Âl-i İmrân 172-175

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَاۤ اَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿172﴾ اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿173﴾ فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوۤءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَظ۪يمٍ ﴿174﴾ اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَاۤءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿175﴾

172. “Bunca yaralar aldıktan sonra yine Allah’ın ve Rasûl’ün (cihâd) dâvetine icâbet edenler, bunların içinden (bilhassa) ihsan ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.”

173. “Bir kısım insanlar, onlara: «Düşmanlarınız size karşı asker topladılar; aman onlardan sakının!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı da «Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir!» dediler.”

174. “Sonra da Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızâsına tâbî oldular. Allah, büyük lütuf sahibidir.”

175. “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutabilir (veya sizi kendi dostlarından korkutmak ister). Şu hâlde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun!”

 

Tefsir:

172. Uhud Harbi, hicretin 3. senesinde 7 Şevvâl Cumartesi günü olmuştu. Rasûlullah (s.a.v) ve müslümanlar pek çok yaralar almış vaziyette akşam Medîne’ye geldiler. Allah Rasûlü (s.a.v), 8 Şevvâl Pazar günü sabah namazını kıldırdığında, yanında Sa’d bin Ubâde, Hubâb bin Münzir, Sa’d bin Muâz, Evs bin Havlî, Katâde bin Nûman, Ubeyd bin Evs y gibi Ensâr’ın eşrâfı vardı. Bunlar mescidde Efendimiz’in kapısı önünde gecelemişlerdi. (Yaralı hâllerine bakmayarak Allah Rasûlü’nü muhtemel tehlikelere karşı muhâfaza etmeyi düşünmüşlerdi.) Namazdan sonra Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hz. Bilâl’e emrederek şöyle nidâ ettirdi:

“–Rasûlullah (s.a.v) düşmanı tâkip etmenizi emrediyor! Dün bizimle savaşanlardan başkası tâkibe çıkmasın!” (Vakıdî, I, 334)

Ebû Katâde, kavminden yaralarını ve yaralılarını tedâvi eden insanların yanına varıp:

“–Rasûlullah (s.a.v)’in münâdîsi düşmanı tâkip etmenizi emrediyor!” dedi.

Onlar da hemen silahlarına doğru fırladılar, bir anda yaralarını unutuverdiler. Benî Seleme kabilesinden 40 yaralı bu tâkip için hazırlandı. Diğer kabilelerden de pek çok yaralı vardı. Ebû İnebe kuyusunun yanında Allah Rasûlü’ne katıldılar. Kılıçlarını yanlarına alarak Rasûlullah (s.a.v) için saf tutmuşlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) onlara bakıp yaralarının çok olduğunu görünce hislendi ve:

“Allah’ım, Benî Selime kabilesine rahmet eyle!” diye duâ etti. (Vakıdî, I, 335)

Efendimiz (s.a.v) ve müslümanlar o esnâda ağır yaralı ve pek yorgun olmalarına rağmen düşmanı tâkip ettiler. Pek çoğunun biniti de yoktu. Bunlar, birbirlerini sırtlarında taşıyarak Allah Rasûlü’nün yanında sefere iştirak ettiler. (İbn-i Hişâm, III, 53; Vâkıdî, I, 243, 269, 316, 334-335)

İşte Allah ve Rasûlü’ne itaat hususunda hiçbir mâzerete sığınmayan böylesine fedâkâr insanlar, Allah’ın rızâsına nâil olur ve büyük bir mükâfât kazanırlar. İhsân ve takvâ hâllerinin yüksekliği nisbetinde ecirleri de büyük olur. İhsân kısaca, ilâhî emirlerin tamamını en güzel şekilde ve Allah’ı görüyormuş gibi yapmak, takvâ da, yasaklanan şeylerin tamamından büyük bir hassâsiyet ve titizlikle kaçınmaktır.

173. Peygamber Efendimiz’in tâkibe çıktığını haber alan Ebû Süfyan, geri dönmekten vazgeçerek Mekke’ye doğru yöneldi. Bu esnâda Abdülkays Oğulları’ndan Medine’ye yiyecek almaya giden bir kâfileye rastladı. Onlara:

“–Benim sözlerimi Muhammed’e ulaştırmak üzere elçilik yapsanız, buna karşılık ben de Ukaz panayırında develerinize kuru üzüm yükleyiversem olur mu?” dedi.

Abdülkays Oğulları bu teklifi kabul edince Ebû Süfyan:

“–Yanına vardığınızda ona; bizim üzerlerine yürümek ve köklerini kazımak için toplandığımızı haber verin!” dedi.

Abdülkays Oğulları, Peygamber Efendimiz’e Hamrâü’l-Esed’de rastlayıp, Ebû Süfyan’ın sözlerini naklettiler. Rasûlullah (s.a.v):

“Hasbünallâhü ve ni’mel vekîl: Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl’dir!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 55-56; Vâkıdî, I, 340)

Peygamber Efendimiz, pazartesi, salı ve çarşamba günlerini Hamrâü’l-Esed’de geçirdi, müşriklerin gittiğinden emin olduktan sonra Medine’ye döndü. (İbn-i Hişâm, III, 53)

Ebû Süfyân, Uhud’dan ayrılmadan evvel müslümanlara bir sene sonra Bedir’de tekrar karşılaşmayı teklif etmiş, Rasûlullah (s.a.v) de bu teklife müsbet cevap vermişti.

Allah Rasûlü (s.a.), Hicretin dördüncü yılında Zâtürrikâ’ gazvesinden dönünce, vermiş olduğu sözü yerine getirmek üzere müslümanlarla birlikte Bedir’e çıktı. Ebû Süfyân da çıkmak için hazırlanmıştı fakat hareket edeceği gün kararını değiştirdi. O esnâda henüz İslâm’a girmemiş olan Nuaym bin Mes’ûd’un umre için Medine’den geldiğini öğrendi. Ona:

“–Ben Muhammed’in ashabına «Bedir’de buluşup savaşalım» diye söz vermiştim. Vakit geldi lâkin bu sene kuraklık ve kıtlık var. Bizim için sert ve kurak bir yıl değil, belki yumuşak, otlu, sulu ve bolluk olan bir yıl daha iyi ve elverişlidir. Ben bu yıl Muhammed’le karşılaşmak istemiyorum. Fakat, karşılaşmadığım takdirde, o bize karşı cesaretlenecektir. Sen hemen Medine’ye yetiş ve dayanamayacakları kadar kuvvet topladığımı bildirerek onları Bedir’e çıkmaktan vazgeçir. Bu işi başarırsan sana yetişkin yirmi deve verelim” dedi.

Ebû Süfyan sadece Nuaym ile değil, Mekke’den Medine’ye gidecek kimi bulursa aynı şekilde haberler gönderiyordu. Bir taraftan da Medine’deki münafıklar çalışıyor ve müslümanları seferden vazgeçirmeye uğraşıyorlardı. Bu gayretler neticesinde bir kısım müslümanlarda sefere çıkma hususunda isteksizlik belirmeye başladı. Hz. Peygamber (s.a.v) durumu öğrenince:

“–Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, yanımda hiç kimse olmasa bile, ben tek başıma Bedir’e gideceğim!” buyurdu.

Bundan sonra, Allâh Teâlâ müslümanlara yardım etti ve kalplerine sebat ihsân eyledi. Nihâyet İslâm ordusu ticaret mallarını da yanlarına alarak Bedir’e vardı. O dönemde Bedir’de panayır kurulurdu. Efendimiz’in Bedir’e geldiğini haber alan Ebû Süfyan da yola çıktı. Mekke yakınlarındaki Merru’z-zahrân’a gelince, Cenâb-ı Hak kalbine bir korku düşürdü. Kuraklığı bahane ederek geri dönmeye karar verdi. Ebû Süfyan, ordusuyla birlikte geri dönünce, Mekke halkı:

“Siz sevik (kavut) yemek için yola çıkmışsınız!” diyerek onlara “Sevik Ordusu” adını taktılar.

Bu durumda mü’minlere ticâ­retten başka yapılacak bir iş kalmamıştı. Müslümanlar ticâret mallarını satarak bol kâr elde ettiler. Rasûlullah (s.a.v), Bedir’de sekiz gün Ebû Süfyân ve ordusunu bekledikten sonra hiçbir nâhoş durumla karşılaşmadan Medîne’ye döndü. (Bkz. İbn-i Hişâm, III, 221-222; İbn-i Sa’d, II, 59-60; Vâkıdî, I, 384-389)

Tabiî bu durum, civâr kabileler üzerinde müslümanların lehine bir tesir icrâ etti.

Müfessirlerimiz âyet-i kerimenin bu hâdiseye de işâret ettiğini söylemektedirler. Müşriklerin yalan yanlış propagandaları karşısında müslümanlar “Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl” diyerek Allah’a tevekkül edip yola çıkmışlardır. Bu davranışlarıyla yegâne yardımcı olarak Allah’ı görmüşler ve Allah’tan başka hiç kimseye ihtiyaçlarının olmadığını ortaya koymuşlardır.

Daha önceleri İbrâhim (a.s) da, kendisi için yakılan büyük ateşe atılacağı zaman aynı hissiyât içinde “Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!” demiştir. (Buhârî, Tefsîr, 3/13)

174. Müslümanlar iki sefere çıkarken de gösterdikleri itaat, tevekkül, cesâret ve îman celâdeti neticesinde maddî-mânevî pek çok nimet ve ilâhî ihsanlarla döndüler. Düşmanlarını korkuttular, ticâret yapıp maddî kazanç elde ettiler, cihâd sevabı kazandılar, sabır, sebât ve îman gibi mânevî hasletlerini kuvvetlendirdiler. Düşman, karşılarına çıkamadığı için herhangi bir zarara da uğramadılar. Bütün bunların yanında bir de rızâ-yı İlâhîye nâil oldular. Zira Allah’ın rızâsını kazanmak için yollara düşmüşlerdi. Diğer bütün söz ve fiilleri de hep Allah’ın rızâsını kazanmaya mâtuftu. Geride oturup kalanlar ise hiçbir şey elde edememiş, pişmanlık ve hüsran ateşlerinde yanmışlardır.

175. Artık bundan sonra mü’minler çok dikkatli ve uyanık olmalı, gürültüye pabuç bırakmamalıdırlar. Zira insan ve cin şeytanları onları kendi dostlarıyla korkutmak isterler. Nasıl ki Ebû Süfyan ve onun gönderdiği adamları, düşmanın çok kuvvetli olduğunu söyleyerek müslümanları cihâda çıkmaktan alıkoymaya çalışmışlarsa, bugün de muhtelif şeytanlar müslümanların hayra koşmasına mânî olmak ve gözlerini korkutmak isteyebilirler. Lâkin bu şeytanlar ancak kendi yüreksiz dostlarını korkutabilir, îmânı sağlam olan sebatkâr mü’minlere bir şey yapamazlar. Çünkü gerçek mü’minler yaratıklardan değil sadece Allah’tan korkar, O’nun emirlerini yerine getirirler. Allah’ın rızâsını kazanmak için mallarını ve canlarını seve seve fedâ edebilirler. Nitekim şeytanın ve şeytan tıynetli insanların gayretleri neticesinde münâfıklar savaştan geri kalırken, müslümanların îmanı artmış ve Allah’a tevekkül ederek yola çıkmışlardır.

Buraya kadar mü’minlerin davranışları methedilmiş ve nâil oldukları nimetler zikredilmişti. Şimdi de inkâra saplananlar tehdit edilerek mâruz kalacakları şiddetli azâb beyan buyrulacaktır. Yaşanan üzücü hâdiselerden sonra, Rasûlullah (s.a.v)’i tesellî etmek için hitap tarzı değiştirilerek buyruluyor ki: