a. Fesâhatı, Belâğatı ve Nazmı

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

Kur’ân-ı Kerîm, ne şiir ne de nesirdir. Bilâkis hem şiirin hem de nesrin meziyetlerini bir araya getiren emsalsiz bir üslûba sahiptir. Şiirde ve mûsikîde bulunmayan bir güzelliği vardır. Onu tekrar tekrar okurken veya dinlerken bir monotonluk hissedilmez, devamlı sûrette değişen ve tâzelenen seslerden insan hislerinin her biri aynı derecede nasibini alır.[1]

Kur’ân, dilin sahip olduğu müterâdif (aynı mânâya gelen) kelimelerden delâleti en hassas, tasvir gücü en fazla ve fesâhati en kuvvetli olanını seçer.[2] İbn-i Atiyye şöyle der:

“Kur’an öyle bir kitaptır ki ondan bir kelime çıkarılsa, sonra bütün Arap lisanı altüst edilse, ondan daha münasip bir kelime bulmak mümkün değildir.”[3]

Kur’ân-ı Kerîm, mevcut edebî türlerden farklı ve kendine has bir üslûba sahip olmakla birlikte, aynı zamanda bütün bu edebî türleri en mükemmel şekilde ihtivâ eder. Kıssa, mev’iza, târih, teşrî, cedel, münâzara, âhiret, cennet, cehennem gibi mevzûları, korkutucu ve müjdeleyici âyetleri, mânâlarının şiddetine göre ayrı ayrı bir üslûp bütünlüğü içinde fesâhat ve belâğati en yüksek seviyede tutarak ifadelendirir.

Kur’ân gönüllere tesir eder. İnsanları Kur’ân’ı dinlemekten alıkoyan azılı müşriklerden Ebû Süfyan, Ebû Cehil ve Ahnes bin Şerik, birbirlerinden habersiz olarak ve gizlice, geceleyin evinde namaz kılarken Kur’ân okuyan Peygamber Efendimiz’i dinlemeye gelmişler, birbirleriyle tesadüfen karşılaşınca da kendilerini ayıplamışlardır. Bu hâdise üç gece böylece devam etmiş, nihayetinde birbirlerine:

“–Aman kimse fark etmesin! Halk bizim bu durumumuzdan haberdâr olursa, vallahi son derece rezîl oluruz. Bundan sonra da hiç kimseye bu hususta söz geçiremeyiz!..” diyerek yaptıklarını kınadıktan sonra bir daha böyle bir davranışta bulunmayacaklarına dâir aralarında ahitleşmişlerdir.[4]

Bir bedevî, Cenâb-ı Hakk’ın:

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ

“Sana emrolunan şeyleri açıkça söyle ve şirk koşanlardan yüz çevir!”[5] âyetini bir kişinin okuduğunu işitince derhal secdeye kapanır. Bu hareketinin sebebi sorulunca da:

“–Sırf fesahati sebebiyle secde ettim!” der.[6]

Bu âyette ona tesir eden hususlar, “ilahî tebliği en mükemmel bir şekilde açıklama, hak ile batılın arasını iyice ayırıp onu apaçık bir şekilde dile getirme ve bu yolda cesur davranma mânâlarını ihtivâ eden fe’sdaʻ” kelimesiyle[7]; bunca kısalığına rağmen çok mânâlar ihtivâ eden “bi-mâ tu’mer: Sana emredilen, söylenilen her şeyi” terkibiydi.

Yine bir başka bedevî:

فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّا

“Ondan umudu kesince aralarında fısıltıyla konuşmak üzere (bir kenara) çekildiler”[8] âyetini işitmişti. Bunun üzerine:

–Şehâdet ederim ki, bir kul böyle bir söz söylemeye güç yetiremez!” diyerek, hayret ve hayranlığını izhar etti.[9]

O zaman bedevîler, belâğat ve fesâhatta en zirve insanlardı.

Kur’ân-ı Kerîm aynı anda, değişik zamanlarda ve mekânlarda yaşayan, ilmî seviyeleri çok farklı olan bütün insanlara, seviyelerine göre hitâb eder. Farklı anlayışlara imkân veren bir âyeti, ilk nesiller kendi durumlarına göre, daha sonraki nesiller de ulaştıkları ilmî seviyelere göre anlarlar. Bu hususta büyük Arap edîbi Mustafa Sâdık er-Râfiî şöyle der:

“Kur’ân-ı Kerîm’in mucizelerinden biri de, her zaman bilinemeyen bazı hakikatleri, dâimâ bilinen kelimeler içerisinde saklaması ve bunları vakti geldikçe izhâr edip ortaya koymasıdır.” (Vahyü’l-Kalem, Kuveyt ts., II, 66)



[1] Prof. Dr. M. A. Drâz, en-Nebeü’l-Azîm, Dâru’l-kalem, ts., s. 102.

[2] Bûtî, Ravâi‘, s. 140.

[3] İbn-i Atiyye, el-Muharraru’l-vecîz fî tefsiri’l-Kitâbi’l-Azîz, Beyrut 1413, I, 52.

[4] İbn-i Hişâm, I, 337-338; Taberî, Târih, II, 218-219, İbn-i Esîr, Kâmil, II, 63-64, İbn-i Seyyid, I, 99; Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 160-161; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 47; Halebî, I, 462.

[5] Hicr, 94.

[6] Kâdî Iyâz, Şifâ, trc. M. Yaşar Kandemir, İstanbul 2012, I, 551; Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, İstanbul 1976, I, 82.

[7] Zemahşerî, Esâsü’l-belâğa, Dâru’l-Fikr, 1409/1989, s. 351, “صدع” maddesi.

[8] Yûsuf, 80.

[9] Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 551; İbn-i Aşûr, I, 107; Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, I, 82.