3. Allah ile Kul Arasına Kimse Giremez Yani Ruhban Sınıfı Yoktur

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

İslâm âlimleri, “Allah’a giden yollar mahlûkâtın nefesleri adedincedir” demişlerdir. Yani her insan Allah Y ile doğrudan bağlantı kurma hürriyetine sahiptir. Her insan, ibadetleriyle, duâlarıyla Allah’a yalvarır ve O’ndan af isteyebilir. Gönlüyle Allah’a yöneldiğinde O’nu karşısında bulacağı kesindir.

Cenâb-ı Hak sık sık kullarını dua ve tevbeye teşvik eder. Merhametinin çok geniş olduğunu, bu sebeple duaları kabul edip günahları affedeceğini haber verir. Duaları kabul etmek ve günahları affetmek sadece Allah’ın elindedir. Zira yegane kudret sahibi O’dur. Hiçbir mahlûk, Allah’ın yetkilerini kullanamaz. Allah’a âit salâhiyetleri O’nun dışındaki herhangi bir varlıkta görmek, “şirk” sayılır.

Akâid mevzûları son derece ciddî ve hassas bir yapıya sahiptir. Bu hususlarda dikkatsiz davranarak, Allah’a ait bir salâhiyeti kullarına da izafe etmek veya onu kısıtlamaya çalışmak, gazab-ı ilâhîyi celbeden son derece tehlikeli bir düşüncedir. Rasûlullah (s.a.v) bu hususta şöyle bir hâdise nakleder:

“Beni İsrail’de birbirine zıd istikamette iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadetler husûsunda gayretliydi. Âbid olan diğerini günah işlerken görür, «Bu günahtan vazgeç!» diye îkaz ederdi. Birgün, yine onu günah üzerinde gördü ve «Vazgeç» diye uyardı. Öbürü:

«–Beni Rabbimle başbaşa bırak! Sen benim başıma bekçi olarak mı gönderildin?» dedi. Âbid:

«–Vallahi Allah seni affetmez!» Veya: «Allah seni Cennet’e koymaz!» dedi.

Bir müddet sonra ikisinin de ruhları kabzedildi ve Âlemlerin Rabbi’nin huzûrunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadetler husûsunda gayretli olana:

«–Sen benim, (kullarıma nasıl muâmele edeceğimi kesin olarak) biliyor musun veya benim yetki ve tasarrufumda olan bir şeyi yapmaya kâdir misin?» dedi.

Günahkâra dönerek:

«–Git, rahmetimle Cennet’e gir!» buyurdu. Diğeri için de:

«–Bunu Cehennem’e götürün!» diye emretti.”

Ahmed bin Hanbel’in rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.v) sözlerini şöyle tamamlamıştır:

Ebü’l-Kâsım’ın nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki adam Allah’ın gazabını celbedecek yanlış bir söz söyledi, dünyasını da, âhiretini de helâk etti. (Ebû Dâvûd, Edeb 43/4901; Ahmed, II, 323. krş. Müslim, Birr, 137)

Buradan, günah işlemenin mâzur görüleceği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Allah hakkında câhilce konuşmanın ve yanlış inançlara sahip olmanın ne kadar tehlikeli boyutlara varabileceğine dikkat edilmelidir.

Uhud Gazvesi’nde Rasûlullah (s.a.v) çok zor durumda kalmıştı. Ordusu dağılmış, alnından yaralanmış ve mübarek dişleri kırılmıştı. Bu sıkıntı ve üzüntüsü sebebiyle bir ara:

“Peygamberine bu eziyeti revâ gören ve onu yaralayan bir kavim nasıl kurtuluşa erebilir?!” demişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, şu îkazda bulundu:

“Bu hususta sana ait bir iş yoktur: Allah isterse onlara tevbe nasib edip günahlarını affeder, isterse zâlimlikleri sebebiyle kendilerine azap eder.” (Âl-i İmrân, 128) (Buhârî, Meğâzî, 21; Müslim, Cihâd, 104; Tirmizî, Tefsîr, 3/3002-3003)

Bir bedevî esir edilerek Peygamber Efendimiz’e getirilmişti. Bedevî:

“Allah’ım, sana yönelip tevbe ediyorum, Muhammed’e tevbe etmiyorum” dedi. Bu söz üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Hakkı ehline tanıdı (verdi), onu serbest bırakınız!” buyurdu. (Ahmed, III, 435; Hâkim, IV, 284/7654; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, no: 1727; Münâvî, Feyz, no: 5423)

Konuyla ilgili olarak Hz. İsa (a.s)’ın şu sözü de câlib-i dikkattir:

“…Sanki Rab’mışsınız gibi insanların günahlarına bakmayınız. Bir kul’a yakışır şekilde kendi günahlarınıza bakınız.[1]” (Muvatta’, Kelâm, 8; İbn-i Ebî Şeybe, VI, 340/31879)

İslâm’da dua, tevbe, ibadet, nikâh gibi hususlarda bir din adamına ihtiyaç yoktur. Her müslüman kendisine yetecek kadar dînî bilgiyi edinmek zorundadır. Müslümanlar namaz kılmak için bir araya geldiklerinde, içlerinden en bilgili ve faziletli insanı imamlığa geçirirler. İslâm âlimlerinin vazifesi, sadece dînî esasları açıklayıp öğretmek, vaaz ve nasihatlerle doğru yolu gösterip insanları aydınlatmaktır. Yoksa Allah teâlâ ile kul arasına girip onları affetme veya dualarını kabul etme gibi bir yetkileri yoktur.



[1] “İnsanın, başkasının amellerine bakması bir anlam ifade etmez. Zira o, ne hasenelere sevap verebilir, ne de kötülükleri cezâlandırabilir. Amellere ancak onları emreden ve yasaklayan Allah Teâlâ bakabilir. Hasene işleyenleri mükâfatlandırır, seyyie işleyenleri de cezâlandırır. Kula yakışan, kendi ayıp ve kusurlarına bakıp onları ıslâh etmesi ve geçmiş hatâlarından dolayı tevbe etmesidir.” (el-Bâcî, el-Müntekâ şerhu’l-muvatta’, Mısır 1332, VII, 311)