Âl-i İmrân 169-171

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاۤءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿169﴾ فَرِح۪ينَ بِمَاۤ اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿170﴾ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿171﴾

169. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar hayattadır ve Rab’lerinin yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.

170. “Onlar, Allah’ın lûtfundan ihsân ettiği nimetlerle sevinirler. Arkalarından gelecek olup da henüz kendilerine katılmamış olan kardeşlerinin hiçbir korku duymayacağı ve üzülmeyeceği müjdesini alıp mesrûr olurlar.”

171. “Allah’tan gelen nimetler ve lûtuflar sebebiyle, bir de Allah’ın mü’minlerin ecrini zâyi etmediği(ni gördükleri) için büyük bir sevinç duyarlar.”

Tefsir:

169-171. Şehitler Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği husûsî bir hayatla diridirler. “Rablerinin yanında rızıklanırlar” ifâdesinden anlaşıldığına göre Allah’a yakın bir mevkî elde etmişler ve orada akla hayâle gelmez cennet nimetleriyle ikram olunmaktadırlar. Ölümden sonra sâlihlerin rûhları cennetteki güzel makâmlarını görüp sevinir, kötülerin rûhları da cehennemdeki yerlerini görüp elem ve ızdırap duyarlar. Şehitler ise yüce makamlarını görmekle kalmaz, Allah katında dünyadaki insanların topladığı şeylerden çok daha kıymetli ve daha büyük nimetlere mazhar olurlar. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa dahî dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü ileri derecedeki itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.”

Bir rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” buyrulmuştur. (Buhârî, Cihâd, 21; Müslim, İmâre, 109; Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 13, 25)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“…Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehîd olmak, sonra diriltilmek tekrar şehîd olmak yine diriltilip tekrar şehîd olmak isterdim.” (Buhârî, Îman, 26; Müslim, İmâre, 103, 107)

Âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre şehîdler hakkında konuşurken saygısız ifadeler kullanmamalı, onlardan hürmet ve ihtiramla bahsetmelidir.

Şehîdler, kendilerine lûtfedilen nimetlere sevindikleri gibi geride bıraktıkları mü’minler ve bilhassa da kendilerinden sonra şehîd olacak kişiler için de sevinir ve bunu onlara müjdelemek isterler. Çünkü kendileri gibi onlar için de hiçbir korku ve hüzün olmadığını ve onlara da muazzam nimetler lûtfedileceğini öğrenmiş, Allah’ın mü’minlerin ecrini eksiksiz verdiğini ayan beyan görmüşlerdir. Ve öylesine büyük bir fedâkârlık rûhu taşımaktadırlar ki, kardeşlerinin iyiliğine, kendi iyiliklerinden önce sevinmektedirler.

Câbir bin Abdullah (r.a) şöyle anlatır:

“Bir defâsında ben mahzûn bir hâlde iken Rasûlullah (s.a.v) ile karşılaşmıştık. Bana:

«–Seni niye böyle üzgün görüyorum?» buyurdu.

«–Babam Uhud’da şehîd düştü. Geriye bakıma muhtaç kalabalık bir âile ve bir hayli de borç bıraktı” dedim.[1] Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

«–Allâh’ın babanı nasıl karşıladığını sana müjde edeyim mi?» buyurdu. Ben: «Evet!» deyince şöyle devâm etti:

«–Allah, hiç kimse ile yüz yüze konuşmaz, dâimâ perde arkasından konuşur. Ancak, babanı diriltti ve onunla perdesiz yüz yüze konuştu:

“–Ey kulum, benden ne dilersen iste, vereyim!” buyurdu. Baban:

“–Ey Rabbim, beni dirilt, senin yolunda tekrar şehîd olayım!” dedi.

Allâh Teâlâ Hazretleri:

“–Ama ben daha önce, «Ölenler artık dünyâya geri dönmeyecekler!» diye hükmettim.” buyurdu.[2]

Baban da:

“–Ey Rabbim, öyleyse (benim hâlimi) arkamda kalanlara bildir!” dedi. Bu talep üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu…»

Daha sonra Rasûlullah (s.a.v) şehîdlerle ilgili olan bu âyet-i kerimeleri tilâvet buyurdu. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 13/190)

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Uhud’da kardeşleriniz isabet alıp şehîd edilince Allah Tealâ onların ruhlarını alıp yeşil kuşların içine koydu (veya yeşil kuşlar hâline getirdi). (Şehidlerin rûhları) cennet nehirlerine gelir, cennet meyvelerinden yer ve arşın gölgesindeki altından kandillere gelirler. Şehidler yeme-içmelerinin hoşluğunu, gezdikleri ve kaldıkları yerlerin güzelliğini görünce:

«–Cihaddan ayrı kalmamaları ve savaştan korkmamaları için, bizim cennette hayatta olup türlü nimetlerle rızıklandığımızı kardeşlerimize kim ulaştıracak?» dediler. Her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah Tealâ:

«–Ben bunu sizin adınıza onlara haber veririm» buyurdu ve bu âyet-i kerimeleri Rasûlü’ne indirdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 25/2520; Ahmed, I, 265. Bkz. Müslim, İmâret, 121)

Buradan anlaşıldığına göre müslümanlar, kardeşlerinin iyiliğine kendi iyiliklerinden daha çok sevinmelidirler. Zira öncelikle şehidlerin, kardeşlerine ihsân edilen nimetler sebebiyle sevindikleri bildirilmiştir.

171. âyette “nimet” ve “fadl” kelimeleri nekre olarak gelmiştir. Bu da Allah’ın şehîdlere ve mü’minlere lûtfedeceği nimetlerin ne kadar büyük ve kıymetli olduğunu bildirmek ve insanların bunu idrak etmesinin zorluğuna işaret etmek içindir.

Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, mü’minlerin mükâfâtını kat kat fazlasıyla vermektedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu bu mü’minlerin bazı vasıfları taşıması lâzımdır. Bu vasıflar şöyle beyân edilir:



[1] Allah Rasûlü (s.a.v), Câbir (r.a)’a her hususta dâimâ yardımcı olmuştur. Meselâ, Zâtürrikâ gazvesinden dönerken, Hz. Câbir’in ihtiyaçlı olduğunu öğrenince, devesini satın almış, Medine’ye varınca da ücretiyle birlikte deveyi de iâde etmiştir. (Buhârî, Cihâd, 49; Büyû’, 34; Müslim, Müsâkât, 109; Ahmed, III, 303)

Yine borcunu ödeyebilmesi için bahçesine giderek malını bereketlendirmesini Allah’tan niyâz etmiş, Allâh Rasûlü’nün bu duâsı neticesinde Hz. Câbir’in hurmaları mûcizevî bir şekilde bereketlenerek bütün borçlarına kâfi gelmiştir. (Buhârî, Vasâyâ, 36; İstikrâz, 9; Cihâd, 49; Büyû’ 34; Müslim, Müsâkât, 109; Ahmed, III, 303, 373, 391)

[2] Tirmizî, Tefsîr, 3/3010.