E. SELÂMLAŞMA ÂDÂBI

August 26, 2013 in Üsve-i Hasene 1

“Bir selâm ile selâmlandığınız zaman, ondan daha güzeli ile selâmı alın veya aynıyla karşılık verin!”

en-Nisâ 4/86

İslâm dîninin mü’minler arasında tesis etmeye çalıştığı muhabbet ve ihtiram vâsıtalarından biri de selâmlaşmaktır. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu husûsu şöyle ifâde etmiştir: “Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir işi size haber vereyim mi: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)

Selâm kelimesi, dünya ve âhiret sıkıntılarından kurtulmak ve esenliğe kavuşmak anlamına gelmektedir. Binâenaleyh mü’minler selâmlaşırken birbirlerinin dünya ve âhiret mutluluğunu istemektedirler. Yukarıda zikredilen hadis-i şerîfin bildirdiğine göre selâmlaşma, huzur ve sukûnun kaynağı sayılan îmân ve muhabbet gibi iki hakikatin mevcudiyetiyle çok yakından alâkalıdır. Aynı zamanda “es-Selâm” Allâh’ın güzel isimlerinden biridir. Yani O, her çeşit noksandan sâlim olan, kullarını her türlü tehlikelerden selâmete çıkaran ve cennetteki bahtiyar kullarına selâm verendir.

Selâm, Müslümanlar arasında bir parola niteliği taşımaktadır. Nitekim âyet-i kerîme’de; “Size selâm verene «sen mü’min değilsin.» demeyin!” (en-Nisâ 4/94) buyrularak söz konusu duruma işâret edilmektedir. Ayrıca dünyada mü’minlerin birbirlerine verdiği selâmın âhirette de câri olacağı, hatta Allâh Teâla ve melekler tarafından kendilerine selâm verileceği anlaşılmaktadır. Mevzuyla alâkalı bazı âyet-i kerimelerde şöyle bildirilmiştir: “Onlar orada (cennette) boş bir söz işitmezler; ancak «selâm» sözünü işitirler.” (Meryem 19/62)

Onlara çok merhametli Rabb’den bir de selâm vardır.” (Yâsîn 36/58)

“Melekler bütün kapılardan yanlarına girerler ve; «Sabrettiğinizden dolayı size selâm olsun!…» derler.” (er-Ra‘d 13/23-24)

Allâh Resûlü’nün sünnetine göre “es-selâmü aleyküm” yahut “es-selâmü aleyke” gibi ifâdelerle selâm verilmekte, “ve aleykümü’s-selâm” yahut “ve aleyke’s-selâm” şeklinde de mukâbelede bulunulmaktadır. Ayrıca bu tâbirlerin sonuna “ve rahmetullâhi ve berekâtüh” ziyâdesinin getirildiği de görülür. Diğer dinlere mensup kavimlerin selâmları ise genellikle bazı işaretlerledir. Meselâ hıristiyanların selâmı elini ağzına koymak, yahudilerinki parmakla işaret etmek veya baş eğip bel kırmak, mecusilerinki eğilmek şeklindedir. Câhiliye Arapları ise selâmlarında “sabahınız hayır olsun”, “sabahınız aydın olsun”, “akşamınız hayır olsun” gibi ifâdeler kullanırlardı. Doğrusu bunlarla günümüzde kullanılan “günaydın”, “tünaydın” gibi sözler arasında bir benzerlik vardır. Gerçi söz konusu tabirler çirkin bir muhtevaya sâhip değildir. Ancak bunlar, İslâm’ın emrettiği selâmın yerini tutması mümkün olmayan ifâdelerdir. Müslümana yaraşan ise Fahr-i Kâinât Efendimiz’in getirdiği selâmlaşma şekil ve âdâbına uymaktır.

Dînimizde, kimin kime ve neye göre selâm vereceği Peygamber Efendimiz tarafından şöyle açıklanmıştır:

“Küçük olan büyüğe, binitli olan yaya yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olanlar da çok olanlara selâm vermelidir.” (Buhârî, İsti’zân, 5-6)

Aynı derecede ve yaştaki insanlar karşılaştıklarında, hangisi önce selâm verirse o daha kazançlı çıkar. Hadis-i şerifte önce selâm verenin daha faziletli olacağı şöyle ifâde edilmiştir; “İnsanların Allâh katında en makbûlü ve O’na en yakın olanı, önce selâm verendir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 133)

Mü’minlerin bulunduğu bir meclise giren kimse, orada bulunanlara selâm verdiği gibi söz konusu meclisten ayrılırken de selâm vermelidir. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır:

“Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 139)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in sünnetinde tavsiye edildiği gibi, Müslüman bir beldede dolaşan kimsenin tanıdığı ve tanımadığı herkese selâm vermesi gerekir. Nitekim birbirini tanımayan iki mü’min arasında anlaşma ve kaynaşma, öncelikle selâmlaşma vâsıtasıyla sağlanır. Çünkü her ikisi de selâm sâyesinde en büyük müşterekte, din kardeşi olma bahtiyarlığında buluşurlar. Bu sebeple bütün Müslümanlara selâm vermek, Efendimiz’in bir çok hadislerinde teşvik edilmiştir. Abdullah bin Amr bin Âs -radıyallâhu anhümâ-’nın haber verdiğine göre bir adam, Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e:

– İslâm’ın hangi özelliği daha hayırlıdır, diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“– Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir.” buyurdu. (Buhârî, Îmân, 20)

Abdullah bin Ömer’den gelen bir rivâyette de Peygamberimiz; “Selâmı yayınız, fakir ve yoksulları doyurunuz, böylelikle Azîz ve Celîl olan Allâh’ın size emrettiği şekilde kardeşler olunuz.” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Et‘ime, 1)

Nüfusu yoğun olmayan ve halkının hemen tamamı Müslüman olan yerlerde selâmlaşmada zorluk çekilmeyebilir. Ancak nüfusu kalabalık olan ve gayr-i müslimlerin çokça bulunduğu yerlerde her rastlanılan kimseye selâm vermek pek mümkün gözükmemektedir. Bununla birlikte yine de kişi, ikâmet ettiği veya çalıştığı çevrelerde tanıdık veya tanımadık şahıslara imkân nisbetinde selâm vermek sûretiyle sünnetin îfâ edilmesine gayret göstermelidir.

Selâmın yayılması için en küçük imkânlardan bile istifâde edilmelidir. Karşılaşma kısa mesâfe ve zamanlarda dahî olsa selâmın tekrar edilmesinde tembellik ve ihmâl gösterilmemelidir. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur; “Sizden biriniz din kardeşine rastladığında ona selâm versin. Eğer ikisinin arasına ağaç, duvar veya taş girer de tekrar karşılaşırlarsa, tekrar selâm versin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 135)

Selâm verildiğinde elden geldiği kadar daha güzel bir şekilde veya ayniyle muakâbelede bulunulmalıdır. Mesela “selâmün aleyküm” diyen bir kimseye “ve aleyküm selâm ve rahmetullâhi ve berekâtüh” gibi ziyadeli ifâdelerle veya en azından “ve aleyküm selâm” diye karşılık verilmelidir. Âyet-i Kerîme’de; “Bir selâm ile selâmlandığınız zaman, ondan daha güzeli ile selâmı alın veya aynıyla karşılık verin. Şüphesiz Allâh her şeyin hesabını hakkıyla yapandır.” buyrulmaktadır. (en-Nisâ 4/86) Ayrıca âlimler de bu âyete istinaden selâm vermenin sünnet, almanın ise topluluğa farz-ı kifâye, tek kişiye farz-ı ayn olduğunu belirtmişlerdir.

Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-’den rivâyet edildiğine göre, Habîb-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allâh Teâlâ Âdem -aleyhisselâm-’ı yaratınca ona:

«– Git şu oturmakta olan meleklere selâm ver ve senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini de güzelce dinle; çünkü senin ve neslinin selâmı bu şekilde olacaktır!» buyurdu. Hz. Âdem meleklere:

– es-Selâmü aleyküm, dedi. Melekler:

– es-Selâmü aleyke ve rahmetullâh, karşılığını verdiler. Onun selâmına “ve rahmetullâh”ı ilâve ettiler.” (Buhârî, Enbiyâ, 1)

Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle dedi:

Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bana:

“– Şu zât Cibrîl -aleyhisselâm-’dır, sana selâm ediyor.” buyurdu. Ben de:

– Ve aleyhi’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtüh, dedim. (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 6)

Ayrıca “selâmun aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh” diye ziyâdeli bir şekilde selâm alıp vermeye daha fazla ecir verilmektedir. İmrân bin Husayn -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatıyor:

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e bir adam geldi ve:

– es-Selâmü aleyküm, dedi. Efendimiz onun selâmına aynı şekilde karşılık verdikten sonra adam oturdu. Allâh Resûlü:

“– On sevap kazandı.” buyurdu. Sonra bir başka adam geldi, o da:

– es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh, dedi. Peygamberimiz ona da verdiği selâmın aynıyla mukâbelede bulundu. O kişi de yerine oturdu. Resûl-i Ekrem:

“– Yirmi sevap kazandı.” buyurdu. Daha sonra bir başka adam geldi ve:

– es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh, dedi. Fahr-i Kâinât o kişiye de selâmının aynıyla karşılık verdi. O kişi de yerine oturdu. Efendimiz onun hakkında da:

“– Otuz sevap kazandı.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 131-132)

Bir kimse başka mekân ve evlere girdiğinde selâm verdiği gibi, kendi evine girerken ailesine ve çocuklarına da mutlaka selâm vermelidir. Çoluk çocuğuna bu husûsta cimri davranmamalıdır. Enes -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bana:

“Yavrucuğum! Kendi ailenin yanına girdiğinde onlara selâm ver ki sana ve ev halkına bereket olsun.” buyurdu. (Tirmizî, İsti’zân, 10) Âyet-i kerîmede de; “Evlere girdiğiniz zaman, Allâh tarafından mübârek ve güzel bir hayât temennîsi olarak kendinize (ve orada bulunanlara) selâm veriniz!” buyrulmaktadır. (en-Nûr 24/61) Hatta bu âyete göre evde kimse olmasa bile eve giren şahsın kendi kendine selâm vermesi gerekmektedir. Böyle bir durumda verilecek selâm da “es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” şeklinde olacaktır. (Muvatta, Selâm, 8)

Müslüman olmayanlarla karşılaşıldığında onlara selâm verilmemesi, onlar selâm verdiklerinde ise; “ve aleyküm” diye mukâbelede bulunulması gerekmektedir. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-; “Yahudi ve hıristiyanlara öncelikle siz selâm vermeyin!” buyurmuştur. (Müslim, Selâm, 13) Yine sahâbe-i kirâm Peygamber Efendimiz’e:

– Kitap ehli olanlar bize selâm veriyorlar, onların selâmını nasıl alalım? diye sormuşlar, Peygamberimiz de:

“– «Ve aleyküm» deyin.” buyurmuştur. (Müslim, Selâm, 7)

Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığı şu hâdise, kâfirlere karşı takınılması gereken bu tavrın sebebini açıkça ortaya koymaktadır. O şöyle der; “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yanına bir grup yahûdî girdi ve «es-Sâmu aleyküm: Ölüm senin üzerine olsun!» dediler. Ben hemen söyledikleri cümleyi farkettim ve «es-Sâmu aleyküm ve’l-la’netü: Ölüm ve la’net sizin üzerinize olsun!» dedim. Efendimiz:

«– Yavaş ol ey Âişe! Allâh bütün işlerde rıfkla muâmele etmeyi sever!» diyerek beni îkâz edince:

– Yâ Rasûlallâh! Ne dediklerini duymadınız mı? dedim. Bunun üzerine Allâh Rasûlü:

«– Ben de zâten ‘Ve aleyküm: Bilâkis sizin üzerinize!’ demiştim.» buyurdu.” (Buhârî, Edeb, 35)

Ancak Müslümanlarla birlikte Müslüman olmayanların da bulunduğu bir gruba selâm verilebilir. Zîra Efendimiz Müslümanlar, müşrikler ve yahudilerden  müteşekkil bir grup insanla karşılaşmış ve bunlara selâm vermiştir. (Buhârî, İsti’zân, 20)

Ayrıca yanlış anlaşılma veya her hangi bir fitne korkusu olmadığında kadının erkeğe, erkeğin de kadına selâm vermesi câizdir. Nitekim Peygamber Efendimiz mescidde oturmakta olan bir grup kadını selâmlamış (Tirmizî, İsti‘zân, 9), ayrıca amcasının kızı Ümmü Hâni de Resûlullah’a selâm vermiştir. (Müslim, Müsâfirîn, 82) Yine bazı sahâbîlerin kendilerine hizmet eden yaşlı bir kadına selâm verdiklerini görmekteyiz. (Buhârî, İsti’zân, 16)

Çocuklara da selâm verilmelidir. Peygamber Efendimiz’in çocuklara selâm verdiği ve bunu ihmâl etmediği, sahâbeden gelen rivâyetler arasındadır. Meselâ çok küçük yaşlardan itibaren uzun bir süre Efendimiz’in hizmetinde bulunmuş olan Enes -radıyallâhu anh-, çocuklara rastladığı zaman onlara selâm verir ve “Resûlullah böyle yapardı.” derdi. (Buhârî, İsti‘zân, 15)

Genel olarak selâm verilmemesi gereken birtakım durumlar vardır ki bunları şöyle sıralayabiliriz.

– Büyük veya küçük abdest bozmakta, içki ve kumar gibi çirkin fiilleri işlemekte olanlara selâm verilmez.

– Ayrıca abdest alma, namaz kılma ve Kur’an okuma esnâsında da selâmlaşmak uygun değildir.