1. Kul Hakkı

İnsanın üzerinde Allah’ın hakları olduğu gibi kulların da hakları vardır. Cenâb-ı Hak her insana bir takım haklar ve nimetler bahşetmiştir. Bunlara yönelik yapılan bir haksızlık, karşılıksız kalmaz ve cezayı îcâb ettirir. Meselâ, birinin canına ve malına zarar vermek, şeref ve haysiyetini lekelemek, şakayla da olsa üzmek ve korkutmak, aldatmak, rüşvet alıp vermek, borcunu geciktirmek, lüzumsuz yere vaktini almak gibi hususlar hep kul hakkını ihlâl etmektir. Cenâb-ı Hak, insanları kul hakkından nehyederek şöyle buyurur:

“Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin! İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, onları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin!” (Bakara, 188; Nisâ, 29)

Kul hakkı yemenin en tehlikeli çeşidi, devlet ve vakıf malı gibi âmmenin ortak hakkı olan şeyleri haksız yere gasbetmek ve uygunsuz bir şekilde kullanmaktır. Bu haksızlık, ferdî haklara göre daha tehlikelidir. Zira sonunda pişman olunsa bile bütün hak sahiplerinden helâllik olmak mümkün değildir.

Hz. Ömer t devlet malı husûsunda çok hassas davranırdı: Birgün Beytülmal memuru temizlik yapıyordu. O esnâda bir dirhem para buldu ve Hz. Ömer’in çocuklarından birine verdi. Duruma muttali olan halife derhal memuru çağırdı ve incitecek şekilde azarlayarak:

“–Sen neye dayanarak bunu yaptın? Sen kıyâmet günü beni bir dirhem için Muhammed Ümmeti ile dâvâlı hâle getirmek mi istiyorsun?” dedi.[1]

Dört halîfeden sonra Ömer bin Abdülaziz Hazretleri de adâletiyle ve hakka riâyetiyle temâyüz etmiş ve 5. halîfe ünvânına lâyık görülmüştü. O, huzûrunda âmmeye ait misk tartılırken herkesten fazla koku almamak için burnunu tıkardı.

“–Niçin böyle yapıyorsun?” diyenlere:

“–Zaten bundan istifade, kokusunu almakla olur” derdi. (Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, II, 168)

Bilhassa, insanlar arasında hüküm vermek ve onları idâre etmek mevkiinde olanların, kul hakkı mevzuunda son derece hassas davranmaları gerekmektedir. Aynı şekilde, hâkimin huzûrunda başka birinden hak taleb eden kişinin de gerçekten haklı olup olmadığını iyice düşünmesi îcâb eder. Zira Rasûlullah r şöyle buyurur:

“Ben sadece bir beşerim. Sizler bana muhâkeme olmak üzere geliyorsunuz. Belki biriniz, delilini getirmekte diğerinden daha becerikli olabilir ve merâmını daha iyi anlatabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kardeşinin hakkını alıp da birinin lehine hüküm verirsem, ona cehennemden bir pay ayırmış olurum.” (Buhârî, Şehâdât, 27; Müslim, Akdiye, 4)

İslâm, bu tür haklara o kadar ehemmiyet vermiştir ki Yüce Rabbimiz kendisine karşı işlenen hatâ ve günahları affettiği hâlde kul hakkını bunun hâricinde tutmuştur. Kul hakkını, zulme uğrayan kulunun irâdesine bırakmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kul hakkı sebebiyle tevbe edecek olan kişinin, evvelâ hakkını yediği kimseden helallik alması şarttır. Böyle davranılmadığı takdirde o günah affedilmez ve âhirete bırakılır. Âhiret ise çok çetin bir gündür. O gün, boynuzsuz koyun bile, kendisine zarar veren boynuzlu koyundan hakkını alacak ve kimsenin hakkı kimsede kalmayacaktır.[2]

Kul Hakkıyla Ölmemek

Rasûlullah r şöyle buyurur:

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden evvel o kimseyle helalleşsin!” (Buhârî, Mezâlim, 10; Rikâk, 48)

Allah Rasûlü r birgün ashâbına:

“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Onlar:

“–Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” şeklinde cevap verdiler. Bunun üzerine Rasûlullah r şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir: Kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zina isnâd ve iftirasında bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevabı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve netîcede cehenneme atılır.” (Müslim, Birr 59; Tirmizî, Kıyâmet 2; Ahmed, II, 303, 324, 372)

Bu sebeple, insanların kabre kul hakkıyla gitmesi, âlemlere rahmet olarak hediye edilen Peygamber Efendimiz’i çok endişelendirirdi. Ümmetini, kul hakkıyla ölmekten kurtarmak için, çok ciddî tedbirler alırdı. Bunlardan birini Ebû Hüreyre t şöyle anlatır:

“Rasûlullah r Efendimiz’e, üzerinde borç bulunan bir cenâze getirildiği zaman:

«–Borcunu ödeyecek bir mal bıraktı mı?» diye sorardı. Eğer borcunu ödemek için yeterli mal bıraktığı söylenir (veya müslümanlardan biri borcu tamamen ödeyeceğine dâir kuvvetlice söz verirse[3]) namazını kılardı. Aksi takdirde müslümanlara:

«–Arkadaşınızın namazını siz kılın!” buyururdu.

Ancak zamanla Allah Teâlâ, maddî imkânlarını genişletince, borcunu ödeyecek malı olmayan mü’minlerin namazını da kıldı.[4] Bundan sonra artık şöyle buyuruyordu:

“Ben her mü’mine, mutlaka, dünya ve âhirette insanların en yakınıyımdır. Dilerseniz şu âyeti okuyun: «O Peygamber, mü’minlere öz nefislerinden daha evlâdır/yakındır…»[5] Hangi mü’min vefat eder de geride bir mal bırakırsa vârisleri onu alsınlar. Borç veya bakıma muhtaç birini bırakmışsa o da bana gelsin, ben onun mevlâsıyım (himâye ve yardım edicisiyim).” (Buhârî, Tefsir, 33/1, Kefâlet 5, Ferâiz 4, 15, 25; Müslim, Ferâiz, 14)

Sa‘d bin Atval t anlatıyor:

“Kardeşim vefat etmiş ve üç yüz dirhem mal ile bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakmıştı. Bıraktığı parayı âilesine harcamak istiyordum. Rasûlullah r:

“–Kardeşin borcu sebebiyle hapsedilmiş durumda, borcunu ödeyiver!” buyurdu. Ben:

“–Yâ Rasûlullah! Ben onun borçlarını ödedim. Sadece bir kadının iddia edip delil getiremediği iki dinâr kaldı” dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–O kadına iddia ettiği iki dinarı ver. Çünkü kadın hakîkati söylemektedir” buyurdu.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 20)

İslâm, kul hakkına o kadar ehemmiyet vermektedir ki, müslümanlar için en yüksek mertebe olan şehitlik bile onu affettirmeye kâfî değildir. (Müslim, İmâre, 119)

Muhammed bin Cahş t anlatıyor: Rasûlullah r Efendimiz’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup:

“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!” buyurdu. Biz çok korktuk ve sükût ettik. Ertesi gün:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! O indirilen ağır hüküm ne idi?” diye sordum. Allah Rasûlü r şöyle buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar cennete giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)

Hz. Ömer t şöyle anlatır:

Hayber Gazvesi günü idi. O sırada Allah Rasûlü’nün ashâbından bir grup geldi ve:

“–Falanca şehit, falanca da şehit” dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:

“–Falanca kimse de şehit olmuş” dediler. Bu sefer Rasûlullah r:

“–Hayır, ben onu, ganîmet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde cehennemde gördüm” buyurdu. Sonra da:

“–Ey İbn-i Hattâb, git ve insanlara «Cennete ancak mü’minler girebilecektir» diye nidâ et!” buyurdu.

Ben de çıktım ve: “Cennete ancak mü’minler girebilecektir” diye nidâ ettim. (Müslim, Îmân, 182)

Kul hakkı yemenin zararlarından biri de, insanın mâneviyâtı üzerinde icrâ ettiği menfî tesirdir. Ye­me­de ve iç­me­de ha­ra­ma ve şüp­he­li şey­le­re dik­kat et­meyen ­in­san­la­r, hâ­lis ve sâ­lih amel­ler iş­le­me­ye mu­vaf­fak ola­mazlar. Zira ibadetlerde hu­şû ve hu­zur hâ­lin­de bu­lun­mak, zevk­le ve göz­ya­şı dö­ke­rek Allah’ın emrini yerine getirebilmek; kul hakkından uzak kalarak iffetli bir hayat yaşamaya bağlıdır.

Peygamber Efendimiz’in Kul Hakkı Titizliği

Kul hakkı yemek bu kadar tehlikeli ve zararlı olunca, tabiî ki ondan en uzak duran insan Rasûlullah r olacaktır. Efendimiz’in bu husustaki dikkat ve titizliğine dâir birkaç misal arzedelim:

Üseyd bin Hudayr t çok şakacı bir zât idi. Bir topluluk içinde konuşuyor ve onları güldürüyordu. Şakanın dozu kaçıp biraz aşırıya gidince, Rasûlullah r bir çubukla sadrına hafifçe dokunarak onu îkâz etti. Bunun üzerine Üseyd t:

“–Ey Allah’ın Rasulü, kısas istiyorum!” dedi. Allah Rasûlü r de:

“–Haydi, öyleyse kısas yap!” buyurdu. Bu sefer Hz. Üseyd:

“–Fakat senin üzerinde gömlek var, be­nim üzerimde gömlek yoktu” dedi. Rasûlullah r gömleğini kaldırdı. Bunun üzerine Üseyd t hemen Allah Rasûlü’ne sarılıp sadrından öpmeye başladı ve:

“–Yâ Rasûlallah, ben bunu istemiştim!” dedi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 148-149/5224)

Bedir’de çarpışma başlamadan evvel Rasûlullah r, elindeki ok ile mücahidleri; “Beri gel, geri git!” gibi tâlimatlarla hizâya getirdi ve saydırdı. Bu esnâda saftan ileri çıkmış bulunan Sevâd bin Gaziyye’nin karnına dokunup:

“–Ey Sevâd! Hizâya gel!” buyurdu. Sevâd t:

“–Yâ Rasûlallah, canımı acıttın! Allah seni hak ile gönderdi. Kısas isterim!” dedi. Peygamber Efendimiz gömleğini açtı ve:

“–Haydi, kısas yap” buyurdu. Ensâr, endişelenerek:

“–Ey Sevâd! O Allah’ın Rasûlü’dür!” diye onu kendine getirmeye çalıştılar. Sevâd t:

“–Adâlette hiçbir beşerin diğerine karşı üstünlüğü yoktur!” dedi. Allah Rasûlü r tekrar:

“–Haydi, kısas yap!” buyurdu. Sevâd, Peygamber Efendimiz’in mübarek bedenini öptü. Rasûlullah r:

“–Ey Sevâd! Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Sevâd t:

“–Görüyorsunuz ki savaşa hazırlanmış bulunuyoruz. İstedim ki, benim en son ânım, sana dokunduğum ân olsun!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah r ona hayır duada bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 266-267; Vâkıdî, I, 57; İbn-i Sa‘d, III, 516)

Rasûlullah r, vefâtlarından önce mü’minlere son defa hitâb ederek:

“Nihayet ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir. Kimin malından bilmeyerek bir şey almışsam, işte malım gelsin alsın! İyi biliniz ki, benim katımda en sevimli olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir. Zira Rabbime, helâlleşmiş olarak ve gönül rahatlığıyla kavuşmam ancak bu sâyede mümkün olacaktır. Hiç kimse «Rasûlullah’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez. İyi biliniz ki, kin ve düşmanlık beslemek asla benim ahlâkım değildir. Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni görmüyorum” buyurdu. Öğle namazını kıldıktan sonra dönüp minbere oturdu ve bu sözlerini tekrar etti. (İbn-i Sa‘d, II, 255; Taberi, Tarih, III, 190)

Sonra şöyle buyurdu:

“Allah’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, o sözümü kıyâmet gününde kendisi için, sana yakınlık vesilesi kıl!” (Buhârî, Deavât, 34)

Ashâb-ı Kirâmın Titizliği

Efendimiz’in bu hassâsiyeti ile yetişen ashâb-ı kirâm da, kul hakkına riâyet husûsunda herkesin gıptayla seyredeceği emsalsiz fazilet örnekleri sergilemişlerdir. Ubâde bin Sâmit t’in torunu anlatıyor:

“Dedem Ubade t vefat edeceği zaman:

«–Azad ettiğim kölelerimi, hizmetçilerimi, komşularımı yanıma gelip giden herkesi bana çağırın!» dedi. İstediği kimseler toplanınca onlara:

«–Öyle sanıyorum ki bugün benim dünyadaki son günüm, önümüzdeki gece de âhiretteki ilk gecem olacak. Bilmiyorum, belki sizlere elimle vurmuş veya bir laf söylemiş olabilirim. Binaenaleyh kimi incitmişsem rûhum çıkmadan gelsin bana kısas yapsın, ona yaptığım hareketin aynısını bana tatbik etsin! Rûhumu elinde tutan Allah’a yemin ederim ki kıyamet gününde kısas vardır» dedi. Onlar:

«–Sen babamızdın, bize edep öğrettin» dediler. Aslında dedem bir hizmetçisine bile kötü söz söylemiş değildi. Onlara:

«–Size yaptıklarımı bağışladınız mı?» diye sordu.

«–Evet» dediler. Dedem, «Allah’ım, şahit ol!» dedikten sonra şunları söyledi:

«–Mademki kısas uygulamıyorsunuz öyleyse şu vasiyetimi iyi belleyin: Ardımdan ağlayacak olanlara hakkımı helâl etmiyorum. Rûhum çıktığında güzelce abdest alın, mescide girip namaz kılın! Hem benim hem de kendiniz için istiğfar edin. Çünkü Allah Teâlâ; “Ey îmân edenler, sabırla ve namazla yardım isteyin!..”[6] buyuruyor. (Bakara, 153) Daha sonra beni sür’atle mezarıma götürün, ardımdan ateş (mum, meşale) yakarak gelmeyin, kabrimin içinde altıma erguvan ağacı koymayın!»” (Ali el-Müttakî, XIII, 555/37443)

Görüldüğü gibi, İslâm, müslümanlara hesap gününü düşünerek yaşamayı ve kimsenin hakkına tecâvüz etmemeyi öğretir. Rasûlullah r bunu gâyet vecîz bir şekilde şöyle ifade buyurmuştur:

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir…” (Buhârî, Îmân, 4-5)



[1] Süleyman Muhammed et-Temmâvî, Hz. Ömer ve Modern Sistemler, trc. M. Vesim Taylan, İstanbul 2005, s. 80.

[2] Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 235, 323, 372, 411.

[3] Tirmizî, Cenâiz, 69/1069; Nesâi, Cenâiz, 67.

[4] Buhârî, Nefekât, 15; Müslim, Ferâiz, 14.

[5] Ahzâb, 6.

[6] Bakara, 153.

%d bloggers like this: