3. Boykot ve Tâif Yolculuğu

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

Müşrikler, müslümanlar ve onları koruyan Hâşimoğulları ile her türlü alışverişi, kız alıp vermek gibi medenî muâmele­leri ve bütün beşerî münasebetleri kestiler. Bunu bir ahitnâme ile de perçinleyerek Kâbe’nin duvarına astılar. Bu boykot ve ambargo üç sene bütün şiddetiyle devam etti. Müslümanlar çok büyük açlık ve sıkıntılar çektiler. Açlıktan ağaçların kabuklarını ve yapraklarını yediler. Çocukların ağlama sesleri çok uzaklardan duyuluyordu. Sa‘d bin Ebî Vakkâs (r.a) şöyle der:

“Boykot günlerinde bir gece açlıktan dolayı dışarı çıkmıştım. Ayağım yaş bir şeye dokundu. Hemen onu ağzıma attım. Hâlâ onun ne olduğunu bilmiyorum.” (Süheylî, er-Ravdu’l-Unuf, Beyrut 2000, III, 216)

Sonunda boykot nihayete erdi ancak tam o günlerde Peygamber Efendimiz’in amcası Ebû Tâlib ve hanımı Hz. Hatîce vefat etti. Bunun üzerine düşmanca saldırılar, vahşet derecesine ulaştı. Öyle ki, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in tâkatini zorlamaya başladı. Allah Rasûlü (s.a.v), Zeyd bin Hârise’yi yanına alarak Mekke’nin 160 km. ilerisin­deki Tâif şehrine gitti. Akrabalarının da bulunduğu bu şehirde on gün kaldı. Onlar da önce alay ettiler. Sonra hakârete başladılar. Ardından kölelerini Allah Rasûlü’nün geçtiği yolların iki kenarına sıralayıp onu hakâretlerle taşlattılar. Her tarafı kanlar içinde kalan o rahmet menbaı ve merhamet peygamberi, uğradığı bu fecî muâmele karşısında bile beddua etmek bir tarafa, vazifesinde herhangi bir kusuru olmasından korkarak şöyle niyazda bu­lundu:

“Allah’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çâresizliğimi, halk nazarında hor ve hakîr görülmemi sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı ga­zaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam! İlâhî! Sen kavmime hidâyet ver; on­lar bilmiyorlar. İlâhî! Sen râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum…” (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)

Efendimiz’in tek gâyesi Cenâb-ı Hakk’ı râzı edebilmek ve O’nun verdiği vazifeyi en güzel şekilde yerine getirebilmekti. Bu uğurda karşılaştığı en ağır işkence ve zorluklar bile gözüne görünmüyordu.

Allah Rasûlü (s.a.v), Tâif’ten dönüşünü şöyle anlatır:

“…Ben geri dönmüş, derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnü’s-Seâlib mevkiine varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâîl’i fark ettim. Bana:

«−Allah Teâlâ kavminin sana ne söylediğini ve seni himâye etmeyi nasıl reddettiğini işitiyor. Onlara dilediğini yapması için sana Dağlar Meleği’ni gönderdi» diye seslendi. Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:

«−Ey Muhammed! Kavminin sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitiyor. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teâlâ beni sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı onların başına geçireyim» dedi. O zaman:

«−Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların nesillerinden sadece Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim» dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

O günlerde Medîne’den gelen bir grup insan müslüman oldu. Bunlar Medîne’de İslâm’ı anlatmaya başladılar. Peygamber Efendimiz’den de bir muallim istediler. Mus‘ab bin Umeyr (r.a) vazifelendirildi. Onun gayretleri neticesinde kısa sürede İslâm’ın girmediği bir ev kalmadı. Sonunda müslümanlar, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Medîne’ye dâvet ederek onu muhafaza edeceklerine söz verdiler.