Âl-i İmrân 189-191

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿189﴾ اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُوۨلِي الْاَلْبَابِ ﴿190﴾ اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿191﴾

189. “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a âittir. Allah her şeye kâdirdir/gücü yeter.”

190. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde ve sürelerinin uzayıp kısalmasında, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık delil ve ibretler vardır.”

191. “Onlar, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken (yâni devamlı) Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler ve: «Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen bütün eksik sıfatlardan münezzehsin/uzaksın. Bizi cehennem azabından koru!» (derler.)

Tefsir:

189. Göklerdeki ve yerdeki varlıkların, yâni bütün mahlûkâtın sâhibi ve idâre edeni Allah’tır. O, her şeye gâlip ve kâdirdir. O’nun her şeye gücü yeter. Bu sebeple, îmansızlar, Cenâb-ı Hakk’ın azâbından kurtulacaklarını zannetmesinler. O dilediği her şeyi yapar. Allah’ın mülkünde yaşayanlar, O’nun emirleri istikâmetinde yaşamalıdırlar. Allah’ın emirlerine karşı gelmek isteyenler, cezâya mâruz kalırlar.

190. Allah’ın emsâlsiz saltanat ve kudretini idrak edebilmemiz için, etrâfımızdaki ilâhî kudret akışlarına bakıp ibret almamız kâfîdir. Bunların en açık olanları, o muazzam göklerin ve yerin yaratılışı ile gece ve gündüzün muhteşem bir nizam ile birbirini tâkip etmesi, kısalıp uzamasıdır. Allah’ın kâinâta koyduğu âhenk ve dengenin kusursuz olduğunu, asırlar geçmesine rağmen bir saniye bile şaşmadığını müşâhede etmekteyiz. Âyet-i kerimede, mekân ve zaman mefhumları dâhilindeki bütün mevcûdâtı tefekkür etmemiz arzu edilmektedir. Cenâb-ı Hak, bu hususta gâfil davrananları zemmederek şöyle buyurur:

“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüz çevirip geçerler.” (Yûsuf 12/105)

Âişe (r.anhâ) şöyle anlatır:

“Bir gece Rasûlullah (s.a.v) bana:

«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdet ederek geçireyim» dedi. Ben de:

«–Vallâhi Sen’inle beraber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim» dedim.

Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki, elbisesi, mübârek sakalları, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam ıslandı. O, bu hâldeyken Hz. Bilâl namaza çağırmaya geldi. Ağladığını görünce:

«–Yâ Rasûlallâh! Allâh Teâlâ Siz’in geçmiş ve gelecek günahlarınızı affettiği hâlde niçin ağlıyorsunuz?» dedi.

Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v):

«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallahi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onları okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» karşılığını verdi ve 190-191. âyetleri okudu. (İbn-i Hibbân, II, 386; Âlûsî, Rûhu’l-Maânî, IV, 157)

İbn-i Abbâs (r.a), 10 yaşlarında bir çocukken, Allah Rasûlü (s.a.v)’in teheccüd namazını öğrenmek için teyzesi Meymûne vâlidemizin odasında kalmıştı. Hâdisenin devamını kendisi şöyle anlatır:

“Gece teyzem Meymûne (r.anhâ)’nın odasında kaldım. Rasûlullah (s.a.v) âilesiyle bir müddet sohbet ettikten sonra uyudu. Gecenin son üçte biri olunca kalktı, semâya baktı ve 190. âyeti okudu…” (Buhârî, Tefsîr, 3/17, 18; Tevhîd, 27)

Diğer bir rivâyette de şu ifâdeler yer alır:

“…Gecenin yarısı olunca veya ondan az önce ya da az sonra olunca Rasûlullah (s.a.v) uyandı. Oturup elleriyle yüzünden uykuyu sildi. Âl-i İmran sûresinin son 10 âyetini okudu. Daha sonra kalkıp su kırbasına yöneldi ve güzelce abdest aldı…” (Buhârî, Tefsîr, 3/19; Ahmed, I, 242)

Peygamber Efendimiz’in bu âyetleri teheccüdlerde okumayı âdet edinmesi, tefekkürün, en güzel seher vakitlerinde yapıldığını göstermektedir.

Kur’ân’ın maksadı, kalpleri mâsivâdan kurtarıp mârifetullaha nâil eylemektir. Önceki âyetlerde bazı hükümler açıklanmış ve bâtıl ehline cevaplar verilmişti. Bundan sonra ise kalpler Cenâb-ı Hakk’ın ulvî sıfatlarıyla nûrlandırılacaktır. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’in sûreleri ve konuları, umûmiyetle öğüt ve ibret veren âyetlerle nihâyete erer.[1] İşte bundan sonraki âyetler de, dikkatleri ibret alınması gereken hususlara çekerek âdetâ sûreyi hulâsa edivermiştir.

191. Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyet, kudret ve hikmetinin delilleri zikredildikten sonra şimdi de ubûdiyet/kulluk ile alâkalı hususlara geçilmiştir. Önceki âyet ulûhiyetin, bu âyet de ubûdiyetin kemâline delâlet etmektedir. Zira insan; ayaktayken, otururken, yatarken, çalışırken, istirahat ederken, yâni her hâlinde kalbiyle, zihniyle, diliyle ve âzâlarıyla zikir, tefekkür ve ibadet hâlinde olabilirse, akl-ı selîm sahibi bir mü’min kıvâmına ermiş demektir.

Buradaki zikirden maksadın “namaz” olduğunu söyleyen âlimler mevcuttur. Yani mü’min, gücü yettiği sürece ayakta, yorulunca oturarak, hasta ise yattığı yerden, yâni her hâlükârda çokça namaz kılmaya teşvik edilmiştir.

Göklerin ve yerin büyük bir âhenk içinde ve sağlam bir şekilde yaratılışını derin derin tefekkür edip, onlardaki hikmet ve sırlara âşinâ olmaya çalışmak, kulluk şuuruna erme bakımından büyük bir ehemmiyete sahiptir. Böyle bir tefekküre dalan insan, Allah’ın azamet ve kudretini idrak ederek hikmeti anlamaya başlar. Allah’ın gökleri, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları oyun eğlence olarak, gâyesiz, nizamsız, dayanıksız ve boş yere değil,[2] gerçek bir gaye ve hikmetle yarattığını[3] kavrar. Bu şekilde Allah’ın mahlûkâtı üzerinde tefekkür ederek azamet-i ilâhiyeye yaklaşan insan, hemen Allah’a ilticâ eder ve hayatını, âhirete göre tanzim edip büyük hesap gününe hazırlık yapmaya başlar.

Ebû Süleyman Dârânî şöyle der:

“Evimden çıkıyorum, gözümün iliştiği her şeyde Allah’ın bana olan bir nimetini görüyorum. Hiç değilse ondan bir ibret alıyor, ders çıkarıyorum.” (İbn-i Kesir, I, 447, [Âl-i İmrân 3/190])

Hasan Basrî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Bir müddet tefekkürde bulunmak, bütün bir geceyi şuursuzca ibadet ederek geçirmekten daha hayırlıdır.”

“Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir.” (İbn-i Kesir, I, 447, [Âl-i İmrân 3/190])

Îsâ (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Sözü nasihat, sükûtu tefekkür ve bakışı ibret olan kimselere müjdeler olsun!” (İbn-i Kesir, I, 448, [Âl-i İmrân 3/190])

Ömer bin Abdülaziz şöyle demiştir:

“Allah -azze ve celle- Hazretleri’ni zikrederek konuşmak çok güzel bir davranıştır. Allah’ın nimetleri üzerinde tefekkür etmek ise ibadetlerin en faziletlisidir.” (İbn-i Kesir, I, 448, [Âl-i İmrân 3/190])

Hikmet ehli şöyle demişlerdir:

“Kim dünyaya ibret almadan bakarsa, kalb gözünde bu gafleti nisbetinde bir körelme hâsıl olur.” (İbn-i Kesir, I, 448, [Âl-i İmrân 3/190])

Bişr bin Hâris el-Hâfî Hazretleri şöyle buyurur:

“İnsanlar Allah Teâlâ’nın azameti hakkında tefekkür etseler, O’na isyân edemez, günah işlemezlerdi.” (İbn-i Kesir, I, 448, [Âl-i İmrân 3/190])

Âmir bin Abdi Kays da der ki:

“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v)’in ashabından bir değil, iki değil, üç değil, pek çok kişiden işittim, şöyle buyuruyorlardı: «Îmânın ışığı veya îmânın nûru tefekkürdür».” (İbn-i Kesir, I, 448, [Âl-i İmrân 3/190])

Gökler ve yer hakkında düşünerek azamet-i ilâhiye karşısında hayran kalan mü’minler, tefekkürlerine duâ ve ilticâyı da katarak ibadetlerine büyük bir huşû ile devam ederler.

“Sübhâneke” ifadesi, insan aklının, göklerin ve yerin yaratılışındaki Allah’ın hikmetlerini idrakten âciz kaldığını ikrar ve tasdik etmektir. Allah Teâlâ bunları boş yere yaratmamış, her ne kadar aklımızla idrak edemesek de yüce hikmetler ve engin sırlarla vücûda getirmiştir.

Dua etmek isteyen kişi, âyette olduğu gibi evvelâ zikir ve tefekkür ile huşûya ermeli, ardından Allah Teâlâ’yı senâ etmeli, daha sonra da talebini zikretmelidir.

Bu âyette, temiz ve tam akıl sâhibi kimselerin vasıfları zikredilmiştir. Kişi ne kadar zikir, tefekkür ve Allah’a ilticâ hâlinde bulunabilir, etrâfındaki ilâhî sanat hârikalarından ibret alabilirse, o kadar akl-ı selîm sahibi sayılır.

Aynı zamanda bu âyet, müslümanları mahlûkât üzerinde tefekküre sevk ederken; hem Fizik, Kimyâ, Astronomi gibi tabiat ilimlerinin incelenmesini teşvik ediyor, hem de bu araştırmada bulunanlara büyük bir ders veriyor.

Cehennemden korunmak için Allah’a yalvaran akıllı mü’minler duâ hâlindeki tefekkürlerine şöyle devam ederler:



[1] İbn-i Âşûr, IV, 196.

[2] Enbiya 21/16; Sâd 38/27; Duhân 44/38.

[3] Hicr 15/85; Ahkâf 46/3.