MUÂMELÂT

Muâmelât, geniş mânâsıyla İslâm Fıkhı’nın ibadetler dışında kalan kısmını yani hukûkun tamamını ifade eder.

Allah’ın kullarına ihsân ettiği din, onların bütün ihtiyaçlarına cevap verecek genişliktedir. Cenâb-ı Hak, kullarına, hayatın her yönüyle ilgili lütuflarda bulunup yardım ederek en faydalı hükümleri koymuştur. Yüce Rabbimiz içtimâî hayatın muhtelif yönleriyle ilgili en güzel hükümleri bildirmeseydi, insanoğlunun onları çalışarak ve deneme yanılma yoluyla tesbit etmesi çok pahalıya mâl olurdu.

Dolayısıyla, “İslâm” deyince sadece iman esasları ve ibadetler akla gelmemelidir. Onlar dinin esasıdır, ancak onun diğer mühim bir kısmı da muâmelâttır. Bu kısımda, insanın diğer insanlarla, hatta hayvanlar, bitkiler ve eşyâ ile münasebetlerinin nasıl olması gerektiği açıklanmıştır.

İman esasları, dinin teorik kısmını teşkil ederken, ibadetler ve muâmelât da inancın delili, isbâtı ve takviyesi mevkiindedir. İnanmak ve ibadetlere devam etmek, nisbeten kolaydır, fazla bir fedâkârlık gerektirmez. Ancak muâmelât daha büyük bir dikkat ve fedâkârlık ister. Meselâ, insanlarla muâmelede doğru, dürüst ve âdil olmak, îcâbında kişinin kendi aleyhine karar vermesini, maddî ve mânevî fedâkârlıklarda bulunmasını gerektirebilir. Yani bu alanda vazîfe ve mesuliyetler daha fazladır. Dolayısıyla asıl müslümanlık, muâmelât sahâsındaki istikâmet ve sebatta kendini gösterir. Nitekim Rasûlullah r şöyle buyurmuştur:

“Emri altındaki insanlara ve çevresindekilere karşı kötü muâmelede bulunan kimse cennete giremez.” (Tirmizi, Birr 29/1946; İbn-i Mâce, Edeb, 10; Ahmed, I, 7)

Bir kişi Hz. Ömer’in yanında başka birisini medhediyordu. Hz. Ömer t ona:

“–Medhettiğin kişiyle hiç yolculuk yaptın mı?” diye sordu. O:

“–Hayır” dedi.

“–Alış veriş gibi ictimâî bir muâmelen oldu mu?”

“–Hayır.”

“–Peki sabah-akşam ona komşu oldun mu?”

“–Hayır.”

Bu cevaplar üzerine Hz. Ömer t:

“–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki sen onu tanımıyorsun” dedi. (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III, 312)

Muâmelâta ehemmiyet veren toplumlar yükselir ve her hususta başarılı olurlar. Bunun bir misâli şudur: Peygamber r Efendimiz yeni müslüman olan ve mağlûbiyet nedir bilmeyen Benî Hâris kabilesi elçilerine:

“–Cahiliye devrinde siz çarpıştığınız kimselere hep gâlip gelirdiniz, bunu ne ile sağlardınız?” diye sordu. Onlar:

“–Yâ Rasûlallah! Biz kiminle çarpışsak gâlip gelirdik! Çünkü fazla konuşmaz, şerefimizi lekelemez, israf etmez, birbirimize karşı kıskanç davranmaz, birbirimizden yardımı kesmez, savaş ve güçlük zamanlarında zorluklara katlanırdık. Dâimâ toplu bulunur, dağılmazdık. Hiç kimseye karşı zulüm ve haksızlığa ilk başlayan biz olmazdık!” dediler. Rasûlullah r Efendimiz:

“–Doğru söylediniz!” buyurdu.[1]

O hâlde din; ferdî hayatla birlikte ictimâî muâmelelerin de düzgün olmasıyla kemâle ermektedir. Şimdi bu mevzûdaki esas noktalardan birkaçına temas edelim:



[1] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 264-265; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 245; Taberî, Târîh, III, 157; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 98-99.

%d bloggers like this: