4. Hicret ve Medîne Devri

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

Müşriklerin işkenceleri dayanılmaz hâle gelince Allah Rasûlü (s.a.v), ashâbına gizli gizli hicret etmelerini söyledi. Bunu öğrenen müşrikler yalnız kalan Peygamber Efendimiz’e suikast planladılar. Her kabileden bir genç gelip aynı anda saldıracaktı. Böylece Allah Rasûlü’nün yakınları bir hak iddia ettiklerinde bütün kabileleri karşılarında bulacaklardı. Bu esnâda, Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e de hicret etmesini emir buyurdu. Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ali’yi çağırıp üzerinde bulunan emânetleri yerlerine teslîm etmesi için yerine vekil bı­raktı. Çünkü Mekke’de, kıymetli bir eşyâsı olup da, sıdkını ve emînliğini bildikleri için, onu Rasûlullah’a emânet etmeyen kimse yoktu.

O gece müşrikler evin etrâfını sarmışlardı. Fakat Allah’a tevekkül ve teslîmiyeti sonsuz olan Peygamber Efendimiz’de hiçbir tereddüd, endişe ve telâş emâresi görülmüyordu. Bir avuç toprak alarak müşriklerin üzerine serpti ve Yâ-sîn Sûresi’nin ilk âyet-i kerîmelerini okuyarak aralarından süzülüp geçti. Onu hiçbiri göremedi.

Böylece Allah Rasûlü (s.a.v), Mekke’deki on üç yıllık irşad gayretlerinden sonra Medîne’ye hicret etmiş oldu. Medîneli müslümanlar olan Ensâr ile Mekke’den göç ederek gelen Muhâcirleri birbirleriyle kardeş îlân etti. Ensâr, Muhâcir kardeşlerine mal beyânında bulunarak; “İşte malım; al, yarısı senin olsun!..” dediler. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen Muhâcirler de:

“−Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilediler. (Buhârî, Büyû, 1)

Rasûlullah (s.a.v) o günlerde Medine’de yaşayan Muhâcirler, Ensâr ve Yahudiler’in birbirlerine ve yeni İslâm devletine karşı mesuliyetlerini tanzim eden bir anayasa hazırladı. “Medîne Vesîkası” denen bu metin, dünya tarihindeki ilk yazılı anayasa idi.[1]

Müşriklerin müslümanlara gösterdiği açık düşmanlık ve komşu yahudilerin sık sık anlaşmayı bozup sözlerinden dönmeleri sebebiyle bazı savaşlar yapıldı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah (s.a.v), askerî harekâtlarda öyle bir merhamet siyaseti izledi ki, kısa sürede bütün Arap Yarımadası’nı idâresi altına aldığı hâlde, her iki taraftan da fazla kan dökülmesine meydan vermedi. Bütün problemleri öncelikle sulh yoluyla halletmeyi tercih etti.

Peygamber Efendimiz bizzat 29 gazveye katılmıştı. Bunların 16 tanesinde fiilî olarak hiçbir çatışma çıkmadı, karşı tarafla anlaşmalar yapıldı. 13 gazvede ise fiilî çatışmaya girmek mecbûriyetinde kaldı ve bunların toplamında müslümanlardan yaklaşık 140 kişi şehîd oldu, düşmanlardan da yaklaşık 335 kişi öldü.[2]

İslâm’da savaşın asıl hedefi; insanları öldürmek, ganîmet elde etmek, yeryüzünü tahrip etmek, şahsî çıkar sağlamak, maddî menfaat elde etmek veya intikam almak değil; bunların aksine, zulmü ortadan kaldırmak, inanç hürriyetini temin etmek, insanları hidâyete kavuşturmak ve her türlü haksızlığı gidermektir.



[1] Prof. Dr. M. Hamîdullah, The First Written Constitution in the World, Lahore 1975.

[2] Bkz. Prof. Dr. M. Hamîdullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, İstanbul 1991; Dr. Elşad Mahmudov, Sebep ve Sonuçları İtibâriyle Hazret-i Peygamber’in Savaşları, 2005, M.Ü.S.B.E. Basılmamış Doktora Tezi.