2. İnsan ve Din

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

Din, insanın Yaratıcı’sıyla ve diğer varlıklarla münasebetlerini düzenleyen kanun, nizam ve yol diye tarif edilir. Buna göre din, Yaratıcı tarafından insana, ölümden önceki ve sonraki hayatında yol göstermek üzere öğretilen bilgileri ihtivâ eder. İnsanın dünya hayatında kimseye zarar vermeden, hakka, hukuka riayet ederek yaşaması, o kısa süreyi rahat bir şekilde geçirmesi ve gelecekteki ebedî hayâtını riske atmaması için bir takım kâideler koyar.

Cenâb-ı Hak kâinâtta çok çeşitli varlıklar yaratmıştır. Ancak bunların içinde insanın çok farklı bir yeri vardır. Ona, diğer mahlûkatta olmayan akıl, irade, ilim, idrak, mâlik ve hâkim olma gibi çok üstün kâbiliyetler lutfedilmiştir. Lâkin bu kâbiliyetler iki tarafı keskin bıçak gibidir. Bunların müsbet tarafları kullanılırsa kâinâta sağlam biz düzen, insanlığa bol bol hayır ve bereket getirirler. Menfî tarafları kullanılacak olursa umulmadık şerler getirir ve korkunç bir anarşiye sebep olurlar. Dehşet verici zulümlere ve büyük savaşlara yol açarlar. İşte insandaki bu sıfat ve kâbiliyetlerin doğru bir şekilde yönlendirilmesi için, başka bir kuvvete ihtiyaç vardır. O da doğru bir dindir. Ancak şunu da unutmamalıdır ki Allah Teâlâ, insanın dindar olmasına muhtaç değildir ve insanın ilâhî emirlere yapışması Allah’a bir fayda sağlamayacaktır. Fakat biz insanların, âhiret saadeti bir yana, dünya mutluluğuna kavuşabilmemiz için bile mutlaka dinin emirlerine boyun eğmemiz gerekmektedir.[1]

Bütün ilâhî dinler insanın, yaratıcısını bilip tanımak ve O’na kulluk etmek için yaratıldığını ifade etmişlerdir.[2]

Dini insanlara tebliğ edenler peygamberlerdir. İslâm, bütün peygamberleri tasdik eder ve peygamberlere imanı müslüman olmanın bir şartı sayar. İslâm inancına göre peygamberler arasında bir bütünlük ve süreklilik mevcuttur.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuş­lardır:

“Şübhesiz benimle benden önceki peygamberlerin meseli şuna benzer: Bir kişi bir ev yaptırmış ve onu süsleyip güzelleştirmiş; yalnız bir köşede bir tuğla yeri boş bırakmıştır. Akabinde insanlar evi dolaşmaya, evi takdirle beğenmeye ve: «Keşke şu tek tuğla da yerine konulsaydı!» demeye başlar. İşte ben, o (yeri boş bırakılan) tuğla gibiyim; ben Hâtemu’n-Nebiyyîn’im (peygamberlerin mührü ve sonuncusuyum!)” (Buhârî, Menâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 20-23)

Peygamberler, kendilerinden evvel gelenleri tasdik etmiş, sonra gelecek olanı da müjdelemişlerdir.[3] Bu durumda Hz. Muhammed (a.s)’ı peygamber olarak kabul eden bir kişi, ondan önceki bütün peygamberleri de kabul etmiş olmaktadır. Nitekim Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mektubunu götüren Hâtıb bin Ebî Beltaa (r.a), İskenderiye Mukavkısı’na şöyle demiştir:

«–Biz seni, Allah Teâlâ’nın insanlara dîn olarak seçtiği İslâm’a dâvet ediyoruz. Muhammed Mustafâ (s.a.v), sadece seni değil bütün insanları dâvet ediyor. Onlardan kendisine karşı en katı ve kaba davrananlar Kureyşliler oldu. Ona karşı en çok düşmanlığı da yahudiler yaptılar. İnsanlardan en çok yakınlık gösterenler ise hristiyanlar oldu. Hz. Musa (a.s), nasıl ki Hz. İsa’yı müjdelemiş ise, Hz. İsa  (a.s) da Hz. Muhammed (s.a.v)’in geleceğini müjdelemiştir. Bizim seni Kur’ân’a dâvetimiz, senin Tevrât’a bağlı olanları İncil’e dâvet etmen gibidir. Her insan kendi zamanında gelen peygambere ümmet olmak durumundadır. Sen de Hz. Muhammed (s.a.v)’in dönemine yetişenlerdensin. Dolayısıyla biz seni İslâm’a dâvet etmekle, Hz. İsa’nın dîninden uzaklaştırmış olmuyoruz. Bilâkis onun risâletine uygun olanı yapmanı teklif etmiş oluyoruz»[4]

Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Dr. Timothy Gianotti, İslâm’ı seçmekle eski dini olan Hristiyanlığı yok saymış olmadığını, eski dininin kendisi için Müslümanlığa geçişte bir hazırlık dönemi vazifesi üstlendiğini birkaç kez tekrar ettikten sonra, İslâm’ın, Hristiyanlığın maksatlarını da içine alan en kuşatıcı din olduğunu anlatır ve:

“–İslâm’ın hedefi sadece belirli bir grubu değil bütün bir toplumu Allah Teâlâ katında değerli insanlar hâline getirmektir” der.[5]

Peygamberlerin baba bir kardeş olduğunu beyân eden hadîs-i şerîf[6], bütün hak dinlerin temel prensiplerde müşterek olduğuna işaret eder. Yani hak din, ilk peygamberden son peygambere kadar iman esasları ve başlıca ahlâk prensipleri bakımından daima aynı kalmış, ancak ibadet şekilleri ve muâmelât hükümleri yönünden bazı değişikliklere uğramıştır.[7]

Hak din tek olduğuna göre, ilâhî dinler arasında benzerliklerin olacağı muhakkaktır. Meselâ İslâm, namazı emretmektedir. Kitab-ı Mukaddes’te de namazın rükunlarından bahseden şu ifadeler yer alır:

“Gelin secde edelim ve rükûa varalım; bizi yaratan Rabbin önünde diz çökelim.” (Mezmurlar, 95:6)

“Ve Musa ile Harun yüzleri üzerine kapandılar.” (Sayılar, 16:20-22)

“Musa acele ile secdeye gitti ve ibadet etti.” (Çıkış, 34:8)

“İsa yere kapanıp… dua etti.” (Matta, 26:39)

“Ve havariler yüzleri üzerine yere kapandılar…” (Matta, 17:6)



[1] Prof. Dr. M. S. R. el-Bûtî, İslâm Akâidi, s. 71-76.

[2] Çıkış, 20:2-3; Tensiye, 6:4-5; Matta, 4:10; Rasullerin İşleri, 17:26-28; Kur’ân-ı Kerîm: Zâriyât, 56.

[3] Prof. Dr. Ö. F. Harman, “İslam” mad., Diyanet İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2001, XXIII, 4.

[4] Bu uzun konuşmanın tam metni için bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 266-267; İbn-i Sa’d, I, 260-261; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 530-531.

[5] Ahmet Böken – Ayhan Eryiğit, Yeni Hayatlar, I, 15.

[6] Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ben, Meryem’in oğluna insanların en yakın olanıyım. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler. Benimle onun arasında başka bir peygamber yoktur.” (Buhârî, Enbiyâ, 48; Müslim, Fedâil 145)

[7] Prof. Dr. Ö. F. Harman, “İslam” mad., DİA, XXIII, 3.