2. Ashâb-ı Kirâmdan Zühd Örnekleri

August 26, 2013 in Üsve-i Hasene 1

Peygamber Efendimiz’in dünyâ ve âhiret hayâtına bakışıyla ilgili bu tür söz ve tavırlarının yanı sıra, onu örnek alan güzide ashâbının nasıl bir hayâta razı olduklarını gösteren rivâyetler de oldukça mânidardır. Meselâ, onun en yakın dostu Hz. Ebûbekir, Kureyş’in önde gelen servet sâhiplerinden biri olmasına rağmen mütevâzi bir hayât sürmüştür. O, dünyâ malını en verimli şekilde kullanarak bütün varını yoğunu Allâh Resûlü’nün önüne sermiş, servetini Allâh yolunda harcamış, bilhassa İslâm’ın ilk ve en sıkıntılı yıllarında eziyet gören Müslüman köleleri satın alarak onları hürriyetine kavuşturup işkenceden kurtarmıştır. Servet sâhibi olması, zühdüne mâni olmamış, aksine o, malını gerektiği gibi kullanarak, zenginlik içinde zühdün nasıl yaşanacağını göstermiştir.

Hz. Ebûbekir, halifeliği sırasında da oldukça sade bir hayât yaşamıştır. Hatta vefatı esnâsında, kendisine ait bir arâzi parçasının satılarak hilâfeti müddetince maaş olarak devlet hazinesinden aldığı miktarın, geri ödenmesini vasiyet etmiştir. (İbn-i-Esîr, el-Kâmil, II, 428-429)

Yine Hz. Ebûbekir’le ilgili olarak anlatılan şu hâdise, onun dünyâya hangi zâviyeden baktığını ve Resûlullâh’ın hayâtından ne kadar etkilendiğini, açıkça göstermektedir: Bir gün, içmesi için bal şerbeti ikram edilmişti. Ne var ki o, şerbeti ağzına yaklaştırdığında ağlamaya başladı. Yanındakiler de, göz yaşlarını tutamadılar. Ağlamasının sebebi sorulunca şu cevabı verdi:

– Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyordum. O sırada; “Uzaklaş benden, uzaklaş benden!” diyerek, bir şeyi yanından kovmaya çalıştığını gördüm. Ancak, ben bir şey göremiyordum. Ne olduğunu öğrenmek isteyince, Efendimiz şunları söyledi:

“Dünyâ bütün varlığıyla bana gösterildi. Ona, benden uzaklaş dedim. O da uzaklaştı, ancak şöyle seslendi; «Allâh’a yemin olsun ki benden kaçıp kurtulsan da, senden sonra gelenler benden kaçamayacaklar!»” Hz. Ebûbekir, sözlerine devamla “İşte ben de, dünyâ sevgisine kapılmaktan korktum ve bu sebeple ağladım.” (Ebû Nuaym, I, 30-31)

Hz. Ömer -radıyallâhu anh-’ın da, son derece zâhidâne bir hayâta sâhip olduğu bilinmektedir. Halifelik yıllarında üzerinde on iki yama bulunan bir gömlekle halka hutbe okuduğu meşhurdur. Kızı Hafsa, Allâh’ın bol rızık ve hayır ihsan etmesi sebebiyle, yumuşak elbiseler giymesini, güzel yemekler yemesini teklif ettiğinde o, Resûlullâh’ın çektiği geçim sıkıntısını anlatmış ve:

– Allâh’a yemin olsun ki şâyet başarabilirsem, Allâh Resûlü’ne ve Hz. Ebûbekir’e tâbi olup onların yaşadığı gibi yaşayacağım. Belki bu sâyede onların âhirette elde ettikleri güzel hayâta ulaşabilirim, demiştir. (İbn-i Hanbel, Zühd, s. 125) Zîrâ Yunus’un dediği gibi; “İbâdetler başıdır terk-i dünyâ!”

Aslında hemen her sahâbede, Allâh Resûlü’nün zühd hayâtından bir iz bulmak mümkün olmakla birlikte, bu konuda akla ilk gelen sahâbî Ebû Zerr -radıyallâhu anh-’dir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz’in; “Dünyâya karşı en az meyli olan birini görmek isteyen, ona baksın” (İbn-i Hanbel, Zühd, s. 147) diye övdüğü bu büyük sahâbî, hayâtının sonuna kadar zühd ve takvânın, kanaat ve istiğnânın temsilcisi olmuştur. Sâde ve basit yaşamayı, şatafattan uzak kalmayı seven Ebû Zerr el-Ğifârî’ye beytülmâlden dört bin dînar tahsis edildiği hâlde, bunun pek azından istifade ederek çoğunu fakirlere dağıtmıştır. (Ebû Nuaym, I, 163) İki dirhemi olanın bir dirhemi bulunana göre daha ağır hesaba çekileceğini söyleyen bu sahâbî, kendisine Şam vâlisi tarafından gönderilen üç yüz dinarı; “Allâh için, bizden daha garib bir kimse bulamamış mı! Bizim başımızı sokacağımız bir yerimiz, istifâde edeceğimiz koyunlarımız ve bize hizmet eden bir de hizmetçimiz var. Bundan daha fazlasına sâhip olmaktan korkarım.” diyerek geri yollamıştır. (İbn-i Hanbel, Zühd, s. 147)

Konuyla ilgili âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin muhtevasından veya bir kısım tatbîkâttan hareketle, dünyânın ve nimetlerinin mutlak manada değersiz ve yerilmesi gereken şeyler olduğu telâkki edilmemelidir. Söz konusu uygulama ve nasları ancak hayâtı yönlendirici diğer hadislerin ve Kur’ân âyetlerinin ışığında doğru anlamak mümkün olabilir. Aksi halde yanılgıya düşmek kaçınılmazdır. Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık altmış âyette dünya hayatına tarafsız bir yaklaşım sergilenirken, elli âyette menfî, yedi âyette de müsbet anlam yüklenmiştir. Âyet-i kerîmelerde dünyâ kötülenir ve hafife alınırken, onun kevnî varlığı değil burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri plânda bırakan hayat anlayışı kastedilmiştir. Zîra Kur’ân’da dünya, dînî ve ahlâkî bir terim olarak yer almış, coğrafî anlamda yeryüzü için “arz” kavramı kullanılmıştır. Kur’ân’a göre âhiret amellerini engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşru bir nimet, hatta saâdettir.

Dünyâ, âhiret için ilk durak olduğuna göre, ikisi arasında bir denge kurmak gerekir. İnsan âhirete hazırlanırken “Dünyâdan da nasibini unutma!” (el-Kasas 28/77) âyetinde belirtildiği üzere dünyâ nimetlerinden de istifâde etmesini bilmelidir. Önemli olan, dünyânın cazibesine kapılıp âhiret hayâtını göz ardı etmemek; aksine dünyâyı kalbe koymadan âhiret için onu bir vasıta olarak kullanmaktır. Mevlâna:

“Suyun geminin içinde olması geminin helâkidir. Geminin altındaki su ise onun yüzmesine yardımcıdır… Ağzı kapalı tulum, içi hava dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp gitti. İşte fakr havası oldukça insan, dünyâ denizine batmaz. Denizin üstünde durur. Bütün dünyâ onun mülkü olsa, gözünde hiçbir şey değildir. Şu halde kalbini «min ledün»[1] ululuğunun havâsıyla doldur. Ağzını da sıkıca bağla, mühürle.” (Mesnevî, c. I, beyt: 985-990) demek sûretiyle dünyâ malının nasıl kullanılması gerektiğini veciz bir üslûpla açıklamıştır.

Bununla birlikte dünyâdan tamâmen yüz çevirip rahipler gibi yaşamaya çalışanlara Server-i Âlem Efendimiz; “Vucûdunun, nefsinin, hanımının, çocuğunun, arkadaşının ve Rabbin’in senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sâhibine hakkını ver.” (Buhârî, Savm, 51, 55) buyurarak dengeli bir hayat sürmelerini emretmiştir. Ayrıca Allâh’tan en çok kendisinin korktuğunu, buna rağmen onların düşündüğü gibi bir hayâtı yaşamadığını hatırlatarak ruhbanlığı reddetmiş, hatta; “İslâm’ın ruhbanlığı cihâddır.” (İbn-i Hanbel, III, 82, 266) buyurarak Müslümanın dünyâdan el etek çekmesinin uygun olmadığını ve dâimî bir hizmet içinde bulunması gerektiğini anlatmıştır. Yine Efendimiz’in Ka’b bin Mâlik’e; “Malının bir kısmını kendin için alıkoy, böylesi senin için daha hayırlıdır.” tavsiyesi, Sa’d bin Ebî Vakkâs’a da; “Varislerini zengin bırakman fakir bırakmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Vesâyâ, 2) buyurması aynı sebepten kaynaklanmaktadır.

Allâh Resûlü’nün sâde, mütevâzi ve hatta yoksul bir hayâtı tercih etmesinin hikmetini iyi anlamak gerekir. Her şeyden evvel Resûl-i Ekrem Efendimiz, şahsî hayâtında fakirliği tercih etmiş, eline geçen her şeyi dâvası ve ümmeti için cömertçe harcamıştır. Ayrıca onun zâhidâne hayâtı, toplum içerisinde hem zengin hem de fakir insanlar için örnek teşkil etmiştir. Zîrâ zengin, varlık içerisinde nasıl zühd hayâtı yaşayacağını; fakir de yokluk ve imkânsızlıklara karşı nasıl sabır ve tahammül göstereceğini ondan öğrenecektir. Kaldı ki Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in; “Unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten” (Tirmizî, Zühd, 3) ümmetini sakındırması, yine “Asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil de gönül zenginliği olduğunu” (Buhârî, Rikâk, 15) belirten ifadeleri ve duâlarında “Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh’a sığınması” (İbn-i Hanbel, VI, 57) mutlak anlamda fakirlik veya zenginliğin hayır ya da şer olmadığını göstermektedir. Yani bu iki vâkıa kişilerin konumlarına göre değerlendirilmelidir. Zîrâ İslâm tarihinde fukarâ-i sâbirîn (sabır ehli fakirler)le berâber ağniyâ-i şâkirîn (şükür ehli zenginler)den de övgüyle bahsedilmiş ve ilgili şahsiyetler ibretlerle dolu menkıbelere mevzû olmuşlardır.



[1] Min ledün: Allâh katından verilen vehbî ilme işâret eden Kur’ânî bir ifâde. (el-Kehf 18/65)