Âl-i İmrân 179-180

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَاۤ اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَاۤءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿179﴾ وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَاۤ اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْرًا لَهُمْ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ ﴿180﴾

179. “Allah, mü’minleri içinde bulunduğunuz hâl üzere bırakacak değildir; sonunda pis olanı temizden (yani münâfığı mü’minden) ayıracaktır. Bununla beraber Allah, sizi gayba da muttalî kılacak değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçip (ona gerekenleri bildirir). O hâlde Allah’a ve peygamberlerine îman edin. Eğer îman eder ve takvâ sahibi olursanız sizin için çok büyük bir ecir vardır.”

180. “Allah’ın, lûtfundan kendilerine verdiği nimetleri (infak hususunda) cimrilik edenler, bunu haklarında hayırlı sanmasınlar; aksine bu onlar için pek fenâ bir durumdur. Cimrilik ettikleri şeyler kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

Tefsir:

179. Allah Teâlâ insanları oldukları hâl üzere bırakmaz, ihlâslı mü’minler ile münâfıkların birbirinden fark edilmeyecek şekilde belirsiz yaşamasını ve aynı haklara sahip olup aynı şekilde muâmele görmesini istemez. Çünkü bu hâl mü’minlere zarar vermektedir. Kimin samimî kimin sahtekâr olduğunu bilemediklerinden muhtelif fitne ve zararlara mâruz kalmaktadırlar. Bu sebeple Cenâb-ı Hak mü’minlerin içindeki kötü niyetli îmansızları belli edip ortaya çıkarmak sûretiyle hakîkî mü’minleri rahatlatır.

Diğer taraftan îman etmenin de bir bedeli vardır. Bu bedeli ödemeleri için Cenâb-ı Hak müslümanları hep aynı minval üzere yaşatmaz. Onları muhtelif imtihanlara tâbî tutar ve bir takım zorluklarla yüz yüze getirir. Nitekim âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebût 29/2-3)

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmrân 3/142. Bkz. Tevbe 9/16)

Cenâb-ı Hakk’ın bu tür imtihanları olmasaydı insanların ne olduğunu anlamak mümkün olmaz, İslâm toplumu arınıp durulmazdı. Zira Allah Teâlâ, pek çok hikmetlere binâen insanları gabya muttalî kılmamıştır, onlar gaybı bilemezler. Kesin bir şekilde “Şunun kalbinde şöyle duygular vardır, şu cennetlik şu da cehennemliktir” gibi söz ve düşüncelere sahip olamazlar. Aynı şekilde, başlarına gelen hâdiselerin hikmet ve sebebini de çoğu zaman açıkça bilemezler. Ancak Allah Teâlâ peygamberlerinden dilediğine bu tür bilgiler verir. (Cin 72/26-27)

Rasûlullah (s.a.v)’in gaybden pek çok haberler verdiğine şahit olan insanlar, artık Allah’a ve Efendimiz’in peygamberliğine iman etmeye davet edilmektedir. İman edip bir de salih amellerle dolu takvâ üzere bir hayat yaşarlarsa, kendilerine büyük ecirler verileceği müjdelenmektedir. O hâlde münâfık ve kâfirler îman etmeli, mü’minler de îmanlarını kuvvetlendirip takvâlarını artırmalıdırlar.

180. İman iddiasının ispatı için mal ve candan infak etmek gerekir. Yukarıda daha çok can infakından bahsedilmişti, şimdi de söz mal infâkına nakledilmiş bulunmaktadır. Bu da daha çok zekât ve sadaka sûretinde vukû bulur. Zekâtını verenler büyük bereketlere nâil olurken, bu farzı ihmâl edenler de korkunç tehditlerle karşı karşıyadırlar. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kimseye Allah Teâlâ mal verir, o da zekâtını ödemezse, bu mal kıyamet günü oldukça zehirli büyük bir yılan hâlinde karşısına çıkarılır. Yanaklarının üzerinde (gazap ve zehirinin şiddetini gösteren) iki siyah nokta vardır. O gün bu azgın yılan, mal sahibinin boynuna dolanıp (ağzını kapatacak şekilde) iki yanağından şiddetle ısırır ve:

«–Ben senin (dünyada çok sevdiğin) malınım, ben senin hazînenim!» der.”

Daha sonra Rasûlullah (s.a.v), sözlerine delil olarak tefsirini yaptığımız bu 180. âyet-i kerimeyi okumuştur. (Buhârî, Zekât, 3; Tirmizî, Tefsir, 3/3012)

Âyet-i kerimede zekât ve sadakaya yaklaşmayanlar cimrilikle kınanmışlardır. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“İnsanda bulunan en şerli şey aşırı cimrilik ve şiddetli korkudur”. (Ebu Davud, Cihâd, 20/2511)

Câbir (r.a) şöyle der: Rasûlullâh (s.a.v):

“–Ey Selime Oğulları, sizin büyüğünüz kim?” diye sordu.

“–Ced bin Kays’tır, ancak bize göre o cimri biridir” dedik. Bunun üzerine Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Cimrilikten daha kötü hangi hastalık vardır ki?! Bilâkis sizin büyüğünüz Amr bin Cemûh’tur” buyurdu. (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 296)

Amr (r.a), cömert bir insandı.

Ashâb-ı kirâm da cimriliğin ne kadar kötü bir haslet olduğunu ifade için:

“Hangi hastalık cimrilikten daha beter ki!” derlerdi. (Buhârî, Humus, 15, Meğâzî, 73; Ahmed, III, 308)

Gerçi “Allah’ın kereminden lûtfettiği nimetler”e maddî mânevî her türlü imkânlar dâhildir. Bu sebeple müfessirlerimiz bu âyetten, ilim infakını da anlamışlardır. Yahûdiler, Allah Rasûlü’nün gerçek peygamber olduğunu kitaplarında zikredilen vasıflardan bildikleri hâlde, bunu insanlara açıklamıyorlardı. Bugün de İslâm ve onun muazzez peygamberi hakkında bildiklerini insanlara anlatmakta cimrilik gösterenler, bilhassa da bu tür faaliyetlere mânî olmaya çalışanlar, âyetteki tehdide muhataptırlar.

Allah’ın ihsân ettiği nemetler hususunda cimrilik yaparak kâr ettiklerini zannedenler, aslında büyük bir ziyâna uğramışlardır. Zira onlar Allah’ın mülkünü Allah’tan kıskanmak gibi büyük bir ahmaklığa sürüklenmişlerdir. Bunun cezâsını da âhirette ağır ödeyeceklerdir. Hâlbuki bütün mülk Allah’a âittir. İstediği zaman istediği kuluna verir. Kulların elindeki mallar onlarda bâki kalacak değildir. Nihayetinde ellerinden çıkıp Cenâb-ı Hakk’ın istediği kişilere geçecektir. Bu durumda hayattayken ve elinde imkân varken infak edenler, kazançlı çıkarken, cimrilik edenler de yine o mallardan mahrum kalacak ve ellerine zarardan başka bir şey geçmeyecektir.

“Semâvî mîras” da peygamberlik, ilim gibi nimetlerdir. Allah bunları da dilediğine lûtfeder. Dolayısıyla ehl-i kitap Allah Rasûlü’nün peygamberliğini kıskanmamalı ve ona tâbî olmalıdırlar. Bugün de Allah’ın velî kullarını, âlimleri ve semâvî mirastan pay alan diğer insanları kıskanmayıp kendilerinden istifade yoluna gitmek îcâb eder.

Şunu da unutmamalıdır ki, Allah Teâlâ, malı mülkü ve bütün imkânları kullarını imtihan etmek için vermektedir. Kullarının nasıl davrandığını en iyi bilen de O’dur. İnsanlar, Allah’ın kendilerini her an gördüğü ve ne yaptıklarını bildiği şuuruyla yaşarlarsa, yanlışlara düşmekten korunurlar.

Peygamber Efendimiz ile alâkalı önceki mukaddes kitaplarda zikredilen bilgiler husûsunda gerek başkalarına gerekse kendilerine karşı cimri davranan ve Allah yolunda infâka teşvik eden âyetler sebebiyle ileri geri konuşan ehl-i kitaba cevap olarak buyruluyor ki: