı şekilde bkz: el-Furkân, 48; en-Neml, 63; er-Rûm, 46.

[42] Âl-i İmrân, 117. Ayrıca bkz: el-Ahkâf, 24; el-Hâkka, 6; ez-Zâriyât, 41; el-İsrâ, 69; İbrâhim, 18; el-Hacc, 31.

[43] Yûnus 10/22.

[44] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XI, 171/11533; Heysemî, no: 17126.

[45] Zümer, 21; İbrahim, 52.

[46] Talak, 12.

[47] Kasas, 38.

[48] Râfiî, İ’câzü’l-Kur’ân, s. 190-192.

[49] el-A’râf, 133.

[50] Râfiî, İ’câzü’l-Kur’ân, s. 192-193.

[51] Hûd, 31.

[52] Nuh, 22.

[53] Sad, 5.

[54] Cevdet Bey, Tefsir Usulü ve Tarihi, s. 87; Kitabü’l-Eğânî’de bu mısraların, “E tezderî yâ Muhammed, Ene min kubbâri’l-Arab, Hâzâ şey’un ucâb” şeklindeki bir başka rivâyeti mevcuttur.

[55] Misaller için bkz. Abbâs, İ’câz, s. 165, 193-206; Hâlidî, el-Beyân, s. 151-153.

[56] Bkz. Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım, Külliyât -Dînî ve İctimâî Makâleler-, İstanbul 1336, s. 29-31.

[57] Bkz. Süyûtî, el-İtkân, IV, 13; İbn-i Âşûr, I, 107 (Mukaddime).

[58] Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 177.

[59] Kılıç, Kur’ân: Dildeki Sonsuz Mu’cize, s. 75.

[60] Kılıç, a.g.e, s. 76.

[61] Nursî, Külliyât (29. Mektup), I, 535, sadeleştirerek ve tasarrufla alınmıştır.

[62] Bkz. Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 179-180.

[63] En mühimi de bu Kur’ân tefsirlerinin yoğun bir ilgiye mazhar olmasıdır. Nitekim J.J.G. Jansen, Mısır’da modern tefsirler yanında Celaleyn, Keşşâf gibi klasik tefsirlerin de 14 yılda ortalama 7 baskı yaptığını, bir batı başkentinde ise 50 yıl içinde bile üç kez baskı yapan İncil tefsiri bulmanın oldukça zor olduğunu bildirir (Jansen, J.J.G., Kur’ân’a Yaklaşımlar, s. 49-50).

[64] Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 180.

[65] Bu konuda tafsilat için bkz. Hatip, Kur’ân ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 401-411.

[66] Kılıç, Kur’ân: Dildeki Sonsuz Mu’cize, s. 77-78.

[67] Kılıç, a.g.e, s. 78.

[68] M. Hamidullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi (Le Saint Coran’ın giriş kısmı), s. 23.

[69] Hâlidî, el-Beyân, s. 321-325.

[70] Hâlidî, el-Beyân, s. 234; Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’ân”, DİA, XXI, 405.

[71] Âl-i İmrân, 44.

[72] Yûsuf, 102.

[73]Hûd, 49.

[74] Fussılet, 53.

[75] Yıldırım, Suat, Kur’ân-ı Kerîm ve Fennî Keşifler, s. 11.

[76] er-Rûm, 2-5.

[77] el-Kamer, 45.

[78] el-Feth, 27.

[79] en-Nasr, 2.

[80] et-Tevbe, 33; el-Feth, 28; es-Saff, 9.

[81] el-Feth, 16, 27.

[82] el-Bakara, 23-24.

[83] el-Hicr, 10.

[84] el-En’âm, 65.

[85] Yûnus, 92.

[86] Bazı misaller için bkz. Yûsuf el-Hâc Ahmed, Mevsûatü’l-i’câzi’l-ilmî fi’l-Kur’âni’l-Kerîm ve’s-sünneti’l-mutahhara, s. 20-24.

[87] el-Bakara, 94-96.

[88] en-Nahl, 8.

[89] el-Mâide, 64.

[90] el-A’râf, 167-168.

[91] Bûtî, Ravâi’, s. 152.

[92] Yâsîn, 68.

[93] en-Nisâ, 78.

[94] en-Mü’minûn, 18.

[95] el-İsrâ, 85.

[96] ez-Zuhruf, 32.

[97] İbn-i Âşûr, I, 104, (Mukaddime).

[98] Sebe’, 6.

[99] Yûnus, 39.

[100] Alûsî, Rûhu’l-meânî, XI, 119-120, (Yûnus, 39).

[101] Fâtır, 28.

[102] Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 251-253.

[103] Yıldırım, “Kur’ân” md., DİA, XXVI, 397.

[104] Sâd, 88. Kur’ân ve ilim mevzuunda tafsilât için bkz. Dr. Maurice Bucaille, La Bible le Coran et la science: les ecritures saintes examinees a la lumiere des connaissances modernes, Paris: Seghers, 1980 (The Bible, the Qur’an and science, trc. Alastair D. Pannell, Karaçi, t.y.); Afzalurrahman, Quranic Sciences, London 1981; Prof. Dr. Ömer Çelik, Tek Kaynak İki Irmak: Kur’ân’dan Teknolojik Yansımalar, İstanbul 2009; Osman Nûri Topbaş, Rahmet Esintileri (Genişletilmiş yeni baskı), İstanbul 2008 (http://www.islamiyayinlar.net/content/view/106/8/); İmaduddin Halil, “The Qur’an and Modern Science: Observations on Methodology”, The American Journal of Islamic Social Sciences, 1991, Vol. 8, No. 1, s. 1-13; Prof. Dr. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, İstanbul 1996.

[105] Osman Nûri TOPBAŞ, Rahmet Peygamberi’nden RAHMET ESİNTİLERİ ve Kur’ân Mûcizesi, İstanbul 2009, s. 230.

[106] Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 199.

[107] en-Nûr, 35.

[108]Taberî, XVIII, 186,; Râzî, et-Tefsîru’l-kebîr, XXIII, 202, (en-Nûr, 35); Çelik, “Nûr Kavramı”, s. 156-159.

[109] el-Mâide, 15.

[110] el-Cinn, 1.

[111] Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân, 14; Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân, 1.

[112] Nursî, İşârât, s. 31.

[113] Beyhakî, el-Esmâ ve’s-sıfât, s. 243; Ali el-Müttakî, Kenz, II, 287/4022.

[114] Garcia, Ahmed, “Anladım ki Kalbimin Gıdası Zikirdir”, Altınoluk, İstanbul, Mayıs 2006, sy. 243, s. 51-52.

[115] Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, sadece sıkıntılı zamanlarında değil, her zaman vahyin inmesiyle çok sevinir, Cenab-ı Hak’la bir bağlantısı olduğu için mesrûr olurdu. (Bkz. Buhârî, Tefsir, 19/2; Tirmizî, Tefsir, 19/3157; Zerkânî, Menâhil, I, 53) Hatta ashab-ı kiram da vahyin gelmesini çok ister, gelen vahiylerle huzûr, saâdet ve kuvvet bulurlardı. (Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 103)

[116] Ebu’s-Suûd, IX, 119, (et-Tekvîr, 24).

[117] et-Tekvîr, 24.

[118] Meryem, 64; Buhârî, Tefsir, 19/2; Bed’ü’l-Halk 6; Tevhid 28; Tirmizî, Tefsir, 19/3157. Ayrıca bkz. Kurtubî, XI, 128, 129.

[119] el-İsrâ, 85. Bkz. Taberî, XV, 238-239, (el-İsrâ, 85); Râzî, XXI, 204, (Meryem, 64).

[120] Ebu’s-Suûd, I, 174, (el-Bakara, 144).

[121] Ebu’s-Suûd, I, 174, (el-Bakara, 144).

[122] el-Bakara, 144. Buhârî, İman, 30; Tefsir, 2/12, 18; Salât, 31; Müslim, Mesâcid, 11; Nesâî, Kıble, 1, Salât, 22; İbn-i Sa’d, I, 241-242.

[123] Bkz. en-Nûr, 11-21; Buhârî, Şehâdât, 15, 30; Hibe 15; Cihad 64; Megâzi 11, 34; Tefsir, 12/3; 24/6, 11; Eyman 18; İ’tisan 28; Tevhid 35, 52; Müslim, Tevbe 56.

[124] Bu hususta tafsilat için bkz. Matrafî, Uveyyid bin Ayyâd, Âyâtü’l-itâbi’l-Mustafâ (s.a.v) fî dav’i’l-ismeti ve’l-ictihâd, Mekke-i Mükerreme 2005; Demireşik, Ömer Faruk, İtab Âyetleri Işığında Hazreti Peygamber’in Dindeki Yeri ve İsmeti, (Yayınlanmamış Y.L. Tezi, M.Ü.S.B.E, 2003); Gezgin, Ali Galip, Kur’ân’da Hz. Peygamber’e Yapılan Uyarılar, Isparta 2003.

[125] Bkz. Tirmizî, Tefsir, 80/3331; Muvatta’, Kur’ân, 8.

[126] et-Tahrîm, 1.

[127] Buhârî, Talâk, 8; Müslim, Talâk, 20.

[128] Bkz. el-Enfâl, 67-68; Müslim, Cihâd, 58; Ebu Davud, Cihad, 120/2690; Tirmizî, Siyer, 18/1567; Tefsîr, 8/3084; Ahmed, I, 30-31, 247, 383-384; Vâkıdî, I, 107; İbn-i Sa’d, II, 22.

[129] Tirmizî, Tefsir, 33/9.

[130] el-Mâide, 67; Müslim, Îmân, 287.

[131] Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 223.

[132] Zeyn, Mahmud Ahmed, el-Kur’ânü İ’câzün teşrî’iyyün müteceddid, s. 30.

[133] Bunun bazı misalleri için bkz. Yûsuf el-Hâc, Mevsûatü’l-i’câzi’l-ilmî, s. 59-60.

[134] Bûtî, Ravâi’, s. 153-155.

[135] Kâsımî, Mehâsinü’t-Te’vîl, II, 219. Kur’ân-ı Kerîm, fıkhî hükümlerin bir kısmını tedrîcen ortaya koymuştur. Bu husustaki bir kısım misaller için bkz. Prof. Dr. Ömer Çelik, Dr. Mustafa Öztürk, Dr. Murat Kaya, Üsve-i Hasene, II, 50-56 (www.usveihasene.com); Güngör, Kur’ân Tefsirinde Fıkhî Tefsir Hareketi, s. 38-44.

[136] Bkz. el-Kehf, 25.

[137] Öztürk, Mustafa, Kur’ân Dili ve Retoriği, s. 172, 175.

[138] Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 289

%d bloggers like this: