4. Cömertlik ve Diğergâmlık

İnsanlar da, sahip oldukları şeyler de hep Allah’a aittir. O hâlde insana düşen, üzerindeki nimetler sebebiyle Allah’a şükür hâlinde olmak ve onlar üzerinde Allah’ın râzı olacağı şekilde tasarrufta bulunmaktır. Aksi takdirde ya bu nimetler zamanla elinden alınır veya âhirette hesap veremediği için azaba müstahak olur.

Cenâb-ı Hak, insanların cemiyet hâlinde yaşamalarını ve birbirlerinin yardımına koşarak sevap kazanmalarını murâd etmiştir. Cömertliğin fazileti hakkında âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“…Siz hayır olarak ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir.” (Sebe’, 39)

“Allah yolunda mallarını harcayanların misali, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.” (Bakara, 261)

“Herhangi birinize ölüm gelip de: «Ey Rabbim, beni yakın bir müddete kadar geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam» demesinden evvel size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin! Çünkü Allah, bir kimseyi eceli geldiği zaman asla ertelemez. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Münâfikûn, 10-11)

“Ey îmân edenler! Ne bir alışveriş ne bir dostluk ne de (Allah’ın izni olmadıkça) bir şefaat bulunmayan kıyâmet günü gelip çatmadan önce, size verdiğimiz rızıktan Allah yolunda cömertçe sarf edin! Kâfirler, zâlimlerin tâ kendileridir.” (Bakara, 254)

Rasûlullah r Efendimiz şöyle buyurur:

“Kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan birine kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah da o kulun yardımındadır.” (Müslim, Zikr, 37-38; Ebû Dâvûd, Edeb, 60; Tirmizî, Hudûd, 3; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

Bu sebeple müslümanlar, hiç tanımadıkları insanlara bile, “O da Allah’ın kuludur” diyerek ellerinden gelen yardımı yapar, ona karşı cömert ve diğergâm davranırlar.

Cömertlik, her şeyden evvel Yüce Allah’ın güzel sıfatlarından biridir. Zira O’nun “keremi ve ihsânı bol, sonsuz cömert” mânâlarına gelen “Kerîm” ve “Ekrem” sıfatları vardır.[1] Ayrıca O, Vehhâb ve Latîf’dir.[2] Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Şüphesiz Allah, Tayyib’dir, güzel ve hoş olanı sever; Tâhir’dir, temizliği sever; Kerîm’dir, keremi sever; Cevâd’dır (cömerttir), cömertliği sever…” (Tirmizî, Edeb, 41/2799)

Müslümanlara düşen vazîfe de Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma gayreti içinde olmaktır. Nitekim bütün insanlığa en güzel örnek olarak gönderilen Peygamber Efendimiz, cömertlik ve diğergâmlık vasıflarına en fazla sahip olan insandı. Birgün âilesi bir koyun kesmişti. Nebiyy-i Ekrem r bir ara:

“–Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu. Hz. Âişe c:

“–Sadece bir kürek kemiği kaldı” cevabını verdi. Rasûlullah r:

“–Hakikatte bir kürek kemiği hariç, hepsi duruyor!” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 33/2470)

Demek ki, insanoğlunun hakîkî serveti, Allah’ın rızâsını kazanmak maksadıyla O’nun gösterdiği şekilde harcadıklarıdır.

Hz. Câbir’in naklettiğine göre:

“Peygamber Efendimiz’den bir şey istendiğinde, «hayır» dediği vâkî değildi.” (Müslim, Fedâil, 56)

Yanında bir şey olmadığı zaman, eline geçtiğinde vereceğine dâir vaadde bulunurdu. (Dârimî, Mukaddime, 12)

Rubeyyi‘ bint-i Muavviz c anlatıyor:

“Rasûlullah Efendimiz’e bir tabak tâze hurma ve acur hediye etmiştim. Allah Rasûlü r de bana iki avuç dolusu mücevherât verdi ve:

«–Bunları zinet olarak kullan!» buyurdu.” (Ahmed, VI, 359; Heysemî, IX, 13; İbn-i Saʻd, I, 394)

Ramazan ayı girdiğinde Rasûlullah r bütün esirleri serbest bırakır ve kendisinden bir şey isteyen herkese ihtiyâcını verirdi. (İbn-i Sa‘d, I, 377)

Rasûlullah r, devamlı olarak cömertliği medheder ve cimriliği zemmederdi. Bazı hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Cömert insan, Allah’a, cennete ve insanlara yakın; cehennem ateşine uzaktır. Cimri ise, Allah’a, cennete ve insanlara uzak; cehennem ateşine yakındır!” (Tirmizî, Birr, 40/1961)

“Gerçek mü’minde şu iki haslet aslâ bulunmaz: Cimrilik ve kötü huy!..” (Tirmizî, Birr, 41/1962)

Îsâr

Rasûlullah r Efendimiz’in terbiyesinde yetişen ashâb-ı kiram cömertlik ve diğergâmlıktan büyük bir nasib almışlardı. Nitekim Muhâcirler, dinleri uğruna işlerini, evlerini, mal ve mülklerini düşmanlarına bırakıp Medîne’ye hicret etmişlerdi. Bu büyük fedâkârlık, Ensâr’ın büyük cömertliğiyle karşılaştı. Her bir Muhâcir âileyi, Medîneli bir âile yanına aldı. Böylece aralarında kardeşlik akdi gerçekleştirilen sahâbîler birlikte çalışacak ve elde ettikleri kazancı paylaşacaklardı. Ensâr, fazla arâzîlerini Rasûlullah Efendimiz’e takdim ederek Muhâcirler arasında taksîm etmesini istediler. Ensâr, bu kadarla da kalmayarak:

“–Yâ Rasûlallah! Hurmalıklarımızı da Muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır!” teklifinde bulundular. Peygamber Efendimiz bunu kabûl etmeyince Ensâr, Muhâcirlere:

“–Öyleyse ağaçların bakım ve sulama işini siz üzerinize alınız da mahsulde ortak olalım!” dediler. Peygamber Efendimiz’in de uygun görmesiyle her iki taraf:

“–İşittik ve itaat ettik!” diyerek bu teklîfi kabûl ettiler. (Buhârî, Hars, 5)

Hurmaları devşirdiklerinde, Ensâr bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra, az olan tarafın altına hurma dalları koyarak o tarafı çok gösterir, Muhâcirler’e:

“–Hangisini tercih ederseniz alın!” derlerdi. Onlar da çok görünen yığın Ensâr kardeşlerimizin olsun diye, az görünen yığını alırlar ve böylece hurmanın çoğu Muhâcirler’e gelirdi…” (Heysemî, X, 40)

Birgün Hz. Peygamber r, Bahreyn arâzisini ashâbına taksim etmek üzere, önce Ensâr’ı dâvet etmişti. Ensâr kâbına erişilmez bir fedâkârlık ve ferâgat göstererek:

“–Yâ Rasûlallah! Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini fazlasıyla taksim buyurmadıkça bize bir şey vermeyiniz!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah r:

“–Ey Ensâr! Mâdem ki (mü’min kardeşlerinizi nefsinize tercih ederek) almak istemiyorsunuz; şu hâlde Kevser Havuzu’nda bana kavuşuncaya kadar (dünyanın ibtilâlarına) sabrediniz! Çünkü benden sonra, yakında size başkalarının tercih edileceği bir zaman gelecektir” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 8)

Aslında Ensâr’ın sergilediği bu güzel ahlâk, cömertliğin bir ileri derecesi idi. Onlar, kardeşlerini kendilerine tercih ediyor, kendi ihtiyaçları olduğu hâlde diğerlerini önde tutuyorlardı (îsâr). Cenâb-ı Hak onların bu hâlini medhederek şöyle buyurdu:

“Muhâcirlerden önce (Medîne’yi) yurt edinen ve îmâna sarılan Ensâr, kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mü’min kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar gerçekten felâha erenlerdir.” (Haşr, 9)

Sadece Ensâr değil, diğer mü’minler de aynı ahlâk üzereydiler. Cenâb-ı Hak onları da medhetmiştir. (İnsân, 8-11)

Hz. Huzeyfe’nin anlattığı şu diğergâmlık hâdisesi de kâbına varılmaz bir ulviyet taşımaktadır:

Yermük Muhârebesi’ndeydik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de binbir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra nihayet aradığımı buldum. Fakat ne çâre, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işâretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:

“–Su istiyor musun?” dedim. Belli ki istiyordu, çünkü dudakları harâretten âdeta kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından bir “Âh!” sesi duyuldu. Amcamın oğlu, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek göz işâretiyle suyu hemen ona götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehitlerin arasından koşa koşa ona yetiştim. Baktım ki o, Hişâm bin Âs imiş. Ona:

“–Su ister misin?” diye sordum. O da göz işâretiyle; “Evet!” dedi. Tam suyu içeceği esnâda bir başka yaralının; “Âh, âh!” diye inlediği duyuldu. Hişâm, suyu ona götürmemi işâret etti.

Onun yanına vardığımda şehit olmuştu. Derhâl Hişâm’ın yanına geri döndüm, kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; o da şehit olmuş! Bâri amcamın oğluna yetişeyim dedim. Koşa koşa ona gittim. Ne çâre ki o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti… Elimdeki kırba, dolu olarak üç şehidin ortasında kaldım.[3]

İtalyan kökenli Ricoldo de Monte Croce, 13. asrın ikinci yarısında İslâm âlemine gelmiş ve gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak şöyle yazmıştır:

“Müslümanlar vakıf kurmada çok cömerttirler. Hatta hayır işlemek için hristiyan esirleri dahi satın alarak hürriyetlerine kavuştururlar. Sevaplarını da ölmüş anne ve babalarının ruhlarına bağışlarlar. Müslümanlar, köpeklerin doyurulması için bile mal varlıklarından pay ayırırlar. Türkiye’nin ve İran’ın birçok şehrinde köpeklerin doyurulmasını vasiyet etmiş olanların, bu işe ayırdıkları payın gayesine uygun olarak kullanılmasını sağlayan «köpek bakıcıları» mevcuttur.” (O. B. Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, s. 51)

İşte cömertlik böylesine güzel bir haslettir. İnsanı değiştirir ve bambaşka bir hâlet-i rûhiye sahibi yapar. Kendini cömertliğe alıştıran insanın gönlü genişler, ferahlar ve huzûra kavuşur. İyilik ve yardımseverlikten duyduğu sürûrun, ta parmak uçlarına kadar bütün vücudunu kapladığını hisseder. Bu güzel vasfı onun insanlar nazarındaki kusur ve ayıplarını örter ve günahlarının affına vesile olur. Nitekim Rasûlullah r şöyle buyurmuştur:

“Cimri ile cömerdin durumu, zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Elleri köprücük kemiklerine kadar sarılıp sıkışmıştır. Cömert, sadaka vermek istedikçe, üzerindeki zırh genişler, uzar, ayak parmaklarını örter ve ayak izlerini siler. Cimri ise, bir şey vermek istediğinde, zırhın halkaları birbirine iyice geçer, onu sıkıştırır ve elleri boynuna iyice bağlanır. Zırhı genişletmek için ne kadar uğraşsa da başaramaz.” (Buhârî, Cihâd 89, Zekât 28; Müslim, Zekât 76-77)

Cömert ile cimrinin iç âlemlerini ve rûh hallerini tasvir eden Rasûlullah r, imkânları mahdut olan insanların bile, cömertlik sayesinde rahatlayıp huzûra kavuşacağını anlatır ve insanları imkân nisbetinde cömert davranmaya teşvik eder.

Lâkin şunu da bilmelidir ki, cömertlik yerli yersiz saçmak değildir. Allah’ın kullarına, dikkatlice, itidal üzere ve yerli yerince ihsanda bulunmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususta şu ölçüyü koymuştur:

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün elini açıp tutumsuz da olma! Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” (İsrâ, 29)

Mânevî Alanda Cömertlik

Cömertlik ve diğergâmlık sırf mal ve maddiyatla olmaz, mânevî hususlarda da kendini gösterir. Hz. Âişe vâlidemizin şu îsârı ne muhteşemdir:

Hz. Ömer t, hançerlendiği ve kanlar içinde vefâtını beklediği bir sırada oğlu Abdullah’a şöyle dedi:

“…Mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye git ve «Ömer sana selâm ediyor» de! Sakın «Mü’minlerin Emîri» deme! Bugün artık ben mü’minlerin emîri değilim. Ona; «Ömer bin Hattâb iki arkadaşının yanına gömülmek için senden izin istiyor» de!”

Abdullah t hâdisenin devamını şöyle anlatır:

“İzin istedim, selâm verip girdim. Hz. Âişe c babamın hâline ağlıyordu. Ona:

«–Ömer sana selâm ediyor. İki arkadaşının yanına gömülmek için izin istiyor» dedim. Hz. Âişe vâlidemiz:

«–Peygamber Efendimiz’in yanında kalan bir kişilik yeri kendim için ayırmıştım. Lâkin bugün Ömer’i kendime tercih ediyorum» cevabını verdi. (Allah Rasûlü r ve Hz. Ebû Bekir t, Âişe vâlidemizin odasına defnedilmişti. Hz. Âişe c de odasında kalan bir kişilik yere kendisi defnedilmeyi, kocası ve babası ile bir arada olmayı istiyordu.)

Geri dönünce Hz. Ömer’e:

«–İşte Abdullah geldi!» dediler. Hz. Ömer t büyük bir heyecan ve merakla:

«–Beni kaldırın!» dedi. Bir kişiye dayanarak kalktı ve bana:

«–Ne haber getirdin?» diye sordu.

«–Arzun yerine geldi, Hz. Âişe izin verdi» deyince:

«–Elhamdülillah! Nazarımda bundan daha ehemmiyetli bir şey yoktu. Rûhum kabzedilince beni oraya götürün! Kapıya varınca, Hz. Âişe’ye tekrar selâm verip; “Ömer izin istiyor!” deyin! Eğer izin verirse beni içeri alın, vermezse beni müslümanların mezarlığına götürün!» dedi…”

Rûhu kabzedilince, onu aldılar, yürüyerek Hz. Âişe’nin odasına kadar geldiler. Abdullah t selâm verip:

“–Ömer izin istiyor!” dedi. Mü’minlerin annesi:

“–Alın içeri!” dedi ve derhâl içeri alındı. İki muhterem arkadaşının yanına defnedildi. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 8; Cenâiz, 96; Cihâd, 174; Tefsîr, 59/5; Ahkâm, 43)

Hz. Âişe vâlidemizin bu muhteşem diğergâmlığı ve Hz. Ömer’in edeb, incelik ve nezâketi, ifadelere sığmayacak bir ulviyet arz etmektedir…

Kişi iyilik yaparken, dua ederken ve buna benzer diğer mânevî kazanç zamanlarında da kardeşlerini önde tutmaya teşvik edilir.



[1] İnfitâr, 6; Alâk, 3.

[2] Vehhâb; çeşit çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran, her zaman, her yerde ve her şeyi karşılık beklemeden çok çok ve bol bol veren mânâlarına gelir. (Âl-i İmrân, 8; Sâd, 9, 35) Latîf; en ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan, yaratılmışların ihtiyacını en ince noktasına kadar bilip, sezilmez yollarla lûtfeden mânâlarına gelir. (Yûsuf, 100; Hac, 63; Şûrâ, 19)

[3] Bkz. Kurtubî, XVII, 28; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, II, 318; Hâkim, III, 270/5058.

%d bloggers like this: