5. Emsâlsiz Ahlâkından Misaller

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

Şefkât ve Merhameti

Rasûlullah (s.a.v), bütün insanlığa karşı sonsuz bir şefkat ve merhametle doluydu. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe, 128)

Her ne kadar mü’minlere şefkati daha fazla ise de, Kur’ân onun bütün insanlara karşı şefkatli olduğuna şehâdet etmektedir. Kur’ân aynı zamanda onun ümmetinin de bütün insanlara, hatta düşmanlarına bile acıdıklarını beyan etmiştir:

“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında «İnandık» derler; kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: «Kininizden (kahrolup) ölün!» Şüphesiz Allah kalplerin içindekileri hakkıyla bilmektedir.” (Âl-i İmrân, 119)[1]

Hz. Peygamber (s.a.v) sadece insanlara değil hayvanlara ve nebâtâta karşı bile sonsuz merhamet sahibiydi. Müşrikler ihânet edip anlaşmayı bozdukları ve savaşı tercih ettikleri zaman Rasûlullah (s.a.v), on bin kişilik muhteşem ordusuyla Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Arc mevkiinden hareket edip Talûb’a doğru giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu hayvanların başına nöbetçi dikti. Anne köpeğin ve yavrularının İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu. (Vâkıdî, II, 804)

Rasûlullah (s.a.v), birgün Ensâr’dan bir kişinin bahçesine uğramıştı. Orada bulunan bir deve, Peygamber Efendimiz’i görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Efendimiz, devenin yanına gitti, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve sâkinleşti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Bu deve kimindir?” diye sordu. Medîneli bir delikanlı yaklaştı ve:

“–Bu deve benimdir ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Sana lutfettiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O, senin kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)

Karnı sırtına yapışmış bir devenin yanından geçerken de:

“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)

Sevâde bin Rebîʻ (r.a) şu muhteşem incelik ve merhamet misâlini nakleder:

“Peygamber Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine çıkıp birşeyler istedim. Bana birkaç tane (3 ile 10 arasında) deve verilmesini söyledi. Sonra da şu tavsiyede bulundu:

«–Evine döndüğün zaman hâne halkına söyle; hayvanlara iyi baksınlar ve yemlerini güzelce versinler! Yine onlara tırnaklarını kesmelerini emret ki hayvanları sağarken memelerini incitip yaralamasınlar!»” (Ahmed, III, 484; Heysemî, V, 168, 259, VIII, 196)

Bir gün Rasûlullâh (s.a.v) koyunun sütünü sağmakta olan bir şahsa rastlamıştı. Ona:

“–Ey filan! Hayvanı sağdığında yav­rusu için de süt bırak!” buyurdu. (Heysemî, VIII, 196)

Ebu’d-Derdâ (r.a) bir gün, develerine çok fazla yük vuran insanlara rastlamıştı. Deve yükün ağırlığından ayağa kalkamıyordu. Ebu’d-Derdâ (r.a) hemen devenin üzerindeki fazlalıkları atıp hayvanı ayağa kaldırdıktan sonra sâhiplerine şöyle dedi:

“–Eğer Allâh Teâlâ, hayvanlara yaptığınız eziyetler sebebiyle kazandığınız günahlarınızı affederse, size büyük bir mağfirette bulunmuş olur. Ben Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim:

«Allâh Teâlâ bu dilsiz hayvanlara iyi davranmanızı emrediyor! Verimli bir araziden geçiyorsanız hayvanların biraz otlamasına müsaade edin! Kurak bir yerden geçiyorsanız oradan çabuk geçin, bu tür yerlerde fazla oyalanarak hayvanlara sıkıntı ve zarar vermeyin!»” (İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, II, 226/1978)

Affediciliği

Rasûlullah (s.a.v), cezalandırmaya gücü yettiği hâlde kendisine pek çok kötülüklerde bulunan kimseleri affetmiş, hatta herhangi bir söz veya îmâ ile dahî olsa suçlarını başlarına kakmamıştır. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.v) müslüman veya kâfir hiç kimsenin kötülüğünü istemez, herkese büyük bir edep ve ahlâk ile muâmele ederdi. Mekke’yi kan dökmeden fethettiği zaman, yirmi bir senedir her türlü düşmanlığı yapan insanlar, huzûrunda toplanmış hükmünü bekliyorlardı. Onlara:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. Kureyşliler:

“–Biz senin hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen ke­rem ve iyilik sahibi bir kardeşsin, kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Ben de Hz. Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi: «…Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir»[2] diyorum. Haydi, gidiniz, artık serbestsiniz!” bu­yurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa‘d, II, 142-143)

Ve o günü “Yevmü’l-merhame: Merhamet Günü” olarak isimlendirdi…[3]

O gün, Uhud Harbi’nde amcası Hz. Hamza’yı öldüren Vahşî’yi ve ciğerini hırsla dişleyen Hind’i de affetti.[4] Kızı Hz. Zeyneb’i deveden düşürmek sûretiyle vefâtına sebep olan Hebbâr bin Esved bile bu büyük aftan istifade etmişti. Rasûlullah (s.a.v) öyle bir incelik gösterdi ki, Hebbâr’ı affetmekle kalmadı, aynı zamanda ona hakâret edilmesini ve eski yaptıkları sebebiyle kendisine târizde bulunulmasını da yasakladı. (Vâkıdî, II, 857-858)

Mekke fethedildiğinde Ebû Cehil’in oğlu İkrime kaçmıştı. Rasûlullah (s.a.v) önceden yaptığı bütün kötülükleri bir kenara bırakarak ona eman verdi ve yanına çağırdı. Hanımı peşinden koşarak Efendimiz’in dâvetini iletti ve onu Mekke’ye gelmeye iknâ etti. Mekke’ye yaklaştıklarında Rasûlullah (s.a.v) büyük bir mucize ve muhteşem bir incelik sergileyerek ashâbına şöyle buyurdu:

“­­­–İkrime bin Ebû Cehil mü’min ve muhâcir olarak yanınıza geliyor. Artık onun babasına hakâret etmeyiniz! Zira çok kötü bir insan bile olsa ölüye hakaret etmek sadece hayatta olan yakınlarını üzer, ölüye ulaşmaz.” (Hâkim, III, 269/5055; Vâkıdî, II, 851)

Rasûlullah (s.a.v) İkrime’nin geldiğini görünce sevincinden ayağa fırladı ve üç defa:

“–Merhabâ muhâcir süvârî, hoş geldin!” buyurdu. İkrime de:

“–Vallahi yâ Rasûlallah, İslâm düşmanlığı yolunda harcadığım şeylerin en az bir mislini de Allah  Hazretleri’nin yolunda harcayacağım!” dedi. (Hâkim, III, 271/5059; Vâkıdî, II, 851-853; Tirmizî, İsti’zân, 34/2735)

Rasûlullah (s.a.v) daha bunun gibi nicelerini affetti…

Tevâzuu

Allah Rasûlü (s.a.v), son derece mütevâzı bir insandı. İnsanlar nezdinde en kuvvetli göründüğü Fetih Günü, huzûruna gelen ve konuşurken korkudan titremeye başlayan kişiye, imkânlarının en zayıf olduğu döneme ait bir misâli zikrederek şöyle sükûnet telkîn etti:

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten Güneş’te kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!..” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 30; Hâkim, III, 50/4366)

İnsanların kendisi hakkında aşırılığa kaçmasına müsaade etmez:

“Bana «Allah’ın kulu ve Rasûlü» deyiniz!” buyururdu. (Buhârî, Enbiyâ, 48)

O, peygamberliğini tasdik cümlesinin başına, bilhassa ve ısrarla “abduhû: Allah’ın kulu” kelimesini ilâve ederek, ümmetini geçmiş toplumlarda olduğu gibi insanları ilâhlaştırma tehlikesinden korumuştur. Yine bu cümleden olarak:

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti” buyurmuştur. (Heysemî, IX, 21)

Ashâb-ı kirâmın bildirdiğine göre Rasûlullah (s.a.v) hastaları ziyâret eder, cenâzelerde bulunur, kölelerin dâvetlerine gider, merkebe binerdi. Bineğinin terkisine insanları bindirir, yemeğini yere koyup yerdi. Kaba yünden elbise giyer, oturup koyunun sütünü sağar, misafirleriyle ilgilenir, onlara hizmet ve ikram ederdi. Bir dul hanımın, bir yoksulun, bir bîçârenin işini görmek için onunla birlikte ihtiyâcı görülünceye kadar yürümekten çekinmez ve büyüklenmezdi.[5]

Sâdeliği

Rasûlullah (s.a.v) son derece sâde ve mütevâzı bir hayat yaşardı. Hz. Âişe vâlidemiz şöyle nakleder: “Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e bir bardak getirildi. İçinde süt ve bal vardı. Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

 «–Bir içecek içinde iki nimet, bir bardak içinde iki katık! Benim buna ihtiyacım yok. Ancak bunun haram olduğunu düşünmüyorum. Sadece kıyamet günü Cenâb-ı Hakk’ın dünyadaki fazlalıklardan hesaba çekmesinden korkuyorum. Allah için tevâzu gösteriyorum. Kim Allah için tevâzu gösterirse Allah onu yükseltir, kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim iktisatlı davranırsa Allah onu zengin kılar, kim ölümü çokça hatırlarsa Allah onu sever.»” (Heysemî, X, 325)

Şifâ bint-i Abdullah (r.anhâ) anlatıyor:

“Bir gün Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in yanına vardım. Ondan bir şeyler istedim ve hâlimden şikâyet ettim. O da yanında bir şey olmadığını söyleyerek bana özür beyan etti. Ben de «Hiç bir şey vermedi» diye kendi kendime biraz söylendim. O esnâda öğle namazı vakti geldi. Oradan kızımın evine gittim. Damadım Şurahbil bin Hasene’yi evde görünce söylenmeye başladım ve kendisine:

«–Namaz vakti geldi sen hâlâ buradasın?!» dedim. O da:

«–Halacığım, beni ayıplama! İki elbisem vardı, birisini Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e ödünç olarak verdim» dedi. Bunun üzerine ben durumu anlayıp:

«–Anam babam ona fedâ olsun! Ben, istediğim şeyi vermedi diye ona kızıyorum, o ise ne hâlde!» dedim.” (Hâkim, IV, 58/6892)

Hz. Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:

“Rasûlullah (s.a.v) hiçbir zaman sabah kahvaltısından kalan yiyecekleri akşam için, akşam yemeğinden kalanları da sabah için saklamadı. Bir elbiseden iki adet edinmedi. Ne iki gömleği ne iki ridâsı ne iki izârı ne de iki çift ayakkabısı oldu. Evdeyken boş durduğu da hiç görülmemiştir. Ya bir yoksulun ayakkabısını tâmir ederdi veya bir kimsesizin elbisesini dikerdi.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, Beyrut 1979, I, 200)

Temizlik ve Nezâketi

Elbiselerin düzeltilmesini emreden, giyim-kuşamda pejmürdeliği hoş görmeyen Hz. Peygamber (s.a.v), saç ve sakalların dağınıklığını da tasvîb etmezdi. Kendisi son derece temiz ve güzel bir insandı. Ebû Hüreyre (r.a) şöyle demiştir:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den daha güzel birini görmedim, sanki mübarek yüzünde Güneş akıp gidiyordu…” (Ahmed, II, 380, 350)

Rasûlullah (s.a.v) insanların kullandığı hiçbir kötü ve kaba sözü ağzına almaz ve şöyle buyururdu:

“Kıyâmet günü, mü’min kulun terâzisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ, çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)

Bir kimseden kendisine, hoşlanmadığı bir söz ulaştığında:

“Filâna ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyor” demez de, “Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyorlar” diye nezâket gösterirdi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 5/4788)

Kadınlara Değer Vermesi

Allah ve Rasûlü’nün emirleriyle hanımlara âit bir hukuk tesis edildi. Kadın, toplumda iffet ve fazîlet timsâli oldu. Annelik müessesesi, şeref buldu. Peygamber Efendimiz’in; “Cennet (sâliha) annelerin ayakları altındadır!”[6] hadîs-i şerîfi ile kadın, lâyık olduğu değere kavuştu. Rasûlullah (s.a.v), hayâtı boyunca hiçbir hanımına el kaldırmadı ve hiç kimseye eliyle vurmadı.[7] Zira Cenâb-ı Hak; “Kadınlarla iyi geçinin, onlara güzel muâmele edin!” buyurmuştu. (Nisâ, 19)

Cömertliği

Peygamber Efendimiz son derece cömert idi. Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Tâif gazâlarında Efendimiz’in yanında bulunmuştu. Cîrâne’de toplanan ganimet mallarını gezerken Safvan’ın buradaki sürülerin bir kısmına büyük bir hayranlık içinde baktığını gören Rasûlullah (s.a.v):

“–Pek mi hoşuna gitti?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca:

“–Al hepsi senin olsun!” buyurdu. Safvan kendisini tutamayarak:

“–Peygamber kalbinden başka hiçbir kalb bu derece cömert olamaz!” diyerek şehâdet getirdi ve müslüman oldu. Kabilesine dönünce de:

“–Ey kavmim! (Koşun,) müslüman olun! Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor” dedi. (Bkz. Müslim, Fedâil, 57-58; Ahmed, III, 107-108; Vâkıdî, II, 854-855)

Hâsılı, onun ahlâkının güzellikleri anlatmakla bitirilemez. Endülüslü âlim İbn-i Hazm şöyle der:

“Âhiret saâdetini, dünya hakîmliğini, dengeli bir şahsiyet ve karakteri, bütün ahlakî gü­zellikleri ve tüm fazîletleri kazanmak isteyen kişi, Hazret-i Muham­med’i (s.a.v) örnek alsın ve imkânı nisbetinde onun ahlâk ve sîretini hayatına tatbik eylesin! Allâh Teâlâ lütuf ve ihsanda bulunarak, onu örnek alma husûsunda bizlere yardım eylesin!” (İbn-i Hazm, el-Ahlâk ve’s-Siyer, Beyrut 1399, s. 24)



[1] Muhammed A. Draz, İslâm Hakkında Bazı Görüşler, s. 94.

[2] Yûsuf, 92.

[3] Vâkıdî, II, 822; Ali el-Müttakî, Kenz, no: 30173.

[4] Buhârî, Meğâzî, 23; Müslim, Akdıye, 9.

[5] Bkz. Tirmizî, Cenâiz, 32/1017; İbn-i Mâce, Zühd, 16; Nesâî, Cuma, 31; Hâkim, I, 129/205; II, 506/3734; IV, 132/7128; Heysemî, IX, 20.

[6] Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed bin Hanbel, III, 429; Süyûtî, I, 125.

[7] İbn-i Mâce, Nikâh, 51.