13. İnsana En Üstün Değeri Verir

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

İslâm, insana mahlûkât içerisinde müstesnâ bir mevkî ve şeref bahşeder. Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.” (Tin, 4)

“Gerçekten biz insanoğlunu mükerrem/şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vâsıtalar nasip ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların pek çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 70)

İnsana, hayattayken de vefât ettikten sonra da hürmet edilir. Bu sebeple İslâm’da, ölen kişilerin cesetleri, temiz ve münâsip bir yere hürmetle defnedilerek insan şeref ve haysiyetine uymayan durumlara düşmekten korunur.

Yâlâ bin Mürre (r.a) anlatıyor:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in yanında pek çok defâ seferlere katıldım. Allah Rasûlü (s.a.v), herhangi bir insan ölüsüne rastladığında, derhâl defnedilmesini emreder, onun müslüman mı yoksa kâfir mi olduğunu sormazdı.” (Hâkim, I, 526/1374)

Yine Peygamber Efendimiz:

“Ölünün kemiğini kırmak, aynen canlı bir insanın kemiğini kırmak gibi günahtır” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 63)

Cenâzesine bile bu kadar ihtiram edilen insanın acaba canı ve rûhu ne kadar kıymetlidir?! Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“…Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canın hayatta kalmasına vesîle olursa bütün insanlara hayat bahşetmiş gibi olur…” (Mâide, 32)

Bu sebeple bir insanın gerek başkasının canına, gerekse kendi canına kıyması şiddetle yasaklanmış ve böyle yapanlar için çok ağır cezalar konulmuştur.[1]

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz bütün gazvelerinde düşmanın hezimete uğraması için dua etmiş, ancak helâk olmaları için dua etmemiştir. Hendek Harbi’nde melekler Efendimiz (s.a.v)’in kalbini kuvvetlendirmek için inmişler ancak savaşmamışlardır. Savaşmış olsalardı düşman askerlerinden pekçok kişi ölürdü. Yine Cenâb-ı Hak, Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e Sabâ rüzgârıyla yardım etmiştir. Sabâ, helâk edici bir rüzgâr değildir. Soğuk olmasına rağmen yumuşaktır. Ancak düşmanı sarsar, çadırlarını söker, tencerelerini devirir, kalplerine korku verir. Bütün bunlar, Allah ve Rasûlü’nün merhametleri sebebiyledir. İnsanın helâki değil, gafletten uyanarak ıslâh olması istenmektedir. Nitekim Hendek Harbi’ne katılan ve hezîmete uğrayıp dönen müşriklerin hemen hepsi daha sonra müslüman olmuşlardır. Hendek’te öldürülmüş olsalardı, ebedî bir hüsrâna dûçâr olacaklardı.[2]

Mevlânâ Hazretleri şöyle der:

“İnsanın gerçek değerini söylesem, ben de yanarım dünya da! Ama ne yazık ki insan değerini bilmedi, kendini ucuza sattı. İnsan aslında çok değerli bir atlas kumaş iken kendini hırkaya yama yaptı.” (Mesnevî, c. III, beyt: 1000-1001)

Cenâb-ı Hak, günahkâr kullarını bile muhafaza ederek onların arkasından konuşmayı (gıybet) büyük günahlardan saymıştır. İnsanlarla alay etmeyi, onları ayıplamayı, kötü lakaplarla çağırmayı, taklitlerini yapmayı, haklarında kötü zanda bulunmayı; kusurlarını, gizli ve mahrem hallerini araştırmayı kesin bir dille yasaklamıştır.[3] Cenâb-ı Hak kendisiyle ilgili hakları affedebileceğini, ancak kul haklarını affetmeyip bunu, hakkı gasp edilen kişinin iradesine bırakacağını bildirmiştir.

İslâm, büyük bir kıymet verdiği insana, kendi şeref ve haysiyetine münâsip haklar lütfetmiştir.[4] İslâm’a göre, insanın var olması, onun temel insan haklarına sahip olmasının yeterli sebebidir. Âdemiyeti yani insan olma husûsiyetini insan haklarının esası sayan İslâm hukukçuları, âlemşümûl bir yaklaşım benimsemiş, hiçbir zaman insanlar arasında din, ırk, cinsiyet, sınıf ve vatandaşlık ayrımı yapmamışlardır.[5]



[1] Buhârî, Diyât, 21; Tıbb, 56; Müslim, Îmân, 175.

[2] Halil bin İbrahim Mollâhâtır, Delâilü’n-Nübüvve fî Ğazveti’l-Handek, Cidde 1431, s. 55-59.

[3] Hucurât, 11-12.

[4] Bu hususta tafsîlât için bkz. Kadir Mısıroğlu, İslâm Dünya Görüşü, İstanbul 2008, s. 200-201; Prof. Dr. Recep Şentürk, İnsan Hakları ve İslâm, İstanbul 2007.

[5] Prof. Şentürk, a.g.e, s. 13, 21.