Âl-i İmrân 199-200

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

وَاِنَّ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِع۪ينَ لِلّٰهِ لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًا اُوۨلٰۤئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿199﴾ يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿200﴾

199. “Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, onlar Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene îman ederler. Allah’a karşı derin bir huşû (saygı, korku ve teslimiyet) içindedirler. Allah’ın âyetlerini basit bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”

200. “Ey îman edenler! Sabredin, sebât gösterin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah’ın emirlerine itaatsizlikten sakının ki felâha erebilesiniz.”

 

Tefsir:

199. Müslüman olan Habeş Necâşîsi Ashama vefat ettiğinde, Rasûlullah (s.a.v):

“–Bugün Allah’ın sâlih kulu Ashama vefât etti!” buyurup namazgaha çıkmış ve ashabını saf hâline getirip Necâşî için (gıyabî) cenaze namazı kıldırmıştı. (Müslim, Cenâiz, 65, 62-67)

Bu hâdiseyi istismar etmek isteyen münafıklar:

“–Habeşistan’da ölen ve hiç görmediği bir hristiyanın namazını kılıyor!” demiş­lerdi. Bunun üzerine bu âyet inmiştir. (Vâhıdî, s. 144)

Mücâhid, bu âyet-i kerimenin ehl-i kitaptan müslüman olanların tamamı hakkında nâzil olduğunu söyler. Bilhassa, ehl-i kitaptan müslüman olup da bazı zarûretler sebebiyle îmanını açıklayamayan ve onlar arasında yaşayan mü’minler kastedilmektedir. Bunlar, münâfıkların zıddıdır. Âyet de zâten münâfıklara cevap mâhiyetindedir. (İbn-i Âşûr, IV, 207)

Allah’a îmanlarının yanında hem Kur’ân’a hem de kendi kitaplarına inanan, Allah’a itaat edip boyun eğen ve acziyetlerinin farkına varan ehl-i kitap, diğerleri gibi kendi kitaplarını tahrif edip değiştirmez ve kimseden gizlemezler. Kitaplarında ne buyrulmuşsa, onu doğru bir şekilde insanlara anlatırlar. İşte böyle olan ehl-i kitaba Cenâb-ı Hak husûsî bir ecir verir. Çünkü zor bir işi başarmışlardır. Diğerlerinin kapıldığı gurur, kibir ve haset illetlerine mağlup olmamışlardır. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“İşte onlara, sabretmeleri sebebiyle mükâfatları iki defâ verilecektir…” (Kasas 28/54. Bkz. Hadîd 57/28)

Cenâb-ı Hak herkesin hesâbını çok çabuk görür ve mükâfâtlarını da hemen verir. O her şeyi bilir, düşünmeye ve araştırmaya ihtiyacı yoktur. Yüce bir kudrete sahip olduğu için, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, insanların hesabını çok çabuk görür.

200. Sûrenin son ayetinde, dünya hayatında düşmanlara karşı mu­zaffer olmanın ve âhiret nimetlerini elde ederek kurtuluşa ermenin yolunu gösteren, mânâsı geniş lafzı çok özlü tavsiyeler yer almıştır. Burada aynı zamanda Bakara sûresinin nihâyetindeki “Kâfirlere karşı bize yardım eyle!”[1] duâsına da cevap verilmiştir.

İnsan için en büyük fazilet sabırdır. Ahlâkî melekelerin hiçbiri sabırla boy ölçüşemez. Onun için Allah’ın kitabında sabır kadar çok zikredilen, sabır kadar çok emredilen başka bir seciye yoktur. Ancak sabır, zillete katlanmak değil, meşakkatlere tahammül etmektir. Sonunda katlanılmayacak acılarla yüz yüze gelmemek için önceden her türlü zorluklara ve sıkıntılara mertçe ve insanca tahammül göstermektir. Allah yolunda, din uğruna, millet için rahatını, uykusunu, malını, canını fedâ edivermektir. Yoksa bu fedâkârlıkların semtine uğramadan miskin miskin oturup, sonra da hissesine düşen rüsvâlığı “Ne yapalım, kader böyleymiş, tahammül etmeli…” diye hazmetmeye çalışmak hiçbir zaman sabır ile telif edilemez.[2]

Âyetteki وَصَابِرُوا kelimesinin iki mânâsı vardır:

1. Hakkı müdâfaa ederken, kâfirlerin bâtıl dâvâları uğruna sarfettiği gayretten daha fazla gayret gösterin ve sebât edin! Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin!

2. Kâfirlerle savaşırken şecaat, yiğitlik ve kahramanlık gösterme husûsunda birbirinizle yarışın!

Hasan Basrî Hazretleri, “Sâbirû: sabır ve sebât gösterin” emrinden kastın, beş vakit namaza sebat ile devam et­mek olduğunu ifade etmiştir. (Kurtubî, IV, 323)

Şöyle de açıklanmıştır: “Musâbere, nefsin arzularına devamlı muha­lefet etmektir. Nefis, bir şeye dâvet ederken, kişinin ona gitmeyip vazgeçmesidir. (Kurtubî, IV, 323)

Lügatte “düşmanın geleceği yeri bekleyip korumak” mânâsına gelen ribât, ıstılahta “Allah yolundan ayrılmamak, düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı bulunmak” anlamlarına gelir. İster süvari ister piyade olsun, sınır boylarında bekleyen kimseye “nöbetçi, nöbet bekleyen” anlamında “murâbıt” denilmiştir. Murâbıt, “bir müddet beklemek için sınıra giden kimse” demek olup ıstılahta, silâh altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bek­leyen asker için kullanılır.

Bir namazdan sonra diğerini beklemeye de ribât denilmiştir. Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) bir gün:

“–Size, Allah’ın kendisiyle günahları yok edip, dereceleri yükselttiği amelleri haber vereyim mi?” buyurmuştu.

Ashâb-ı kirâm:

“–Evet, haber veriniz ey Allah’ın Rasûlü!” karşılığını verdiler.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz:

“–Güçlüklere rağmen abdesti güzelce almak, mescitlere doğru çokça adım atmak ve bir namazdan sonra diğerini gözlemektir. İşte, bekleyeceğiniz en faziletli nöbet (ribât) budur” buyurdu. (Müslim, Tahâret, 41)

Takvâ, kişinin Allah’ın gazabından ve azabından kendini korumasıdır. Bu da ancak Allah’ı tanımak, O’nu razı edecek ve gadaplandıracak şeyleri bilmekle mümkündür. Bunları bilmek ise Allah’ın kitabını anlamaya, Peygamberi’nin sünnetini ve bu ümmetin “selef-i sâlihîn” denilen büyüklerinin hayatını bilmeye ve onları ör­nek almaya bağlıdır. Kim hakkı ve ehlini korumak, dâvetini yaymak uğrunda sab­reder, mânîlere direnir, tehlikelere karşı uyanık olup gerekeni yapar ve Al­lah’ın emrine saygısızlıktan sakınır, diğer işlerinde de bu kâideleri göz önünde bulundurursa kurtuluşa erer ve Allah katındaki saâdete nâil olur.

Geçen iki sûreyi hulâsa etmek gerekirse:

Bakara sûresinde umûmiyetle ulûhiyet mevzûu işlenmiş, Âl-i İmrân’da ise peygamberlik konusu ele alınarak bütün yönleriyle ortaya konmuştur.

Bakara sûresinde yahûdilikle, bu sûrede ise hristiyanlıkla alâkalı hususlara ağırlık verilmiştir.

Bakara sûresinde Hz. Âdem’in, bu sûrede ise Hz. Îsâ’nın yaratılışı konu edilmiş ve iki yaratılış arasındaki benzerliğe dikkat çekilmiştir.



[1] Bakara 2/286.

[2] Abdülkerim ve Nuran Abdülkâdiroğlu, Mehmed Akif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsiri, Mev’ıza ve Hutbeleri, Ankara 1992, s. 82-83.