Âl-i İmrân 192-194

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

رَبَّنَاۤ اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ ﴿192﴾ رَبَّنَاۤ اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْاَبْرَارِ ﴿193﴾ رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ ﴿194﴾

192. “Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme koyarsan, onu gerçekten rezil rüsvâ ettin demektir. Zâlimlerin hiç yardımcısı yoktur.”

193. “Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, «Rabbinize îman edin!» diye îmâna çağıran bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik ve hemen îman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı mağfiret eyle, kusurlarımızı bağışla, canımızı hayırlı ve itaatkâr kullarınla beraber al (bizi onlardan eyle)!”

194. “Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram eyle ve kıyamet günü bizi rezil-rüsvâ etme! Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin!”

 

Tefsir:

192. Mü’minlere lûtfedilen nimetlerin zirvesi, cehennemden kurtulup cennete nâil olmaktır. Cenâb-ı Hakk’ın gazap ve kahır tecellîsinin mazharı olan cehennem, maddî ve mânevî azapların mekânıdır. Orada bedenler ızdırap görecektir. Lâkin rûhların mânevî azap ve ızdırabı daha büyük ve daha şiddetli olacaktır. Nitekim âyet-i kerimede cehenneme giren insanların son derece rezil rüsvâ olacağı beyân edilerek, kıyâmet günü hor ve hakîr düşmenin, başa gelebilecek en büyük belâlardan olduğu hissettirilmektedir. Akl-ı selim sâhibi mü’minler burada cehennem azâbından Allah’a sığınmaktadırlar. Ancak duâlarından anlaşıldığına göre onların asıl masadı huzûr-i ilâhîde rezil olmaktan kurtulmaktır. Zira bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olan Allah Teâlâ’nın karşısına suçlu olarak çıkmak ve O’nun tarafından cehennemde cezâlandırılmak ne büyük bir utanç vesilesidir. Hisli gönüller için bundan büyük bir azap olabilir mi! Asıl helâk da budur zaten. Bu sebeple hemen 194. âyette, kıyâmet günü rezil rüsvâ etmemesi için Yüce Rabbimize nasıl duâ edeceğimiz öğretilmektedir. Hz. İbrahim (a.s) da, tekrar diriltildiğimiz gün küçük düşmemek için Allah’a yalvarmıştır. (Şuarâ 26/87)

 O gün hüküm Allah’a âittir. Küfür üzere devam ederek kendilerine zulmedenlere orada yardım edebilecek kimse yoktur.

193. Huzûr-i ilâhîde rezil olmak gibi büyük bir mânevî azaptan kurtulmak ve kıyâmette yardımcısız kalmamak isteyen akıllı insanların yapması gereken şey, “Rabbinize îmân edin!” diye îmâna dâvet eden ve bunun için pek çok iknâ edici deliller sunan Peygamber Efendimiz’e ve Kur’ân-ı Kerîm’e icâbet etmektir. Îmandan sonra yapılması gereken ilk iş de, günah ve kusurlardan uzak durup onlardan temizlenmeye çalışmaktır.

Âyetten anlaşıldığına göre bir müslüman, îmânını ve Peygamber Efendimiz’e itaatini vesîle edinerek Allah’tan af dileyebilir. Bundan sonra da, itaatkâr ve sâlih kullardan olup, son nefesini bu hâl üzere verme gayreti içinde olmalıdır. Yani bir mü’min, Allah’ın râzı olduğu bir kul olarak yaşamalı, böyle insanlarla birlikte bulunmalı ve âhirette de onlarla birlikte haşrolunmak için duâ etmelidir. Şunu da unutmamalıdır ki; kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur. (Münâvî, Feyz, V, 663; Zemahşerî, V, 247, Câsiye 45/21 tefsirinde)

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Yoksa kötülük işleyenler, hayatlarında ve ölümlerinde kendilerini, îman edip sâlih ameller işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Câsiye 45/21)

Rasûlullah (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:

“Her kul öldüğü hâl üzere diriltilir.” (Müslim, Cennet, 83)

Âyetin son kısmından anlaşıldığına göre tefekkür ehli mü’minler, sonunda Allah’a kavuşmayı arzu ediyorlar. Efendimiz’in beyânına göre:

“Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever.” (Buhârî, Rikâk, 41; Müslim, Zikir 14-17)

194. Bütün korkuları Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda utanç verici bir vaziyete düşmek olan mü’minler, duâlarında Allah’a; “Bizi âhirette rezil ü rüsvâ etme!” diye yalvarıyorlar. Bunu taleb ederken de Cenâb-ı Hakk’ın şu vaad-i ilâhîsine istinâd ediyorlar:

“…Allah o gün Peygamber’ini ve onunla beraber olan mü’minleri utandırmaz, rüsvâ etmez…” (Tahrim 66/8)

Mü’minler Allah’a; “Mâdem ki sen Nebiyy-i Ekrem’inle birlikte îmân edenleri de utandırmayacağını vaad ediyorsun, işte biz de îman ediyoruz, ey Rabbimiz bizleri de o gün rezil rüsvâ eyleme!” diyorlar.

Bu hâlleriyle de Allah’a güvendiklerini ve O’na karşı hüsn-i zan beslediklerini ortaya koyuyorlar.

Allah Teâlâ, müttakîlere mükâfât, yardım ve saadet, fâsıklara da azâb vaad etmiştir. Bu durumda âyet-i kerimeden anlaşılacak bir mânâ da şudur:

“Allah’ım! Vaad ettiğin şeyleri kazandıracak amelleri işlemeye bizi muvaffak kıl, azâbına müstahak olacağımız amellerden de bizi muhâfaza buyur!”

Âmîn!.

Mü’minlerin bu niyâz ve yalvarışına Cenâb-ı Hak’tan şöyle cevap geliyor: