1. İnsan, Kâinât ve Yaratıcı

September 10, 2013 in Ebedi Kurtuluş Yolu

Mevlânâ Celâleddin Rûmî şöyle der:

“Bir gün öküzün biri, zamanın medeniyet merkezi olan Bağdat’a geldi ve şehri baştanbaşa dolaştı. Ancak o muhteşem güzellikler, lezzetler ve sanat hârikaları arasında ancak ve ancak yol kenarındaki kavun ve karpuz ka­bukları dikkatini çekti. Zâten öküz ile merkebin seyrine layık olan şey, ya yola dökülüp saçılan saman­dır, ya da yolların kenarında biten çayır çimendir!” (Mesnevî, c. 4, beyt: 2377-2379)

İşte biz de bu dünyada sadece yiyip içme ve eğlenceyle meşgul olmamalıyız. Bir an durup düşünmeli, nereden gelip nereye gittiğimize bakmalı ve hayatımıza ona göre yön vermeliyiz. Her şeyden önce kendi yaratılışımız; fizîkî ve rûhî yapımız; sahip olduğumuz üstün vasıflar ve kâinât üzerinde derin derin tefekkür edip bunların inceliklerini araştırmalıyız. Böyle yaptığımızda hayatımız daha anlamlı hâle gelir.

Meselâ, toprağı düşünelim!. Aynı su ile beslendiği hâlde üzerinde binlerce farklı bitki yetişiyor, bunlar da farklı renklerde, farklı şekillerde meyve ve sebzeler veriyor ve bunu mükemmel bir tertib ve nizamla yapıyor. Aynı toprakta yetişen ve aynı suyla beslenen yiyeceklerin birbirinden üstün ve farklı olması akılları hayrette bırakacak bir hâdise değil midir?[1]

Sonra gözümüzü semâya çevirip, oradaki muhteşem ve muazzam sistemi temâşâ edelim: Meselâ güneş… Dünya ile arasındaki uzaklık 150 milyon kilometredir. Orta büyüklükte bir yıldız olan Güneş, hacim îtibariyle o kadar büyüktür ki içine dünyamız gibi 1.300.000 tane gezegen sığar. Yüzey sıcaklığı 6000 santigrat derece, iç sıcaklığı ise 20 milyon santigrat derecedir. Yörüngesi üzerinde saatte 720.000 kilometrelik muazzam bir hızla hareket etmektedir. Bu, yaklaşık bir hesapla Güneş’in günde 17 milyon 280 bin kilometrelik yol kat ettiğini gösterir.[2]

Güneşte her saniye 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. Aradaki 4 milyon tonluk gaz maddesi de enerji hâlinde yayılır. Yani güneş, saniyede 4 milyon ton, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybeder. Eğer güneş 3 milyar yıldan beri bu hızla enerji üretiyorsa, bu süre içinde kaybetmiş olduğu kütle 400.000 milyon kere milyon ton olacaktır ki, bu değer, yine de Güneş’in şimdiki toplam kütlesinin 5000’de biri kadar ancak tutacaktır.

Dünyamız bu kadar muazzam bir kütle ve bu kadar büyük bir enerji kaynağına o kadar hesaplı bir uzaklıkta yerleştirilmiştir ki ne onun yakıcı ve yok edici tesirine maruz kalır, ne de onun sağlayacağı faydalı enerjiden mahrum kalır. Bu muazzam gücü ve enerjisiyle Güneş, başta insanlık olmak üzere yeryüzündeki tüm canlılığa en faydalı olacak güç ve büyüklükte yaratılmış olup ışınlarını ölçülü bir şekilde dünyaya ulaştırmaktadır. Hem de milyonlarca yıldır…[3]

Bahsettiğimiz bu muazzam güneş, Samanyolu galaksisinde bulunan tahminen 200 milyar yıldızdan sadece birisidir. Aynı şekilde Samanyolu galaksisi de, modern teleskoplarla görülebilen birkaç yüz milyar galaksiden yalnızca birisidir. Ve bu Samanyolu galaksisinin bir ucundan diğerine gitmek için 100 bin ışık yılı gereklidir. (Işık 1 saniyede 300.000 kilometre gidiyor.) Dünya’dan hareket edip galaksimizin merkezine varabilmek için de 300.000 trilyon kilometre gitmemiz gerekir.[4]

Akışkanlar Mekaniği

Tabiata baktığımızda bir balığın yüzmesi, bir kuşun uçması, bir uçağın uçuşu hep belli prensipler (akışkanlar mekaniği) dâhilinde gerçekleşir. Bir nehir veya deniz kenarında yorgunluğumuzu atarken acaba suyun hareketlerinin ne kadar karmaşık bir düzen içinde olduğunu fark ettik mi? Acaba uçaklar mı yoksa uçan böcekler mi bu prensipleri daha iyi ve daha verimli bir şekilde kullanmaktadır? Balığın vücut şekli tasarlanırken acaba hangi akışkan prensipleri uygulanmıştır? Tabiatta gördüğümüz bu uygulamalar acaba teknolojide bize neler kazandırmış veya kazandıracaktır? Acaba balina ve kırlangıç kuşunu inceleyerek uçak ve gemilerde yakıt tasarrufu sağlayabilir miyiz? Sivrisinekler suyun üzerinde neden batmadan durabiliyorlar? Örümceklerin ânî sıçramalarında bacaklarındaki hangi özelliğin tesiri var?[5]

Balığın kalbi, yüzerken suyun vücûduna uyguladığı basıncın en düşük olduğu yere büyük bir îtina ile yerleştirilmiştir. Böylece hız arttıkça dış basınç azalarak kalbin atışlarının kolaylaşması hedeflenmiştir. Balığın gözü hız ne olursa olsun hep aynı statik basınç değerini koruyan yere yerleştirilmiştir. Böylece balık hızlı veya yavaş yüzerken gözünde basınç farklılığı olmamaktadır.

Hepimiz evimizde ânî hızlanma ve yavaşlama yapabilen, havada asılı kalan, takla atıp ters uçabilen ve ters olarak tavana iniş yapabilen sinekleri görmüşüzdür. Köpek balığının kuyruğundaki çentik, akbabanın kanat uçlarındaki yayvan tüyler, balinanın kuyruğundaki yarım ay şeklindeki kanat, hareketlerinde onlara hidrodinamik veya aerodinamik avantajlar sağlar. Kırlangıç ve tonbalığında olduğu gibi ön ve arka kanatların arkaya doğru kavislendiği hilâl şeklindeki kanatlar bu verimi daha da artırır. İnsanlar da uçak ve gemilerde bu tasarımlardan istifade ederler.

Tahliller netîcesinde, köpek balığının derisi üzerinde keşfedilen küçük kanalcıkların tuzlu suda sürtünmeyi azaltmak ve hareket verimliliği sağlamak için en ideal yapı ve boyda olduğu görülmüştür.

İnsan ve hayvan eklemlerindeki yağlama mekanizması o kadar hârikadır ki, bugüne kadar teknolojideki üç yağlama tipi ile de tam olarak açıklanamamıştır.

Donma sıcaklığının altında yaşayan antifrizli balıklar, kızgın çöl kumlarında hareket eden yılanlar, med-cezir bölgelerinde susuzluğa dayanıklı balıklar vardır. Ayıbalıkları 1600 metre derinliğe dalabilmektedir ki basınç bizim maruz kaldığımız basıncın 160 katıdır. Bununla birlikte derin deniz hayvanlarının bu kadar büyük basınç altında hayatlarını nasıl devam ettirdiklerine dâir bilmediğimiz konular çok fazladır. Bazı deniz yılanları uzun süreli derin dalışlarda deri vasıtasıyla kandaki azotu dışarı atarlar ve yüzeye çıktıklarında vurgun yemezler. Hâlbuki bugün en usta dalgıçlar bile derinden su yüzüne ancak dinlene dinlene uzun zamanda çıkabilirler…[6]

İşte bunun gibi etrafındaki varlıklar üzerinde düşünen hemen her insan, sonsuz bir ilim ve kudrete sâhip olan bir yaratıcının var olduğunu, kendisinin de boş yere yaratılmadığını, dünyaya belli bir maksatla geldiğini fark eder. Nitekim araştırmalar neticesinde, ilkel kabile dinlerinden en gelişmiş olanlarına kadar bütün dinler­de her şeye kadir bir yüce varlığa inanıldığı tespit edilmiştir.[7]

Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller pek çoktur. Bunlardan, herkesin kolayca müşâhede edebileceği birkaç misâl şöyledir:

ü  Bebeğin oluşumu, doğması ve büyümesi, akıl ve idrak sahibi olması, daha da önemlisi hangi maddelerden yaratılıp ne hâle geldiği…

ü  İnsana korku ve ümid veren şimşeğin çakması, gökten suyun gâyet muntazam bir şekilde inmesi ve bununla ölmüş toprağın tekrar diriltilmesi…

ü  Göklerin ve yerin çok dakik bir sistem dâhilinde ayakta durması ve içlerindeki sayıya gelmez canlıların yaratılması…

ü  Rüzgârların yağmuru müjdeleyerek esmesi, bulutları muhtelif yerlere sevketmesi, göllerin ve denizlerin oluşması, dağ gibi gemilerin binlerce groston ağırlıklarıyla su üstünde yüzmesi, üzerine yüzlerce uçağın inip kalktığı küçük bir şehir mâhiyetindeki gemilerin okyanuslarda yol alması[8]

ü  Bütün canlılara gökten ve yerden rızık verilmesi…[9]

Hz. Mevlânâ şöyle der:

“Ey oğul, yazıyı bir kâtibin yazdığını düşünmek mi, yoksa kendi kendine yazıldığını dü­şünmek mi akla daha uygun düşer?

Ey hünersiz kişi, söyle bakalım, evin bir yapıcısı, bir mimarı olmasını düşünmek mi akla daha uygundur, yoksa yapıcısı ve mimarı olmadan evin kendi kendine meydana geldiğini düşünmek mi? Güzel bir sanat eseri, kör ve çolak bir adamın elinden mi çıkar, yoksa maharetli, gözü görür, hissiyât sâhibi bir kişinin eseri midir?” (Mesnevî, c. 6, beyt: 368-371)

“Nakışlar, resimler, ister haberleri olsun ister olmasın, hepsi de onları yapanın elinden çıkar! Testici testi ile uğraşır; onu yoğurur, şekil verir, yapar! Testi, ustası olmadan hiç kendi kendine genişler, uzar mı? Tahta, dülgerin eline sığınmıştır, ona tâbi olmuştur! Öyle olmasaydı kesilir miydi, başka tahtaya eklenir miydi? Elbise; bir terzinin eline geçmeden, kendi kendine nasıl biçilir, nasıl dikilirdi? Ey akıllı kişi; su kabı sakanın elinde olmasaydı, kendiliğinden nasıl dolar, nasıl boşalırdı? Sen de; her an, her nefeste dolmadasın, boşalmadasın! Şu halde, ey hikmet sâhibi kişi; o eşsiz, o büyük Yaratıcı’nın sanat elindesin! Bir gün olur da gözündeki perde kalkar, sır bağı çözülürse, sanatın, sanatkârın elinde halden hâle girmekte olduğunu anlarsın!” (Mesnevî, c. 6, beyt: 3332-3341)

Varlıkların meydana gelişini ve muhteşem bir âhenk ve sistem içinde hareket edişini “tesâdüf”le îzah etmek kesinlikle mümkün değildir. Prof. Dr. Edwin Conqlin şöyle der:

“Hayâtın, tesâdüf eseri meydana geldiğini iddiâ etmek, bir matbaada rastgele vâkî olan bir patlama neticesinde muazzam bir ansiklopedinin ortaya çıktığını iddiâ etmek gibidir.”[10]



[1] Kur’ân-ı Kerîm, Ra‘d sûresi, 4. âyet (Ra‘d, 4).

[2] Prof. Dr. Osman Çakmak, Bir Çekirdekti Kâinat, s. 21, 66.

[3] Prof. Dr. Osman Çakmak, Kâinat Kitap Atomlar Harf, s. 50.

[4] Prof. Dr. Osman Çakmak, a.g.e, s. 6; Bir Çekirdekti Kâinat, s. 10-12.

[5] Doç. Dr. Sami Polatöz, Tabiatta Mühendislik, İzmir 2004, s. 15-16.

[6] Polatöz, a.g.e, s. 18-42.

[7] Prof. Dr. Günay Tümer, “Din” mad., Diyanet İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1994, IX, 315-317.

[8] Rûm, 20-46; Şûrâ, 29, 32; Yâsîn, 33-41; Bakara, 22. Ayrıca bkz. İbrahim, 32-33; Rûm, 40, 48, 54; Fâtır, 9; Mü’min, 61, 64, 79; Câsiye, 12; Talak, 12.

[9] Fâtır, 3.

[10] The Evidence of God, P. 174; Prof. Dr. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 129.