3. Zekât, Sadaka, İnfâk ve Hikmetleri

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, mallarından %2,5 nisbetinde fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara, yolda kalanlara vermesidir. (Tevbe, 60)

Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir. Sadaka ve infâk kelimeleri ise, her ne kadar zaman zaman farz olan zekât mânâsına kullanılsalar da daha çok nâfile olarak muhtaçlara yapılan yardımları ifade ederler.

Zekât, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmalarını ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve hased gibi menfî temâyüllere kapılmasını engelleyerek ictimâî hayâtı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Fakirlerin sayısını yok denecek kadar azaltarak, bu sebeple meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçer. Nitekim Halife Ömer bin Abdülazîz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine Halife de bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[1]

Zekât, farklı seviyelerdeki insanlar arasında kurulan ve cemiyeti bütünleştiren bir köprüdür. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.v): “Zekât, İslâm’ın köprüsüdür” buyurmuştur.[2]

Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekâtın, verenlere sağladığı kazanç ise daha büyüktür. Hakîkaten “temizlik, sâfiyet, artış, bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât”, insanı bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arındırır, malın temizlenip bereketlenmesini sağlar.[3] Zekât ibadeti, insanın sahip olma ve menfaat duygularını da terbiye eder.

Zekât, servet sahiplerinin nâil oldukları ilahî nimetlere karşı ifâ etmeleri gereken şükrün bir ifadesidir. Cenâb-ı Hak, şükredildiği takdirde nimetlerini artıracağını, nankörlük edildiğinde ise azâbının şiddetli olduğunu bildirmiştir.[4]

Zekâtın, millî servetin sürekli dolaştırılması, işleyip verimli hâle gelmesi, piyasanın hareketlenmesi, alışverişin canlanması gibi çok anlamlı ekonomik faydaları da mevcuttur.

Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. İlim talebelerinin okumasına yardımcı olunarak ilmin ve fennin gelişmesine zemin hazırlanır.

Zekât almak değil, zekât vermek daha makbuldür. Allah Rasûlü (s.a.v):

“Veren el alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar” buyurmuştur. (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

Bundan dolayı, daha hayırlı duruma yükselmek isteyen müslümanlar, büyük bir şevkle çalışıp kazanarak veren el olma gayreti içinde bulunurlar. Neticede insanlar tembellik ve miskinlikten kurtularak çalışma ve kazanma azmi elde ederler.

Zekât verilmediğinde ise bütün bu faydalar tersine dönerek, fert ve toplum aleyhine büyük zararlar meydana gelir. Zekât vermek sûretiyle tedâvi edilmeyen cimrilik hastalığı, insanı dünyada sıkıntı içinde bıraktığı gibi, âhirette de büyük bir azâba sürükler. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimseye Allah Teâlâ mal verir, o da zekâtını ödemezse, bu mal kıyamet günü oldukça zehirli büyük bir yılan hâlinde karşısına çıkarılır. Yanaklarının üzerinde (gazap ve zehirinin şiddetini gösteren) iki siyah nokta vardır. O gün bu azgın yılan, mal sahibinin boynuna dolanıp (ağzını kapatacak şekilde) iki yanağından şiddetle ısırır ve: «–Ben senin (dünyada çok sevdiğin) malınım, ben senin hazînenim!» der.” (Buhârî, Zekât, 3; Tirmizî, Tefsir, 3/3012. Krş. Âl-i İmrân, 180)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, zekâtın toplumda ağır bir yük olarak görülmeye başlandığı ve zamanla tamamen ihmal edildiği vakit, insanların başına bir kısım belâların geleceğini haber vermiştir.[5] Bir defâsında da şöyle buyurmuştur:

“Mallarının zekâtını vermekten kaçınan her millet, mutlaka yağmurdan mahrum bırakılır ve hayvanları olmasa, onlara yağmur yağdırılmaz.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22; Hâkim, IV, 583/8623)



[1] Bkz. Bûtî, Fıkhu’s-sîre, Beyrut 1980, s. 434.

[2] Beyhakî, Şuab, III, 20, 195; Heysemî, III, 62.

[3] Tevbe, 103; Sebe, 39.

[4] İbrâhîm, 7.

[5] Tirmizi, Fiten, 38/2210, 2211.