b. İslâm’ın Kadına Verdiği Kıymet ve Kazandırdığı Haklar

Kur’ân-ı Kerîm, insan ol­ması bakımından kadını erkekle eşit bir varlık olarak kabul eder. Allah, insanları daha huzurlu ve mes’ûd bir hayat sürme­leri için çift, yani iki farklı cins olarak yaratmıştır.[1] İslâm’da aslî günah inancı ve buna istinaden kadın muhâlifi bir anlayış yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Âdem’le Havvâ’nın şeytan ta­rafından müştereken kandırıldığından bahseder.[2] Erkek olsun kadın olsun her çocuk günahsız doğar, bülûğa erdikten son­ra işlediği fiiller sebebiyle mesul tutulur.

Kadın Allah’ın ku­lu olması bakımından erkekle aynı seviye­dedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, en çok takvâ sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 13)

“Ben sizden erkek olsun kadın olsun çalışan hiç kimsenin amelini zâyî etmeyeceğim. Siz hepiniz birbirinizdensiniz…” (Al-i İmrân, 195)

“Erkek veya kadın, mü’min olarak kim sâlih amel işlerse, ona mutlaka güzel ve hoş bir hayat yaşatırız. Mükâfatlarını da yaptıkları amellerin en güzeli ile veririz.” (Nahl, 97)[3]

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Tevbe, 71)

Kur’ân-ı Kerîm kadını anne olarak ele almış, Allah’a kulluğun ardından anne babaya iyilikte bulunmanın lüzumu üzerinde durmuş, bilhassa yaşlılıklarında onlara “öf” bile demenin doğru olmayacağını ifade etmiştir. (İsrâ, 23)

Rasûlullah r Efendimiz de:

“Cennet (sâliha) annelerin ayakları altındadır!”[4] buyurmak sûretiyle kadını hak ettiği şeref ve mevkîye yükseltmiştir.

Peygamber Efendimiz diğer hadislerinde şöyle buyurur:

“Dünya geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)

“Mü’minlerin îmân bakımından en kâmil olanı, ahlâkı en güzel olan ve âile fertlerine karşı en yumuşak, en lütufkâr davrananıdır.” (Tirmizî, İman, 6/2612; Ahmed, VI, 47, 99)

Kadınlara İyi Davranmak

Cenâb-ı Hak kullarına şöyle emreder:

“Kadınlarla iyi geçinin, onlara güzel muâmele edin!” (Nisâ, 19)

Allah Rasûlü r de devamlı kadınlara iyi davranılmasını, onlara muhabbet ve müsâmaha ile yaklaşılmasını, hatalarının affedilmesini tavsiye eder ve kendi hayatıyla buna örnek olurdu. Hz. Âişe c vâlidemiz:

“Rasûlullah r, hanımlarıyla baş başa kalınca insanların en yumuşağı ve en güler yüzlüsü olurdu” demektedir. (Ali el-Müttakî, Kenz, VII, 222)

Şureyh bin Hâni birgün Hz. Âişe vâlidemize:

“–Bir kadın hayızlı iken kocası ile birlikte yemek yiyebilir mi?” diye sordu. Zira o zamanlar gayr-i müslimlerde, hayızlı kadını hayattan tecrîd eden bazı inanışlar mevcuttu. Âişe vâlidemiz şöyle cevap verdi:

“–Evet, ben hayızlı iken Rasûlullah r beni çağırır, birlikte yemek yerdik. Bu sırada etli kemiği alır, bana uzatır, önce benim başlamam için yemin ederdi. Ben de onu alır ve bir miktar ısırır sonra Allah Rasûlü’ne uzatırdım. O da ağzını, tam benim ağzımı koyduğum yere koyarak yerdi. İçecek bir şey istediği olur, getirince ondan önce benim içmem için yemin ederdi. Bunun üzerine ben de kabı alır bir miktar içer, sonra bırakırdım. Rasûlullah r onu alır, tam benim ağzımı koyduğum yere ağzını koyarak içerdi.” (Nesâî, Taharet, 177)

Allah Rasûlü’nün şu sözü, onun hanımlarına beslediği muhabbetin sınırları hakkında bize bir fikir vermektedir:

“Rabbimden evlendiğim her kadını cennette benimle kılmasını istedim, O da bunu bana ihsân etti.” (Hâkim, III, 148; Heysemî, X, 17)

Rasûlullah r, annesine, sütanneleri Süveybe ve Halime’ye, dadısı Ümmü Eymen’e, sütkardeşi Şeymâ’ya, Ebû Tâlib’in hanımına, kendi hanımlarına, kızlarına, akrabalarına ve İslâm’a ilk giren fedâkâr hanımlara karşı ömür boyu büyük bir muhabbet ve vefâkârlık örnekleri sergilemiştir. Hadis ve siyer kitaplarımız bunun misalleriyle doludur.[5]

Allah Rasûlü r, sadece kendi akrabalarına değil, bütün kadınlara en güzel şekilde muâmele etmiş, haklarını korumuş, meseleleriyle ilgilenmiş, eşleriyle olan anlaşmazlıklarında ara buluculuk yapmış ve ümmetine de böyle davranmalarını emretmiştir: Bir seyahatte Enceşe adlı bir hizmetçi, nağmeli şiirler okuyarak develeri hızlandırmıştı. Peygamber Efendimiz, hızlanan develerin üstündeki hanımların incinebileceği ihtimâlini, şu zarif teşbîh ile ifade ederek:

“–Yâ Enceşe! Dikkat et, kristaller kırılmasın!” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)

Mescid-i Nebevî’yi temizleyen bir zenci kadın vardı. Allah Rasûlü r onu bir ara göremedi. Merak ederek nerede olduğunu sordu. Vefât ettiğini söylediler. Bunun üzerine vefâ âbidesi Efendimiz:

“–Bana haber vermeniz gerekmez miydi?” buyurdu. Daha sonra:

“–Bana kabrini gösteriniz!” diyerek oraya gidip cenâze namazı kıldı ve ona dua etti. (Buhârî, Cenâiz, 67)

Bir sahâbî:

“–Yâ Rasûlallah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir?” diye sorduğunda:

“–Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, yaptıkları işin ve kendilerinin (sîmâ ve edep bakımından) çirkin olduğunu söylememek, onlara beddua ve hakaret etmemek…” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 40-41/2142; İbn-i Mâce, Nikâh, 3)

Kadınlarla İstişâre Etmek

İslâm’a göre nikâh iki taraflı bir akit olması hasebiyle kadın, bu akit esnâsında tam bir hürriyet içinde rızâsını beyan eder. Rasûlullah r şöyle buyurur:

“Dul kadın, kendisiyle istişare edilmeden, bâkire kız da izni alınmadan evlendirilemez!” (Buhârî, Nikâh, 41; Müslim, Nikâh, 64)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, hanımlarıyla istişâre eder, onlardan gelen teklifleri ciddî bir şekilde değerlendirir, makul ve meşrû olduğu müddetçe itiraz etmezdi. Nitekim kızı Zeyneb’in, Ebü’l-Âs’la evlendirilmesi Hz. Hatice’nin teklifiyle olmuştur. Bunu nakleden râvi:

“Rasûlullah r, Hz. Hatice’ye muhalefet etmezdi” der. (Heysemî, IX, 213)

Allah Rasûlü r şöyle buyurmuştur:

“Kızları hususunda kadınlarla istişare edin!” (Ebû Dâvud, Nikâh, 22-23)

İslâm, sadece evlilikte değil, diğer meselelerde de kadınlarla istişare etmeyi emreder. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“…Eğer anne ve baba karşılıklı rızâ ile ve birbirleriyle istişâre ederek çocuklarını sütten kesmek isterlerse kendilerine günah yoktur…” (Bakara, 233)

Kadınlara Yardımcı Olmak

Rasûlullah r her hususta hanımlarına yardımcı olurdu. Hz. Âişe vâlidemize, Peygamber Efendimiz’in evinde ne iş yaptığı sorulduğunda:

“–Âilesinin hizmetinde bulunurdu. Namaz vakti gelince de namaza giderdi” demiştir. (Buhârî, Ezân, 44, Nefekât, 8; Tirmizî, Kıyâmet, 45)

Rasûlullah r Hayber dönüşünde hanımı Safiyye vâlidemizin rahatını temin etmek için bineğinin terkisine bir örtü sermiş ve kolayca binebilmesi için de devesinin yanında çömelip dizini dayamıştır. (Buharî, Cihad, 102; Büyû‘, 111; Müslim, Nikâh, 464)

Hz. Âişe c bir defasında:

“–Babam Ebû Bekir’in âilesi bize bir gece koyun paçası göndermişti. Allah Rasûlü r eti tuttu ben kestim veya ben tutmuştum da o kesmişti” dedi. Dinleyenlerden birisi:

“–Bunu lâmbasız olarak karanlıkta mı yapıyordunuz?” diye sordu. Hz. Âişe vâlidemiz şöyle cevap verdi:

“–Yanımızda lâmbaya koyacak kadar yağımız olsaydı şüphesiz onu katık yapar yerdik. Bir ay geçerdi de Hz. Muhammed’in âilesi yiyecek bir ekmek bulamaz, ocaklarında tencere kaynamazdı.” (Ahmed, VI, 217; İbn-i Sa‘d, I, 405)

Kadınlara El Kaldırmamak

Hadis ve siyer kitapları, Allah Rasûlü r Efendimiz’in hanımlarını hiç dövmediğini ittifakla haber verirler. Hz. Âişe c, Peygamber Efendimiz’in hanımlarına ve hizmetçilerine asla el kaldırmadığını ifade eder. (Müslim, Fedâil, 79; Ebû Dâvûd, Edeb, 4; İbn-i Mâce, Nikâh, 51)

İbn-i Sa‘d, Peygamber Efendimiz’in kadınları hiç dövmediğine ve müslümanları da bundan nehyettiğine dâir rivayetleri husûsî bir başlık altında toplamıştır. (İbn-i Sa‘d, VIII, 204-205)

Hz. Ebû Bekir t birgün Peygamber Efendimiz’in huzûruna girmek için izin istediği sırada, Hz. Âişe’nin Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e karşı yüksek sesle konuştuğunu duydu. İçeri girince kızını tokatlamaya kalkışarak:

“−Allah Rasûlü’ne karşı nasıl sesini yükseltirsin!” dedi. Rasûlullah r, Hz. Ebû Bekir’e mâni oldu. O da öfke ile dışarı çıktı. Allah Rasûlü r, Hz. Âişe’ye:

“–Gördün mü, seni babanın elinden nasıl kurtardım!” diye lâtife yaptı.

Hz. Ebû Bekir birkaç gün sonra tekrar Efendimiz’in huzûruna çıkmak için izin istedi. İçeri girdiğinde Rasûlullah r ile kızının barıştıklarını görünce:

“−Beni savaşınıza karıştırdığınız gibi barışınıza da dâhil edin!” dedi. Peygamber Efendimiz de:

“–Kabul ettik, seni aramıza kattık” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 84/4999)

Rasûlullah r hanımlarını döven erkekleri muhtelif şekillerde uyarmış ve bunlara karşı dâimâ memnuniyetsizliğini ifade etmiştir. Şöyle buyurmuştur:

“Kadınları ancak kötüleriniz döver.” (İbn-i Sa‘d, VIII, 204)

“Bir mü’min hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ‘, 61)

Huzeyfe t şöyle der:

Benim dilimde, âile efradıma karşı bir ölçüsüzlük vardı. Fakat bu durum başkalarına karşı olmazdı. Hâlimi Peygamber Efendimiz’e arzettim. Bana:

“–İstiğfar bakımından ne hâldesin? Bu kusurunun bağışlanması için günde yetmiş kere istiğfar et!” buyurdu. (İbn-i Mâce, Edeb, 57)

Kadın Hürriyeti ve Vakıflar

Kadın tıpkı erkek gibi hukûken müstakil, bağımsız bir şahsiyettir. Sahip olduğu veya sonradan kazandığı her çeşit mal onun mülkiyet ve tasarrufundadır. Ne babası, ne kocası, ne oğlu bu konuda herhangi bir nezâret ve kontrol hakkına sahip değildir.[6]

“Erkeklerin de ka­zandıklarından nasipleri, kadınların da ka­zandıklarından nasipleri vardır”[7] âyet-i kerimesi her iki cinsin sadece mânevî haklarını değil maddî haklarını da vurgulamaktadır. Hukukî iş­lemleri yapma hususunda kadınlar erkeklerle aynı konumdadır. Hukukçuların ekseriyetine göre tam ehliyetli olmak şartıyla kadınlar kendi aleyhlerine olan bağış ve vakıf gibi ameliyeleri de serbestçe yapabilirler. Ebû Saîd el-Hudrî t, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in insanları sadaka verme­ye teşvik eden hadîsini rivayet ettikten sonra:

“En ziyâde sadaka verenler kadınlar olurdu” demektedir. (Müslim, Iydeyn, 9)

İbn-i Hazm şunu nakleder:

“Abdullah bin Ömer t, Fâtıma c ve diğer sahâbîler, Medîne’de pek çok vakıf bırakmışlardır. Bu, Güneş’ten daha açık ve daha meşhur bir mes’eledir, bunu bilmeyen yoktur.” (M. A. Yemânî, Fâtımatü’z-Zehrâ, Beyrut 1996, s. 330)

İs­lâm tarihinde ka­dınlar tarafından çok sayıda vakıf kurulmuştur. 953/1546 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrîr Defteri’nde kayıtlı 2517 vakıftan 913’ü (% 36) kadınlar tarafından kurulmuştur. Halep şer‘iyye sicillerine kaydedilen vakfiyeler içinde kadınlar tarafından tesis edilenler 16. yüzyılda % 6,5, 17. yüzyılda % 26, 18. yüzyılda % 37, 19. yüzyılın ilk yarısında % 44’lük bir orana sahiptir. Bu rakamlar, ka­dınların hukukî ehliyet ve malî im­kânlarını rahat bir şekilde kullanabildiklerini gös­terir. Bu va­kıflara tahsis edilen imkânlarla yapılan meskenler arasında dul kalmış, boşanmış kadınların barınabilmesi için ayrılmış olanların da bulunması dikkat çekicidir. Kadınlar kurdukları vakıf­ları çok defa kendileri yönetmişlerdir.[8]

Rasûlullah r, kadınların verdiği emânı ve himayeyi kabul etmiştir. Bunun misallerinden biri kızı Zeyneb (r.a), diğeri de Ümmü Hânî Hazretleri’dir.[9]



[1] Nisâ, 1; Rûm, 21.

[2] Bakara, 34-36; Tâhâ, 121.

[3] Ayrıca bkz. Nisâ, 124; Mü’min, 40; Muhammed, 19.

[4] Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125.

[5] Bkz. Osman Nûri Topbaş, Faziletler Medeniyeti, I, 515; http://www.worldpublishings.com/katalog/indir.asp?id=106&yol=../Deppo/Dokumanlar/eng_FAZILETLER MEDENIYETI 2 ING 15 X 21.pdf

[6] Prof. Dr. M. Hamidullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, s. 31-32.

[7] Nisâ, 32.

[8] Markîzî, el-Hıtat, II, 454; Prof. Dr. M. Akif Aydın, “Kadın” mad., DİA, XXIV, 88. Rasûlullah r ümmetini dâimâ bu tür insanlara yardımcı olmaya teşkik ederdi: “Kocasız kadınlarla yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır.” “O kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri de hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir.” (Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Müslim, Zühd 41)

[9] Buhârî, Cizye, 9; Vâkıdî, II, 553-554; İbn-i Sa‘d, VIII, 32-33.

%d bloggers like this: