2. Affedebilmek

İslâm, insanı, şahsına karşı yapılan hatâları affetmeye teşvik eder. Zira hatasız kul olmaz. İnsanlar ister istemez hatâ yaparlar ve bunu fark ettiklerinde hemen vazgeçerler. Sonra da hatâlarının örtülmesini ve affedilmelerini isterler. O halde insan, kendisine karşı yapılan hataları da affetmesini bilmelidir.

Enes t şöyle anlatır: Rasûlullah r aramızda oturuyordu, azı dişleri gürününceye kadar tebessüm ettiğini gördük. Hz. Ömer t:

“–Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü! Sizi böyle tebessüm ettiren nedir?” diye sordu. Efendimiz r şunları anlattı:

“−Ümmetimden iki kişi Yüce Rabbimiz’in huzûrunda diz çöktüler. İçlerinden biri:

«–Ey Rabbim, benim hakkımı kardeşimden al!» dedi. Allah Teâlâ:

«–Hakkını kardeşinden nasıl alayım, zira onun hiçbir hasenâtı kalmamıştır?» buyurdu. O:

«–O zaman günahlarımın bir kısmını ona yükle!» dedi.”

Söz buraya gelince Allah Rasûlü r ağladı, gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı ve şöyle buyurdu:

“–Kıyamet günü öyle büyük bir gündür ki, o günde insanlar günahlarının başkalarına yüklenmesine son derece muhtaçtırlar.”

Sonra sözlerine şöyle devam etti:

“Allah Teâlâ hakkını talep eden kişiye:

«–Gözlerini kaldır ve cennetlere bak!» buyurdu. Adam başını kaldırınca:

«–Yâ Rabbi, altından yapılmış şehirler, altından yapılmış ve incilerle süslenmiş saraylar görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehîd için hazırlandı?» dedi. Cenâb-ı Hak:

«–İstersen sen onlara mâlik olabilirsin» buyurdu. Adam:

«–Ne ile?» deyince, Allah Teâlâ:

«–Kardeşini affetmek sûretiyle» buyurdu. Adam:

«–Ey Rabbim, kardeşimi affettim» dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

«–Kardeşinin elinden tut ve onu cennete götür» buyurdu.”

Bu hâdiseyi anlattıktan sonra Allah Rasûlü r:

“–Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve aranızı ıslaha çalışın! Gördüğünüz gibi Allah Teâlâ müslümanların arasını ıslah ediyor” buyurdu. (Hâkim, IV, 620/8718)

Allah ve Rasûlü’nün mü’minlere olan şefkat ve merhameti ne kadar büyük… Bu durumda biz müslümanlara düşen vazife de, zulüm ve haksızlıktan şiddetle kaçınarak âhirette iflâsa düşmekten korunmak, şahsımıza karşı yapılan hataları bol bol affetmek ve mü’min kardeşlerimizin arasını ıslah etmektir.

Merhameti bol olan Rabbimiz, Âl-i İmrân Sûresi’nin 152. âyetinde mü’minlerin Uhud’da yaptığı kusurlardan bahsederek onları îkâz ettikten sonra, fazla üzülmemeleri için hemen hatalarını affettiğini beyân buyurur. Daha sonra bunu 155. âyette tekrarlar, 159. âyette ise Peygamber Efendimiz’e mü’minleri affetmesini ve onlar için Allah’a istiğfarda bulunmasını emreder. Bu da O’nun ne kadar mağfiret ve hilim sahibi olduğunu göstermektedir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

Allah tarafından lutfedilen bir rahmet sâyesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için Allah’tan mağfiret dile ve (hakkında vahiy inmeyen) işler husûsunda kendileriyle istişâre et! Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et! Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159)

Diğer bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Af yolunu tut! İyi ve güzel olan şeyleri emret! (Delil kabul etmeyen ısrarcı) câhillerden yüz çevir.” (A‘râf, 199)

Cenâb-ı Hak bizim bilerek veya hatâen işlediğimiz günahları affetmeseydi hâlimiz nice olurdu?!. Merhameti sonsuz olan Rabbimizin affı sayesinde ayakta kaldığımızın farkında mıyız?! Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları muayyen bir vakte kadar erteliyor. Vakitleri gelince (bir an bile geciktirmez). Şüphesiz Allah, kullarını görmektedir.” (Fâtır, 45; Nahl, 61)

Cenâb-ı Hak, kullarını devamlı affediyor ve onlara mühlet verip akıllarını başlarına almaları husûsunda fırsat tanıyor. (Bakara, 52)

Peygamber Efendimiz Hep Affederdi

Allah Rasûlü r insanları hep affetmiştir. Canına kasteden, her türlü eziyet, işkence ve hakarette bulunan, evlatlarının ölümüne sebep olan, ordular hazırlayıp üzerine yürüyen insanlar gelip af dilediklerinde Rasûlullah r hepsini affetmiştir. Meselâ, Hayber’in fethinden sonra yahûdi bir kadın Allah Rasûlü’nün yemeğine zehir koymuştu. Rasûlullah r eti ağzına aldığında zehirli olduğunu fark etti. Kadın yemeğe zehir koyduğunu îtirâf ettiği hâlde, Efendimiz r onu affetti. (Buhârî, Tıbb, 55; Müslim, Selâm, 43)

Yemâme’nin lideri Sümâme bin Üsâl müslüman olunca, kendisiyle alay eden Mekke müşrikleriyle tüm ticârî ilişkilerini kesmiş ve:

“–Vallahi, Peygamber Efendimiz izin verinceye kadar Yemâme’den size bir buğday tanesi dahî gelmeyecek!” demişti. Hâlbuki Kureyş her türlü erzak ve ihtiyâcını Yemâme’den alıyordu. Açlık ve kıtlığa mâruz kalan Mekkeliler çaresizlik içinde Peygamber Efendimiz’e mürâcaat ettiler. Allah Rasûlü r Sümâme’ye mektup yazarak ticâretine devam etmesini söyledi.[2] Hâlbuki o müşrikler, daha önce müslümanlara ambargo uygulayarak üç yıl boyunca onları açlık içinde kıvrandırmışlardı. Açlık sebebiyle ağlayan çocukların sesi kenar mahallelerden duyulurdu. Buna rağmen Allah Rasûlü r onlara sıkıntı çektirmedi, affetti.

Ebû Süfyan’ın hanımı Hind, Vahşî isimli köleyi kiralayarak Peygamber Efendimiz’in amcası Hz. Hamza’yı şehit ettirmişti. Bununla da kalmayıp âzâlarını kestirmiş, karnını yardırıp ciğerini çıkarttırdıktan sonra onu hırsla dişlemişti. Rasûlullah r, amcasının bu hâlini görünce çok üzüldü, ciğeri dağlandı. Ancak bu fecaatı işleten Hind, huzûruna gelip af dilediğinde onu affetmekte zorlanmadı: Hind, bey’at etmek isteyen diğer kadınlarla birlikte Peygamber Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine gelmişti. Tanınmamak için yüzünü peçelemiş, kılık-kıyâfetini değiştirmişti. Öldürülmekten korkuyor, Peygamber Efendimiz’den uzak duruyordu. Diğer kadınlar konuşmayınca Hind:

“–Yâ Rasûlallah! Allah’a hamd olsun ki, kendisi için seçip beğendiği dîni üstün kıldı. Muhakkak ki, senin rahmetin bana da dokunacaktır! Ey Muhammed! Ben şimdi Allah’a inanmış ve O’nu tasdik etmiş bir kadınım!” dedi. Sonra yüzünden peçeyi açıp:

“–Ben Hind bint-i Utbe’yim! Allah geçmiş günahları affeder. Sen beni bağışla ki, Allah da seni bağışlasın!” dedi. Rasûlullah r tebessüm etti, Hind’i yanına çağırıp:

“–Demek sen Hind bint-i Utbe’sin?!” buyurdu. Hind:

“–Evet!” dedi. Allah Rasûlü r:

“–Merhabâ, hoş geldin!” buyurdu. Hind:

“–Vallahi yâ Rasûlallah! Dün, yeryüzünde senin hâne halkın ve taraftarların kadar zillete ve hakârete uğramasını istediğim başka bir kimse yoktu! Bugün sabaha çıktığımda ise, senin hâne halkın ve taraftarların kadar izzet ve şerefe nâil olmasını istediğim başka biri yok!” dedi. Rasûlullah r:

“–Senin bu hâlin daha da artacak, imanın kuvvetlenecek, Allah ve Rasûlü’ne muhabbetin daha da ziyadeleşecektir!” buyurdu. (Bkz. Müslim, Akdıye, 8; Vâkıdî, II, 850; Taberî, XXVIII, 99; Zemahşerî, VI, 107; Diyarbekrî, II, 89)

Gün geldi, bu fecaatı bizzat işleyen Vahşî de geldi ve af diledi. Rasûlullah r onu da affetti, fakat:

“–Bana görünmeyebilir misin?” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 23; İbn-i Kuteybe, el-Maârif, İstanbul, ts. s. 227)

Peygamber Efendimiz, kendisi insanları affediyor ve ümmetine de şu tavsiyede bulunuyordu:

“…Özür dileyerek yanına bir kardeşi gelen kimse, ister haklı ister haksız olsun, onu kabûl etsin! Aksi hâlde cennette Kevser Havuzu’nun başında benim yanıma gelemez.” (Hâkim, IV, 170/7258)

Mekke’yi fethettiğinde, bütün düşmanları Allah Rasûlü’nün eline geçmişti. Ancak o hepsini affetti ve “Bugün merhamet günüdür. Gidebilirsiniz, serbestsiniz!” buyurdu.[3] Sonra, en büyük düşmanı olan Ebû Leheb’in oğullarını sordu. Amcası Hz. Abbâs’a:

“–Kardeşin Ebû Leheb’in iki oğlu Utbe ve Muattib nerede kaldılar? Onları göremedim?!” buyurdu. Hz. Abbas t:

“–Herhalde bazı Kureyş müşrikleri gibi onlar da kaçmışlar” dedi. Rasûlullah r:

“–Onları bulup bana getir!” buyurdu.

Görüldüğü gibi Efendimiz r, kendisine gelenleri affetmekle kalmıyor, gelmiyenlerin de peşine düşüyor, onları da affedip huzûra kavuşturmak istiyordu.

Abbas t Ebû Leheb’in oğullarını arayıp buldu. Onlara:

“–Rasûlullah r sizi çağırıyor!” dedi. Onlar da derhâl Hz. Abbas’la birlikte Allah Rasûlü’nün huzûruna geldiler. Peygamber Efendimiz onları İslâm’a dâvet edince, hemen müslüman oldular. Rasûlullah r onların İslâm’a girmesine çok sevindi. Ellerinden tutup Mültezem’e[4] götürdü ve onlar için bir müddet Allah’a dua etti. Sonra döndü. Mübârek yüzünde büyük bir sürur müşâhede ediliyordu. Hz. Abbas t:

“–Yâ Rasûlallah! Allah seni mesrur eylesin! Mübârek yüzünde büyük bir sevinç görüyorum” dedi. Rasûlullah r:

“–Evet! Rabbimden amcamın oğullarını benim için bağışlamasını niyâz ettim, O da mağfiret eyledi!” buyur­du.

Utbe ile Muattib v artık Efendimiz’den hiç ayrılmıyorlardı. Onunla birlikte Huneyn Gazvesi’ne katıldılar. Savaşın başında bir an bozgun yaşandığında dahî onlar Allah Rasûlü’nün yanından hiç ayrılmadılar. Hatta Muattib o gün Peygamber Efendimiz’i müdâfaa ederken gözünden isâbet aldı.[5]

Affetmenin Fazileti

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“O (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini sever.” (Âli İmrân, 134)

Rasûlullah r Efendimiz de:

“…Kul başkalarının hatalarını affettikçe Allah da onun şerefini ziyâdeleştirir…” buyurmuştur. (Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82)

Çevremize dikkatle baktığımızda, kendisine haksızlık edenleri affeden ve onların sıkıntılarına sabreden insanların, nihayetinde hep kârlı çıktığını görürüz. Affetmeyenler o anda kârlı gibi görünseler de, zamanla onların kaybettiği anlaşılır. Bu durum, defalarca tecrübe edilmiştir.

Peygamber r Efendimiz, affetmeyi seven insanlara şu müjdeyi verir:

“Kim Allah’a rağmen yemin edip hüküm verirse, Allah, onu yalanlar; kim bağışlarsa Allah da onu mağfiret eder; kim affederse, Allah da onu affeder; kim bir musîbete sabrederse, Allah onun karşılığını verir; kim öfkesini yutarsa, Allah onun ecrini ihsân eder.” (Beyhâki, Delâil, VI, 291-292)

Hataları affetmenin bu kadar faziletli olması, onun zorluğundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, bu güzel ahlâka sahip olabilen kişileri “kahraman” ilan etmek lazımdır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur:

“Yiğit dediğin, güreşte rakîbini yenen kimse değildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen kişidir.” (Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107, 108)

Katâde Hazretleri şöyle demiştir:

“–Siz, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz misiniz? Bu zât sabaha çıktığında:

«Allah’ım! Bana dil uzatan ve gıybet ederek haysiyetimi zedeleyen kullarına hakkımı helâl ediyorum» derdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4886)

İnsan başkalarını çokça affetmeli ki Allah da onu affetsin! Zira hepimizin affedilmeyi bekleyen pek çok hataları var. Gerek Allah’a karşı, gerekse kullarına…

Ebû Bekir t, Mıstah isimli bir fakire devamlı yardımda bulunurdu. Kızı Hz. Âişe’yi hedef alan İfk Hâdisesi’nde onun da iftiracılara karıştığını görünce, bir daha ona ve âilesine iyilik yapmayacağına dâir yemin etti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlasın geçsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Nûr, 22)

Ebû Bekir t:

“–Elbette Allah’ın beni affetmesini isterim!” dedi. Ardından yemin keffâreti vererek, yapmış olduğu hayra devam etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)

Hz. Ali t, Mısır’a vâli tayin ettiği Mâlik bin Hâris’e bir emirnâme yazmıştı. Orada geçen şu ifadeler hakikaten büyük bir insaniyet ve fazilet örneği sergilemektedir:

“İnsanlara, canavarın sürüye bakması gibi bakma! Onlara karşı kalbinde sevgi, merhamet ve iyilik duyguları besle! Çünkü istisnasız bütün insanlar ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşindir. İnsanlar hata edebilir, başlarına iş gelebilir. Düşenin elinden tut, kendin için Allah’ın affını istiyorsan, sen de insanları affet, onları hoş gör ve bağışla! Allah’a karşı asla kafa tutma! Affından dolayı asla pişmanlık duyma! Verdiğin cezadan dolayı da sevinme!”[6]

Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. O su döküyor, Hazret de leğende ellerini yıkıyordu. Birden su elbisesine sıçradı. Câfer-i Sâdık ç köleye biraz kızarak baktı. Bunun üzerine köle:

“‒Efendim, Kur’an-ı Kerîm’de «وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ» «Öfkelerini yutanlar» buyruluyor. (Âl-i İmrân, 134)” dedi. O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“‒Öfkemi yuttum!” dedi. Köle âyetin devamını okudu:

“‒وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ: İnsanları affedenler.”

Câfer Hazretleri:

“‒Haydi seni affettim.” dedi. Köle yine âyetin devamını okudu:

“‒وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ: Allah ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!”

Bunun üzerine Câfer-i Sâdık g:

“‒Haydi git, sen Allah Teâlâ’nın rızası için hürsün! Şu bin dînar para da senin!” buyurdu. (İbnü’l-Cevzî, Bahru’d-dümû’, s. 142. Krş. Kurtubî, IV, 207, [Âl-i İmrân, 134])

Kötülüğe İyilik Er Kişinin Kârı

Hatâ ve kusurları affetmenin de ötesinde, kötülüğe iyilikle muâmele edebilmek ve hatta kötülüğünü gördüğü birinin ıslah ve hidâyeti için dua edebilmek, Peygamber Efendimiz’in fârik vasfı idi. Tâif’te kendisini taşlayanlara ve Uhud’da mübârek dişlerini kırıp yüzünü yaralayanlara bedduada bulunmayıp hidâyetleri için dua etmesi, buna kâfî bir misâldir. Onun bu üslûbu, nice azgınların kurtuluşuna vesîle olmuştur. Cenâb-ı Hak ne güzel buyurur:

“…İyilik ve kötülük müsâvî değildir. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önlemeye çalış! O zaman (göreceksin ki), seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussılet, 34)

Lâkin şunu da hatırlatmak gerekir ki, affetmek ve bağışlamak şahsa karşı işlenen suçlarda mevzubahistir. Bir suç toplumu ilgilendiriyorsa, o zaman affetmekten çok ıslâhına çalışmak, âdil davranmak ve doğru ile yanlışı ortaya koymak îcâb eder. Zira böyle bir suçlu, affedildiğinde daha büyük haksızlıklar yapmaya yönelebilir. Hz. Âişe c şöyle der:

“Allah’a yemin ederim ki Rasûlullah r hiçbir konuda kendi nefsi için asla intikam alma yoluna gitmezdi. Ancak Allah’ın haramlarına karşı saygısızlık edilmesi ve ilâhi yasakların çiğnenmesi halinde Allah’ın hükmünü yerine getirmekte en ufak bir tâviz vermezdi.” (Buhârî, Hudûd, 10)

Affedilebilecek yerde öfkelenmek, zarara sebep olabileceği gibi, îcâb ettiğinde öfkelenmemek de aynı neticeyi doğuran bir ahlâk zaafıdır. Öfke ve kızgınlığı yerli yerince kullanmanın îmânî kemâlin bir göstergesi olduğunu Rasûlullah r şu şekilde beyân buyurur:

“Allah için sevmek ve Allah için kızmak, imandandır.” (Buhârî, İman, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15/4681)

Demek ki toplumun haklarına, mânevî ve millî değerlere karşı işlenen suçlarda hiddet göstermek de iman asâletinin bir tezâhürüdür.

Ayıpları Örtmek

Mü’min, insanların ayıplarını araştıran meraklı bir kimse değil, tesadüfen gördüğü ayıp ve kabahatleri setreden (örten)dir. Çünkü bazı kusurlar için, “Şuyûu vukûundan beterdir” denilmiştir. Yani yayılması yapılmasında daha zararlıdır. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, ayıpların ve kötülüklerin yayılmasını şiddetle men eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Mü’minler arasında hayâsızlığın şuyû bulmasını (yayılmasını) arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı bir azab vardır…” (Nûr, 19)

Allah Rasûlü r de şöyle buyurmuştur:

“Kim arkadaşının ayıbını örterse, Allah da kıyâmet günü onun ayıbını örter. Kim de müslüman kardeşinin ayıbını açığa vurursa Allah da onun ayıbını açığa vurur. Hatta evinin içinde bile olsa onu ayıbıyla rezil eder.” (İbn-i Mâce, Hudûd, 5)

“Kim bir kardeşini günahından dolayı ayıplarsa, o günahı işlemeden ölmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 53/2505)



[1] İbn-i Sa’d, II, 197; Buhârî, Tıbb, 47, 49; Müslim, Selâm, 43; Nesâî, Tahrîm, 20; Ahmed, IV, 367, VI, 57; Aynî, XXI, 282.

[2] Buhârî, Meğâzî, 70; Müslim, Cihâd, 59; İbn-i Abdi’l-Berr, el-İstîâb, I, 214-215; İbn-i Esîr, Üsdü’l-ğâbe, I, 295.

[3] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143.

[4] Mültezem: Kâbe’nin kapısı ile Hacer-i Esved arasında kalan kısımdır. Peygamber Efendimiz Mültezem’de durup sadrını, yüzünü, kollarını ve avuçlarını Kâbe’nin duvarına koymuş, kollarını ve ellerini iyice yayarak dua etmiştir. (Ebû Dâvûd, Menâsık, 54/1899) Bir hadîs-i şerîfinde de: “Hacer-i Esved ile Makam-ı İbrâhîm arası Mültezem’dir. Burada dua eden hastalar şifâ bulur.” buyurmuştur. (Heysemî, III, 246)

[5] Bkz. İbn-i Sa‘d, IV, 60, Süyûtî, Hasâisü’l-Kübrâ, II, 82; Halebî, İnsânu’l-Uyûn, III, 48.

[6] Muhyiddîn Seydî Çelebi, Buhârî’de Yönetim Esasları, Haz. Doç. Dr. Mehmet Erdoğan, İstanbul 2000, s. 47.

%d bloggers like this: