B. ORUCU

August 26, 2013 in Üsve-i Hasene 1

“Ey îmân edenler! Oruç tutmak, sizden evvelkilere olduğu gibi size de farz kılındı. Umulur ki bu sâyede takvâya erersiniz.”

el-Bakara 2/183

Oruç, insanın mânevî yönünü güçlendiren büyük bir ibâdettir. Oruç sâyesinde insan, meleklerin bile gıpta edeceği farklı bir iklîme girer. Aynı zamanda oruç, nefsânî isteklerin zayıflaması nisbetinde, kulun günâhlara düşmesine de mânî olur. Nefsi kontrol altına alıp rûhu cilâlamada, ondan daha tesirli bir ibâdet yoktur.

Ebû Umâme -radıyallâhu anh- Resûlullâh Efendimiz’e, “Bana öyle bir amel tavsiye et ki, Allâh Teâlâ beni onunla mükâfâtlandırsın.” dediğinde Efendimiz:

“– Sana orucu tavsiye ederim, zîrâ onun bir misli yoktur.” buyurdular. (Nesâî, Sıyâm, 43)

Allâh Resûlü’nün en çok devâm ettiği amellerden birisi de, Rabbimizin en fazla hoşlandığı oruç ibâdetidir. O, orucun kıymetini şu şekilde bildirmiştir:

“Ademoğlunun her ameli katlanır. Hayır ameller, en az on misliyle yazılır. Bu, yedi yüz misline kadar çıkar. Allâh Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuştur; «Oruç, bu kâideden hâriçtir. Çünkü o, sırf Ben’im içindir, Ben de onu (dilediğim gibi) mukâfatlandıracağım. Kulum Ben’im için şehvetini, yemesini ve içmesini terketti.» Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, iftar vaktindeki, diğeri de Rabbi’ne kavuştuğu andaki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku, Allâh indinde misk kokusundan daha hoştur.” (Müslim, Sıyâm, 164)

Kâinâtın Efendisi, yazın en şiddetli günlerinde dahî oruç tutardı. Hatta savaş ânında bile çoğu zaman oruçlu olurdu. Hele bazen harp öyle şiddetlenirdi ve öyle zor günler olurdu ki kimse oruç tutmaya mecâl bulamazdı. Bunlardan birinde, kendisi ile berâber Abdullâh bin Revâha’dan başka oruç tutan kimse kalmamıştı. (Müslim, Sıyâm, 108-109) O, oruç için “İnsanı günâha karşı koruyan bir kalkandır.” (Buhârî, Savm, 2) buyurur ve bu kalkanın en sağlamını da her zaman kendisi kullanırdı.

Oruç, sâhibini takvâya ulaştıran bir ibâdettir. İnsan, bu takvâ sâyesinde cehennem ateşinden korunmuş ve cennete yaklaşmış olur. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Allâh rızâsı için bir gün oruç tutan kimseyi Allâh Teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar.” (Buhârî, Cihâd, 36)

Oruç sâyesinde aç kalan bir mü’min, fakirlerin hâlini daha iyi anlayarak onlara karşı merhamet duyguları kabarır ve cömertliği artar. Midesi boş olan kimse ulvî duyguları, tok olana göre daha derinden yaşar ve daha iyi tadar. Bu sâyede mânevî akışları daha iyi yakalar ve tefekkür gücü artar. Acziyetinin ve kulluğunun idrâkine varan oruçlunun, nihâyette kötü hasletlere olan meyli azalır ve iyi hasletlerle bezenir. Mevlâna hazretleri, orucun rûha sıhhat bahşedip güçlendirdiğini ve nefsi zayıflattığını söyleyerek şöyle demektedir:

“Dervişlerin bu riyâzatları ne içindir? Çünkü bedene gelen eziyetler, sıkıntılar, rûhların sağlığını temin eder. Bir Hak yolcusu riyâzatta rûhun bekâsını, ölümsüzlüğünü bulmasa, fazla oruç tutmak, fazla yorucu ibâdetlerde bulunmak sûretiyle bedenini hırpalar, hasta eder mi idi?” (Mesnevî, beyt: 3349-3350)

Tutulan orucun bu neticeleri verebilmesi, onun sırf Allâh rızâsı için tutulmasına bağlı olduğu gibi, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in târif ettiği şekilde edâ edilmesine de bağlıdır. Allâh Resûlü, oruçlunun kötü söz ve fiillerden uzak, vakâr ve nezâket sâhibi, merhametli bir kimse olmasını istemektedir. Nitekim hadîs-i şerîflerde:

“Kim yalanı ve onunla iş yapmayı terk etmezse, Allâh’ın o kimsenin yemesini ve içmesini bırakmasına ihtiyâcı yoktur.” (Buhârî, Savm, 8)

“Hiçbiriniz, oruçlu olduğu gün çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri kendisine söver veya çatarsa «Ben oruçluyum!» desin.” buyurmaktadır. (Buhârî, Savm, 9)

Peygamber Efendimiz’in, her hareketinde olduğu gibi, orucunda da itidalli davrandığı ve ashâbına da bunu tavsiye ettiği görülmektedir. O, zaman zaman her şeyi terkedip sâdece namaz ve oruçla meşgul olan ashâbını uyarmış ve kendisini örnek almalarını tavsiye etmiştir. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, iftar etmeden, bir günün orucunu öbür günün orucuna eklemeyi (savm-ı visâli) de yasaklamıştır. Ashâb:

– Yâ Resûlallâh! Fakat siz savm-ı visâl tutuyorsunuz? dediklerinde Efendimiz onlara:

“– Şüphesiz ben sizin gibi değilim. Ben, yedirilip içirilmekteyim.” buyurmuştur. (Buhârî, Savm, 48)

İtidâlin muhâfaza edilemediği zaman, ifrat ve tefritler baş gösterir. Aşırıya kaçan kimse, bir müddet sonra yorulur ve yapılması gereken asgarî seviyeyi dahi korumakta güçlük çeker. İbâdetler konusunda da devâsı en zor olan dert, yorgunluk ve bıkkınlıktır. Nefis, bir ibâdetten usandığında, artık bir daha huşû hâlini yakalayamaz ve yapılan fiiller, ibâdet olmaktan çıkar. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, “Her şeyin bir zindelik hâli vardır, her zindeliğin de bir gevşeklik ve usanma hâli vardır…” (Tirmizî, Kıyâme, 21) hadîsiyle bu mânâyı kasdetmiştir. Allâh Teâlâ, insanların fıtratlarını bildiği için her ibâdeti, aynen hastaya verilen ilaç gibi ne az ne çok, tam ölçüsünde takdir buyurmuştur.

İbâdetlerde itidâl üzere hareket etmenin gerekliliğini anlatan bir hâdise, Bâhilî -radıyallâhu anh-’ın başından geçmiştir. Bâhilî birgün Peygamber Efendimiz’e gelip:

– Ey Allâh’ın Resûlü! Beni tanıdınız mı? dedi. Peygamberimiz:

“– Sen kimsin?” (tanıyamadım) buyurdu. O:

– Bir sene önce size gelmiş olan Bâhilî’yim, dedi. Efendimiz:

“– Seni böylesine değiştiren nedir? Hâlbuki daha önce gâyet iyi görünüyordun!” buyurdu. Bâhilî:

– Senden ayrıldığım günden beri bütün günlerimi oruçlu geçirdim, dedi. Bunun üzerine Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“– Kendine işkence etmişsin! Sabır ayı (Ramazan)ı bütünüyle, diğer aylardan da birer günü oruçlu geçir.” buyurdu. Bâhilî:

– Bu sayıyı artırınız. Zîrâ benim gücüm bundan fazlasına yeter, dedi. Risâletpenâh Efendimiz:

“– O halde her aydan iki gün oruç tut!” buyurdu. O:

– Daha artırınız, dedi. Efendimiz:

“– Peki her aydan üç gün!” buyurdu. Bâhilî:

– Biraz daha artırınız, dedi. Peygamber Efendimiz:

“– Harâm aylarında (Receb, Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem) üç gün oruç tut, bırak; üç gün oruç tut, bırak; üç gün oruç tut, bırak!” buyurdu ve üç parmağını birleştirip bırakmak sûretiyle de fiilen gösterdi. (Ebû Dâvûd, Savm, 55)

Enes -radıyallâhu anh-’ın anlattığına göre, Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- duruma uygun olarak hareket eder; bâzı aylarda fazla oruç tutmaz, ashâbı o ayda hiç oruç tutmayacak zannederdi. Bâzı aylarda da çok oruç tutar ve sanki bütün ayı oruçlu geçireceği izlenimini verirdi. (Buhârî, Savm, 53) Bununla birlikte Peygamber Efendimiz’in, üst üste bir kaç ay oruç tutarak aşırıya gittiği hiç olmamıştır. Nitekim Ümmü Selleme vâlidemizin bildirdiğine göre, Rasûl-i Ekrem’in Şaban ve Ramazan ayları dışında peşi peşine iki ay oruç tuttukları vâkî değildir. (Tirmizî, Savm, 37) Bu da her zaman değil, bâzı senelerde vukû bulmuştur.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, oruç tutan kimselerin iftarda acele etmelerini ister ve:

“Oruç açmakta acele ettikleri sürece Müslümanlar, hayır üzere yaşarlar.” buyururdu. (Buhârî, Savm, 45) Birgün Mesruk -radıyallâhu anh- Âişe vâlidemize:

– Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından iki kişi var. İkisi de hayırdan geri kalmıyorlar. Ancak bunlardan biri akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele ediyor, diğeri ise hem akşam namazını hem iftarı geciktiriyor, dedi. Hz. Âişe:

– Akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele eden kimdir? diye sordu. Mesruk:

– (İbn-i Mes’ûd’u kasdederek) Abdullâh’tır, cevâbını verdi. Bunun üzerine o:

– Resûl-i Ekrem Efendimiz de öyle yapardı, dedi. (Müslim, Sıyâm, 49-50)

1. Peygamber Efendimiz’in Nâfile Oruçları

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Ramazan’dan sonra da zaman zaman nâfile oruç tutmaya devâm ederdi. Genellikle pazartesi ve perşembe günleri oruçlu olmaya dikkat eder ve bunun sebebini de şu şekilde açıklardı; “Ameller Allâh Teâlâ hazretlerine pazartesi ve perşembe günleri arzedilir. Ben, amelimin oruçlu olduğum halde arzedilmesini severim.” (Tirmizî, Savm, 44)

Bir de her hicrî ayın “eyyâm-ı bîz” denilen 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutmaya önem verir ve ashâbına da tavsiye ederdi. İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-:

“Peygamberimiz, eyyâmu’l-bîz’de oruç tutmayı hazarda da seferde de bırakmazdı.” diyerek (Nesâî, Savm, 70), Efendimiz’in bu günlerde oruç tutmadaki devamlılığını anlatmaktadır. Ayın bedir (dolunay) hâline geldiği eyyâm-ı bîz, insan vücûdundaki suyun, ay çekimine tâbî olarak yükseldiği ve nefisteki taşkınlık meylinin arttığı bir zamandır. Azgın nefis için en iyi dizgin ve günâhlara karşı sağlam bir kalkan olan oruç, bu günlerde insanları sükûnete kavuşturacak tesirli ve güzel bir çâredir. [1]

Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Şevval ayından altı gün oruç tutmayı teşvik etmiş ve fazîletini şöyle bildirmiştir:

“Ramazan orucunu tutan ve buna Şevval ayında altı gün daha ekleyen kişi, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur.” (Müslim, Sıyâm, 204)

Şevvâl orucu, Ramazan’dan gereği gibi istifâde edemeyenler için, tamamlayıcı bir rol icrâ eder. Fazîleti beyân edilirken bütün sene oruçlu gibi olunacağının ifâde edilmesi, iyiliklerin on katıyla sevaplandırılacağı esâsına dayanmaktadır.

Bir de Aşura orucu vardır. Âişe -radıyallâhu anhâ-, Ramazan orucu farz kılınmadan önce Aşura orucu tutulduğunu, oruç farz kılındıktan sonra da dileyenin bu oruçlara 9-10 veya 10-11 Muharrem günlerinde devam ettiğini, dileyenin de tutmadığını haber vermektedir. (Müslim, Siyâm, 115)

Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Firavun’dan ve kavminden Aşura günü kurtarmıştı. Hz. Musâ, bu günde oruç tutmak sûretiyle Allâh’a şükretti. Böylece ehl-i kitâb ve Araplar arasında bu günde oruç tutmak, âdet oldu. Resûlullâh Efendimiz de, bunu olduğu gibi bıraktı ve onun fazîleti hakkında:

“Aşura orucunun, önceki yılın günâhlarına keffâret olacağını Allâh’tan umarım.” buyurdu. (Tirmizî, Savm, 48)

Arefe günü oruç tutmak da tavsiye edilmiştir.

Farz oruçları hakkıyla ifâ ettikten sonra, nâfile oruçları da ihmâl etmemek gerekmektedir. Zîrâ nâfile ibâdetler kulu Allâh’a yaklaştıran en mühim vesilelerdir.

 

2. Îtikâf

Mutlak olarak bir yerde ve maddî mânevî, olumlu olumsuz bir şey üzerinde ısrarla durmak demek olan itikâf, ıstılahta kulluk ve Allâh’a yaklaşmak niyetiyle, mescidde belli bir süre kalmayı ifâde eder. Îtikâf, daha ziyâde Ramazan ayında ve oruçlu olarak mescidde yapılır. Îtikâfa girerek gündüzleri oruçla, geceleri de ibâdet ve zikirle mescidde geçirmek, tam mânasıyla kulluğa adanmak demektir. Zarûri ihtiyaçlar dışında, hiçbir sebeple mescidden dışarı çıkmamayı gerektiren itikâf, daha önceki dinlerde de var olan bir ibâdettir.

Bazen insan, geçim telâşına ve çeşitli meşgalelere düşmüş olmanın getirdiği gâilelerin içerisinde, Allâh’tan uzaklaştığını hisseder. Bu durumda bir mescide kapanıp, dünyâ işlerinden bir süre el etek çekmesi faydalı olur. Bunu devamlı olarak yapması mümkün değildir. Ancak o, “Tamâmı elde edilemeyen bir şey, tümüyle de terk edilmez.” kâidesince fırsat kollar ve hâline uygun düşecek ölçüde itikâfa çekilir.

Mescidde îtikâfa çekilmek, zihnin toplanması, kalbin meşgalelerden uzak tutulması, kişinin kendisini tâate vermesi ve Kadir gecesini bulma imkânına kavuşması gibi güzel netîceler hâsıl eder. Bu yüzden Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Ramazan ayının son on gününde itikâfa çekilirdi. Vefat ettiği senenin Ramazanı’nda ise yirmi gün itikâfa girmiş (Buhârî, Îtikâf, 1, 17) ve ümmetinden yapabilecek olanlara da bunu sünnet kılmıştır.

Oruçsuz itikâf olmaz ve itikâfa mutlaka büyük mescidlerde girilmesi gerekir. Mescidlere, itikâf gibi ibâdetlere imkân vermek maksadıyla çadır kurulabilir, oralarda özel yerler ayrılabilir. Müslüman kadınların mescidlerde değil, evlerinde mescid olarak kullandıkları özel köşelerinde itikâfa çekilmeleri daha uygun görülmüştür.



[1] Bu günlere, gündüz güneşle, gece de dolunayla 24 saat aydınlık olmasından dolayı Eyyâm-ı Bîz (beyaz, ak günler) denmiştir. İnsanoğlunun ayak basıp yakından tanıdığı ayın insanlar üzerindeki tesiri bugün ilmî araştırmalara da konu olmuştur. İlim adamlarının tesbitlerine göre, dev gibi okyanuslarda med-cezir olaylarına yol açan dolunay, vücudunun yüzde 80’i su olan insanoğluna da tesir etmektedir. Vücuttaki sıvı dengesi bozulmakta, beyindeki düzenli işleyiş aksamakta ve kalp atışı hızlanmaktadır. Özellikle kalp ve şeker hastalarında tehlikeli sonuçlara yol açabilen dolunay, sinir sistemindeki hücrelerin işleyiş düzenini bozduğu için dengesizlikler meydana getirmektedir. Dolunayın kadınlara daha fazla tesir ettiği de bir gerçektir. İlim adamları bu tesirleri şöyle sıralamaktadırlar:

1. Kadınlar dolunay günlerinde çok hassas oluyor ve daha çabuk ağlıyorlar.

2. Doğumlar, bu günlerde yüzde 20 oranında artıyor.

3. Dolunay adet görme düzenini bozuyor ve kanamaları artırıyor.

4. Cinsiyet hormonundaki artış sebebiyle cinsi arzular fazlalaşıyor.

5. Kadınlarda migren artıyor ve daha stresli hâle geliyorlar.

Bu günlerde insanın bünyesinde meydana gelen değişiklikler aynı zamanda suç oranlarının artmasına da yol açmaktadır. 1993 yılının Ağustos ayındaki dolunay günlerinde, Almanya’daki adam öldürme, cinnet geçirme ve intihar olaylarında önemli artışlar meydana gelmişti. Psikologlar, dolunay zamanı insandaki ruhi değişimin tespit edildiğini söylüyorlar. Ayın bu günlerinde cinnetlerin arttığını söyleyen Fransız araştırmacı René Claude Guillot, işlenen cinayetleri araştırmış ve konuyla alakalı olarak, “Dolunay Cinnetleri” adlı bir kitap yazmıştır. Araştırmacı; “Yalnız Fransa’da değil, Amerika’daki polis kayıtlarından da dolunay gecelerinde işlenen cinayetlerin sayısında artış olduğunu tespit etmek mümkündür.” demektedir. Bilim ve Teknik Dergisi’nde neşredilen, “Dolunay ve Suç” başlıklı haber de aynı doğrultudadır. “Hindli iki bilim adamı, 1980’deki dolunaylar sırasında görülen zehirlenmelerin ve 1984’teki dolunaylarda cereyan eden suç oranının arttığını bildirdi. Bu çalışmalar, ciddi bir tıp dergisi olan British Medical Journal’da yayınlandı. Araştırmacı Prof. C.P. Thakur’a göre, dolunay günlerinde zehir alma veya zehir verme yoluyla gerçekleşen intihar ve cinayetlerin artış sebebi, insan vücudundaki gelgit dalgalarıdır. Dolunay sırasında dünya, ay ve güneş aynı doğru üzerinde olduklarından, ayın insan üzerindeki çekim kuvveti artar ve vücuttaki su miktarı yüzde 60’ı aşar. Bunun yol açtığı bedeni ve rûhî değişmeler ise zehir alma-verme ve suç işleme eğilimini artırır. Araştırmacı, beş yıl içinde üç polis karakoluna bildirilen suçları bilgisayara yükleyip, neticeyi dolunay tarihleriyle karşılaştırarak bu sonuçlara varmıştır.” (www.kalbinsesi.com/dolunay)